Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Hümeze Suresi ve “Linç Ahlâkı” »

Çok sıcak bir temmuz günüydü, bir arkadaşımla birlikte bir başka arkadaşımızı bekliyorduk. Birlikte bir yere gidecektik, havanın sıcağı, o gün aracı alamayıp toplu taşıma aracına mecbur kalmanın hafif sıkıntısı arasında yanımdaki arkadaşım yoldan geçen “tesettürsüz” örtülü kadınları kolumu dürterek gösterdi. Daha ben ne olduğunu anlayamadan, ağlamaklı ses tonuyla “Ne yaptım ben, nasıl yaptım, Hümeze Suresi’deki gibi alay ettim, önden ve arkadan çekiştirdim…” diye hayıflanmaya başladı. Nasıl sevdim bu hayıflanmayı, nasıl da güzeldi pişmanlık, nasıl da…

Haydi o vakit Ramazan 1’e kadar Hümeze çalışalım, tefsiri, meâli ve tebliği üzerine her gün çalışalım, kalbimize sinsin, hayatımıza sirayet etsin, dedim. Anlaştık.

“Kalp” kelimesinin bir anlamının da “sürekli şekil değiştiren” olduğunu Read the rest

Bugün cuma, ne olur bir şey yap (29) »

Ahsenü’l-hâlıkîn, Ahkâmu’l-hâkimîn, Erhamu’r-rahimîn, nime’l-Mevlâ ve nime’n-nasırîn, Ekremü’l-ekremîn, Rabbü’l-âlemîn, Cenâb-ı zü’l-Celâl ve’l-Cemâl, ve’l-Kemâl ve tekaddes hazretleri’ne hamd ü senâ olsun.

Eşrefü’l-âlemîn, efdâlü’l-âbidîn, ekmelü’l kâmilîn, a’bedü’l-âbidîn, hâtemü’n-nebiyyîn, mahbûbu’l-âşıkîn ve rahmeten-li’l âlemîn Efendimiz’e (S.A.V.) sonsuz salât ü selâm olsun. Hulefâ-i Resûlullah, evlâd-ı iya-i Resûlullah, ashâb-ı Resûlullah ve etba’-ı Resûlullah (S.A.V.) hazerâtına ta’zimat ve tekrimatımız tarafı âcizanemizden arzolunsun. Yâ Rabbî, nebîler, sıddıyklar, şehidler ve sâlihler zümresini bizlere refîk eyle. Âmin.(*)

Ümmet’in kimi erkekleri ve kadınları lüks evleri, yemeyi, içmeyi, giyimden, modadan ve paradan bahsetmeyi namazdan daha fazla sever hale gelmişler. Dini bilmemek değil sevmemekten muzdarib olmuşlar. Somali’de, Bangladeş’te, Pakistan’da açlıktan ölen kardeşlerine inat eder gibi TV ekranından ifradı teşhir etmişler.

Uçaklarla çocukları bombaladığı, silah üretip satanların kendilerini “barışçı” ilân ettiği bir dünyada yaşıyorsun. Petrol çalmak için insan öldürenlerin  kurduğu bir ”medeniyetin” gölgesindesin.  O « barışçı ve medenî» ülkeler ki askerleri Read the rest

Türkiyede İslamcıların Üçüncü Dönemi »

Ali Bulaç’ın Zaman gazetesinde 30 Temmuz 2012 tarihinde yayımlanan “İslamcıların ‘dini’, muhafazakârların ‘diyanet’i” başlıklı yazısının, biri bir açıdan önemli bir zihni kırılmaya, ikincisi ise İslamcılığın tanımı bağlamında hali hazırdaki zihni kalıpları kıramamaya, mevcudun dışına çıkamamaya dair olmak üzere iki önemli konuya işaret ettiğini düşünüyorum. Kısaca izah etmeye çalışalım.

Ak Parti siyaset meydanına “değiştim, geliştim, gömlek değiştirdim” söylemleri ile çıktı. Kurucu kadro geçmişte hatalar yapıldığını, topluma önerdiği siyasi ve ekonomik projelerde bir farklılaşmaya gittiğini, demokrasi, laiklik gibi ülkede sürekli gerginlik sebebi olan konulara artık eskisi gibi sert ve muhalif bakmadığını açıkça beyan etti.

Mazisine tüm bu mesafe koyma çabalarına rağmen, pek kimse itiraf etmese de, Müslüman tabana göre İslamcı kadrolar aslında değişmemişti; sadece iktidar olabilmek, 28 Şubat atmosferi ile iktidara çıkan yollarda sımsıkı örülmüş ağları aşmak için zorunlu bir söylem değişikliğine Read the rest

Bilim ve Hakîkat »

 “… Bilimsel teoriler birer açıklama ve/ya öngörme modeli olup ne bizzat Hakîkat’i, değişmez ezelî—ebedî doğru’yu verebilirler ve ne de bizzat hakîkatin kendisi olabilirler. Bunun içindir ki bilimsel veriler ve/veya teorilerin mistik bir obje ve/veya fetiş hâline getirilmesi son derece yanlıştır, bir cehâlettir, modern putçuluktur;

• “Yıkılmazlık”, yâni “kesin doğru olmak” iddiasındaki hiçbir önerme, hiçbir teori bilimsel olamaz; Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel olamaz. Bilim’in bu vasfı, Louis de Broglie’nin şu ilkesinde en yetkin ifâdelerinden birisine kavuşmuş olmaktadır: “Bilimsel bilgiye dayanarak küllî sistemler kurmak, dâimî sûrette hareket hâlinde olan bir arâzi üzerinde hiç değişmeyen bir binâ inşâ etmeye kalkışmak gibidir.”

• Bu yüzden, Bilimsel bilgilerin değişmez, ezelî—ebedî hakîkatler imiş gibi algılanarak, mistikleştirilerek, total, totaliter ve otoriter bir(er) ideoloji olarak dikte ettirilmesi meşrû addedilemez …” (Durmuş Hocaoğlu)

… Bilim ve bilim ideolojisi üzerine e-kitap okumak için…

 

Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?

Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde algılıyoruz kavramları. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. İnanmak zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik! güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar. Buradan indirebilirsiniz.

 

Modern Bir Put: Bilim (Tartışma)

Bilimciler herşeyi parçaladıkları için mânâyı kaybediyorlar. Aşk’ı, Korku’yu, Sevinç’i hormonal “fenomenler” sanıyorlar. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya(!) Biz buna “pozitivist iman” diyoruz. Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Konuya eğilen yazarımız Mehmet Bahadır her zamanki nazik üslubuyla “kral çıplak” dedi… Dedi ve bir işaret fişeğini daha ateşledi. Sitede en çok yorum alan yazılardan biri oldu bu makale. Fakat sadece içeriği ve yorum sayısıyla değil, yapılan yorumların kalitesiyle de öne geçti bu çalışma. 100′den fazla yorum alan ve aylar süren ilginç bir tartışmaya vesile olan makaleyi altındaki yorumlarla beraber kitaplaştırdık, ilginize sunduk. Buradan indirebilirsiniz. 

Maymunist imanla nereye kadar? (Tartışma)

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz. 

 

 Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.  

Şahım Ali Abaya girenlere aşk olsun »

Sahim Ali Abaya Girenlere Askolsun by Bektasi Nefesleri on Grooveshark

Bu yaz hangi kitabı okusak? »

 
 

 

Kitap Tanıtan Kitap 1

Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz. 

 

Kitap Tanıtan Kitap 2

Kitap tanıtan Kitapların birincisi kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…Buradan indirebilirsiniz. 

 

Kitap tanıtan kitap 3

İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz. 

 

CHP… Ölmüş ama altmış yıldır gömülmemiş bir siyasî hareket »

“… kendi kendilerine CHP’yi kurtarmak görevi vermiş arkadaşlar sevinç içindeler: CHP de dört eğilimi birleştirmeye karar vermiş! Bu partinin amigoluğunu üstlenen gazete de iftiharla takdim ediyor tabii: Bitmez tükenmez kurultaylardan bir tanesi daha sırada ya, dört eğilim yaz sıcağında bu kurultayda birleşecekmiş. Nelermiş bu eğilimler? Bir: Sosyaldemokrasi. İki: Sosyalizm. Üç: Sosyal liberalizm (ne demekse?) Dört: Atatürkçülük… […] Bu birleşme sonucu, Kılıçdaroğlu’nun vaat ettiği “yeni CHP” doğacakmış… CHP yetkililerini ciddiye almıyoruz, fakat iki kadeh rakı içince Türkiye’yi kurtaran vatandaşlar gibi iki yazı yazınca CHP’yi kurtaranlar, bu eğilimlerin nasıl birleşeceğini de bize anlatmakla yükümlüdürler. Sosyal liberalizm nedir? Deve midir, kuş mudur? Bunun neresi sosyalizmle bağdaşır? Peki sosyalizm ile onu ezmiş olan Atatürkçülük nasıl bağdaşacaktır? Bu çorbada sosyalizm mi ağır basacaktır, onun “sulandırılmış versiyonu” olan sosyaldemokrasi mi? Bu zırvalıklarla CHP iktidara mı gelecektir? Bu siyasi komedyada belki de tek sevindirici nokta, Kılıçdaroğlu’nun bu kokteylde “Kemalist faşizmi” dışlar görünmesi…
Ama buna da inanmayınız ve ciddiye almayınız: Müseccel faşistler CHP içinde sapasağlam duruyorlar. Çoğu, Kılıçdaroğlu’nun hemen yanıbaşında. Kimisi şimdi mebus!
Kılıçdaroğlu kendisini ciddiye almamızı istiyorsa bu kurultayda önce bunları temizlesin de görelim. […] CHP, 1950 yılında ölmüş ama altmış yıldır gömülmemiş bir memur partisidir ve öyle dört değil kırk dört eğilimi de birleştirdim numarası yapsa bile, istediği yerden istediği “renkleri taşısa” bile seçimde alacağı oy oranı yüzde 20’nin belki biraz üstü, belki biraz altı olacaktır. Hiçbir serbest seçimi kazanmamıştır, “fıtratında” seçim kazanmak diye bir şey yoktur, öyle “dizayn” edilmemiştir çünkü.
Hiçbir şekilde de iktidara tek başına dönmesi söz konusu değildir …”
(Engin Ardıç / Sabah)

… Bu konuda e-Kitap okumak için…

 

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz. 

 

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.  

 

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz. 

Kadın hakları ve Kemalizm

 “Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak”  Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Ted Hawkins »

Millî Eğitim veya Millî Beyin Yıkama? »

 

…  Eğitim konulu makalelerden …

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi?

GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen…

Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Sıradan insanları sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın?

1870′lerde İtalya’da yaşayan etnik gruplar birleşerek Fransız işgaline son verdiler. Bir İtalyan ulusu yoktu ortada, Fransız zulmünden bıkmış insanların meşru müdafasıydı vardı. Ama o dönemin Avrupası’nda yükselen değer halk değil ulus-devlet idi. “Problemin” farkında olan Milli Kurtuluş Hareketi liderleri şöyle diyorlardı : “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi!”

Samsun’a bir “güneş gibi” doğanlar, Türk milletini yoktan var edenler(!) de acaba demişler midir “Türkiye’yi yarattık, sıra Türk Milletini yaratmaya geldi” diye?

80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğine işaret ediyor. Kral çıplak. Kral hep çıplaktı.

Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirebilirsiniz

Rabih Abou-Khalil / Joachim Kühn / Jarrod Cagwin »