RSS Feed for This Post

Çanakkale’yi Nasıl Anla(t)malı?

Tuncay Yılmazer

tt_158_kapak.jpg Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı? 

Her yıl Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü yaklaşırken,  benzer tartışmalar başlar, medyamızda yine benzer yorumlar birbirini izler. Bu tip yorumlara hepimiz aşinayız aslında. “Çanakkale’yi ziyaret edenlere “hurafeler” anlatılmaktadır. Dinci kesim Çanakkale’yi mesken tutmuş, Anıtkabir’e alternatif hale getirmiştir. Hatta mutlaka ziyaret edilmesi gereken Kâbe (!) gibi mekanlara benzetmektedir. Ziyaret edenlerin başında başörtülü, çarşaflı , sakallı insanlar gelmektedir. Buna önlem alınmalıdır.” vs. vs. 

Her sayısını büyük bir merakla beklediğim “Toplumsal Tarih” dergisi bu ayki konularından birisini Çanakkale Savaşı’nın bu yönüne ayırmış. “Çanakkale Söylenceleri – Tarihten Ders Almak mı? Tarihi Ters okumak mı?” makalesi (1) konuyla ilgilenenler için önemli. Ancak işaret ettiği bazı  noktalara katılmak mümkün değil.

Yazar  makalesinin girişinde önce sorunu tanımlıyor, ardından  hayli iddialı bir sınıflama yapıyor:  “Ancak gerek kamuoyuna , gerekse basına yansıyan önemli bir sorun, yetkili yetkisiz rehberler tarafından bu savaş alanlarında ziyaretçilere gerçek dışı öyküler, safsatalar anlatıldığı ve dahası, bunların basın-yayın kanalıyla yaygınlaştırıldığı iddialarıdır. Aşağıda, öyküleri benimseyenleri “dinsel”, buna karşı çıkanları ise “bilimsel görüş” sahibi kesim olarak niteleyeceğiz…”

Bu sözlerin ilk bölümünün en azından bir kısmına katılmak mümkün. Ancak dinsel görüş-bilimsel görüş ayrımına itirazım var. Doğrusu bir bilim insanından böyle üstünkörü yapılmış bir sınıflama yapıldığını görmek hayal kırıcı. Oysa hurafe olarak nitelenen olaylar illaki dinsel kaynaklı olmak zorunda değil. (Şu Çılgın Türkler adlı muhteşem Türk klasiğinin yazarının birkaç Anzak askerinin tartışmalı anılarına dayanarak ortaya attığı “Çanakkale’de Kadın Savaşçılar Çarpışmıştı” iddiasını hatırlayınız lütfen! Veyahutta dönemin meşhur rektörlerimizden birinin başını çektiği anma törenleriyle gündeme gelen , “binlerce tıp öğrencisi Çanakkale’de bir gecede şehit oldu” efsanesini…

Yazar makalesinin izleyen bölümlerinde Çanakkale Savaşı’nın özellikle manevi yönüne vurgu yapan eserleri inceliyor. Bazılarını benim de hatalı bulduğum örnekleri verirken yine ilginç saptamalarda bulunuyor:

“Çanakkale menkıbelerinde ağırlıklı bir yeri olan bulut  ve rüya motiflerinin , İslam menkıbe geleneğine bağlantı noktaları kurduğu açıktır. Hz. Muhammed çocukken, gölge vermek için üzerinde dolaştığı anlatılan “koruyucu bulut” ile Çanakkale’de değişik anlarda askerleri koruyan bulutlar arasında kuşkusuz genetik bir ilişki vardır. Ya da namaz kılan askerleri görünmez kılan bulutlarla , Hz. Muhammed’i mağarada görünmez kılan örümcek ağı arasında işlevsel bir bağdan sözedebiliriz.” (!)  (Ünlem benim. T.Y)

Makalenin yazarının bize böyle bir genetik ilişkinin nasıl olduğunu,  bu olaylar arasında ne gibi bağlantı kurabildiğini açıklamamış olması  sanırım makalenin eksik kalmış yönlerinden birisi ve bizler için büyük bir şansızlık… Sosyal bilimlerle ilgili tesbitlerinizi biyolojik terimlerle açıklayacaksanız verdiğiniz örneklerin çok daha somut olması gerekiyor. Bu yorumların çok zorlama olduğunu düşünüyorum.   Oysa yazarın sözünü ettiği, menkıbe diye nitelediği  “koruyucu bulut” olayı  21 Ağustos 1915’deki 2. Anafartalar Muharebesi’nde gerçekleşmişti. İngiliz Resmi Tarihi’nden aktaracak olursak:

“Taarruzun öğleden sonra yapılmasındaki sebeplerin başlıcası , güneşi ilerleyen piyadenin arkasına arkasına almaktı. Öğleden sonra güneşin İngiliz topçusuna yardım edeceği ve buna mukabil Türk müdafaa topçusunun gözlerini kamaştırarak rüyetlerini  azaltacağı ümit edilmekte idi. Fakat tabiat da Türklerle beraber olarak İngilizlere karşı muharebe etmekte idi. Çünkü öğleden biraz sonra güneş, mevsimsiz bulutların arasına girerek kayboldu ve hafif bir sis tabakası Suvla Ovası’ndan kalkarak Türk siperlerini gizlemek için Türk tarafına geçti.” (2)

Savaşa da bizzat katılmış olan  Çanakkale Savaşı’nın İngiliz Resmi Tarihini yazan Albay Aspinall-Oglander’in  söz konusu olayı tabiat da Türklerle beraber olarak İngilizlere karşı muharebe etmekte idi.” diye yorumladığına dikkatinizi çekerim.

Her büyük mücadele sonraki kuşaklara aktarılmasında kendi kültürünü de doğurur kuşkusuz. İnsanımız arasında Çanakkale ile ilgili bu kadar çok menkıbenin anlatılagelmesi, yazılması bu kültürün bir sonucudur. Benzer hikâyeler karşı tarafın anlatımında da zaman zaman karşımıza çıkar. Sözgelimi Çanakkale Savaşı konusunda yazılmış en iyi kaynak eserlerin başında gelen Robert Rhodes James’in “Gallipoli” (3) adlı eserin önsözünde  yazar,  1960’lı yıllarda bölgeye yaptığı gezideki izlenimlerini anlatır.  Yazar Monash Vadisi adı verilen bölgede (şimdiki 57. Alay şehitliğine giden yoldan denize doğru baktığımızda göreceğimiz, Anzak askerlerinin 8 ay boyunca yaşadıkları vadi) hiçbir canlı görmediğini, vadide yürürken sürekli ayak sesleri duyduğunu, ancak etrafta kimseyi göremediğini yazar. Yıllar önce bölgede kamp kuran arkadaşının anlattığı olaylar aklına gelir. Emekli bir asker olan Avustralyalı arkadaşı bu bölgede kurduğu çadırın gece boyunca görünmez bir el tarafından  sürekli açıldığından bahsetmiştir.(!) Şahsen ben İngiliz yazarın ilk iddiasının doğru olmadığını bizzat müşahade ettim. Adı geçen bölgede bilumum canlı türünün mebzul miktarda mevcut olduğunu söyleyebilirim. İkinci iddianın doğruluğunu  ispat etmek için, bir gece bu bölgede kamp kurmayı ise hiç düşünmüyorum doğrusu…

Tekrar konumuza dönecek olursak bu tip olayların anlatımı karşı tarafta da vardır. Sözgelimi “Bombatepe’de bir İngiliz birliğini bulutun alıp götürmesi” gibi uydurma olayın menşeii Yeni Zelanda kaynaklıdır.

Neyin hurafe olup neyin olmadığı konusunda karar vermeye çalışan  medyamızın da bu konudaki samimiyeti tartışmalı. Çanakkale Savaşı’nı anlatan bir çizgi filmde dua eden askeri hurafe , başörtülü, sakallı insanları irtica habercisi olarak gören anlayış, nedense aynı savaşı anlatırken, Truva Destanı’ndan, sahte tanrılardan, Hektorlardan, Achillerden örnek vermekte hiçbir beis görmüyor.

Kendi adıma bazı uydurmaların , üstelikte dini bir hava vererek anlatıldığını, maneviyatı vurgulayacağım diye kantarın topuzunun kaçırıldığını kabul ediyorum. Ancak Çanakkale Savaşı’nın kazanılmasının en başta gelen faktörünün de Osmanlı Ordusunun Allah’a olan sarsılmaz inancı , maneviyatı olduğu çok açık.  Bu mücadeleyi bilimsel olarak açıklamaya kalksak, her türlü teçhizata sahip, dönemin en üstün kara, hava, deniz ve denizaltı güçlerine sahip müttefik birliklerinin muzaffer bir şekilde , çok kısa bir sürede Çanakkale Boğazını geçip Osmanlıyı çok kısa bir sürede safdışı etmeleri gerekirdi. Müttefiklerin çıkarma harekâtının başladığı haberinin gelmesiyle, hareket emrini alan 27. Alay askerlerinin dualar edip, abdest almasını, temiz iç çamaşırlarını giyip savaşa, şehid olmaya koşmalarını  hangi bilimsellikle açıklayacağız?

Bu makalede belirtilenin aksine , bu zaferin olağanüstülükler sayesinde kazanıldığını savlamanın  savaşanları önemsizleştirdiğini düşünmüyorum. 25 Nisan 1915’de sadece bir tabur Osmanlı askerinin koskoca bir tümene karşı kahramanca savunma yapması yeterince olağanüstü. Keza Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in efsane birliği 57. Alay’ın Avustralyalılardan önce Conkbayırı’na yetişmesi de… Veyahutta bir avuç Osmanlı askerinin arkadan takviye güçler gelene kadar koskoca Anafartalar ovasını 36 saat boyunca 20000 kişilik İngiliz kolordusuna dar etmesi de. vs. vs.

Kanımca bu gibi anlatımları sürekli eleştirmek yerine çok daha nitelikli çalışmalar ortaya çıkarmak en iyisi. Yazarın neden Çanakkale Savaşı konusunda yabancı kaynakların çok daha fazla ve nitelikli olduğunu, bunca üniversitemiz, enstitümüz varken neden uluslararası nitelikte bilimsel yayın çıkmadığını sorgulaması herhalde daha iyi olurdu.

Yazının sonuç bölümünde belirtilen Çanakkale’ye yönelen ilgi maddi, manevi, siyasi çıkar ve beklentiler için malzeme yapmanın burada canını veren askerlerin anısına saygısızlık olarak görülmesi gerektiğine tüm kalbimle katılıyorum. Dünya görüşü ne olursa olsun Çanakkale Savaşı’nı anlamaya çalışanların hepsinin gönlünden geçen de bu olmalı. Ama bir şartla… Hayattaki en değerli varlıklarını, canlarını ortaya koyan dedelerimizin, Mehmetçiklerin ne için bu mücadeleye girdiğini bilmek kaydıyla… Yazımızı Çanakkale cephesinde görev almış bir Türk subayının , Binbaşı Bursalı Mehmed Nihad’ın sözleriyle bitirelim: “Tekmil tarih-i harb gibi bu sefer de gösterdi ki harbde asıl insandır ve bunun bilhassa maneviyatıdır. Karşı karşıya bulunan tarafların hakikatte çarpışan maneviyatlarıdır… Bunun aksini kabul etmek Çanakkale müdafaasının cinnet olduğuna hükmetmekle müsavidir.” (4)
___________________________

(1)Prof.Dr. Ali Osman Öztürk, “Çanakkale Söylenceleri-Tarihten Ders Almak mı?Tarihi Tersten Okumak mı?” Toplumsal Tarih Dergisi, Şubat 2007 sayısı s:76-83
(2)Aspinall-Oglander C. Gelibolu Askeri Harekâtı , Askeri matbaa, İstanbul, 1940  s:337
(3)James, R. Rhodes, Gallipoli   Pimlico Edition, 1999 Londra ( Önsözden)
(4)Mehmed Nihad ‘Cenub Grubu Muharebatı‘  (Çanakkale’de Bahriyelilerimiz s: 253)

 

Tarih şaşırmaktır

Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz. 

 

Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

 

Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

 Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı?Çanakkale'yi Nasıl Anla(t)malı? Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

 

Trackback URL

  1. 33 Yorum

  2. Yazan:D.Blue Still Tarih: Feb 19, 2007 | Reply

    ‘Çılgın’ Türklerin çılgınlığının kaynağını maneviyattan başka ne ile açıklayabilirsiniz? Ve ölmeyi kavuşmak bilen insanların karşısında nasıl bir güç durabilir? Anlatılanları dini ve bilimsel diye ayırmak kadar anlamsız bir şey olamaz. Oradaki başarıyı hangi bilimsellikle açıklayacaksınız? Bu zaferde hurafeler olmayacak da nerede hurafe olacak? Çanakkale Zaferi 2×2=5 gibi, yerçekiminin kaldırılması gibi bir olağanüstülüktür. Bilim dışıdır, tabiat yasalarına aykırıdır, aklın alacağı iş değildir. İmanın teknolojiye, kalbin akla karşı zaferidir.
    Burcumun özelliğidir, hurafelere inanmam (oxymoron oldu galiba :)) ama Çanakkale’de İlahi bir inayetten başka bir açıklama olamaz diye düşünüyorum.
    Dr.Tuncay Yılmazer rehberliğinde Çanakkale’ye bir tur yapmak ne güzel olurdu. Bilmeyen arkadaşlara Tuncay bey’in yeni kitabını almalarını da tavsiye ediyorum:
    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=115065&sa=20818481&session=15202459862244225218&LogID=

    ve önceki kitabını da inceleyin derim:

    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=91525&sa=20818481&session=15202459862244225218&LogID=

  3. Yazan:Talha Can Tarih: Feb 19, 2007 | Reply

    Elinize sağlık Tuncay Bey,
    Aslında son paragrafta verdiğiniz alıntının üzerine pek bir şey söyleyebileceğimi düşünmüyorum. Ne için savaşıldığını unutmamamıza yaptığınız vurgu, inançlarım doğrultusunda, bilimsel gerçekler kadar gerçek kudrete inanmam gerektiğini hatırlatıyor. Çanakkale hakkında medyada çıkan mücadeleyi anlamakta zorlanmıyorum, fakat anlamadığım bir şey var, gerçekten niye sadece başörtülüler ve sakallılar olarak nitelendirililenler gidiyor da bunları söyleyenler ve kendi tabirleriyle mensubu sınıflar gitmiyor. Sorun bu değil midir? Çanakkale’yi çok çekici bulmuyorlar mı? Yoksa Çanakkale’nin çekiciliğinin farkında değiller ya da bunu bilimsel görüş adı altında örtbas etmeye çalıştıkları için mi? Mesele basit, Çanakkale, neyin uğrunda savaşıldı ise ziyaretçilere onu hatırlatıyor, ve bazıları da hatırlamak ve insanların hatırlamasından korkuyor.
    Hurafe olarak görülen olayların araştırılmasında yanayım, bazıları efsane olabilir fakat bir çoğu var ki, gerçeklerden daha gerçek. Kalpte şahlanan hislere bakmak gerek, nedir mulaaza? Yoksa 270 kiloyu kemikleri çatırdaya çatırdaya kaldıran bir neferin aynı ağrlığı savaştan sonra kaldıramamasını ne ile açıklayacaksınız? Çanakkale Savaşının olağanüstü durumları içermesi kadar normal olacak olağanüstü bir hali yok mudur?
    Muhabbetle…

  4. Yazan:Ecenaze Tarih: Feb 19, 2007 | Reply

    Geçen yıl Edremit dönüşü Çanakkale ye uğradık..Ve bir kafileye dahil olduk..
    Adını hatırlamıyorum ama, çok meşhur bir rehber varmış, [ağlayarak anlatan, orta yaşlı] onun rehberliğinde gezmeye başladık..

    Bu rehberin izin belgesi olmadığı gerekçesiyle, orada bulunan görevli jandarma tarafından kısa süreli tutuklanması ile gergin başlayan gezimiz; tutanak tutulduktan sonra salıverilip, bize gözyaşları eşliğinde, o mekanlarda yaşanmış olayları anlatmaya başlamasıyla birlikte, özellikle biz hanımların da salya sümük ona eşlik etmesiyle, tam bir dramaya dönüştü..

    Hele hele Alçıtepe ye çıktığımızda bir toplu mezarı[daha doğrusu köylüler tarla açmak için kemikleri toplayıp bir yere öylesine gömmüşler, fakat buraları domuzlar da eşeliyormuş, o yüzden rehberlerimiz olaya el atıp kemikleri toplayıp buraya bir tür toplu mezar yapmışlar] parmaklarıyla çok hafif kazıp çıkarttığı, azı dişi ve kemik parçalarını ellerimize verince sessiz ağlamalarımıza, hüngürdeme efecktleri de ekledik..Sırasıyla ellerimizde gezen azı dişini ve kemik parçacıklarını hayatım boyunca unutmama imkan yok..
    Rehberimiz bize ısrarla “bunlar bizim dedelerimizin kemikleri, okşayabilirsiniz” dedi durdu..
    Ben de hiç korkmadan elime aldım, inceledim..
    Sonra tek tek geri alıp, bir başka kafileye de okşatmak üzere aynı yerlere tekrar gömdü..

    Sargı yerine geldiğimizde anlattığı “ağır yaralı oğlunu en sona bırakıp,akşama kadar kurtulma şansı olan askerlere ameliyat yapan” meşhur doktor hikayesi, akabinde narkozsuz ameliyat sahneleri, ardından bir mehmetçiğimizin bacağının kesilmesi esnasında, sesi çıkmasın diye ağzına tıkılan keçeli sopayı ısırırken can verme sahnesi, ve keçede takılı kalan dişlerinin sayısını da ekleyince annemin üzüntüden tansiyonu düştü..

    Ağlamaktan bitab olmuş bir halde, sıcak, wc kuyruğu, 57. alay ziyareti sonrası otobüslerin yanına tırmanma yürüyüşü derken içimiz dışımıza çıktı..
    Hurafe olarak adlandırılan tüm hikayeleri bir gün içerisinde dinledik..
    Erkeklerin inanıp inanmadıklarını bilemem ama, biz kadınlar taifesinin tamamı olarak rehberimize biat ettik..
    Seyyid Onbaşı hikayesi, bulut hikayesi, rüya hikayesi[Albay Cevat beyin 26 mayın rüyası](*) hepsine inandık..
    Alçı tepe köyünde Salim Mutlu tarafından hazırlanmış özel bir müzeyi gezdik..
    İşte o müzede Çanakkale gerçeği ile yüzleştik..
    Şehitlerimizin ceplerinden çıkan minik Kuran-ı kerimler, havada çarpışmış mermiler,su mataraları, fotoğraflar..Hepsi gerçekti..

    Hepsi orada yaşanmış dehşetli savaşın kanıtlarıydı..Herkesin, özellikle de üniversite gençliğinin mutlaka görmesini tavsiye ediyorum..
    Onca yorgunluk ve üzgünlüğe rağmen,gittiğimize de değdi diye düşünüyorum,..
    Henüz gitme imkanı bulamamış arkadaşlarımıza da,gitmeden evvel mutlaka Çanakkale ye dair kitaplar okuyup sadece rehberin anlatacağı şeylerle yetinMemeleri gerektiğini öğütlüyorum..
    Allah şehitlerimize gani gani rahmet eylesin..

    saygılarımla

    (*)
    ek:
    Rehberimizin anlattığı rüya hadisesi aynen bu şekildeydi
    http://www.ilkadimdergisi.com/188/zaman.htm
    Nusret ile gelen zafer

    Düşman donanmalarının boğazı geçmek için ciddi bir taarruza hazırlandığı haberi alınmıştı. Daha önceden denize döşenen mayınların yerleri, gözetleme uçuşuna çıkan uçaklar tarafından tespit edilmiş ve bu mayınlar imha edilmişti. Miralay Cevat Bey mahzun ve düşünceli bir halde iken aşırı yorgunluğun da tesiriyle uykuya dalmıştı. Rüyasında hatiften bir ses işitti:

    “- Ey Cevat! Sizler Allah Teâlâ’nın yüce kelamına hürmet edersiniz. Bunun için Cenab-ı Hakk’ın yardımını sizinledir. Şu denizin üzerine bir bakıver!”

    Cevat Bey, denize bakınca nurlar arasında “kef” ve “vav” harflerini gördü. Ardından da uyandı. Ertesi gün bir mezarın başında fatiha okurken rüyasındaki sesi bir kez daha işitti:

    “- Ey Cevat! Depolardaki 26 mayını denize döşe!”

    Heyecana kapıldı. Manevi bir muamma ile karşı karşıya idi. Biraz sonra nur yüzlü bir zât ile karşılaştı. Bir sıkıntısının olup olmadığını soran bu zâta başından geçenleri anlattı. O gönül ehli zât ise bu olayları şöyle açıkladı:

    “ – Evladım! Denizin üzerinde gördüğün nur zaferimizin alametidir. “kef” ve “vav” harfleri ebced hesabına göre “26” eder. O halde deponuzdaki 26 mayını denize döşemeniz zaferin en büyük hamlelerinden biri olacaktır.”

    17 Mart akşamı Cevat Bey, Binbaşı Nazmi Bey’i çağırmıştı. Ona çok tehlikeli bir vazife tevdi etti. Bu vazife sonunda ölme ihtimali, sağ kalma ihtimalinden fazla idi. Depodaki 26 mayın, Nusret mayın gemisi ile boğaza dizilecekti. Binbaşı Nazmi Bey, vatan için seve seve ölüme gitmeye hazır olduğunu Cavat Paşa’ya söyledi. Nazmi Bey, Cevat Paşa’yı selamlayarak yanından çıktı. Hemen hazırlıklara başladı. Gece yarısı Nusret mayın gemisi ile boğaza açıldı. Geminin kaptanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey idi. Yüzbaşı Hakkı Bey, iki gün önce kalp krizi geçirmişti. Fakat bu zor vazifeyi bir başkasına emanet etmek istemediği için hasta haliyle de olsa geminin başına geçmişti.

    Büyük bir itina ile mayınlar denize döküldü. Nusret, sessizce gerisin geriye dönecekti. Tam yol ileri emri verilmişti. Bu esnada hiç ummadıkları bir şeyle karşılaştılar; yüz metre önlerine düşen düşman projektörü yavaş yavaş Nusret’e doğru geliyordu. Geceyi gündüze çeviren bu ışığın altına birazdan girecekler ve üzerlerine yağan mermi yağmurları ile delik deşik olacaklardı. Son anlarını yaşadıklarını düşündükleri anda ilahi nusret (yardım), Nusret’e yetişti. Mehmetcik’in siperlerinden çıkan başka bir projektör düşmanınki ile karıştı, kapıştı. Düşman, Mehmetcik’in projektöründen kurtulduğu anda ise Nusret çoktan düşmanın görüş açısından ayrılmıştı. Az sonra Binbaşı Nazmi Bey, Yüzbaşı Hakkı Bey’e geçmiş olsun demek için geldiğinde irkildi. Zira Hakkı Bey’in tekleyen kalbi bu heyecana dayanamamış ve Hakkı Bey şehit olmuştu.

    18 Mart sabahı müttefik devletlerin donanmaları bütün gücü ile taarruza geçtiler. İngilizler zaferden o kadar emindiler ki Churcill, taarruz başlar başlamaz İngiltere Başbakanı’na zafer müjdesini veriyordu. Fakat hiç de planda olmayan şeyler yaşanmaya başladı. Düşmanın devasa zırhlılarının bir kısmı mayınlara çarparak, bir kısmı da Mehmetcik’in külüstür denebilecek toplarının ateşi sonucu isabet alarak ya batıyor, ya da arızalı bir şekilde kaçıyordu. Halbuki taarruzdan önce deniz, gözetleme uçakları ile taranmış ve temiz olduğu rapor edilmişti. Bu uçaklardan denizin 5.5 metre altındaki mayınlar bile kolayca görülebiliyordu.

    O günün akşamında başta İngilizler olmak üzere bütün müttefik kuvvetler şok olmuşlardı. Gözetleme uçağında bulunan ve denizin temiz olduğunu rapor eden binbaşıyı kurşuna dizmişlerdi. Çünkü onlar mayınların esrarlı hikayesini bilememişler, faturayı binbaşıya çıkarmışlardı. Bu esrar, Nusret mayın gemisinin “ilahî nusret” (yardım) ile teyit edilmesiydi…

    Bu zaferin ardından Miralay (Albay) Cevat Bey’e üstün başarısından dolayı “Paşa” unvanı verilmiştir. Cevat Paşa İstiklâl harbi yıllarında da üzerine düşen görevi hakkıyla ifa etmesine rağmen maalesef sonraki yıllarda ismi unutturulmaya çalışılmıştır. Bizler, vefalı olmalı ve yakın tarihimizin gerçek kahramanlarını iyi tanımalıyız.

  5. Yazan:Bekir L. Yildirim Tarih: Feb 19, 2007 | Reply

    Elinize zihininize saglik Tucay Bey. Istisanisiz her ulusun tarihinde abarmalar, zebginlestirmeler, menkibeler oldugu gibi “revizyonist” ve “idelojik” tarih yazmalar da olmustur.

    Kimdi bilmiyorum “tarih ideolojidir” diyen. Benim hosuma giden afrizma bir Komunist Rus generale ait “we can see our future quite clearly but our history is unpredictable” (gelecegimizi cok berrak olrak goruyoruz ama gecmisimizi tahim etmek biraz guc).

    Tarih bir “exact science” olmadigina gore, ve hal yukrdaki sozledeki gibi yazana, soyleyene gore degistigine gore, tarih tuketricisinin yapabilecegi sey muhtelif alternatif tarihler arasindan aklina n yatkin olanini secmektir kanimca.

    Austin Texas.taki yillarimda orada bir eski agac hatirliyorum. Fazla tarih olmayan bu sehirde birisi bu agacin altinda Robert E. Lee( belki de Stephen F. Austin idi, neyse) bilmem ne anlasmasini imzalamis demis idi. Kimse “yalan tarih, nerden cikardin, simdiye kadar niye kimse soylemedi” falan demedi. Herkes Austin’de eski bir agfacin bu sekilde taclandirilmasinin sehir icin de insanlari icin de “iyi” olcagini dusundu ve agacin ismini “treaty tree” (mutareke agaci) koydular.

    Suna gelmek icin soyluyorum: Bu “dini hurafeler” soylemlerini uretenler, velevki gercekten bazi menkibelerde abartma olsun, neyi amaxcliyorlar acaba.

    Bunu Tucay Bey guzel ifade etmis:

    “Neyin hurafe olup neyin olmadığı konusunda karar vermeye çalışan medyamızın da bu konudaki samimiyeti tartışmalı. Çanakkale Savaşı’nı anlatan bir çizgi filmde dua eden askeri hurafe , başörtülü, sakallı insanları irtica habercisi olarak gören anlayış, nedense aynı savaşı anlatırken, Truva Destanı’ndan, sahte tanrılardan, Hektorlardan, Achillerden örnek vermekte hiçbir beis görmüyor.”

    Bu konuda bir yerlerde Canakkale’yi zafer degul adeta hezimet olrak sunmak icin “40 yilini harcadigini” soyleyen agzi bozuk bir psikopat bir yazisinda bu konuda yazxan Tuncay Bey;e de saldirmisti. Bu zat ile o zaman yaptigim asagidaki yazismalar hem benim bakisimi hem de Tuncay Bey;in alintiladigim paragrafinda bahsettigi zihniyeti karakterize ediyor:

    Ilk e-postam:

    Sn. Iscen,

    Sizi tanimam; sayfanizi, Canakkale Zaferi (zeferdi degilmi?) ile ilgili linkleri takip ederek tesadufen ulastim. Harcadigim 5-10 dakikada “ne yapmaya calisiyor” sorusuna cevap buldugumu soyleyemem. Anlayabildigim bu milletin yakin tarihinin en buyuk zaferlerinden biri ile gurur duymasindan bir sebeple rahatsizzsiniz. Ozelliklede bu isin maneviyat boyutu sizi cileden cikariyor.

    Ama bu asil gayenizi ortaya cikarmaya yeterli degil; dogrusu bu merakla yanip tutusmuyorum. “tarihi dogru yazmak” gibi bir iddianiz oldugunu gozlemleyebildim, basliklardan, sloganlardan (bu hicte orijinal; degil, herkes bu iddiada) Ama bana bu hic inandirici gemedi. Tarihcimsiniz, degilmisiniz bilmiyorum’ onemli de degil. Fakat belliki bir davaniz var. Diyelimki Turkler bu savasta olenleri yuceltmek icin (ki butun toplumlar bunu yaparlar) birtakim menkibeleri abarttilar, veya birtakim efsaneleri tarih olarak bellediler. Bundan kim zarar gordu? “Tarih” icin adamin biri “iedeolji” demis; bir Rus general da “gelecegimzi cok iyi biliyoruz ama gecmisimiz unpredictable (tahmin edilmesi zor)” demis.
    Dogru anladi isem siz Canakkale tarihi yazanlarin motiflerini sorguluyorsunuz; ve niteliklerini.

    O zaman “sizin derdiniz ne” sorusunu davet ediyorsunuz.
    Bekir L. Yildirim
    ——————————————————-
    Sayýn Yýldýrým,

    Ben de sizi tanýmam… Bu nedenle, yazýlarýmýn sizi niye bu kadar öfkelendirdiðini anlayamadým. Üslubunuza bakýlýrsa, bu mektubunuzu yazmaya itecek kadar sizi sinirlendirmiþ okuduklarýnýz…

    Evet, doðru tahmin etmiþsiniz… Çanakkale Savaþý bir zafer deðildir. Tarih biliminde ‘küçücük bir alanda yaklaþýk 100 bin ölü ve 200 bin yaralý” verilirse, buna zafer denmez… Hele hele, iki gecede 80 bin askerini tereyaðýndan kýl çeker gibi götüren bir düþman karþýsýnda aval aval bakakalmanýn adý, açýkçasý ‘hezimet’tir ama, ölüp gidenlerimizin ruhuna saygýsýzlýk etmiþ olmamak için bu kelimeyi kullanmak istemiyorum…

    Ben tarihçi deðilim; ama yukarýda açýklamaya çalýþtýðým olguyu kavramak için de tarihçi olmak gerekmiyor, sadece okuduklarýný anlayabilmek yetiyor. Eðer biraz okuyup araþtýrmýþ olsaydýnýz, Türkler’in savaþta ölenleri yüceltme gayesiyle hamaseti abarttýðýný söylemek yerine, gelecek kuþaklara yalan ve asýlsýz martavallar býrakarak toplumu uyuþturduklarýný kavrardýnýz…

    Bilindiði gibi (bilmem siz duydunuz mu?) Enver Paþa, Sarýkamýþ’ta 130 bin kiþilik 3. Ordu’yu iþe yaramaz hale getirdikten 4 ay sonra 5. Ordu’yu kurdurmuþ ve Çanakkale’ye yollamýþtýr. Sarýkamýþ hezimetinin de dedikodusu, her ne kadar sýký bir sansür uygulanmýþ olsa da, giderek toplum içinde yayýlmaktadýr. Ýþte, tam bu sýralarda yaþanan Çanakkale savaþý, özellikle deniz savaþý, ardýndan da düþmanýn çekilip gitmesi Enver’e hýzýr gibi yetiþmiþ ve onun büyük tantanalarla bir ‘Zafer’ ilan etmesine yol açmýþtýr…

    Çanakkale’nin ‘Zafer’ olarak söylenegelmesindeki asýl neden budur: Enver’in þahsi propaganda çabasý…

    Yoksa, 80 bin ölü vermiþsiniz, 200 bini de evine yaralý, hasta ve sakat dönmüþ… Böyle bir olayýn ardýndan kim zafer kutlamasý yapabilir? Herhalde, ancak biz Türkler gibi nekrofil milletler… Bu ‘ölenlerimizi yüceltmede abartý’ deðil, tam tersine, ölenlerimize saygýsýzlýkla eþdeðer bir davranýþ sayýlmalýdýr. Oysa, bize 80.000 ölü de yetmemekte ve biz bu sayýyý 253.000’e çýkarmakta yarýþýyoruz… Ne kadar çok ölü verirsek, o kadar büyük bir zafer kazanýldýðýna inanmak, sanýrým ancak bizim gibi milletlere mahsus; cahil, tarihinden haberi olmayan, mankafa ve okuma özürlü… Ama, neden kimsenin Sarýkamýþ olayýna da ‘Zafer’ demediðini anlayamýyorum… Orada da 90 bin askerimizi kara-buza gömmüþtük Ruslarla savaþýrken…

    Bu yazdýklarým, bu eleþtiriler, dönemin subaylarýnýn açýklamalarýnda, yazdýklarýnda, sohbetlerinde vardýr. Ama, siz bunlarý bilmediðiniz için ileri geri yazar çizersiniz. Gerçekleri yazýp konuþan insanlarý da ‘vatan haini’ ilan etmediðiniz kalýr. Diðer yandan, piyasada bolca bulunan hamasi hýrt-hýþýr yayýnlarý hatmeder, bolca kahramanlýk edebiyatý yaparsýnýz…

    Benim hakkýmda bulunduðunuz tek doðru tahmin, ‘Çanakkale savaþý tarihini sorgulamam’… Evet, bunu yapýyorum. Çanakkale savaþýnda yaþadýðýmýz rezillikleri, komuta hatalarýný, yanlýþlýklarý, acemilikleri, çapsýzlýðý herkesin gözüne sokmaya çalýþýyorum. Bunu yapmaya kendimi mecbur hissediyorum; çünkü tam 40 senedir bu konuda okuyup yazýyorum, araþtýrýyorum. Yörede geziyorum, o koca kabristanýn havasýný kokluyorum. Orada topraða karýþmýþ zavallý Mehmetlerin, ‘Biz boþuna mý öldük?’ dediklerini duyuyorum. Orada, baþýndaki çapsýz subayýnýn ‘Hücum’ emrine uyarak kendini feda eden onca genç insana bir vefa borcumuz olduðunu düþünüyorum.

    Nihayetinde ‘Türkün Türke propagandasý’ olmaktan baþka biþey olmayan ‘Çanakkale Zaferi’nin gerçeði artýk anlaþýlmak zorunda… Bugün de ayný o günkü düþmanla boðuþuyor; o günkü düþmanýn bugün de ayný emelleri sürdürdüðünü görüyoruz. Siz bilmemne Rus generalinin sözüne bakmayýn; siz kendi önderiniz M. Kemal’in dediklerine bakýn. Rus generalin aklý kendine, M. Kemal’inki de bize:

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadýk kalmazsa, deðiþmeyen hakikat insanlýðý þaþýrtacak bir mahiyet alýr…”

    Çanakkale konusunda da tarih, savaþý yapan M. Kemal’ýn arzusu hilafýna yanlýþ yazýlmýþtýr. Dikkat ederseniz, Atatürk’ün ölümüne kadar hiç böyle bugünkü gibi hamasi kitaplar yazýlmamýþtýr Çanakkale savaþý hakkýnda… Hatta, yazýlanlarda da, mesela bir Nusret hikayesi gibi hikaye anlatýlmaz… Bunlarýn hepsi, sonradan uydurlmuþ, aslý astarý olmayan palavralardýr. Nusret, kendine verilen görevi, týpký benzeri diðer gemiler gibi yapýp dönen bir gemidir. Ama onu Truva Atý’na çeviren bizleriz…

    Necisiniz bir fikrim yok ama, size tavsiyem, bu tür okumalarýnýzý 5-10 dakika ile sýnýrlý tutmayýnýz. Tarih, tuvalette okunacak bir bilim dalý deðildir. Uzun zaman ayýrýp üzerine düþünmenizi gerektirecek bir iþtir.

    Umarým, ‘derdimin ne olduðunu’ kavrayabilmiþsinizdir…

    Sn. Iscen,
    Yok, “derdinizin ne oldugunu” kavrayamadim. Yazdiklariniz bazi yargilarinizi destekleyici argumanlar ama “motif” sorusu ortada. Siz simdi “bilim” mi yapiyorsunuz, bir matematikci gibi, mesafeli “sonucu ne olursa olsun beni ilgilendirmez” kaabilinden?

    Uslubunuzdan bu sonuca varmak cok guc. Tanimdaginiz bir kimseye karsi “sizin ataturkunuz” , “sizin gibiler” daha simdi “kes yapistir” yapmayi gereksiz gordugum bilmem ne tasvifler yapan zihin yapisi ve karakter seviyesindeki zat, bana tarih dersi vermeye kalkiyor.
    Bu ne siddet bu celal sn. gercek arayicisi?

    Bekir L. Yildirim

    O halde, siz iþinize, ben de kendi iþime bayým…

    Bu saatten ve onca yazýdan sonra, bir de size “dert anlatmak” zorunluluðu hissetmiyorum.

    Yetkin Ýþcen
    gazeteci

  6. Yazan:Talha Can Tarih: Feb 19, 2007 | Reply

    Sayın ecenaze, bahsettiğiniz rehber Hasan Hüseyin Maltepe olabilir mi? Kendisi bildiğim en iyi rehberdir. Ağlar, ağlatır. Ama Hasan Bey’in izin belgesi vardır herhalde?

  7. Yazan:Ecenaze Tarih: Feb 19, 2007 | Reply

    Talha bey,
    Adını inanın hiç hatırlamıyorum..Çok kalabalık bir kafileye katılmıştık..
    Sanırım artık onun gibi eski rehberler yerine, yeni rehberler görevlendiriliyormuş..
    Biz o gün çok memnun kaldık..Ne anlattıysa etkilendik, ağladık durduk..
    Ama Tuncay bey in de değindiği gibi ne kadarı hurafedir ne kadarı realite uzman görüşü lazım..

    sayg.

  8. Yazan:yigit Tarih: Feb 20, 2007 | Reply

    http://www.gtmp.gov.tr/sehitarama.asp adresinden çanakkale şehitlerini aratabilirsiniz. memleketinizden kimler gitmiş görebilirsiniz.

  9. Yazan:yigit Tarih: Feb 20, 2007 | Reply

    ayrıca üşenmeyip arayanlar marmara bölgesinin ve iç anadolunun baskın olduğunu görecektir. tekirdağlı olan anneannemin ailesinde bir üst nesildeki erkeklerin çoğu çanakkalede öldüğü için bana süpriz olmadı.

  10. Yazan:yigit Tarih: Feb 20, 2007 | Reply

    rekor sanırım konya nındır.

  11. Yazan:ahmet tunahan Tarih: Feb 20, 2007 | Reply

    1-Çanakkale kahramanlarının yaşadıklarını hurafe olarak nitelendirmek en hafif ifade ile kıskançlıktan başka bir şey değildir.Şayet ortada muhteşem bir ordu ve bu ordunu arşısında günlük sadece tek öğün yiyeceği olna bir ordu var ve bu ordu günün teknolojiisne galip geliyorsa bunun başka anlamı olamaz.
    2-Şu Çılgın Türkler kitabında Vahdettine hain damgası vurulması çılgınca olmuş.

  12. Yazan:Tuncay Yılmazer Tarih: Feb 20, 2007 | Reply

    Değerli arkadaşlar,

    Yaptığınız içten yorumlar için çok teşekkür ederim. Özellikle Blue Bey’in söylediği “ Çanakkale Zaferi 2×2=5 gibi, yerçekiminin kaldırılması gibi bir olağanüstülüktür. Bilim dışıdır, tabiat yasalarına aykırıdır, aklın alacağı iş değildir. İmanın teknolojiye, kalbin akla karşı zaferidir” tesbiti çok güzeldi. Bunu ne Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı General Hamilton , ne İngiliz Devlet adamı ( o dönemin amirallik 1. Lordu ) Sir Winston Churchill , ne İngiliz ne Fransız kamuoyu , ne de müttefikimiz Almanlar anlayabilmişti. İşin ilginç yanı Çanakkale’nin bu yönüyle ilgili tartışmaların hâlâ daha devam etmesi. Mesele basit, aslında Talha Can beyin dediği gibi… “Çanakkale, neyin uğrunda savaşıldı ise ziyaretçilere onu hatırlatıyor, ve bazıları da hatırlamak ve insanların hatırlamasından korkuyor.”

    Tahmin edebileceğiniz gibi, Bekir Bey’le olan yazışmalarında Yetkin Beyin iddiasının aksine hiçte öyle iki günde tereyağından kıl çeker gibi ( üstelik Yetkin İşçen’in ifadesiyle bizler aval aval bakarken) müttefiklerin gitmesi diye bir şey söz konusu değil. Bunun bir askeri başarı olarak lanse edilmesi ise başarısızlığı, hasta adam dedikleri Osmanlı karşısında perişan olmayı gururuna yediremeyenlerin bir buluşu. Hatta yabancı kaynaklarda bu iş o kadar abartılır ki ; zannedersiniz Çanakkale Harekâtı sırf bu başarılı geri çekilmeyi gerçekleştirmek için yapılmış!

    Yetkin İşçen’in Bekir Bey’le yaptığı yazışmalarda kullandığı ifadeler beni hiç şaşırtmadı aslında . Kendisinin Zaman Gazetesinde çıkan makalelerime karşılık yazdığı son derece düşük üsluplu yazısını aşağıda okuyabilirsiniz.

    http://www.gallipoli1915.org/18yetkin.iscen.doktor.mektup.htm

    Ecenaze Hanım, Çanakkale gezisini yapan mutlaka bir şekilde duygulanır, gözleri yaşarır. Hele bir de hitabeti güzel rehberle gezilirse… Ancak bazen hatalı anlatımlar çok daha mucizevi olayları atlamamıza neden olur. Örnek mi dersiniz? Sözgelimi Nusret Mayın Gemisi zannedilenin aksine mayınları 17-18 Mart gecesi değil, tam 10 gün önce 7 Martı 8 Mart’a bağlayan gece , devriye gezen müttefik gemilerine sezdirmeden dökmüştür. ( Bakın ben Yetkin Bey gibi müttefiklerin aval aval bakışları arasında demiyorum.) Düşünebiliyor musunuz tam on gün boyunca bu mayınları müttefikler tesbit edememişlerdir. ( Bir düzeltme de gemi komutanı Tophaneli Hakkı Bey hakkında. Tophaneli Hakkı Bey, mayınların döküldüğü gece değil, 17 Eylül 1915’te İstanbul’da askeri hastanede kalp krizinden ölmüştür.)

    Çanakkale ve 1. Dünya Savaşı ile ilgili çalışmaların toplandığı mütevazi sitem http://www.geliboluyuanlamak.com’a katkılarınızı beklerim.

    Saygılarımla.

    Tuncay Yılmazer

  13. Yazan:D.Blue Still Tarih: Feb 21, 2007 | Reply

    Tuncay bey,

    Yaptığınız şey çok önemli. Çanakkale Savaşı’nın ezikliğini içlerinde hala duyan kendi tabirleriyle ‘hırt-ı hışır’ lar vardır, olacaktır. Atalarımızın din, mukaddesat, maneviyat uğrunda akıttıkları kanların hakkını vermek için doğru tarihi çocuklarımıza aktarmak boyun borcumuzdur. Sizler iyi ki varsınız, meydanı bu ittihatçı bozmalarına bırakmıyorsunuz. ‘Din’ kelimesini duymaya dahi tahammülü olmayan insanların, Türk olmaktan, müslüman bir toplum içinde yaşamaktan utanan bu insanların tarihi objektif olarak değerlendirmesini beklemek haksızlık olur. İngiliz tarihçilerinin bakış açısı objektiflik değildir. Savaş topla, tüfekle kazanılmaz. Mükemmel komuta, emre kayıtsız şartsız teslimiyet, ve ordu birimlerine arasındaki uyum ile kazanılır. Bir yenilginin en büyük saikleri iç isyanlar, açlığa, hava şartlarına tahammülsüzlük, komutanlarla askerler arasında kopukluk ve ölüm korkusudur. Maneviyatı olmayan bir orduya siz nasıl “ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum !” diyebilirsiniz? İngiliz’e bunu söylerseniz size küfreder, git sen kendin savaş öyleyse der. İngiliz’i yıllarca cephe cephe dolaştıramazsın, Sarıkamış’ta donduramazsın. Çanakkale’de maneviyatın önemi yoktur diyenler bunu bir de kuvvet komutanlarına, ordu mensuplarına, harp uzmanlarına sorsun bakalım nereleriyle gülecekler.
    Çalışmalarınızda başarılar diliyorum, elinize, dilinize kuvvet.

  14. Yazan:Bekir L. Yildirim Tarih: Feb 21, 2007 | Reply

    Mustafa Bey’in sitesindeki bir tartismada “asvasi ancak kaybettim dediginizde kaybedersiniz” mealinde birsey demis idim. Ve Vet-Nam’da ABD’nin 3 miyon insani katledip sadece 55 bin kayip vermesine ragmen savasi kaybettigini, ve bu gun Irak’ta bu oranin nerde ise 1’e 1000 olmasina ragmen Bush-the-Barbarian’in savasi kaybettigini de hatirlatmistim.

    Yetin Iscen ve benzerlerinin kafasina “iman gucu”, Hakli olmanin gucu” gibi kavramlari sokmak cok zor gibi gorunuyor. Onlar savaaslari futbol maclari gibi degerlendiren ruhsuz, hayat suren lesler!

  15. Yazan:Ecenaze Tarih: Feb 21, 2007 | Reply

    Tuncay bey,
    Sitenizi(http://www.geliboluyuanlamak.com/) incelemeye çalıştım..
    İnşallah vakit buldukça okumaya devam edeceğim..
    Özellikle SAFİYE HÜSEYİN le ilgili bölüm çok ilgimi çekti..
    Bunu bize hiç bir lise tarih kitabında okutmadılar..
    Florance Nightingale hemşirelik yüksek meslek okulumuz varken, Safiye Hüseyin den hiç bahsedilMemesi bence insafsızlık!

    teşekkürler ,
    saygılarımla

  16. Yazan:Özkan Tümer Tarih: Feb 22, 2007 | Reply

    Her kitap ve her yazar hangi konuda olursa olsun bir şekilde “kendi kafasındaki”ni orataya koymaktadır. Öncelikle bunu unutmamalıyız.

    Şu Çılgın Türkler isimli kitap gerçekten okumaya değer bir kitaptır ama içinde yazanlar tamamen tarihi gerçekler değildir, olamaz da zaten. Mustafa Kemal Atatürk ülkeyi kurtuluşa sağ salim götüremeseydi eğer, Osmanlı hükümeti onu vatan hayini olarak idam edecekti!

    Durum tamamen ters dönecekti yani. Şuan Vahidettin Han’ın vatan hayinliğini değil Mustafa Kemal’in vatan hayinliğini tartışıyor olacaktık.

    Benim kişisel fikrim ise tarihin sadece ayrıntıları gizleyip, saklayıp değiştirebileceğidir. Çanakkale Savaşı’nın olmadığını kim söyleyebilir?…

    Saygılar.

  17. Yazan:ahmet Tarih: Feb 22, 2007 | Reply

    Çanakkale’yi anlamak ve anlatmak aslında insan hafzasının alamaycağı bişey…
    nice kitapalr çııktı nice hatıralar yazıldı nice şiirler okundu…
    ama hala o yüce ruhlu insanları ve şehitlerimizi anlatmadık anlayamadık….

    yağan binlerce mermilere karşı sarsılmadan durabilen askerleri ancak iman coşkusuyla anlatabilirz..
    şu bir gerçekki Çanakkale deki o iman kuvvetini saklamaya gerek yok
    çarpıtmaya abartmayada gerek yok
    o topraklara gelin herşeyi size anlatır zaten..

    sayın eczahane hanım
    malaesef safiye hüseyini birçok hemşiremiz bile tanımoyr ama safiye hüseyin hemşirelik meslek yüksekokulu için çalışmalrımız devam ediyor. Çanakkale onsekiz mart üniversitesi hemişrelik yükseokuluna adının verilmesi için gayret ediyoruz inşlallah olur

    saygılarımla

  18. Yazan:levent Tarih: Feb 25, 2007 | Reply

    Sn.Yılmazer, Çanakkale hatırasının önemini yansıtan yazı ve çalışmalarınız için içtenlikle kutlarım.
    Son yıllarda bu konuda milletimizin duyarlığı daha bir artmış gibi ve
    bu duyarlık medyada giderek daha fazla yer bulmakta.
    İlgili bakanlıkların da alanda yaptıkları çalışmalar takdire şayan.
    Tanıtım merkezi ve şehitliklerin düzenlenmiş hali, ilginin hükümet
    düzeyinde de artmış olduğunu gösteriyor. Eski mezbele hal, bu aziz
    hatıraya doğrusu hiç yakışmıyordu. İngiliz, Fransız mezarlarına bakıp
    içimiz eziliyordu, emeği geçenlerden Allah razı olsun.
    Siteniz içinde kutlarım, yazınızdaki adresten ziyaret ettim. Çanakkale
    sıradan bir savaş değil, bir milletin değerlerine kararlılıkla sahip çıkması
    destanı bence. Ve kurtuluş savaşı burada kazanılmıştır diyebiliriz.
    Merhum Akif’in ve tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun.
    Devlet eliyle sekülerleşme çabası, Çanakkale önlerinde başka bir
    manada geçit bulamıyor bu kez. Hazımsızlık bu yüzden gibime geliyor,
    yoksa her savaşta çeşitli insanüstü olaylar yaşanmıştır ve anlatılır.
    Beşparmak dağlarındaki tank hala duruyor ve bunun hikayesi de hurafe
    alanına girebilir. Ama gerçek, tankın dağın tepesinde duruyor olması.
    Biz Çanakkale savaşının sonucunda elde ettiğimizi idrak edelim derim.
    Önemli olan bu.
    Saygılar. Levent.

  19. Yazan:Ali Osman Öztürk Tarih: Mar 1, 2007 | Reply

    Sayın Dr. Tuncay Yılmazer,
    Toplumsal Tarih Dergisi’nde çıkan makaleme ilişkin eleştirinizi okudum. Göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ederim.
    Yazının tamamı yayımlanamadığı için, benim söylemek istediklerimin hepsini okuyamadınız. Ayrıca; tıp doktoru olduğunuz için “genetik” kavramı Sizi biraz yanıltmış. Oysa bu kavram sosyal bilimlerde de (özellikle karşılaştırmalı edebiyatta) kullanılır ve genetik, tipoloijik vb. benzerliklerden söz edilir.
    Bu terimden daha da önemlisi Sizin “üstünkörü” diye nitelediğiniz sınıflamaya (dinsel görüş – bilimsel görüş) yönelttiğiniz eleştiri. Siz doktorsunuz ve ben sosyal bilimciyim. Öncelikle bu makalede ve sadece menkıbe bağlamında menkıbeyi benimseyenler ve benimsemeyenler, inananlar – inanmayanlar vb. ayrımını yapmak için “aşağıda” kaydıyla kullandım. Elbette maneviyatı, moral gücünü, motivasyonu her ne derseniz deyin, yadsımak olanaklı değil. Ama benim konum menkıbe. Olağan üstülük deyince ben Seyit Onbaşı’nın mermiyi kaldırmasındaki olağan üstülüğü kastetmiyorum, aksine “bir tas çorba ile eratı doyuran”, “bir maşrapa suyla susuzluğu dindiren”, “boğazı havadan geçen”, “gökten nurlar indiren”, “selvi ağaçlarını şehidin üstüne secde ettiren” söylemleri dile getirmeye çalışıyorum.
    Kısaca Sizin de “Bir Bulut Hikayesi: Norfolk” başlıklı yazınıza konu olan ve de inanmadığınız olağan üstülüklerden söz ediyorum. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok sanırım.
    Dinsel ve bilimsel ayrımına dönersek, bu sınıflama insanları kategorize etmek amacıyla değil, daha çok bir durum tespiti yapmak ve yaklaşım farkını belirtmek için kullanılmıştır. Menkıbe anlatır, ama inanıp inanmama keyfiyeti dinleyene aittir. İnanıyorsanız dinsel inancınız vardır, inanmıyorsanız bilimsel bakıyorsunuzdur. Ama bilimsel olarak olamaz deyip, yine de dinsel açıdan “acaba olabilir mi?” kuşkusu taşıyorsanız, bunda da kanımca bir sakınca yok. O zaman bilim kültürü almış inançlı birisiniz demektir. Sonuçta inandığınız herşeyi kanıtlama olanağınız yok zaten.
    Aslında benim makalemin ne amaçladığını anladığınızı düşünüyorum. Özetle; bu tür öyküleri anlatarak, Çanakkale gezilerinin gerçek amacı olması gereken “yurttaşlık, vatan, tarih bilinci” değil, “kulluk bilinci” geliştirilmeye çalışılıyor. Bazı kesimler de bunu özendiriyorlar. Talha Uğurluel’in adı geçen kitabının sarı sayfalarını okursanız durumu daha iyi anlarsınız!
    Sadece Çanakkale Savaşları’nda değil tüm savaşlarda maneviyat, moral, motivasyon vs. çok önemlidir ve bu Gelibolu’da zirveye çıkmıştır. Menkıbelerin kaynağı da bu zaten: “Dünya’nın uhrevileştiği yerde herşey menkıbedir!” (Hermann Bausinger)
    Sizi alanınız dışında sosyal konulara da göstermiş olduğunuz bu ilgiden ötürü kutlarım. Tartışmak güzeldir, bu kültürü geliştirmeliyiz.
    Saygılarımla…
    Ali Osman ÖZTÜRK, Çanakkale

  20. Yazan:Öncü Nesil Tarih: Mar 7, 2007 | Reply

    BUGÜNKÜ (5.3.2007 Tarihli )BİR GAZETENİN MANŞETİ:
    ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ LAİKLİK İÇİN Mİ ÖLDÜ?

    Kurtuluş savaşının bitiş tarihine bakın birde 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan Lozan antlaşmasına, (23 Ağustos 1923 tarihinde TBMM tarafından onaylandı) birde cumhuriyetin ilan (KURULMADI, ilan edildi) edildiği (29.10.1923), Laikliğin geldiği (5 Şubat 1937), dinin kaldırıldığı (1928) tarihine bakın. Yani 1928 e kadar devletin dini vardı islam dı. 1937 ye kadar laiklik yoktu.

    * Burdan da anlıyoruz ki Kurtuluş savaşında savaşan insanlar islam için şehit oldu Hilafet için şehit oldu, ama sanki laiklik için savaşılmış gibi cumhuriyet için savaşılmış gibi lanse ediliyor bunlar için savaşılsa insanlar şehit olurmu bikere onu düşünün.

    Ayrıca Lozan antlaşması yapıldığı yıllarda Türkiye henüz Cumhuriyet Değildi.
    M.K. Kimi telkinlere kapılarak “Türkiye meşruti monarşi olsun, Yeni padişah benim,
    Meclisde çalışmaya devam etsin” diyebilirdi. (Gerçi CHF nin başına geçip sonrada bu memlekette CHF dediği olur dedi ama ).

    Lozan Türkiyenin rejimiyle ilgili bir antlaşma olmadığı gibi laiklikle ilgili bir kabulde değil.
    Çünkü Laiklik Anayasaya 5 Şubat 1937 de girdi.
    Tekrar söylüyorum 1928 e kadar da devletin dini vardı, anayasal noktada islamdı.

    Lütfen Cumhuriyetten önce bizim için şehit olanların arkasından iftira atmayalım, AYDINLAR BİLE SÖYLESE

  21. Yazan:can Tarih: Mar 13, 2007 | Reply

    bu siteyi yapan insanlar çok iyi düşünmüşler onlara benden aferim

  22. Yazan:Mehmet Kut Tarih: May 22, 2007 | Reply

    Milli Gazete Yazarlarından Saliha Malhun Hanımefendi Safiye Hüseyin Elbi konusun da İsmail Bilgin’in kampanya başlattığını ve destek verilmesi yolunda çok çarpıcı bir yazı kaleme almış. Buraya alıntılıyorum Milli Gazeteden. İlgisiz kalmamalıyız milletçe.

    YARAMIZI SARMAYA SAFİYE HÜSEYİN ELBİ HEMŞİREMİZ GELSİN…

    “İş bu yazı, milletimize ve insanlık âlemine büyük hizmetleri geçmiş “Büyük Türk Hemşiresi Safiye Hüseyin (Elbi) Hanımefendi’nin isminin ülkemde, olmazsa başka bir ülkedeki bir sağlık kuruluşu veya hastaneye verilmesi için milletimiz ve insanlık âlemi içindeki kadirşinas ve hamiyet-perver bütün “münevver”,” film yönetmeni”, “devlet adamı” “sanatkârları” ve dahi “ aziz milletimizi” fert fert bu ulvi vazifeye davet etmek maksadıyla kaleme alınmıştır.”

    Bismihû…
    Milletleri millet yapan ve yaşatan unsurların başında onların dini ve milli bakımdan kıymet kazanmış inançlarına, değerlerine ve geçmişindeki milli ve manevi kıymeti büyük şahsiyetlerine sahip çıkmaları gelir. Bilhassa cemiyetin fertleri için daima kuvvet alma ve gurur duyma kaynağını teşkil eden büyük şahsiyetlerin isimleri, hizmetleri ve isimlerinin milletlerin hafızasında muhakkak surette muhafaza edilmesi şarttır. Her ne suretle olursa olsun bunların yıpratılması, unutulması, ihmal edilmesi cemiyeti çöküntüye sürükler. Tarihin engin derinliklerine doğru bakınca, devrinin maddi şahikasına çıkmış ve fakat manevi değerlerini, atalarını hiçe saydığı için çökmüş nice milletlerin enkazlarına rastlarız.

    Bugün dahi millet ve insanlık âlemi olarak iki yüzyıldan beri süregelen kültürel, ahlaki, siyasi ve iktisadi manada büyük bir irtifa kaybının hafakanlarını yaşamaktayız. Bu irtifa kaybına sebebiyet veren tehlike ve arızaları sezmekle birlikte bunları bertaraf etme noktasında kimimiz zaman, kimimiz irade, kimimiz de medeni cesaretimiz olmadığından mütekabil girişimler yapamıyoruz. Yapsak bile bunlar münferit kaldığından muvaffak olamıyoruz.

    Buna misal olarak Sanat Âlemi. Net. Sitemizin kıymetli ediplerinden romancı ve bir gönül adamı olan İsmail Bilgin Beyefendi’nin uzun zamandır başlattığı “Büyük Türk Hemşiresi Safiye Hüseyin Elbi Hanımefendi’nin” isminin ülkemizdeki bir hastane yahut sağlık kuruluşuna verilmesi yolundaki gayretlerinin netice itibariyle “duyarsızlık ve alakasızlıkla” karşılanmış olmasıdır. Bu son derece düşündürücü ve esef verici bir neticedir. Bunun sebepleri üzerinde millet olarak ciddiyetle durup düşünmemiz iktiza etmektedir.

    Ben bunun sebebini “kolektif şuurumuzun” olmayışına bağlıyorum. İktisadi manada binlerce “kolektif şirket” kurmamıza rağmen özgürlüklerin, sorumlulukların paylaşılması noktasında millet olarak “kolektif bir şuurdan mahrum olduğumuzu düşünüyorum. Hâlbuki birlikte fikir teatisinde bulunma ve güç birliği ederek birçok büyük işlerin üstesinden gelmektir kolektif şuur. Daha nereye kadar zayıflıklarımızı, eli-kolu bağlı olma edebiyatını kutsallaştıracağız kıymetli münevverler? Daha nereye kadar başkalarının aklıyla düşünmeye devam edecek ve cemiyetimize empoze edilen yeteri kadar düşünme ve yeteri kadar hürriyetle aziz milletimizin gözüne ve gönlüne çekilmiş perdelerle cemiyet hayatımızın mahv u perişan olmasına, gelecek nesillerin geçmişlerinden ve tarihlerinden bî haber, yitik ve savruk yaşamalarına göz yumacağız? Ne zamana kadar ve nereye kadar?

    Bu şuurdan yoksun olmamız değil midir bizi millet olarak şuuraltımızın mahzenlerine kapatan? Geçen sene gösterime giren bir uzakdoğu yapımı olan “Hayalet Dünya” isimli film de yönetmen “kolektif şuurdan” mahrum milletlerin şuur altlarındaki hafakanları karabasanları, mahzenleri, hortlakları, korkuları ne de güzel beyazperdeye aksettirmişti. Kolektif şuurdan mahrum toplumların şuur altlarını istila eden korkular zamanla başarısızlıklara, başarısızlıklar da önce kendine sonra da başkalarına güvensizliği beraberinde getirmektedir. Filmin kahramanının sonunda kendisinin çok mel’un bir insan olduğuna inanması, kendini suçlaması cemiyetimizin gidişatına ne de çok benzemektedir. Kendisini bu şekilde suçlayabilen bir insan başkalarını da pek tabii ki hain, casus, katil, hırsız olarak algılamaktadır. Hayatın türlü tecrübeleri için de kimi zaman şuuru yerine gelmiş olsa da bunlarda geç kalmış bir tepkisellikten öteye geçmeyerek kahramanı başka hatalara sürükleyip durmuştur.

    Kolektif şuurdan mahrum bir cemiyetin geldiği nokta pek tabii ki “toplumsal karamsarlıkla” neticelenmektedir. İşte bizim millet ve cemiyet olarak geldiğimiz netice budur. Tıpkı Safiye Hüseyin Elbi gibi evrensel kıymete haiz bir hemşiremizin isminin yaşatılması ve gelecek nesillerin hafızasına aktarılması hususunda cemiyet olarak şuursuz bir tablo arz etmemiz, kendimizin yapacağı bir vazifeyi, kahramanlara ya da Allah’a havale etmeye sevk etmiştir bizleri. Bu hususta parmağımızı dahi oynatmadığımız halde “Efendim ülkemizde “Folarans Naytingel” adında bir ecnebinin ismi büyük bir hastahaneye veriliyor da bizim… vs.” şeklinde kendisi dışındaki her türlü unsuru suçlu kabul ve ilan eden “acuze kadın” psikozundan da toplum olarak bir an önce vazgeçmemiz gerekmektedir. Yapmadığımız işlerin sebeplerini kendi sınırlarımız dışındaki başka amillere atfederek Nesimi’nin deyişiyle “melanet hırkasını” her daim başımıza geçirmek midir hüner? Yetişir artık!…

    Hakkımızda adı konulmamış bir yabancılaşma hissi hâkimdir… Hamlet’in daha ilk sahnesin de ifade ettiği gibi, “Danimarka ülkesin de bir kokuşmuşluk var!” Bu kokuşmuşluk siyasetin maskeli balolarında belagat kozmetikleri sayesin de kapatılmış olsa da, bizler millet olarak bir an evvel kendimize dönmek, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmak zorundadır. “Bir şeyleri” yaparken de evvela “biz” olmalıyız. Çünkü “biz” olursak ancak “bir neticeye” varabiliriz.

    İş bu nokta da İsmail Bilgin Beyefendi’nin adeta kendisini paraladığı Balkan Harbi sırasında başta Hilal-i Ahmer Cemiyeti olmak üzere birçok sağlık kuruluşunda gönüllü hemşirelik yapan, Avrupa’da dahi başarılarıyla isminden takdirle söz ettiren kıymetli hemşiremizin isminin bir hastanemize verilmesi hususun da fert fert üzerimize düşen vazife nedir? Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Kim var?” diye sorulduğunda, fert fert “Ben varım diyecek şuurlu sanatkârlar, muharrirler, yönetmenler, tarihçiler, ilim adamları, milli ve mukaddesatına bağlı gençlik nerededir? Halkımızı bir mazoşistlik abidesine çeviren zincirleri kırmamızın zamanı değil midir?

    Türk ve dünya fikriyatına dair okuduğumuz bunca tarih, ilim ve felsefe kitapları, bunca “kültür” dahi bizi zilletten kurtulma çareleri yerine zillete mahkûm argumanlarını başımıza geçirerek mazoşist ve hinduist zihin girdaplarına itiyorsa hala, bu “kültür” dedikleri şey ne ola ki? Dedem Süleyman Şah ve Osman Gazi’ den beri bu türlü ceberutluğu el-hak kabul etmişliğimiz yoktur. “İçimizdeki ahmakların yüzünden bizi helak eder misin Rabbim?” sualine dahi deriz ki: sabrımız ipil ipil serilirken günlere ve gecelere, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler, faiziyle, borsasıyla, kültür emperyalizmiyle bu aziz milleti vuranlar değil de biz niçin hem mağdur, hem mücrim olacakmışız? Yok böyle bir şey… Bizim Rabbimiz Yehova mı ki bize lanetler yağdırsın? Dedem Süleyman Şah’tan beri millet olarak bu topraklarda süfliyyetten insaniyete doğru bir şeref makamına yükselmişken, ne diye Ortaçağ cadıları gibi içimiz de şeytan kovalayacakmışız?

    Gayri kafalarımızı sığınak edindiğimiz kumların altından çıkarma vakti gelmiştir! Her gecenin bir gündüzü, her inişin bir yokuşu vardır. Ve hepsini kuşatan kâinatı ilmek ilmek dokuyan mutlak hakikattir. Dedem Fatih Sultan Mehmet Han, “Fatih”ti. Fatih; açan demek. Gözünü açan, gönlünü açan…

    Lütfen bu “Fetih” ruhuyla açılan cihanın fanusundan yetişen abide şahsiyetlerimizden biri olan ilk hemşiremiz olmakla haiz Safiye Hüseyin (Elbi)Hanımefendi’nin ismini gelecek nesillere ulaştırma yolunda gayret sarf eden, bu yolda bize örneklik teşkil eden kıymetli ve kadirşinas edibimiz İsmail Bilgin Beyefendi’nin çağrısına millet ve insanlık âlemi olarak cavap vermek de gecikmeyelim.
    Zira “Bir bayrak rüzgâr bekliyor…”

    Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) övgüsüne mazhar olmuş bir Fatih’in torunlarından olan, din ve milliyet farkı gözetmeden, bütün yaralıların yarasını sarmış kuvvetli ve şerefli bir kadın, Büyük Türk Hemşiresi Safiye Hüseyin Elbi Hanımefendi’nin muazzez hatırasını yaşatmak sadece bizim değil, bütün insanlık âleminin boynunun borcudur.

    Atamız Gazi Mustafa Kemal Paşa dahi “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” diye sıkı sıkı tembih etmemiş midir?
    Biz dahi deriz ki;
    “Yaralarımızı Sarmaya da “Safiye Hüseyin Elbi Hemşiremiz Gelsin…”

  23. Yazan:yetkin işcen Tarih: Aug 6, 2007 | Reply

    Değerli moderatör,

    Çanakkale savaşı hakkında bir dergide yayınlanmış yazıya yapılan eleştiriler arasında ismimin kullanıldığını ve bana danışılmadan yazılarımın yayınlandığını farkettim.
    Birkaç sene içinde Çanakkale savaşı uzmanı kesilen onlarca kifayetsiz muhteristen bana bıkkınlık geldiğinden bu tür polemiklere bulaşmak hevesinde değilim.
    Ancak, sizin aracılığınızla gerek bu nevzuhur Çanakkale araştırmacısına gerekse onun ‘hınk’ deyicilerine bir öneri yapmak istiyorum:
    Sadece Çanakkale tarihine sizin gibi ‘maneviyatla’ baktığımız sürece geleceği doğru görmemiz mümkün olmayacak. Bu millet ve ülke, hep maneviyatla bu hale geldi. Ne zaman bilimselliğe dönerse o zaman adam olacak.
    Bu noktayı kavrayabilmeniz için de daha çok fırın ekmek yemeniz gerekiyor…
    Yetkin İŞCEN

  24. Yazan:Ece Tarih: Aug 7, 2007 | Reply

    Sn İşçen,

    Bu millet ve ülke, hep maneviyatla bu hale geldi. Ne zaman bilimselliğe dönerse o zaman adam olacak.

    Maneviyat ve bilimsellik ne zamandan beri birbirine alternatif oldular?
    Einstein ateist miydi?

    saygılar

  25. Yazan:yetkin işcen Tarih: Aug 7, 2007 | Reply

    Sevgili Ece,

    Bir yazı yazabilmek kadar, yazılanı anlayabilmek de zeka ister.

    Ben, yazdığım yazımda, bilimselliğin maneviyata ‘alternatif’ olduğunu ifade etmemiştim. Söylemek istediğim, “sadece maneviyatla bir halt yapılamayacağı” idi…

    Bilmem bu kez anlatabildim mi?

    Yetkin İŞCEN

  26. Yazan:yetkin işcen Tarih: Aug 7, 2007 | Reply

    Ayrıca,

    Birtakım kavramları da anlamlarını bilmeden kullanmamaya dikkat etmelisiniz. Örneğin; ‘Einstein ateist miydi?”
    Evet ateistti… Ama, maneviyatsız bir adam olduğunu ne siz ne de ben iddia edebiliriz. Yeryüzünde, “doğanın karşısındaki güçsüzlüğünü hisseden” her insan gibi, manevi olarak değer verdiği birşeyler vardı muhakkak… Bu ‘birşeyler’in mensubu olduğu dinle veya bir başkasıyla ilgisi olması da gerekmiyor. Ama o, bunları dünyanın gerçeklerinin üzerine asla çıkarmadı, bilimsel gerçeklere gözünü yummadı.

    Maneviyata sarılıp bilime kapanmanın kimseye ve hiçbir millete yarar getirmediğini de tarihten biliyoruz. Bunu tartışmakta hiç yarar görmüyorum.

    Yetkin İŞCEN

  27. Yazan:MY Tarih: Aug 7, 2007 | Reply

    Sayin Isçen,

    Einstein’in “Dünyamiza Bakis” adli bir kitabini okumustum. Dünya ve insan üzerine denemeler içeren çok güzel ve incecik bir kitapti. Burada yazdiklarindan kendine özgü bir Tanri inanci oldugu kanisina varmistim. Belki su veya bu dine mensub degil ama ateist oldugunu sanmiyorum. Bilmiyorum elinizde kendisinin yaptigi bir açiklama vs var midir?

    Dostlukla

  28. Yazan:Ece Tarih: Aug 7, 2007 | Reply

    Sn İşçen,

    Ben, yazdığım yazımda, bilimselliğin maneviyata ‘alternatif’ olduğunu ifade etmemiştim. Söylemek istediğim, “sadece maneviyatla bir halt yapılamayacağı” idi…

    Bilmem bu kez anlatabildim mi?

    Tek başına maneviyatla bir halt yapılamaz, haklısınız, fakat, Çanakkale de destan yazdıran insanları, motive eden, dirayetli tutan, soğukkanlı bir şekilde şehadete koşmalarını sağlayan da, ölümün bilimsel tanımı yada tarifi değildi değil mi?

    Einstein konusunda ise tartışmaya gerek yok, çünkü kendisi sıkı bir yahudi teistti..
    Heisenberge söylediği,
    “Tanrı zar atmaz” ifadesini nerde ve niçin söylemiş lütfen bir araştırın derim..

    Bu arada, sitemize hoş geldiniz..
    Biz sizin, diğer konulardaki görüşlerinizi de okumak isteriz..

    saygılarımla

  29. Yazan:emito Tarih: Aug 10, 2007 | Reply

    Bizler Avrupa Birliğine girmek için elimizden geleni yapıyoruz.Avrupalı parlamenterler Türkiye’ye gelip ziyaret ettiklerinde ‘Türkiye insan hakları bakımından gelişmemiş bir ülke’ diyorlar.
    Çanakkale savaşı maneviyatın doruğa çıktığı bir savaş olmasının yanında aynı zamanda insan hakları bakımından da bir ders olarak aktarılacak bir savaştır.
    Şimdi hangi ülke insan haklarına sahip ülke?Bakalım.Aslında çok uzun yazmak isterim ama;bir iki madde yazacağım,
    BİZ,Savaş yakın siperlerde devam ederken, bir İngiliz asker siperinden çıkıp,Türk siperine doğru koşmaya başlıyor.Türk askerleri siperinden çıkan İngiliz askerini ayaklarından vuruyor.Savaş devam ediyor.Bu sırada ayaklarından vurulan İngiliz asker ingilizce ‘anne’ diye feryat ediyor.Buna dayanamayan Türk askerleri beyaz bir bayrak çekiyorlar(ateşkes) ve yaralı ingiliz askerini alıp,kendi siperlerine götürüyorlar,sonra savaşa devam ediyorlar…
    Ne büyük duygu bu…
    Biz de ne yoktu insan hakları…
    İnsan haklarına sahip olan ingilizler.Sargı yerlerini(hastane)bombaladılar…
    İyi ki müslüman ve Türküm…
    Ancak son zamanlarda inanılmaz bir maneviyat azalması var.Bence bunda da en büyük etken basın…
    İki yıl önce yaptığımız çanakkale gezisinde öğrenciler şehitliğe geldiğimizde otobüsten inerken birbirini ezeceklerdi.Bizlerde çok sevinmiştik.Öğrencilerimiz dedelerine dua edecek diye ama öyle olmadı.Hepsi şehitliğin olduğu yerdeki alış veriş tezgahlarına gidip anne ve babalarına hediye almak için koşmuşlar.Tüm öğretmen arkadaşlar çok üzüldü.
    Bu sene 18 Mart Çanakkale Şehitlerini anma programında çok duygusal bir konuşma yaptım ve hepsini ağlattım.
    Arkadaşlar ,İtilaf devletleri bizim maneviyatımızla geçemedikleri Çanakkaleyi,acaba maneviyatımızı azaltıp tekrar geçmek isteyecekler mi?
    Çocuklarımızda maneviyat malesef azalmakta…

  30. Yazan:blue Tarih: Aug 10, 2007 | Reply

    Sayın işcen,

    Bilin bakalım şu güzel sözün sahibi kimdir:
    “Dinsiz bilim kördür, bilimsiz din topaldır”

    Evveeet bildiniz, Einstein ! Karayip’lere 3 kişilik bilet kazandınız.İyi yolculuklar !

  31. Yazan:fgxjfsg Tarih: Feb 21, 2008 | Reply

    >sssüüüüpppeeeerrrrrr<

  32. Yazan:Gazi Torun Tarih: Mar 17, 2008 | Reply

    hiç kimsenin maddi, manevi, siyasi çıkar ve beklentileri falan yok.. ama bazı kesimler ( bunlar bu mücadeleyi verdiğimiz düşmanların torunları ) bu zaferi ve arkasındaki (yenemedikleri) manevi kuvveti ve bağlılığı anlatanlar çoğalmasın, anlatan olursa da kimse dinlemesin diye böyle safsatalar uyduruyor. İstiklal Marşımızın her kelimesi maneviyat kokar – şehadet kokar… o şavaşta bire karşı 10 kişi vardı karşımızda, teknik ve silahta ise çok üstündü düşman kuvvetleri… bunu matematikle, fizikle veya bilimle AÇIKLAYAMAZSINIZ!!!

  33. Yazan:bajazet Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    Makale hayli eskidir ama ben yeni okudum.Çanakkale,Çanakkale..Nedir bu çanakkale tutkusu?
    Kimilerine göre Islam dünyasinin kefereye karsi zaferi,kutsal cihad.Kimine göre “büyük türk ulusunun” emperyalizme karsi zaferi.
    Bana göre hiçbiride degil.
    Bir kere çanakkale bir zafer degil hezimettir.Ingiltere için yenilgi,Osmanli içinse hezimettir.

    (Tarihcilere göre) 250 bin sehit verilmis bir savas nasil zafer oluyor? Yesil sariklilarin müdahelesini de sorgulamak gerekir.Tipki Akif’in “Bedir aslanlari ancak bu kadar..” benzetmesi gibi.

    Veyahut baska bir soru:”Büyük türk ulusu” bu savasi ne ugruna yapti.Büyüklügünü kanitlamak içinmi?

    Halbuki bu savas mecca yere bir katliamdan baska birsey degildir.250bin askerimiz Almanlarin keyfi için feda edilmistir.Yani müslüman bir devletin(halifelik) ordusu bir keferenin zaferi için diger kefereyle savasmis.Ayni Kore savasi gibi.Bizim Kore’de ne isimiz vardi mesela.

    Çanakkale Islam’in zaferi olamaz.Ne zamandir islam askerleri kefere tarafindan (alman) komuta edildi?
    Siz Islam tarihinde gögsünde hristiyanlarin haçini tasiyan bir kumandan gördünüzmü?
    Oysa çanakkalede türk ordusunu almanlar yönetiyor,alt kademede olan Enver Pasa gögsünde gururla almanlarin Haç’ini tasiyordu.M.Kemal’in o zamanki resmini görmedim ama mutlaka onunda gögsünde haç vardi.

    Çanakkale almanlari korumak için yapildigindan bir cihat olamaz.

    Bu savasta mutlaka maneviyatin etkisi vardir.Türk askeri ‘ölürsem sehit kalirsam gazi’ düsturuyla canini vermekten korkmamis.Bu bir inanç meselesidir.
    Ama çanakkalenin geçilmemesindeki esas etki türk askerini feda etmekten çekinmeyen,ne pahasina olursa olsun kazanacagiz diye 250 bin vatan evladini topraga veren generalller sayesinde(!) olmustur.Firavunlar Piramitleri nasil insa ettiler? Elbette insan gücüyle,belkide yüzbinlerce insanin canina mal ederek.Almanlar için bunun önemi yoktu tabi.Kendi davalari için mehmetcik canini verecekti.Ama türk generallere ne demeli? M.Kemal “ben size savasmayi degil ölmeyi emrediyorum” dedigini bilmeyen yoktur.

    Düsunebiliyormusunuz 12 milyon nüfuslu bir devlet sadece bir cephede 250 bin sehit veriyor.Bu insanliga vicdana sigacak bir olay degil.
    Yuvarlak bir hesap edelim.12 milyon nüfuslu Osmanli devleti.Diyelim yarisi kadin.Etti 6 milyon erkek(kadin asker olmadigina göre).Bu rakami orantiladigimizda erkeklerin %4 ü çanakkalede ölmüs demektir.

    Yillardir herkes çanakkalede savasan askerimizin kahramanligindan bahsediyor,kitaplar yaziyor,menkilebeler anlatiyor ama bir Allah’in kuluda çikip “yahu biz bu savasi niye yaptik” demiyor.

    Olaylarin nedenleriyle degilde sonuçlariyla ugrasiriz hep.Hiçbir zaman soru sormak aklimiza gelmez.

  34. Yazan:Murad Muradoglu Tarih: Sep 26, 2012 | Reply

    Yetkin Iscen ! evet seni biraz tanitmak istiyorum…..

    ATESE ve Genelkurmayi , TSK nin can dusmani TARAF gazetesinde pervasizligi ile elestiren bu adamin gozumuzdeki yeri koca bir hictir ! … tek bir kimse tarafindan sevilip sayilmayan , bulundugu her ortamda surekli rahatsizlik cikaran bu sahis Canakkale Savaslari Tarihcesi icin edasiyla kasilip gerinmekten baska ise yaramayip , sadece bir web sitesi sahibidir yayimladigi tek bir kaynakca olabilecek kitabi dahi yoktur ! saygisiz bir uslubla katilmis oldugu cesitli sanal Tarihi sohbet ortamlarinda surekli ariza ve maraza pesindedir ustune gidilip karsi ve gercek bilgi ile mat edildiginde , agzina gelen soylemekten cekineyen asiri kustah ve terbiiye yoksunudur … Arastirmci gazeteciligi ise malum Hurriyet gazetesi icindeki Focus gibi disaridan kopya bir dergide yaptigi yoneticilikten ileri gitmez.

  1. 4 Trackback(s)

  2. Sep 19, 2008: En çok okunan yazılar : Derin Düşünce
  3. Jun 1, 2009: 101 bin kez okunan yazı için 101 bin kere teşekkür : Derin Düşünce
  4. Jul 13, 2009: Kim bu sömürge valileri? : Derin Düşünce
  5. Jan 12, 2010: En çok okunan ve tartışılan 50 yazı : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin