5,2’lik seçmen kararını vermiş… »
By İbrahim Becer on May 9, 2011 in BDP, Kürtler, şiddet, Sivil itaatsizlik, Terör | 40 Comments
Avukat kimliğiyle geçtiğimiz günlerde İmralı’ya giden Aysel Tuğluk iyi saatte olsunlar bu kez de Milletvekili kimliğiyle basına şöyle bir beyanatta bulunmuş: “Kürtler hükmünü vermiştir; çözüm AKP’ye rağmen gelişecektir. Kürtler ‘in bu anlamda sabrı da, tahammülü de bitmiştir. Devletle olmuyorsa, halkımız kendi demokrasisini kuracak ve kurduğu bu sistem içinde yaşamasını bilecek kadar örgütlüdür. Bu statüsüzlük durumu daha fazla devam edemez. Mısır gibi mi olur, Suriye gibi mi bilinmez. Ancak, bir statü kazanılacak ve ne pahasına olursa olsun savunulacaktır”
Bu sözlerin Aysel Tuğluk’a ait olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü İmralı’da görüştüğü Abdullah Öcalan’ın açıklaması da şu şekilde: “15 Hazirandan sonra ya anlamlı bir müzakere dönemi başlar ya da savaş başlar; müzakere başlarsa çok büyük bir müzakere olur, savaş başlarsa çok büyük bir savaş başlar ve kıyamet kopar. Her ikisi de anlamlı ve kutsaldır…” Türkçede bunun karşılığı olan çok güzel bir atasözü vardır, bilirsiniz: “Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur” derler.
Böyle bir beyanat karşısında kalem oynatacaksanız önünüzde iki seçenek vardır; ilki, kolay olan işin “ideal” kısmına vurgu yapmaktır. Burada öyle ütopik yaklaşımlarda bulunursunuz ki yazının sonunda Thomas More’un ütopyasına rahmet okutursunuz. İsterseniz metni o kadar zorlarsınız Read the rest

















Bir kez daha sosyal medyada paylaştığımız mesajları kitaplaştırdık. Yayına girdiği günden beri 





























Söz yıkar şiir imar eder



Kitap Tanıtan Kitap 2



Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: “Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” Değerli yazarımız 




Kendi ülkesini işgal eden ordu


















Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı 












1950’li yıllarda Kıbrıs’taki sorunlar yüzünden kamuoyu gerilmişti. İstanbul Expres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşeti bardağı taşıran son damla oldu: