Geldikleri gibi gitmediler I: Lozan’ı anlamak
By Mehmet Bahadır on Oca 7, 2009 in Lozan, Osmanlı, Tarih
Ülkelerin kaderlerini belirleyen, uluslararası antlaşmalar tarih boyunca tartışılır olmuştur. Ülkemizde ise, sınırlarımızı ve kaderimizi belirleyen Lozan antlaşması; bırakın tartışmayı, sorgulamak ve hatta en küçük menfi görüş bildirmek bile cesaret isteyen konulardandır. Çünkü her an yobaz, irticacı, işbirlikçi ve vatan haini gibi yaftalarla karşılaşmayı göze almak durumundasınızdır.
Çünkü, Lozanda verilen tavizlerin ve taahhüdlerin yalnız hesabını sormak için değil, telafi çarelerini aramak için de halka hakikatleri olduğu gibi söylemek misyonunu da yüklenen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının başına gelenleri anlamadan, vatan hainliği kavramının nasıl ucuzlatıldığını anlayamazsınız. Aynı şekilde irtica, laiklik vb. kavramların, tam ve net bir tanımının günümüze kadar neden yapılmadığını da anlayamazsınız.
Bugün irtica tehlikesinden bahsedenlere, “İrtica” nedir ? “Nasıl bir tehlikedir ?” diye sorsanız, politik ve yuvarlak cevaplardan başka tatmin edici bir cevap alacağınızı hiç düşünmüyorum.
Resmi söylemin ezber ve sloganlarını eğitim zanneden, ve böylesi bir milli öğütüm tezgahlarından geçtikleri için, analoji ve sorgulama yoksunu zihinler, Sevr’i utanç ve zillet belgesi, Lozan’ı da zafer anıtı olarak gören bir değirmende öğütüldükleri için, yazacaklarım çoğu kimsenin hoşuna gitmeyecektir muhtemelen.
Ancak gerçeklerin er yada geç ortaya çıkmak gibi kötü (iyi) bir huyu vardır ve aslında tarihi çeşitli sorularla ve sorgularla çeşitli yerlerinden deşmek, buzdağının görünmeyen kısımlarına ışıklar tutmak ve ortaya çıkacak yeni ve süpriz sonuçlara açık olmak ve bu doğrultuda ön yargılarımızı yıkmak hepimizin görevi olmalı değil midir ?
Aksi takdirde tarihi olmuş, bitmiş ve kemale ermiş dokunulmaz bir sihirli küre ve kıymeti kendinken menkul değerler manzumesi gibi algılarsak derin yanılgılara düşeriz.
Tarihi anlama konusunda en büyük yanılgılardan biri de, olayları etik doğru ve yanlışlar bazında değil de, kişiler bazında ele alışımız olmuştur. Bu yanılgıdır ki, tarihimizi gerçek ve normal düzleminden çıkarmış, efsane haline getirmiştir.
Oysa realite şudur ki; milletler tarihini, geçmişinden ders çıkarmak, gününü ve geleceğini anlamlandırmak için okurlar, efsaneler oluşturmak için değil.
Söylemek istediğim esas meseleye gelirsek;
Lozan antlaşmasını, kuru bir toprak parçasının kavgası olarak görmek, büyük tabloyu görememekle eşdeğerdir. Kendimizi aldatmadır.
Çünkü bu tip antlaşmalar, çok boyutludur ve çok derin hesaplar sonucu ortaya çıkarlar.
Bu antlaşmalarda, toprak kaygısından çok, stratejik güvenlik, ekonomik kaygılar, potansiyel tehdit unsurları, yeni yada mevcut dünya düzenine uygunluk ve buna benzer konular alır.
Bir diğer önemli husus ise, meydanlarda kazanılmış savaşlar, tek başlarına hiç bir öneme haiz olmayabilirler. Bu başarıyı siyasi diplomatlarınızla masa başında da devam ettiremezseniz, meydanda kazandığınızı zannettiğiniz zafer bir anda hezimete de dönüşebilir. Tarih bunun gibi ibretlik olaylarla doludur. Kesin bir zafer için hem meydan da hem de masa başında başarı şarttır.
-Ekonomik Kaygılar ve Toprak Kaygısı Açısından LOZAN :
Hemen söylemeliyim ki, Lozan’da ekonomik olarak çok büyük kayıplar verdik. Bütün faturaları ödemeye razı geldik. Hatta Osmanlının eski borçlarını bile ödemeyi kabul ettik.
“Sen fazla oldun dur artık! Kapitülasyonları kaldırdık onu niye söylemiyorsun” dediğinizi duyar gibiyim.
Bilelim ki, Türk hukuk devrimi, kapitülasyonların kaldırılmasının bedelidir.”Türk hukuk devrimi” denilen ve 1928′e kadar devam eden Avrupa’nın çeşitli ülkelerinin kanunlarının çeviri veya uyarlama yoluyla “evlatlık alınması” sürecinin bizzat Lozan’da taahhüt altına alındığı genellikle gözden kaçırılır.
O halde öve öve bitiremediğimiz Hukuk Devrimimiz de kanaatimce, bu şartlar ve taahhüdler altında tartışılması gereken bir pozisyondadır
Hadi onu da geçtim. meseleye toprak meselesi olarak baksak bile, yine yaya kaldığımızı görürüz ve Lozan’ı neresinden tutarsanız tutun, hep elinizde kalacaktır.
Mesela Lozan’da Filistin toprakları için ne yaptık ?
Koca bir HİÇ… Hatta görüşmeler sırasında Filistinli kardeşlerimiz TBMM kapısında günlerce, ‘Bizi İngiliz kurtlarına teslim etmeyin’ diye yalvar yakar dolaşmışlardı. Aldıkları cevap, önce oyalama, sonra da kendi başınızın çaresine bakın, olmuştu.
Lozan’ın asıl tartışmamız gereken boyutu, Ortadoğu’nun paylaşılması ve sınırların yeniden çizilmesi karşısında aldığı uysal tavırdır. Böylece İngilizlere petrol alanlarını, kontrol etme şansını da vermiştik.
Ancak can yakıcı acı gerçek:
Lozan zaferiyle! diğer Arap topraklarında olduğu gibi Filistin’de de Sevr’in bütün istekleri olduğu gibi kabul edilmiştir. Hatta Filistin’de İngiliz manda rejimi, İsmet Paşanın Lozan’daki imzasıyla resmiyet kazanmış, böylece İsrail’in kuruluşuna giden yolda en büyük engellerden biri daha bertaraf edilmişti.
Ayrıca bir kenara not edin;
İmadiye ilçesi Sevr’de bizde görünür ama Lozan’da Irak’a bırakılmıştır.
Ayrıca Çanakkale şehitliğini, Lozan’da, ebediyen itilaf devletlerine bırakmıştık.
Daha Lozan’da Yunanlılardan almamız gereken savaş tazminatından neden vazgeçtiğimizi, Batı Trakya’yı, Batum’u, Oniki Ada’yı, Musul’u, Kerkük’ü, Süleymaniye’yi kaybedişimizi anlatmadım bile….
Canınızı acıtmamak ve sıkmamak için detaylara girmiyorum.
Gelecek bölümler
- Stratejik Güvenlik ve Potansiyel Tehdit Unsuru Olarak Lozan
- Halifelik Açısından Lozan
3 [?]






19 Yorum
Yazan:hasan Tarih: Oca 7, 2009 | Reply
Atatürk’ün askeri Bilal Dede’nin geçtiğimiz yıllarda verdiği bir röportaj. Röportaj içerisinde bazı noktaları tekrar yazmak istiyorum:
Sonra maddeler sayılıyor
Öyle görülüyor ki, bugüne kadar Atatürk ilke ve inkılabı saydığımız şeyler aslında Lozan dayatmasıymış.
Yazınızı ilgiyle okudum, kaleminize sağlık sayın Mehmed Bahadır.
(Söz konusu röportajın tamamı için link:http://www.islamisite.com/content/atat%C3%BCrk%C3%BCn-askeri-anlatiyor
Yazan:fazdogan Tarih: Oca 8, 2009 | Reply
Çok sürükleyici bir yazı olmuş.
Milletler tarihini sorgulamadığı , yanlışlarından ve doğrularından gerekli dersler çıkararak geleceğine yön vermediği müddetçe geri kalmaya mahkumdur.
Tarihimizi öğrenmeliyiz ama hangi tarihimizi?
Abdülhamiti, Vahdettini hain gösteren , soyumuza nefret duymamızı telkin eden tarihi mi yoksa devletin bekası için kendilerini feda etmekten çekinmeyen cennetmekan padişahları anlatan tarihi mi?
Üstad Necip Fazıl Kısakürek’ in dediği gibi ” “İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!
Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe? ”
İngilizlerin meşhur bir sözü vardır. Derler ki ” Biz ingilizler sahada çok savaş kaybettik ama masada asla kaybetmedik.”
Evet dedikleri gibi MASADA ASLA KAYBETMEDİLER.
Selam ve dua ile.
Kaleminize sağlık sayın yazar.
Yazan:Yasemin Kargin Tarih: Oca 8, 2009 | Reply
Konuşulması gereken konuların hep üstü örtüldü örttürüldü ya da.Kaleminize sağlık. Değinilmesi gereken; hatta demokratik çerçeve içerisinde konuşulması gerkenler bunlar kanaatimce..Neden bilmiyorum ama altı madde CHP nin altı okunu çağırıştırdı.Güzel aydınlatıcı bir yazıydı benim için.Tekrar kaleminize sağlık.
Yazan:Ali Duman Tarih: Oca 8, 2009 | Reply
Aklınıza ve fikrinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş.
Petrolümüzü, doğal gazımızı ve diğer bazı stratejik yeraltı/doğal kaynaklarımızı da niye çıkartamadığımızın, petrol kuyularının niye betonla (zamanı doluncaya kadar) kapattığımızın sebeplerini de LOZAN’ın gizli maddeleri ve/veya gizli EK’lerinde aramak gerekiyor zannımca. Umarım ki birgün tüm gerçeklikler gün yüzına çıkar, zira geçmişini, bilmeyen bir ülkenin/halkın geçmişi de geleceği de doğru yorumlaması düşünülemez.
Yazan:Osman Nuri Tarih: Oca 8, 2009 | Reply
muzzam yazı olmus bence de.yok efendim musul 12 ada alinmamis bilmem nere alinmamis. okuyan da sanır ki 12 ada, musul, kerkuk sanki kurtulus savasi sonunda bizim elimizdeydi. osmanlidan kalan muazzam donanma ile 12 adaya cikartma yapsaydi keske inönü? ya da kurtulus savasi sonrasi yorgun orduyu ingiliz ordusunun üstüne musula göndermeliydi ama beceremedi işte napsin?artik AK parti hükümeti gönderir musula 3-5 tümen de alıverir orayı.bir de deniz kuvvetlerine emretsin bari de 12 adaya da cıkartma yapsınlar.
Yazan:Enver Gülşen Tarih: Oca 8, 2009 | Reply
kadir mısıroğlu’nun “lozan: zafer mi hezimet mi?” adlı bir kitabı vardır. bir zamanlar yasaklanmıştı. kitapta ciddi manada ürpertecek iddialar vardı. oldukça hacimli bir lozan araştırması olan o kitabı elbette objektif değerlendirebilecek kadar tarih bilgim yok, ama en azından çok ciddi iddialar taşıdığını söyleyebilirim.
Yazan:erkan Tarih: Oca 9, 2009 | Reply
yazı güzel zannederim mustafa armağanın yazısı.gelecek makaleleri sabırsızlıkla bekliyorum.
Yazan:soner Tarih: Oca 9, 2009 | Reply
Tabiki geldikleri gibi gitmediler, bu mücadele Türkiye Cumhuriyetini ilelebet, yaşatma mücadelesidir. Hamdolsun bizlerde hala burdayız.
“Canınızı acıtmamak ve sıkmamak için detaylara girmiyorum. ” demişsiniz.
Neden? Neden canımızı acıtmak ve sıkmak istemiyorsunuz? Acıtın, bildiklerinizi anlatın.
I.Dünya savaşı esnasında Osmanlı sınırları delik deşik olmuştu. İlk önce Osmanlı sonra İngiltere ve nihayetinde ABD’nin etki alanındaki bölge ülkelerinin şu andaki yönetim biçimini sanırım herkez biliyor.
Dönemin bölge sorunlarını cımbız ile “Filistinli kardeşlerimiz” ölçeğine indirmemekte fayda var. “Filistinli kardeşlerimizde” darılmasınlar ama; onlarda illaki manda demişler sayın yazara göre. Ya Osmanlı ya ingiltere illaki manda.
Yine bölgede yahudilerin toprak satın almaya başladığı dönem 1866-1867 tarihleri arasında ’’Düyun-u Umumiye’’ borçlarını ödemek amacıyla çıkartılan ’’Ecnebilerin Gayrimenkul Edimine Dair Kanunu’’ ile başlar. israilin ilk kuruluş tohumları o dönemde atılmıştır.
Yunanlılardan aldığımız İzmir? Yada şöyle sorayım, Yunan ordusu I.dünya savaşında nereye kadar ilerlemişti? Detaylara sayın yazar gibi girmeyeceğim. Şimdilik benimde ortaya koyacağım noktalar bunlar.
GELECEK BÖLÜMLERDE GÖRÜŞMEK ÜZERE!
Yazan:Ali Duman Tarih: Oca 10, 2009 | Reply
Zeka düzeyi bizlerden hayli yüksek olanlara Murat Belge Hoca cevabı vermiş :
“Şu anlatım, birer yurttaşı olduğumuz bu toplumun, tepeden tırnağa ‘bilgi’ denen şeyle nasıl bir ilişki içinde yaşadığını çok güzel anlatmıyor mu? MİLLİYETÇİLİĞİMİZE HOŞ GELEN BİR SAFSATA NASIL BİR BİLGİ HALİNE GETİRİLİR (ve somut bilgisi olan bir GERÇEKLİĞE NASIL SAFSATA MUAMELESİ EDİLİR? -milliyetçiliğimize hoş gelmiyorsa!) Bu ‘bilgiyle’ yaşamaya alışanlar, bunu yalanlayana da düşman olmakta gecikmeyecektir.” Murat Belge - Radikal 26/11/2005
Zeka düzeyi çok yüksek zat-ı muhteremler resmi ideolojinin safsatasına inanma özgürlüğüne sahiptirler, ancak (ve maalesef ki) demokrasi gereği başka (bizim gibi zeka düzeyi düşük) kişilerin bu safsatalara inanmama özgürlüğü de mevcuttur. Resmi ideoloji beslemelerinin AB düşmanlığı sakın demokrasi/fikir özgürlüğü düşmanlığı demek olmasın. Dünden bugüne bu zat-ı muhteremlerde değişen fazla bir şey yok onlar için dün Nazım Hikmet haindi, bugün Orhan Pamuk hain, çünkü vatanseverlik sadece bu zatı muhteremlere tekelinde olan birşey, sadece onlar vatanlarını severler. Enver Paşa’da vatanını çok seviyordu, Osmanlıyı pür-ü perişan ederek, Alman gemisiyle Rusya’ya kaçtı, her vatanseverlik hayra alamet olmayabiliyor. Hele fazlasının insanlık için ne anlama geldiğini Hitler’de İsrail’de, Bulgaristan’da, Bosna Hersek’te öğrendik hala da öğrenmeye devam ediyoruz. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana Ergenekon az.
Yazan:ismail Tarih: Oca 10, 2009 | Reply
bu yaziyi yazan ve ona katilan yorumlar yapan arkadaslar ne kadar kolay birbirinizi kandiriyorsunuz siz oyle. Allahtan sizin gibi insanlar kurtarmaya ve kurmaya kalkmadi o zamanlar Turkiye’yi, yoksa ne oldugu belirsiz manda ummeti olup cikardik!.. Hic mi dusunemiyorsunuz o zamanlar ulkenin durumunu, olanaksizliklara ragmen basarili sonucu, kulaklariniz o kadar mi tikali?…
anlayamiyormusunuz kendimizi nasil zor kurtardigimizi, bizi arkamizdan vuran arap, filistin halklarini kurtaracak halimizin olmadigini!
Acinacak, hayal urunlerinin bollugundan gecilmeyecek yalan hatiralarla icraatlarinizda koca bir sifirin hukum surdugu uydurma hayatiniz ve dusunceleriniz… Arkasi yarin dizileri bile yaninizda aciz kalir, o kadar bayat ve gercek disi varsayimlar…
Yazan:Yavuz Selim Bulut Tarih: Oca 11, 2009 | Reply
Sayın Bahadır, elleriniz, yüreğiniz dert görmesin, kaleminiz kütelmesin inşallah.
Bu yazınızın devamını mutlaka bekliyoruz, bu konularda canımızın acıması “cana şifadır” be hocam…Teşekkürler.
Selamlar, saygılar.
Yazan:bulduk Tarih: Oca 11, 2009 | Reply
Daha önceki yazınızıda okumuş ve çok beğenmiştim.Bu yazınızda çok güzel olmuş.Tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış gizli gerçekleri araştırıp bizi aydınlatıyorsunuz.Çok teşekür ederim.Bundan sonraki yazılarınızıda merakla bekliyorum ,saygılar…
Yazan:balci Tarih: Oca 12, 2009 | Reply
eline şeker verilerek yıllarca uyutulmuş bir milletin çocukları olarak, olaylar bu kadar basit olmaması lazım diye düşünüp dururdum. olayların arka planlarını bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Geldikleri gibi gitmediler II’yi merakla beklemekteyim ve diğer yazılarınızı. saygılarımla.
Yazan:ercan Tarih: Oca 12, 2009 | Reply
Aydınlatıcı ve akıcı bir yazıydı.Devamını bekliyor ve kaleminize sağlık diyorum sayın Bahadır.
Yazan:makif Tarih: Oca 16, 2009 | Reply
Yazı güzel, akıcı bir yazı fakat ne bir dipnot ne bir kaynak var bu kadar ciddi şeyler iddia edip hiç kaynak göstermemek ne kadar doğru bilmiyorum. Elinize sağlık…
Yazan:Mehmet Bahadır Tarih: Şub 8, 2009 | Reply
Sevgili makif
Gercekten size hak veriyorum. Guzel uyariniz icin tesekkur ederim.
Kurt ingiliz diplomatlari bazi ufak tefek tavizler disinda Lozan’da temel hedeflerine ulasmis daha 1919 baslarinda Ingiliz Genelkurmayinin Osmanli topraklarinda hedefledikleri sartlari Lozan’da bize kabul ettirmeyi basarmislardi.
KAYNAK: Bakiniz 19 Subat 1920 tarihli Genelkurmay Muhtirasi, Cab 24/116, CP 2275, ek D, s.7-8
Aktaran: Marian Kent “Great Britain and the End of the Ottoman Empire”
Editor : Marian Kent “The Great Powers and the End of the Ottoman Empire”, Londra 1984 s.193, dipnot 180
sevgilerimle…
Yazan:ramazan taşyenen Tarih: Şub 8, 2009 | Reply
İsmail arkadaşıma katılıyorum. 1. Dünya Savaşı sonunda bırak Filistin’i artık bir Türk Devleti kalmamıştı. O hallerden bu kadarını kazanabilmek bile mucize aslında. Ama bu demek değil ki Musul’u Filistin’i sallayalım unutalım. Zaten Lozan imzalandığında da gerek Atatürk gerek İnönü Lozan’ın eksik tarafları olduğunu vurgulamıştır ve öyledir de… Ama bu aşamalara gelirken verilen emekleri de anımsayınız lütfen.
Musul konusuna gelelim. Aslına Lozan’dan sonra Musul ve çevresine bir harekat planlanmaktaydı ancak şeyh sait ve bunun gibi birçok isyan çıkarıldı, bu nedenle rafa kaldırıldı. Aslında Atatürk Musul’u ve diğer Türk topraklarını alın eninde sonunda demiştir gizliden gizliye ama 80 sene geçti Türk gençliği hep uyudu hala uyuyor, bırak oraları almamayı elindekileri tutmakta zorlanıyorlar.
Yazan:Ali Duman Tarih: Şub 8, 2009 | Reply
Ezberlerden sadece bir tanesidir LOZAN Antlaşmasının zafer olduğu.
O kadar çok tartışılması gereken doğmatik konu var ki, ancak o tartışmaları yapmak, “kurucu unsurun” veya başka bir deyişle “resmi ideolojinin” bünyesinin kaldırabileceği cinsten şeyler değildir.
Bilgi çağındayız ve korkunun ecele faydası yok, bu ezberleri muhafaza edebilmek için youtube vs. yasakları da yetmeyecektir.
Tartışılması gereken önemli konulardan bir diğeri ise İNGİLİZLERİN NEDEN ÇEKİLDİKLERİDİR.. Bu konuyla ilgili yeterli çalışmalar mevcut değildir ve bu çalışmalara/tartışmalara ihtiyaç vardır.
İngilizlerin asıl çekilme nedeni, Kızılordu’nun, emperyal güçleri geri püskürtmek için Anadolu’ya gelme ihtimalidir. Zira bu konuda Anadolu’da büyük bir beklenti oluşmuş, Anadolu’da mandacılığı savunanlar haricinde kalan geniş halk yığınları için Lenin ve Kızılordu büyük bir umut haline gelmiştir. Lenin’in İslamiyet hakkında olumlu düşünceleri Anadolu’da Yeşilordu oluşturulması çalışmaları fikrini doğurmuştur. (Yeşilordu’nun kuruluş çalışmaları Atatürk tarafından engellenmiştir.)
Kızılordu’nun Anadolu halkının yardımına koşması ihtimali İngilizlerin gözünü korkutmuştur. Yenilgiyi göze alamayan İngiltere, akılcı ve kazanımlı bir geri çekilme planını yürürlüğe koymuştur. Ankara hükümetinin en büyük yanılgısı İngilizlerin korkularını teşhis edememesi olmuştur. Zira bu durum teşhis edilebilmiş olunsaydı “İngilizlerin çekilmek zorunda oldukları” doğru teşhis edilebilseydi çok daha başka bir LOZAN ile karşı karşıya olacaktık.
Ankara hükümetinin İngiliz korkusu, hiç çekinmeden müttefik olduğu SSCB’ye ihanet edebilme, İngilizlerin gözüne girme politikalarının uygulanmasına dahi yol açmıştır. Yanı başında kurulmuş olan SSCB ve onun silahlı gücü Kızılordu’nun önemini İngilizler kadar algılanamamış olması tarihi bir yanılgıdır.
1921 Yılında imzalanan İngiltere-SSCB Ticaret Antlaşması ile Türkiye; İngiltere ve SSCB çıkar bölgelerinin arasında tampon bölge olarak kabul edilmiştir.
İngiltere akılcı bir politika sonucu hem SSCB ile yaptığı tampon bölge antlaşmasına bağlı kalmış hem de Lozan’daki “gizli hükümler” ile kendi çıkarlarına ilişkin tüm isteklerini kabul ettirmiştir.
Gizli hükümler SSCB’ye verilen sözü tutma açısından hem İngiltere’nin, hem de yeni bir ülke kurmakta olan T.C. ‘nin işine yaramıştır. (özgüven kazandırması vs.)
Ankara hükümetinin İngiltere’ye çok önemli bir güç vehmetmesi olayına gelince de; Londra Konferansına çağrılmama ihtimaline karşı (İstanbul hükümeti resmen tanınmaktaydı)
Ankara hükümeti; Mustafa Suphi’lerin katli yanında, Anadolu’da tam bir komünist avı başlatmış, ele geçirebildiği tüm komünistleri bertaraf etmiştir. Bunun yanı sıra İngiltere’nin gözüne girebilmek adına SSCB toprağı olan Batum işgal edilmiş ve İngiltere’ye çok açık bir şekilde “Misak-ı Milli sınırlarımızı tanıyın, isterseniz SSCB’ye savaş dahi açarız” mesajları çok açık bir şekilde verilmiştir. Bu durum karşısında SSCB Türkiye’ye (Batum işgalinden dolayı) nota vermiş, Dışişleri Bakanı Çiçeron “Barış antlaşmasına sadık kalacağız, ancak sizinle dost olmayacağız” demiş, ulusal kurtuluş savaşını vermekte olan Atatürk’e Çanakkale’den dolayı olan gönül borcu nedeniyle Lenin çok daha hoşgörü içinde olmuş ve Atatürk’e hitaben “Bolşevik olmadığınızı biliyorum, yardım etmemiz için Bolşevik olmanıza gerek yok, yardım etmeye devam edeceğiz” demiştir.
Kesin olan bir şey var ki; “İngilizlerin kesinlikle çekileceği”, “SSCB’nin ise kesinlikle yardım edeceği” gerçeğidir. Bu durum iyi tespit edilememiş, doğru tespit ile daha kazanımlı siyaset geliştirilememiştir.
SSCB’nin yardımı bir gönül borcudur, zira İngilizler 1915 yılında Çanakkale’den geçebilmiş olsalardı, Çar’a yapılacak İngiliz yardımı sonucu Lenin’de devrimi gerçekleştiremeyecekti.
Tarihsel olarak Atatürk ve Çanakkale Zaferi Lenin’i ve SSCB’yi yaratmış, bunun bir sonucu olarak ise Lenin’in sınırsız yardımları sonucu da Kurtuluş Savaşı başarılmıştır.
Yazan:Orhan Tarih: Oca 1, 2010 | Reply
İçimizde ki hainler var olduğu sürece asla yeni bir Osmanlı olamayız. Bence Türkiye Cumhuriyetinin tarihi artık 1) Bunca yıl Neden yer altı zenginliklerimizi aktif hale getiremedik?
2)Daha otomobil bile üretemezken Türk malı uçaklar üreten bir ülkeyken neden niçin bu üretimler son bulmuş ve fabrikalar kapattırılmıştır?
Nud-36 eğitim uçağı ve avcı uçağıdır.
Fabrikası İstanbul Barbaros iskelesindedir. Nuri Demirağ bu uçağı üretmiştir ve ikinci yerli savaş uçağımızdır. 1936 yılında üretilmiştir. Çoğunlukla Gök okulunda eğitim uçağı olarak kullanılmıştır. N.U.D Fabrikasının bir sonraki uçak modeli 1938 yılında üretilecek olan yolcu uçağı Nud-38 dir.Bu uçak N.U.D. Uçak Fabrikası kapatılınca hava kuvvetlerinden emekli oluştur.Hizmet dışı olduğu yıl 1942 yılıdır. N.U.D. Avrupa’dan siparişler almaya başlar.Ancak Türkiye’de böyle bir başarının özel sektör marifeti ile yapılması bazı çevreleri rahatsız eder ve hükümet yurtdışına silah satışını yasaklar. Siparişler birer birer iptal olur. Nuri Demirağ bu uçak fabrikasının kapatılmaması için o dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den yardım ister. Hatta gazetelerden “İnönü’ye açık mektup” başlığıyle ilanlar verir. Ancak bu çabalar sonuç getirmez. Ayrıca fabrika arazisi bugünkü Atatürk havalimanının yapımı için yok pahasına istimlak edilir. İtiraz edilsede mahkeme kararıyla fabrika kapatılır ve Nud-36′lar müzelik olur.Nud-36`lar gibi diğer Türk yapımı savaş uçakları gibi o zamanın en iyi ve en kaliteli uçaklardan biri olmuştur.
3) Neden kendi yerli otomobillerimizin seri üretimini engelledik?
Türkiyenin kendi otomobilini üretebileceği konusunda ilk fikri Cemal Gürsel’in konuyu dikkate almasıyla, ordunun binek otomobil ihtiyacını karşılamak amacı da güden, ilk yerli ve seri üretim hedefiyle başlanan otomobil projesi, dönemin rakamlarıyla 1.400.000 TL ödenekle 4.5 ay gibi kısa bir süre içinde tamamlanmıştır.
Otomobil dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’i Cumhuriyet bayramına götürerek hem tanıtımını hem ilk vazifesini gerçekleştirecekken benzinin bitmesi nedeniyle sadece 200 metre gidebilmiştir. Cemal Gürsel tarafından “Garp kafasıyla araba yaptık, şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk” mizahi tabirine de konu olmuştur.
Otomobilin yolda kalmasının sebebi ise trende oluşabilecek bir tehlikede zarar görmemeleri düşüncesiyle Eskişehir’den Ankara’ya taşınan devrim otomobillerine benzin konulmamasıdır(O zaman hale Türkiye’de trenler kömürle çalıştığından lokomotiften sıçrayacak kıvılcamlar benzinin alev almasına neden olacağından benzin az konulmuştur.). Otomobillerin ihtiyacı olan benzinin de Ankara’da konvoy yolunun üzerinde bulunan bir benzin istasyonundan alınmasına karar verilmiştir. Ayrıca benzin istasyonuna kadar olan kısa mesafedeki gerekli benzinin mühendisler tarafından tren ile taşınması, mühendislerin hatayı en aza indirgemek için bütün detayları düşündüklerini gösterir.Ancak Cumhurbaşkanının Meclis önünde beklediği haberi alınınca yakıt ikmaline ,fırsat olmadan hemen meclise gidilir.Bu konvoyda iki Devrim otomobili vardır biri bej,diğeri siyah renklidir.(Trende gelirken siyah renkli Devrim lokomotife daha yakın konduğu için ona az benzin konulmuştur.) Cumhurbaşkanı siyah renkli arabayı daha çok beğenir ona biner ama araba 200 m sonra öksürerek durur,çünkü arabanın benzini bitmiştir.Cumhurbaşkanı gezisini benzini olan bej arabayla sürdürür. Anıtkabir’e ve tören alanına gider.Bu olaydan sonra basın sanki bilerek, bu olayı yanlış manşetlerle yalan haberlerle açıklamıştır.Manşetlerde devletin parasını boş yere gömdünüz,araç 200m gitti durdu ,bu muydu araba gibi bir sürü yalan haber yapılmıştır. Maalesef milli otomobil yapılmasını engelleyemeyen güç, seri üretime geçmesini engellemiştir. Bir zamanlar dünyada esamesi dahi okunmayan pek çok otomobil firmasından önce başlanan bir girişim de böylece doğmadan öldürülmüş oldu.
4) Neden ihtillaller yapılıp sürekli bu ülke geriye götürülmek istendi?
5) Neden hala beyin göçü veriyoruz ve buna devletimiz engel olmuyor?