RSS Feed for This Post

Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin Rolü Var mıydı ?

Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin  Rolü Var mıydı ?Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin  Rolü Var mıydı ?Bir Hastalığımız ve Yok etme Meylimiz Üzerine 

Aslında yüzyıllardır yapa geldiğimiz bir yanlışımız, daha doğrusu hastalığımızdan biri de; genel kabul görmüş doğrularımızı tek, ve mutlak doğrular olarak algılamamız olmuştur. Ve bu doğruyu da; gerek devlet eliyle sistemli bir şekilde, gerekse bireysel bazda topluma tek,  ve mutlak doğrular olarak dayatmamız olmuştur. 

Bu zihniyete göre doğrumuz tek doğru ve mutlak doğru, yanlışımız da tek yanlış ya da mutlak yanlıştır. Bu hastalık ve yanlışımızın manası;  araştırma  ve geliştirmenin önüne set çekmektir ve toplumsal olarak her alanda durağanlaşmanın adıdır. Bu zihniyetin var olduğu toplumlar araştırma, inceleme ve gelişmenin öncüsü olamazlar. Hemen her konuda ilim, fikir, düşünce bazında olduğu gibi sosyal, siyasal, ekonomik, askeri, hukuk, vs…alanda da durağanlaşma dönemine girilir ki bu çok tehlikeli bir dönemdir. Bu hastalığın yan etkileri de vardır. Mesela önyargılarımız, argüman ve slogan bazlı düşüncelerimiz, kıymeti kendinden menkul değerlerimiz bu anlayışın birer yan ürünleridir.. 

Böylesi zihniyet, araştırma, geliştirme ve sorgulama yoksunu oldukları için menfi gördükleri bir şeyi ıslah etme yoluna gitmektense, yasaklama ya da yok etme eğilimi içine girerler. Günümüzde de hala öyle değil mi? Demek ki hastalık hala devam ediyor. Baskıcı ve otoriter devletlerde de görülen bu uygulamalar ayrı bir konu başlığı altında incelenebilir.

.

Genel anlamda Osmanlının duraklama dönemi diye tabir edilen bu dönem belki de böyle bir hastalığın ve durağanlaşmanın bir sonucuydu. Tabi ki mesele bu kadar basit değil. Avrupa ve dünyada hızlı gelişen fikir akımlarına, alternatif fikirler ve doğru çözümler sunamadı Osmanlı. Batının hakimiyeti karşısında, batıya benzeyebilme refleksini gösterebilmiştir sadece. Üstelik halk için halka rağmen  klişesiyle yakın tarihteki devrimler ve yenilenmeler, toplumun fikir ve düşünce dağarcığından uzak, toplumsal acı ve tecrübelerden doğmayıp, tepeden indirme bir zihniyetle gerçekleşmiştir.  

Çok iddialı sözler söylemek istemem ama;  

Bir hastalığımıza teşhis koyabilmek ve bu hastalığın biz de bıraktığı tahribatı resmetmektir amacım.  

Şimdi, bu bağlamda bir mevzuyu dile getirmek isterim. 

Osmanlının yıkılışında medrese ve zaviyelerin rolü var mıydı? Hakikaten bir sorun varsa Medrese ve zaviyeler neden ıslah yoluna gidilmedi de (Geldikleri gibi gitmediler konulu yazımızda belirttiğimiz ve cevabını verdiğimiz gibi) bir çoğu dükkana, meyhane ve barlara çevrildi? Mederese ve zaviyeleri kökünden kazımakla bir başka deyişle İster Lozan’ın şartları deyin, ister otorite sahibi üst kurumların kendi normlarını halka diktesi deyin kültür ve mirasımızı reddetmekle neler kaybettik hiç düşündünüz mü? Lozanın galipleri (Yabancı devletler) ne olur ne olmaz diyerek, bu manevi kurumları kapattırmış olabilirler miydi? Asıl yaman soru şudur ki; Bu manevi kurumların; kapatılmasında, toplumsal bir değişim gösteremeyen, durağanlaşan müslümanların sorumluluğu var mıdır? Yoksa kader adaletiyle tecelli mi ediyordu ?

   

Öncelikle bu kurumların mahiyetinin ne olduğuna, nasıl bir görevi inşa ediyorlardı ona bakmak gerekiyor . 

Nitekim 1925’teki Tekke ve Zaviye’lerin kapatılmasıyla birlikte, din ve din eğitimi tatil edilmiştir. 1930’de ise din, eğitim müfredatında tamamen çıkarılmıştır.  Din ve inancın fert, aile ve toplum hayatından tamamen silinmesi için gereken her şey yapılmıştır. (Polemiğe yer vermemek için, din eğitimine karşı olmadığımı, ancak zorunlu din eğitimine ve bunun dikte ettirilmesine karşı olduğumu belirtmek isterim.) 

Evet medreseler akli ve şer’i ilimlerin talim edildiği yerlerdi. O hem aklı, hem kalbi, hem de vicdanı kanatlandırdığı günlerde asli vazifesini eda ediyordu.

Zaviyeler ise Peygamber Efendimizin (S.A.V) ruhani hayatlarının temsil edildiği mukaddes Allah evleriydi. Bu evlerde Allah anıldı, tefekküre giden kapılar aralandı. Kalp delindi. Allahın varlığına oradan menfezler açıldı.  

Bu iki kurumun milleti İslamiyeye katkıları inkar edilemez. Bu kurumlar daha sonra yıkılan bir dünyanın enkazı altında kaldılar. Ya da koca bir dünya onların külleri altında kaldı. Bazılarının iddia ettiği gibi, bu iki kurum yıkılmamızı hazırlayan etkenler değildi, aksine medrese ve  zaviyeler ne zaman yıkıldı millet de o zaman yıkılmıştır. Bizim esas problemimiz Osmanlının yıkılışı değil, ruh planındaki çöküşümüzdü. 

Raşid Halifeler, Efendimizin (S.A.V) ilk açtığı medresede (Mescid-i Nebevi) ders görmüş, ilk ve en büyük çıraklarıdır. Bu medreselerde tefsir, hadis, fıkhın yanında ilmi dersler de veriliyordu. Kainat, eşya ve hadiseler didik dik ediliyordu.  

Rönesans nasıl ki Avrupa’da eşya ve hadiselerin hallaç edildiği aydınlama dönemidir, bizim rönesansımız da Peygamber Efendimizle başlamış, Raşid halifelerle geliştirilmiş ve Peygamberden dört asır sonra birdenbire hızlı, derin ve amudi bir şekilde devam etmiştir.  

Düşünün İbni Sina ve Biruni gibi kimseler daha Hicri 4-5. asrında yetişmişlerdir.

İslam büyükleri öyle kitaplar yazmışlar, öyle eserler ortaya koymuşlardır ki, kendilerinden sonra Avrupa’nın üniversitelerinde asırlarca okutulmuştur. Avrupalı büyük ölçüde rönesans ve sanayi devrimini bu eserlere borçludur. Dünyaya hakimiyetini, bu eserlerden istifade de bulmuştur. Özellikle tıp alanında İbni Sina, Razi ve Zehravi gibi bilginlerin eserleri, Batının ilmi yapılanmasının oluşmasında büyük etkenleri olmuştur.  

Günümüzde bin bir iddia ve şatafatla ortaya atılan eserlerin ve kitapların hangi biri, asırlarca ve de kıymetinden bir şey kaybetmeden üniversitelerde okutulmuş ya da elden ele dolaşarak insanlığa sunulmuştur ?  

Oysa İbni Sina, tam sekiz asır, Zehravi tam bin sene Batıda otorite kabul edildi.  

Nizamülmülk medreseleri de çok büyük hizmetler vermiş, özellikle Gazzali’nin getirdiği ruh ve mana temsil edilmiştir. Diğer taraftan da çağın ilimleri takip edilmiştir.

Akıllar fen ve tekniğe ait ilimlerle, kalpler ise dini ilimlerle nurlandırılmıştır. Kalp ve akıl izdivacından İbni Sinalar, Zehraviler, Battaniler, Raziler, Biruniler yetişiyordu

Bunlardan her biri kendi sahasında ilmi araştırmaları ve buluşlarıyla başı çekiyordu. Kimisi  astronomiyi geliştiriyor, kimisi fizik kuralları koyuyor, kimisi de matematikte yedi kat integral  problemleri çözüyordu. Kimisi de dünyanın çevresini ölçmeye çalışıyor ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü tespit ediyordu ki Galileo ve Copernik’in yedi göbek dedesi henüz mevcut değildi. Batı ve dünya vahşetler içinde yüzerken, bizim aydınlık dünyamızda hidrolik sistemlerle çalışan araçlardan, saatlere, oradan da ilkel robotlara kadar, son asırlarda tanıyabildiğimiz teknolojik eserler, o dönem adi eserler olarak teşhir ediliyordu.   

Diyarbakırlı Ebul-İz El Cezeri, 800 sene önce hidrolik sistemle çalışan pek çok otomatik eser ortaya koymuştu. Ta o zamanlar biz yaptığımız robot atlara hareket verirken, Batı dünyası saatin işleme keyfiyetinden uzak “Acaba içinde cin mi var ?” diyordu. 

İşte medreseler böylesi, çağının ilerisinde ve ötesinde kurumlardı. Şu anki mevcut üniversitelerimize  bakınca, insanın hayıflanmaması mümkün değil. İlim yuvaları olması gereken kurumlar ideoloji yuvaları olduysa, orada öğrenim gören öğrenciler üniversiteye; daha kolay ve daha refah bir hayat arzusuyla gidiyorsa bu kurumlar çağının gerisine düşmeye mahkumdur. 

Gönül kahramanı Yunus Emre ne güzel söylüyor 

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır. 

diyerek sanki geçmişten ötelere ve bizlere mi sesleniyor acaba? Kimsenin alınmasını istemem ama bu sözleri öncelikle kendime muhatap alıyorum. 

Bunun yanında insanları maddi alemden alıp, manevi boyutlarda derinleştiren, farklı boyutlarda ve farklı frekans iklimlerinde dolaştıran tekke ve zaviyelerde de durum daha bir başkaydı. O zamanlar tasavvuf ehlinden öyle kimseler vardır ki; nazarları zaman ve mekanın en karanlık noktalarına kadar varabiliyordu. Bunlar içinde öyleleri vardı ki ; “Ben bir lahza Peygamber Efendimizi görmezsem mahvolurum” diyordu. “Yakaza halinde efendimizi 75 defa gördüm” diyeni de vardı.  

Bunlardan Muhyiddin İbni Arabi 4.Muradın Revan seferinin 6 ay süreceğini isim vererek ve yine Abdülaziz’in kollarının kesilmek suretiyle katledileceğini asırlar öncesinden haber veriyordu. 

Tekke ve medreseler iç içe geçmiş birlikte, insanın ruhunda, ilminde, aklında ve irfanında kemale ermenin sırlarını ve kamil insan olmanın yöntemlerini gösteriyordu. 

Öyle bir gün geliyor ki; bu muhteşem devir kapanıyor. Medrese artık yeni bir şey verme, yeni bir şey bulma yerine eskilerin nakliyle meşgul olmaya başlıyor. Mesela Battani, İbni Sina ne dediler diye onlara şerhler, haşiyeler yapmakla yetiniliyor. Düşünce ve fikir doğmuyor. Tabi böyle bir medreseden de artık ne Gazzali çıkıyor ne de Battani çıkıyor. Yazımızın başında belirttiğimiz durağanlaşma hastalığı baş gösterince gerçek ilim adamları da yetişmiyor. Ufkumuz kararıyor, yolumuz tıkanıyor. Her taraf bir kara delik halini alıyor ve bu kara delikler milleti yutuveriyor.  

Bugün tarihin önünde her şeyin hakkını vermek mecburiyetindeyiz. Tekke ve medreseler 10-12 asır İslam alemini ve Osmanlıyı ayakta tutan dinamiklerdi. Bilmem ki Osmanlının yıkılış döneminde Tekke ve medreseler aynı seviyede miydi? İslamı Milliyeyi bunlar mı temsil ediyordu? Yoksa sadece eskilerin yerini, onların kerametlerini söyleyerek teselli bulan insanlar mı almıştı ?   

Günümüzde birçoğumuzun zihniyetini yansıtır biçimde; din, sadece gerektiğinde çantadan çıkarılabilen ve çoğu zaman gerekmediğinde de rafa kaldırılabilen bir meta gibi algılanıyorsa, maneviyattan yoksun üniversitelerimiz (medreselerimiz) ideoloji yuvaları, dedikodu yuvaları olmuş ise, kutsal mabedlerimiz (tekke, zaviyelerimiz) merasim yerlerimiz olmuş ise bu iş zaten çoktan bitmiştir. 

Dinin ruhuyla, insanla bütünleşmeyen medrese, medrese olmadığı gibi tekke de tekke değildir. Adı ne olursa olsun ilim yapmayı bırakıp, dedikodu ve ideolojilerle uğraşan her müessese içten içe çökmüş demektir. Mektep ve medrese sosyal hayatın temelidir. Temeli çökmüş bir binanında yıkılması da mukadderdir. O temel sağlamlaştırılmadıkça devletin ayakta durması mümkün olmamıştır. Osmanlıda da bu  olmuştur. 

Yani Medrese ve tekkeler Osmanlıyı yıkan unsurlar değil, aksine Osmanlıyı ayakta tutan manevi dinamikler olmuştur. Ne zaman ki onlar yıkıldı (ve tedbir maksatlı Batının dayatmasıyla kaldırıldı) onlara dayalı olan Osmanlı da yıkıldı.

Geriye temeli çok da sağlam olmayan, paranoyalarla, korku ve vehimlerle yaşayan, küçük ve zayıf, kendisiyle, kültür ve medeniyetiyle, özüyle kavgalı, darbelerle yola getirilen muassır ve medeni bir TC kaldı.  

Bu acı fakat gayet tabii bir neticedir .

Kuran “Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez “ buyurmaktadır.

Galiba kader adaletiyle tecelli ediyor. Bize de ders almak düşüyor. Yanılıyor muyum ? 

Trackback URL

  1. 15 Yorum

  2. Yazan:Mustafa Tarih: Feb 17, 2009 | Reply

    Sayin Mehmed bey…bir takim paradigma olarak gördügünüz konulari sorgulayin tavsiyemdir. Osmanlida “gerilemek devri” diye devir yoktur. Gerilemek demek herseyde her halde her sekilde olamaz ve olmadida. Bu “gerilemek edebiyati” müslümani asagilik duygusuna itmekten baska birseye yaramiyor. Diyeceksinizki batinin yayilmasi ilelemek ? Hayir. Bati fikirler ile ilerlemedi. Motor gücü fikirler degildi. Fikirler toplumlari milletleri degistirmedi. Batinin sömürücülüge baslayinca teknige ve ilime ZARURETEN yatirim yaparak daha iyi söürü elde etmek icin idi. Tabi yeni imkanlar ile orta sinifin ve okumus elitin eski düzende revizyon yapmak istemesi dogal idi. Yani kanunlarda ve devlet idaresinde güclü ve nufuzlu orta kesim asilzadelilerin ve kilisenin gücünü kisitlamasi veya yok etmeside dogal idi. Bu iki “kutsal” odaklara karsi kendi hareketinide kutsadi.Aydinlik kutsal hareket imis gibi sunuldu. Kendi kitabini On emirler gibi bir insan haklari beyanname hazirlandi. Tarih yeniden yazildi. Aydinlik hareketi daha cok aydinlikta gözükebimesi icin eski caglar ve özellikle orta cag daha cok karanlik gösterilmesi icab ediyordu. Bizdeki sartlar ise bambaska idi. Ne asilzade kitlesi ne kilise gibi teskilat nede sömürü kültürümüz var idi. Vahsi emperyalizm ve koloniyalizm yani sömürücülük dünyadaki dengeleri düzenleri tamamen altüst etti ve hala o etkileri yasiyoruz. Afrika harab edildi. Amerika kültürleri yok edildi. Asya derin yaralar aldi. Osmanlida tanzimatdan 1909a kadar Osmanli alimlerin cogunlugu toplumda ve devletde yenilenmek hareketlerini desteklediler. Tanzimati ve Hamidi zamanin kötülenmesi yeni osmanli ve sonra ittihat terrakinin propagandalarindan idi ve sonra siyasal islamcilar özellikle siyasi emelleri icin yeni osmanli hareketinin sacma propagandasini kullandilar taklit ettiler. “Gerileme miti” cikti. Devletin zayiflamasi ile yetinmeyip herseyde ama herseyde illa gerilemek görmek istegini nasil ilmi olabilirki ? Bir devlet veya toplum 400 sene gerilemez. Tarih ilmi tarih ideolojilerinden arindirilmalidir. Size misal vereyim : Osmanlinin en büyük eyaleti Misir bizim “gerileme” dedigimiz bölümde en cok gelisen ve zenginlesen eyaletimiz idi. Kahve ticaretinin monopolü adeta biz idik. Misir Istanbuldan zengin olmustu. Sonrada öyle idi Kavalali Mehmed Ali Pasa nin kurdurttugu fabrikalarda takriben 100 000 isci calisiyordu. Misir eliti ve Osmanli eliti kendini “dogulu” hicbir zaman görmedi. Bati idik. Mehmed Pasa modernlesmek istiyordu ve seriati tatbik ederek. Tanzimat seriati kaldirmadi hilafeti kaldirmadi. Biz kendi ölcülerimiz ile calismak ile ilerleyebilecegimize inaniyorduk.
    Tekkeler tarikatler modernlesmeyi destekliyordu. Sunusiye tarikati mesela kuzey afrikada yerli halki ekonomik olarak hayli ilerletmis idi. Ticaret yapiyorlardi. Ahmet Hilmi efendi, Mustafa Sabri efendi ve Ahmed Naim Efendi gibi alimler Kant felsefesi hakkinda kafa yoruyorlardi. Yabanci dil bilirlerdi. Icimizde oryantalist olan ikinci alt suura izn vermeyelim.

  3. Yazan:Ezel KARA Tarih: Feb 17, 2009 | Reply

    anladığım kadarıyla yazıda osmanlı 1925te yıkıldı deniyor cünkü tekke ve zaviyeler o zaman kapandı. valla haklısınız ne diyeyim.osmanlı zaten 1800lerin sonu 1900lerin basında tam bir sahlanış devrindeydi.dünyanın her yerinde borusu ötüm ötüm ötüyordu. cıktı mustafa kemal yıktı bitirdi osmanlıyı.vah vah

  4. Yazan:Hasan Demiroğlu Tarih: Feb 17, 2009 | Reply

    Yazınız her zamanki gibi bilgi dolu ve harika Mehmet bey.

    Tekke ve zaviyeler konusu yeni rejimin eskisine karşı kullandığı en etkili silahlardan. Bu silahı acımasızca kullanırken Osmanlı’nın da tüm diğer devletler gibi “doğma, büyüme, ölme” evrelerine sahip olacağını atlıyorlar.

    O kurumlara kendilerinin bir dönem önceki versiyonları İttihatçıların yaptıklarını atlıyorlar.

    Ayrıca; acaba yeni bir rejimin işi eskinin ne kadar kötü olduğunu göstermek midir?

    Var sayalım ki tekkeler, zaviyeler çok saçma kurumlardı, tamam öyleyse, yıkıldı gittiler.

    Peki sormazlar mı yeni rejime, sen ne yaptın diye?

    Kendi beceriksizliklerini eskiden yapılan yanlışlarla kapatmak yeni rejimin karakteri.

    Saygılar,
    Hasan Demiroğlu

  5. Yazan:Mehmet Bahadır Tarih: Feb 18, 2009 | Reply

    bir takim paradigma olarak gördügünüz konulari sorgulayin tavsiyemdir. Osmanlida “gerilemek devri” diye devir yoktur. Gerilemek demek herseyde her halde her sekilde olamaz ve olmadida(Mustafa)

    Mustafa Bey
    Uyarınız için teşekkürler.
    Kabaca yapageldiğimiz kuruluş-yükselme-duraklama-gerileme-çöküş şeklindeki klasik dönemlendirmenin Osmanlı tarihini anlamamızın önünde duran en inatçı engellerden biri olduğuna inanıyorum.
    Bu şekilde sınıflandırmanın yanlış olduğu konusunda sizinle hemfikirim. Yazı da ana tema bu olmadığı için, daha kolay anlaşılması için, yine de tereddütlü bir şekilde böyle aktardım. Çetin Altanın dediği gibi bir lise öğrencisinden Osmanlı padişahlarının isimlerini saymasını isteyin, iyi kötü Kanuniye kadar ki padişahları sayabildiğini göreceksiniz. Belki çok şanslıysanız Deli İbrahim, VI. Murat, II. Mahmut, II.Abdulhamid ve Vahdettin gibi bir kaçını daha sayabilir ama o kadar. Ya sonra…??

    Oysa bu sayamadığımız döneme daha yakından bakacak olursak onun tam 350 yıl sürdüğünü ve bu zaman diliminin sırlarla dolu olduğunu görürsünüz. Bir toplum ve devletin hayatı için olağanüstü uzun sayılan bu zaman dilimi neden hakkıyla incelenmez? Bu 350 yıl sanki hiç yaşanmamış ve bu sure zarfında kayda değer herhangi bir başarı üretilememiş gibi düşünmek ve ona göre yorum yapmak, en başta bir gerilemenin nasıl olup ta devletin yarı ömründen fazla bir müddet sürebildiğini açıklayamaz.

    Oysa tarihimizin ve bugünümüzün şifresi, asıl bu suskun 3.5 asır içinde saklıdır. Bu şifreyi çözmeyi başardığımızda bugünümüzü ve yarınımızı hazırlayan ipuçlarını deşifre edebileceğiz.

    Evet, zannediyorum duraklama ya da gerileme dönemi yerine, manevi duraklama ya da gerileme desek daha doğru olacak.
    saygılar…

    Sayın Ezel Kara

    İlkokul seviyesindeki argüman ve sloganlarınızla meseleye katkı yaptığınızı ya da muhalif olduğunuzu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu şekilde ne beni, ne de sitenin müdavimlerini ikna edebilirsiniz. Üstelik dikkat ederseniz yazı da özeleştiri de var.

    saygılarımla…

  6. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Feb 18, 2009 | Reply

    Yazıdan şöyle bir sonuca vardım.İyiye,güzele ve doğruya ulaşmanın yolu her zaman yöntemden geçer.Bir fikir,inanç ya da felsefe,hakikatı bulma yolunda gerekli teorik altyapı ve donanıma sahip olsa bile yanlış uygalandığında doğru sonuçlar vermeyebilirler.Sanırım halıhazırda dünyada varolan kaos ve çatışmaların,savaş ve işgallerin de kaynağında hep bu vardır.Bugün çağdaş ve modern dünya diyoruz,”büyük insanlık”diyoruz,ama insanlık adaletsiz bir dünya sisteminin pençesinde kıvranıyor.Zira hakikatı bulma,yerini ideolojilere,insan yapımı çürük kanunlara bırakmıştır…İnsanlık;sahte diplomasilere,gücü elinde tutan otoritelere teslim edilmiştir.

    Dolayısıyla asırlarca hüküm sürmüş bir imparatorluğun kuruluş-yükselme-duraklama-gerileme-çöküş şeklindeki klasik dönemlendirmenin de doğrudan uygulama/yöntem ile alakalı yanları var.Yani her aşama birebir uygulamadaki zihniyetle bağıntılıdır.İslam aleminin tıp,astronomi,matemetik vb.ilimlerde;felsefe,sanat ve mimaride dünyanın başını çektiği dönem ile Osmanlı’nın yükselişte olduğu dönemin aynı zaman dilimine gelmesi bir raslantı olmasa gerek.Aynı şekilde İslam medeniyetinin diğer dünya medeniyetleri karşısında gerileyip kan kaybetmasi de yine duraklama dönemine denk gelmektedir.Dolayısıyla bu süreçlerin doğru okunmasının,geçmiş tarihimizi doğru analiz etmenin bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum.Asıl problemli ve sakat olanı Mehmet beyin de çok yerinde değindiği üzere tarihin bazı kesitlerinin yok sayılmasıdır.Bugün geldiğimiz noktada resmi ideolojinin dayatmasıyla bir tarih,bir kültür,koca bir medeniyet yok sayılmaktadır.Hatta tarihinden,kültüründen,inanç ve değerlerinden soğutulan bir nesil yaratılmaya çalışılmaktadır.

    İşte asıl sorunumuz bu.Kendi değerlerini küçümseyen,hatırlanmasından imtina eden bir toplumsal bilinç ve algı elbette ne bu gününü ne de geleceğini inşa edebilir.Bizler toplum olarak tam da böyle bir ideolojik bombardıman altındayız.Zira bizlere mutlak doğru olarak dayatılan zihniyet cenderesi toplumu yeniden değiştirmek/dönüştürmek önünde en büyük engel.

    Sonuç itibari ile,Osmanlı’nın çöküşünü salt 1920 lerde aramak bizi doğru sonuca götürmeyebilir.Ancak bu anlamda Cumhuriyet yönetiminin de Osmanlının çöküş döneminden çok daha tahripkar sonuçlar doğurduğunu da kabul etmek durumundayız.Zira alınan bir dizi tedbir bizi daha ileriye değil geriye götürmüştür.Adı devrimle anılan bu tedbirler ne yazıkki,bizi ileri götürmediği gibi,toplumun kendini yeniden üretmesi/yenilemesi için gerekli araç ve zeminleri de yok etmiştir.Bu nedenle “o dönem, bu dönem” demeksizin tarihi gerçeklerimizle yüzleşmeli ve özeleştiriden kaçınmamalıyız.İdeolojilerimize takılıp bunu bir taraf psikolojisine hapsettikçe hiçbir sorunumuz çözülmeyecek,aksine sadece kavga ve çatışmaya devam etmiş olacağız.

  7. Yazan:soner Tarih: Feb 18, 2009 | Reply

    Şeriat hükümlerine dayalı Osmanlı hukuk düzeninin yeni Türk toplumuna uyarlanamayacağının anlaşılması sonucunda, TBMM’nin hilafetin kaldırıldığı gün Şeriye ve Evkaf Vekâletini’ni de kaldırmasıyla (3 Mart 1924), Türk hukuk sisteminde yeni düzenlemeler yapılması gereği de açıkça ortaya konmuş oldu. 20 Nisan 1924 tarihli ikinci Anayasa’yla birlikte, hukuka ilişkin bir dizi yasa yürürlüğe girdi.
    Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre yönetilmekte olduğundan, çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk toplumunun temel gereksinmelerinin, söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı anlaşılmıştı. Tanzimat Dönemi’nde hazırlanan Mecelle, bazı yenilikler getirmekle birlikte, kişilerin hak ve borçları, aile kurumu, işleyişi ve sona ermesi, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, kiralama, satın alma, ödünç verme, vb. ilişkiler açısından, gerçek bir Medeni Kanun sayılamazdı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örmek alınarak hazırlanan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926’da TBMM’de kabul edilerek, yürürlüğe kondu. Bunu, öbür temel yasalar ile, ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu’nun kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izledi.
    Başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar, zaman içinde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarılan tehlikeye düştükçe halkı ayakandırmaya koyulmuşlardı. Bu etkinliklerini cumhuriyetin ilanından sonra da sürdürmeye kalkışmaları ve Menemen Olayı, Şeyh Sait Ayaklanması gibi şeriattan yana ayaklanmalara yol açmaları üstüne “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek, uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız” diyen Atatürk’ün sözleri ışığında harekete geçilerek, 30 Kasım 1925’te çıkarılan yasayla tekkeler ve zaviyeler kapatıldı.
    Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası’nda yeralan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928’de Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanının ant içerken söylemek zorunda oldukları “vallahi” sözcüğünü maddelerden çıkardı. Ayrıca, 26. maddededi “ahkâmı şeriyenin tenfizi” (şeriat hükümlerinin yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa’dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal’in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928’de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi alışmaları izledi. 5 Şubat 1937’de Anayasa’nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmış oldu.
    Osmanlı toplumunda hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmaya kadınlara Medeni Kanun’la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk’ün girişimiyle kadınların iktisadi ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930’da belediye seçimlerinde seçme, 1933’te çıkarılan Köy Kanunu’yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934’te Anayasa’da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla, Türk kadını o yıllarda Avrupa devletlerinin çoğundaki kadınlardan daha ileri haklar elde etti ve çok geçmeden toplumda erkeklerin çalıştığı her alanda yerini aldı.

  8. Yazan:soner Tarih: Feb 18, 2009 | Reply

    Metnin ilk bölümü elektrikler kesildiği için yarım kaldı devam edelim;
    Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için değişiklikler tasarlarken, dış görünüşüyle de bunu vurgulaması gerektiğine inanan Mustafa Kemal’in, 25 Ağustos 1925’te Kastamonu’ya yaptığı bir gezide başına şapka giyip, “Buna şapka derler” diye halkı şapka giymeye özendirmesinden sonra, 25 Kasım 1925’te Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun çıkarılıp, dinsel giysilerle sokakta gezilmesi yasaklandı.
    Cumhuriyet döneminden önce Batı uluslarından ayrı takvim, saat, sayı ve ölçülerin kullanılması, hafta tatillerinin cuma günü olması, takvimin başlangıcı olarak Hazreti Muhammet’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği tarih olan 622 yılının alınması (hicri takvim), sayı olarak eski sayıları, ölçü olarak da okka, dirhem, arşın, endaze, vb. ölçülerin kullanılması, Türk toplumu ile Batı toplumları arasındaki ilişkilerde büyük karışıklık ve güçlüklere yol açmaktaydı. 26 Aralık 1925’te miladi takvimin kabul edilip, alaturka saat yerine Batı’da kullanılan alafranga saatin kabul edilmesiyle, 23 Mart 1931’de çıkarılan yasayla da gram, kilogram, ton, metre, kilometre gibi ölçülerin benimsenmesiyle, bir yandan Batı ülkeleriyle ilişkiler kolaylaştırılırken, bir yandan da yurdun her yerinde tutarlı bir ölçü ve ağırlık düzeni kurulmuş oldu.
    Soyadı bulunmamasının günlük yaşamda yarattığı güçlük ve karışıklıkların önüne geçmek amacıyla 21 Haziran 1934’te çıkarılan yasayla, her Türk kendine uygun bir soyadı almakla yükümlü kılındı. 24 Kasım 1934’te çıkarılan bir yasayla da TBMM Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi. Aynı yıl çıkarılan bir başka yasayla ayrıcalıkları belirten eski unvanların yasaklanmasıyla, yasalar önünde eşitlik ilkesinin gerçekleştiril-mesinde önemli bir adım atılmış oldu.
    Osmanlı toplumundaki medreseler ile iptidai, rüştiye, idadî türünde okulların toplumun gereksinme duyduğu elemanları yetiştirme açısından özellikle sayı bakımından yetersiz kaldığını gözleyen, eğitimin önemini yaptığı konuşmalarda sık sık vurgulayan Atatürk’ün yol göstericiliği altında TBMM, eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı’na verip, 3 Mart 1924’te çıkardığı Öğretimin Birleştirilmesi yasasıyla, mahalle mektepleri ve medreseleri kaldırdı. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde meslek okulları, teknik okullar, öğretmen okulları, ortaokul ve liseler açılırken, çıkarılan Üniversiteler Kanunu’yla Darülfünun kaldırılıp, yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu.
    Öğrenilmesi son derece güç olan Arap abecesinin okuryazar sayısının artmasını engellediğini, ayrıca Türkçe sesleri dile getirmede güçsüz kaldığını anlayan Atatürk’ün, 1926’dan başlayarak yaptırdığı araştırmalar sonucunda, Türkçe’nin yapısına en uygun abece olduğuna karar verilen Latin abecesi alınıp, yeniden düzenlenerek, 1 Kasım 1928’de çıkarılan Türk Harfleri Hakkında Kanun’la yürürlüğe kondu ve Atatürk’ün kendisinin de katıldığı yaygınlaştırma çalışmaları sonucunda, kısa süre içinde benimsendi.
    Osmanlı döneminde tarihçilerin aşağı yukarı yalnızca yaşadıkları dönemin olaylarını yazıya geçirmekle yükümlü olmalarından ötürü, Türklerin eski tarihlerine ilişkin çalışmalar yok denecek kadar azdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin “önceki bütün Türk devletleriyle tarihsel bağı” olduğu, “dünya uygarlığının oluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının önemli payı bulunduğu” görüşünden yola çıkan Atatürk’ün öncülüğünde yapılan çalışmalar, 12 Nisan 1931’de, sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı.
    Osmanlılar döneminde aydınların büyük ölçüde farsça ve arapça sözcük ve dilbilgisi kuralı içeren Osmanlıca’yı kullanmalarından ötürü, aydınlar ile halkın dil bakımından birbirlerinden kopmuş olmaları, cumhuriyetöncesindeki dönemde de bazı aydınları rahatsız etmiş, Selanik’te çıkarılan (1911) Genç Kalemler dergisinde “Yeni Dil” hareketi başlatılmış, ama dilde yabancı sözlüklerden yeterli bir arınma sağlanamamıştı. Türkçe’nin özleştirilerek yeni Türk abecesiyle dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirilmesini amaç alan Atatürk, 12 Temmuz 1932’de, sonradan Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdurarak, Türkçe’nin gerçek bir bilim, edebiyat ve sanat diline dönüşmesi çalışmalarını hızlandırdı. devrim tarihi kısaca bu şekildedir. bence çok yerinde ve can alıcı devrimlerdir. Zamanında bu devrimler kimlerin canını yaktıysa günümüzde de yakmaya devam etmektedir.

  9. Yazan:soner Tarih: Feb 18, 2009 | Reply

    Osmanlı travmasından kurtulamadağınız sürece, bu travma hergün içinizi kemirmeye devam edecektir.

  10. Yazan:Mehmet Bahadır Tarih: Feb 18, 2009 | Reply

    Hasan Bey Ve Aziz Bey

    Değerli yorumlarınızla, katkılarınızdan dolayı teşekkür ediyorum.

    Saygılarımla

    Soner Bey

    Beni okul yıllarına geri götürdüğünüz ve nostalji yapmama vesile olduğunuz için teşekkür ederim. Bu kadar zahmete gerek yoktu. Zira yazdığınız, kıymeti kendinden menkul bu ezberleri okul sıralarında yeterince almıştık zaten. Ezberlerinizde derinleşmenizi temenni ederim.

    Saygılarımla

  11. Yazan:soner Tarih: Feb 18, 2009 | Reply

    Mehmet bey,
    Sizi ilkokul yıllarına döndürmenin gururunu yaşıyorum. En azından Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine dönebildiniz. Sizin ilk ve orta derceli okullarımızda “ezberlediklerinizi” ben içselleştirdiğim için farklı iki noktada duruyoruz. Yazdıklarım planlanmış ve ortaya konulmuş devrimlerdir. Ortaya koyabileceğiniz somut bir planınız var mı?
    Teşekkür ederim.

  12. Yazan:Ezel KARA Tarih: Feb 19, 2009 | Reply

    boşa uğraşmayın soner bey, burdakileri osmanlının 19.yüzyılda bir şahlanış dönemi yaşamadığına, Abdülhamit’in siyasi bir deha olmadığına ve Mustafa Kemal’in bürokratik bir despot olmadığına hayatta ikna edemezsiniz. Dogmatik bir sitedeyiz sonuçta elden bir şey gelmiyor.

  13. Yazan:Mehmet Bahadır Tarih: Feb 20, 2009 | Reply

    Sevgili Soner ve Sevgili Ezel Kara

    Öncelikle bütün samimiyetimle belirteyim ki; başta din olmak üzere, her konuda farklı bir ses duymak, ve farklı bir görüş okumak beni mutlu eder ve heyecanlandırır. Arguman ve sloganları değil, fikri İhtilafları zenginlik olarak görmüşümdür. Bu bakımdan kimseyi ikna etmek gibi bir kaygım yok. Sanki karşınızda karşıt devrime hazırlanan biri varmış gibi konuşuyorsunuz. Her ne kadar iyi niyetli olduğunuzu düşünsem de “Yazdıklarım planlanmış ve ortaya konulmuş devrimlerdir. Sizin somut bir planınız var mı?” sorusunun altında bu yatıyor malesef…Retorik bir tuzak.

    Sizlere kızdığımı düşünmeyin sakın. Sizleri daha iyi tanımak, muhabbet ve empati amacıyla yorum yapıyorum. Farklı da düşünsek, hepimiz kardeşiz. Bu ülke hepimize yeter. Empatiyi geliştirdikçe ülkemiz daha huzur ve barış içinde olacak. Buna inanın.

    Somut planım, ilim ve fikir dünyasında en önde olmak ve ülkemize faydalı olabilmek diyebilirim.

    Olaylara bakış açımı şöyle bir örnekle izah edeyim.

    “Başta padişah olmak üzere, pek çok devlet erkanının bir tarikata mensup olduğu bir dönem düşünün. O dönemde tarikatların ne kadar önemli ve gerekli kurumlar oldukları, padişah ve devlet erkanının ne kadar erdemli ve saygın kişiler olduklarını söylemek ve bu konuda eserler yazmak oldukça kolaydır. İlim aleminde bu tür çalışmalar hep ihtiyatla karşılanır. Acaba bu sözler ya da eserler ilmi verilere dayanarak, ilmi bir açıklama mıdır ? Yoksa devrin şartları altında ifade etmek zorunda olduğu aktüel bir değerlendirme midir?

    Aynı durum günümüz içinde geçerlidir. Tekkeler ve Zaviyeler Kanunu çerçevesinde faaliyetleri yasaklanmış tarikatlar hakkında değerlendirme yaparken, bunların rejim düşmanı olduğunu, mensuplarının cahil, yobaz, örümcek kafalı insanlar olduklarını söylemek çok kolaydır. Ne var ki böyle bir çalışma ya da söylem aynen geçmişte olduğu gibi ihtiyatla karşılanır. Bunları iddia edenler yüzyıl önce de aynı sonuca ulaşabilir miydi acaba ? ”

    Elhasıl, ilmi verilerden ilmi sonuçlar çıkarmaktır aslolan. Gündeme uygun, aktüel sonuçlar çıkarmak değil.

    sevgilerimle.

  14. Yazan:alperen Tarih: Mar 6, 2009 | Reply

    öncelikle laik ve kamalist ideolistlerin şunu unutmaması lazım cumhuriyet osmanlıdan kalan bir sistem degildir ve müslümanlıga ters bir sistemdir onun için bu güne kadar sorunlar yaşanmıştır onun için dirki t.c hiçbir zaman tam anlamıyla batıdan emir almayan özgür bir ülke olamaz…

  15. Yazan:isim gereksiz,ilim gerekli Tarih: May 16, 2013 | Reply

    din ve milliyet iki önemli direktir devleti ayakta tutan… bu nedenle ikisini birden önemli addederim.. iki görüşe de yakın iki görüşede uzağım… ben hakkın tarafı batılın karşıtıyım… sorun birilerinin ortak paydada buluşamama sorunudur… vahdettin i de sevelim atatürk ü de sevelim, osman gazi selçuklu devletini yıkmadıysa atatürk de osmanlıyı yıkmamıştır… her devrin kendine has zorunlulukları vardır ve yaşananlar bunun gereğidir… şimdi birilerinin derdi dini tam yaşayamamak ve devletin dini kurallara göre yönetilmemesi sorunudur, belli konularda dinin kuranın kesin hükümleri vardır ve insanlar buna göre yaşamak isterler, en bariz ve hayata akseden yanı başörtüsü ile kamu hayatında kadının var olması sorunudur, ve diğer kuranda kesin hükümlerle kısas , hukuk , ictima , iktisat konularındaki var olma sorunudur… bunlar bir şekilde tekrar birleştirilebilir.. benim önerim şeri ve örfi mahkemeler tekrar uygulanmaya konulmalıdır, miskin ve hurafelere dayalı dini yaşam noktasından da artık kurtulunmalıdır… bu denge kurulduğu an bizden iyisi olmaz… biraz istenen ne nelerin nasıl olması gerektiği konusunda tartışın, yoksa şu kişi şöyleydi bu kişi böyleydi ile bir yere varamazsınız…. iyiyi ve güzeli bulma konusunda çalışın…. dünyayı yaratan yarattıklarını başı boş bırakmamış ve peygamber kitap göndermiş ve belli kurallar dairesinde yaşayın demiş ise bunlara riayet olmalıdır… bizler huzuru ve başarıyı ancak böyle bulabiliriz… ha diyeceksiniz ki amerika müslüman değil ama süper güç demek ki her şey islama uygun yaşamakla olmuyor evet haklısınız Allah çalışana verir, kafir mümin bakmaz… ama inananlara düşen yaratıcıya kul olmak ve dünyaya kul olmamak için çalışıp küffara karşı üstün olabilmektir… osmanlı bu dengeyi yürütemeyince ve ilimde fende teknolojide geri kalınca yıkılmıştır, yoksa dine göre yaşamak kimseyi süper güç yapmaz, ve gerçek dine göre yaşasa idi osmanlı ilimde fende teknolojide sanayide geri kalmasa idi neden yıkılsındı ki … özeleştirilerinizi tek taraflı yapmayın… çözüm yaratıcıya kul olmak ise bu kulluk içinde çalışmak ilimde bilimde fende teknolojide sanayide çalışmayı küffarın karşısında geri kalmamayı da gerektirir.. bunu osmanlı yapamayınca yıkıldı, istediğiniz kadar islami hükümlere göre yaşayın eğer sadece ahirete çalışırsanız bu dünyada küffar karşısında zülme uğramaktan kurtulamazsınız, atatürk belki bunları düzeltmek için bazı şeyleri çok sert bir şekilde budadı, belki istedi ki müslümanlar miskinlikten kurtulsun ve çalışmayı öğrensin üretmeyi öğrensin ilimi bilimi fenni sanayii teknolojiyi yakalasın ve sade maneviyat ve islami kurallar içinde ahireti düşünen bir hayatın dünyayı kazanmaya ve islamı dünya hayatında üstün kılmayı başaarmakta tek başına yetersiz ve yanlış olduğunu görsün istedi.. bize düşen bunu görmek… ve hem dinimize hem milliyetimize sahip çıkarak çağı yakalayan bir medeniyet ve bu medeniyetin sahibi müslümanlar olmamızı istedi… bu kısır çekişmelerden ve osmanlı ile türkiye cumhuriyeti kavgalarını bırakın ve biraz birlik içinde neler yapabilirizi düşünün, ancak osmanlıyı dahi son iki yüzyıl içinde müslüman türkler yönetmedi, türkiye cumhuriyetini de müslüman türkler yönetmemekte, ha kimseye müslüman değil demek değil bu dediğim, müslüman olursun türk olursun ama ingilizle işbirliği içinde olursun ve böylece kendine mi hizmet ettiğin yoksa onlara mı hizmet ettiğin belli olmaz… bizim biz olabilmemiz için çok büyük düşünmek çok büyük çalışmak ve kesinlikle düşmanı iyi görmemiz gerek, elbet amerika da biter birgün ama biz çok çalışmalıyız ki yeniden büyük devlet olabilelim, ama bizi içten kemiren hastalıklarımızdan kurtulabilmemiz gerekiyor, bunun yolu sade müslümanım demekle ya da türküm türküm demekle olmaz hem türk hem müslüman olmamız gerek, işte o gün adam oluruz, içimizdeki ajanları çaktırmadan adım adım ve sessiz sessiz temizlemeden de başarıya ulaşamayız, bu süreçte bazen gerekirse düşmanla işbirliği de yapılır, devletler arası denge çok iyi kurulmalı bu noktada… fakat asla tek taraflı tavizle tek taraflı gebelik yaşamadan… yoksa kukla devlet olmaktan öte gidemeyiz…. kısa yazacaktım ama bu iş kısa değil ki ben kısa yazayım… gidişat şunu göstermektedir ki amerika zayıflamadan bize gün yüzü görmek biraz zor… içimize girenler bizi bizden daha iyi bilirken biz bir adım dahi atamayız, her işimiz sekteye uğratılır… ah o şatafatlı osmanlı devirlerinde sanayiyi teknolojiyi kaçırmasaydık, tüfeği biz bulsaydık, arabayı biz yapsaydık, tankı füzeyi biz yapsaydık şimdi böyle mi olurduk, tekkelerde miskin miskin yatmasaydık bunları yapsaydık böyle mi olurduk, bırakın bunları daha bisiklete bile şeytan icadı cin arabası deyip binmeyen yobazlıklarımız olmasaydı biz böyle mi olurduk….. bilgisayarı interneti biz bulsaydık benim burda yazdıklarım önce amerikaya gidip sonra geri türkiyeye gelmeseydi biz böyle olmazdık…. Allah müslümanları değil de küffarı seviyor onları destekliyor değil ya, o zaman müslüman suçu başkasında aramasın kendinde arasın !.. suçu atatürkte aramayın biraz da osmanlıda arayın ! ah osmanlı sen neden bu hallere düştün, suçun neydi osmanlı senin diyebilin !? hadi bakalım delinin biri kuyuya bir taş atmış kırk akıllı çıkarabilecek misiniz bakalım… önce eğitim ilim bilim fen sanayi teknoloji de birşeyler ortaya koyun sonra Allah’a dua edin, yan gel yat osman tarlada bostan dersek osmanlı dahi yıkılır, amerika da yıkılır…. bilmem anlatabildim mi meramımı… herkese saygılar , esen kalın… selamün aleyküm..

  16. Yazan:isim gereksiz,ilim gerekli Tarih: May 16, 2013 | Reply

    osmanlı en güçlü olduğu dönemde müslümandı da , sonra güçsüzleşmeye ve avrupa karşısında geri kalmaya başladığında müslüman değil miydi ? her iki döneminde de tekke zaviler açıktı ve osmanlı bir islam devleti idi ve islam devletinin şeriatın kurallarına göre yaşıyordu yönetiliyordu.. peki neden avrupa karşısında geriledi ? , çünkü ilimden bilimden fenden sanayiden teknolojiden yana ilerleme yapamadı ,,, hazırdan yemeye başladı, avrupa buharlı gemi yaptı biz hala eski düzen vs vs maddi olarak geri kaldı… maddi güç olarak geri kalan bir devlet sadece müslüman diye ve islama göre şeriata göre yaşıyor ve yönetiliyor diye yine de büyük devlet olarak kalamaz dı ve kalamadı da.. ve küffar karşısında bozgundan bozguna düştü.. ingilizlere el avuç açmaya başladı, ingilizleri ruslarla rusları ingilizlerle dengede tutarak arada bir fransayı işin içine sokarak hayatta kalmaya çalıştı.. ama öyle bir an geldi ki bu hasta osmanlı artık biz ne yaparsak yapalım ayakta kalamayacak en iyisi mi şunu aramızda taksim edelim birbirimizi yemeyelim dediler, fakat yine de bir bölünme oldu biz almanya avusturya bulgaristan ile olduk ingiltere rusya fransa abd italya daha bir sürü yamyam bir oldu … osmanlı zaten son iki yüzyılında her yönden geri kalmış bir devlet olarak yaşamaktaydı, onu yaşatan sahip olduğu paylaşılamaz şeylerdi.. sonunda bu osmanlıdan bi cacık olmaz bunu aramızda dilimleyip yiyelim dediler ama anadoludan da atamadılar, 500 yılı aşkın haritalarında türkiye olarak gösterdikleri bir anadolu coğrafyasından da atmak istediler ama atamadılar ya da burdan atınca anadoluyu nasıl paylaşacaklarına karar veremedikleri için iyi hadi burda bari yaşasınlar dediler (!) yani aslında birilerine göre hiç çanakkale zaferi yok kurtuluş savaşı falan göstermelik,… bunları külahıma anlatın siz şimdi benim… bir milet izzeti nefsi için namusu için karşı koymasa idi bize devlet kurdururlar mıydı, ha peki neden saltanatı yıktı halifeliği kaldırdı atatürk sorusuna kimi ingiltere böyle istedi ve şart koştu atatürk de buna memur biri olarak bunları yaptı der kimi de bunların olması gerekiyordi ki adam olalım der… böyle sürer gider bu polemik, bırakın bunları da millet ne istiyorsa ona göre yaşayalım, ama devletin elit tabakası ve küresel tabaka hala nasıl bir yönetim istiyorsa ona göre yaşamayı ön şart addedenler şimdi de biz tekrar dini bir devlet olalım diyor peki bunu amerika ve ingiltere de istiyor ve destekliyor ise şimdi de buna karşı çıkmak gerekmiyor mu, geçmişte saltanat halifelik ingiltere istediği için kaldırılıyor ise eğer şimdide ingiltere amerika bize sünni islam devleti olun halifeliği falan getirin saltanat yerine de başkanlık sistemini getirin, osmanlı gibi de eyalete geçin diyorsa, destekliyorsa bunda bi kalleşlik yok mu peki, nedir bu kalleşlik derseniz cevabım: şii iran ile sünni türkiyeyi birbirine kırdırıp ortadoğuda müslümanım islamım diyenler ve batıya küresel baronlara karşı duran şii iran ve sünni türkiye eksenini birbirine kırdıralım hangisi ayakta kalırsa da onu da biz yıkalım ve dünya imparatorluğumuzu ilan edelim dert tasa bu .. birileri de buna çanak tutuyor ve müslümanın kanı da şii sünni kavgasıyla sebil gibi akıyor… tebrikler bize ki bu oyunlara geliyoruz, yazık bize…. halbuki rusya ile çin ile yakınlaşma bizi daha güçlü kılar ve hündistan pakistan japonya kore ile de kurulacak ilişkiler bizi her yönden geliştirir.. o zaman amerika avrupa bizim köpeğimiz olur …. iran elbette osmanlıyı sırtından vuran karamanoğullarını tabi ki aratmaz ama iran ile de çok rahat denge korunabilir.. tabi iran bunu görüp amerika ve batı secdasına yakalanmaz ise….. ve şunu unutmayın ki orta asya türk devletleri bizim en büyük güvencemiz olabilir…. biz adam olmasını bilirsek dünya bize köy olur ve huzur tüm dünyada kurulur…. ama o atom bombaları nükleer bombalar yok mu, şeytan işi birer pislik bunlar, bunları etkisiz kılacak en ileri teknolojiye sahip olmamız lazım, o zaman kimse bişey yapamaz , kan akıtamaz dünyada, bu barış ve huzur ortamı müslümana da her inanca da huzur getirir, tek kahrolan iblis ve avenesi şeytanlar olur….. bunu başarmak müslümanın en büyük dünyevi sınavıdır, bu amaç için yaşayan insan zaten dinini de en güzel yaşayan olacaktır ahiretine de çalışmış olur…. hadi siz buna mı varsınız yoksa suud krallığı gibi aciz bir müslümanlık yaşamaya mı varsınız, dinciyim müslümanım diyenler siz önce buna karar verin sonra birilerini karalamaya kalkın…. şerif hüseyin ve oğullarını torunlarını görüyoruz, suudi krallığının soytarılığını acıklı hallerini görüyoruz … ya da afganistandaki ve dünyanın diğer yerlerindeki zülme maruz kalan müslümanları görüyoruz, yatın kalkın halinize şükredin … bize bu günleri miras ve emanet bırakanları karalamaktan kurtulun…. vahdettini de atatürk ü de sevin ki düşmanlar sevinemesin artık, bu sözüm her iki kesime de !…..

  1. 2 Trackback(s)

  2. Sep 24, 2009: Keşifler Çağı ve Uyuyan Osmanlı? : Derin Düşünce
  3. Oct 13, 2010: Milliyetçiliğin Anatomisi : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin