Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Varlığım dershane sahibinin varlığına armağan olsun »

Varlığım dershane sahibinin varlığına armağan olsun
…  Eğitim konulu makalelerden …

#DershanelerKumarhaneDeğildir kazanmayan ödemesin »

tag

Gönül ister ki; gönül herşeyi istemesin! Ya Freud? »

gece_kucukİçinizde birden fazla kişi varmış gibi gelmiyor mu size de? Birinin istediğini öteki reddediyor. Rejime başlıyorsunuz, sonra gece kalkıp buz dolabındaki pastayı yutuveriyorsunuz. Işığı açmıyoruz çoğumuz çünkü  bu tıkınma harekâtını yaparken kendimize bile görünmek istemiyoruz! Ardından bitmeyen pişmanlıklar ve suçluluk duygusu.

Twitter’da bir mesaj gördüm: “Gönül ister ki; gönül herşeyi istemesin” Hilal Hanım’a ait olan bu cümle insan fıtratındaki çoklu altyapıyı ne de güzel ifade etmiş. Sigmund Freud olsaydı bu kadar veciz ifade edemezdi. Belki  şöyle derdi: “üst-benim ister ki egom, alt-bilincimin her dediğini yapmasın!” Biz elhamdülillah Müslüman olduğumuz için kolayı var: “Nefsim beni ordan oraya sürüklemesin, ALLAH beni nefsimle başbaşa bırakmasın” diye dua edebiliriz.

Neyse. İster nefsimizden bahsedelim, istersek Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) üçlüsünden; “içeride” yalnız değiliz. İç dünyamız biraz kalabalık, bir kaç pilotu olan bir uçak gibiyiz; ara sıra çakılıyoruz ama pilot kabinindeki çekişme bitmiyor bir türlü… Tam bir şizofreni!

Sigmun Freud’a göre “ben” kimdir?

Freud durmadan pasta isteyen bu yaramaz çocuğa “id” ismini vermiş. “İçinde” hapsolduğumuz bedenin, ten kafesinin canlı kalma arzusunun Freudçası id (alt bilinç). İd çocuk gibi tutturuyor; ayıp, günah bilmiyor. Aslına bakarsanız Freud da bilmiyor ayıp ve günahı! Herşeyi toplumsal baskılar ve nefsanî tepkilerle açıklamaya çalışıyor. Vicdan azabını, iyilik ve kötülük hissini evrime bağlıyor meselâ. (Bkz. Mutsuzluk Kültürü – Unbehagen in der Kultur) Oysa insan nefsinin oyunları kötülük emreden nefs-i emmare ve kendini hor hakir gören, azarlayıp başa kakan yani levm eden nefs-i levvameden ibaret değil ki. Freud efendi keşke Grek mitolojisi okuyacağına biraz Mesnevî okusaydı… diye mırıldanıyorum… Nasibi değilmiş.

Geçen bölümde ayrıntılı şekilde konuşmuştuk: Ten kafesinde bulunmaktan rahatsız, aslî vatanını özleyen bir insan var. (Bkz. Bir kavanoza hapsedilmiş kelebekler gibiyiz yeryüzünde) Gadap ve şehvet gibi hayvanî hislerle kuşatılmış bir haldeyim! Bu arzulara sahip olan beden var, o beden Ben’e ait ama Ben’e eşit değil. Ya Ben? “İçine” hapsedildiğim bedenin hayvanî arzularını yerine getirmezsem binek hayvanı ile aram bozuluyor. Her dediğini yaparsam bu defa isteklerini arttırıyor. Hem kendisine hem de Ben’e sıkıntı verecek şeyler istiyor. Üstelik bazı isteklerini kendime yakıştıramıyorum. Neden böyle bu? Binek hayvanı rolündeki bedenime haz veren her eylemi tasdik etmeyen kim? Ben? Aklım? Kalbim? Neden bazı fiilere “iyi” ya da “kötü” diye mühür vuruyorum?

Mantık ile olmayan Sanat ile olur

Evet, Sigmund Freud’un 1919’da yayınladığı “Das Unheimliche” adlı denemesi üzerine konuşmaya devam ediyoruz. Geçen bölümden hatırlayacaksınız, ünlü psikanalist bu eserinde insandaki gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini Read the rest

Galatia – Adir Lana Akwab »

Twitteristan’da bu hafta »

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cemile Bayraktar ile Gündem Analizi »

Programımıza katılmak isteyenler genchanimlar@gmail.com hesabına katılımlarını belirtip bizimle irtibata geçebilir.

Bir kavanoza hapsedilmiş kelebekler gibiyiz yeryüzünde… »

bocal-papillon-bleuFreud ve “Das Unheimliche” mevhumu

Gazeteci-yazar Jean-Dominique Bauby bir beyin kanaması sonucu komaya girdi, sene 1995. Uyandığında vücudunun hiç bir yerini hareket ettiremiyordu, dışarıdan yardım almaksızın nefes bile alamıyordu. Evin anahtarını kaybetmiş bir insan gibi vücut hanesinde kilitli kalmıştı, doktorların tabiriyle “lock-in sendromu” idi bu durumun adı. Bauby artık sürgündeydi, gidemeyenlerin ülkesinde, bitmek bilmeyen bir gurbet başlıyordu onun için.  Hapishane-bedenin içinde sadece bir göz kapağını oynatabiliyordu. Bu işaret bedenin “içerisi” ile “dışarısı” arasında tek bağlantı oldu: Bir defa kırparsa “evet”, iki defa kırparsa “hayır” demekti. Bu yolla alfabe üzerinden harfleri seçerek bir kitap yazdı: “Le Scaphandre et le papillon”.

Başrollerini Mathieu Amalric ve Emmanuelle Seigner’in paylaştığı, yönetmenliğini Julian Schnabel’in yaptığı “Le Scaphandre et le papillon(Dalış kombinezonu ve Kelebek) adlı film gerçek bir hayata açılan bu pencereyi, biraz da bizim bu dünyadaki halimizi anlatır.

Yoksa biz bu dünyadan değil miydik?

Jean-Dominique Bauby 3Felç olmuş birini görünce acıyoruz ve kendimizi şanslı kabul ediyoruz. Oysa 5 duyu ile kelepçelenmiş olan biz “normaller” de ten kafesi içinde mahpus değil miyiz? Ele geçer geçmez kıymetini yitiren arzular ve zevkler yüzünden felç olduğumuzu bile fark etmiyoruz çoğu zaman. Farkında olanlarımız ise Sisifos’a benziyor. Aşağı düşeceğini bile bile, scaphandre-papillon_alphabetdefalarca düştüğüne şahid olmasına rağmen kan ter içinde o kayayı yukarı çıkartıyor Albert Camus’nün Sisifos Mit’indeki gibi (fr. Mythe de Sisyphe, 1942)

Mutlu olup göğe ermek için küçük tatminleri üstüste koyuyoruz ama haz binası değil mimarını, kendi ağırlığını bile taşımaktan aciz. Her gün rüzgârla yıkılan yuvasını yeniden yapmaya çalışan beceriksiz bir kuşa benziyor insan. Yanlış iklimlere, gurbet ellere düşmüş ama kendini vatanında zannediyor.

Gurbetçi Freud

Aristoteles insan nefsi üzerine yazdığı Περ Ψυχς (oku. “Peri Psüke”) adlı eserde her hayvanın dünyaya hazır olacak şekilde kürkle, boynuzla, zehirli dikenlerle donatıldığını yazar. Sonra insanın “fakirliğine” dikkat çeker. (Bkz. İbn Rüşd’ün bu kitaba yazdığı orta şerh: Telhîsu Kitabi’n-Nefs) İki bin küsür senedir ne değişti? Etrafınızdaki insanlara dikkat edin: Gençlerde bir daral, “gidecem buralardan” sendromu, yaşlılarda ise idealleştirilen, sadece güzel yanları hatırlanan bir mazi: “Eskiden herşey daha güzeldi”. Kâh zamanda, kâh mekânda … gurbetteyiz bu dünyada ve bir vuslat arıyoruz. Uzun süre yurt dışına kapağı atma fantezisi Read the rest

Liberal diktatörlük: Kâr benim olsun, zararı halk ödesin »

“… Fransa’da işsizlik yardımı alanların sayısı eylül ayında 2009 yılından bu yana en hızlı artışını gördü. Her ne kadar çalışma bakanlığı bu artışın bazı teknik düzeltmelerden kaynaklandığını açıklasa da iş gücü piyasasındaki bu olumsuz tablo, hızlı bir düzelme sözü veren hükümetin işini zorlaştırdı. Buna borç krizinin başlamasıyla birlikte sürekli artan işsizlik yardımı alanların sayısı eylülde 3 milyon 295 bin 700’e çıktı. Böylece ağustos ayında görülen düzelme sinyali de silinmiş oldu.

Yüzde onu aşan işsizlik oranı ile istihdam sorunu Fransa’nın önündeki en büyük problemlerden birisi. Sosyalist Cumhurbaşkanı François Hollande işsizliğin yıl sonuna kadar gözle görülür bir şekilde düşürme sözü vermişti. Euro Bölgesi’nin ikinci büyük ekonomisinden hareketlenme sinyalleri gelse de işsizlik yardımlarındaki artışın cumhurbaşkanının devlet destekli programlarla bile olsa bu sözü tutmakta zorlanacağını gösterdi …” (EuroNews)

 

… Özde değil sadece sözde “serbest” olan piyasalar üzerine okumak için…

Banka Ordudan Tehlikelidir!

(Son güncelleme: İkinci sürüm, 27 Ekim 2013)

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor: Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar? Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

 

Ey Kapitalizm! Kara Sevdam! / Charles Allen Scarboro

Ne gariptir ki Türkiye’de hemen her kesimden insanı kolaylıkla birleştirebilen bir slogan var: “Kapitalizme Hayır!”. İslâmcı, komünist, ülkücü, Kemalist… Yürüyüşler yapıyorlar. Seminerler düzenliyorlar.“Küresel sermayeye geçit yok!” . İşçilerin sömürülmesinden Afrika’daki açlığa, ortadoğudaki petrol savaşlarından dünyanın kirlenmesine kadar her taşın altından çıkan bir düşman bu. İyi ile kötü arasında bir çizgi çekmek, kötüleri “öteki tarafta” bırakmak… O kadar kolay mı?

“Ah keşke her şey o kadar basit olsaydı. Bütün kötülükleri içi kararmış birileri yapsaydı ve bütün mesele onları bulup yok etmekten ibaret olsaydı. Ne var ki İyi ile Kötü arasındaki çizgi her insanın kalbinden geçiyor. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmek ister?” (Soljenitsin)

Okuyacağınız bu kitap insanların para ile, tüketim ile kurdukları ilişkiye ışık tutuyor. Charles Allen Scarboro’nun Karl Marx ve Max Weber’in fikirlerinden de isitifade ederek hazırladığı özgün bir çalışma. Scarboro İstanbul’da yaşayan bir Amerikalı. Akademik birikiminin yanı sıra kapitalizmin anavatanından gelmesi,“içimizde yaşayan bir öteki” olması bu kitaba ayrı bir lezzet katıyor. Buradan indirebilirsiniz.

 

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

 

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın” çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda. “Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitapta liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

 

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

İnsan hürdür ama bu hürriyetten kaçma hürriyeti yoktur »

“Akl-ı meâd, melek-i mukarreb bunlar bizi Allah’a dâvet eder. Kalbimize hidâyet yolunu açar, rûh ufkumuzu genişletir. Akl-ı meâş ise, bizi dünya işlerine doğru çeker götürür. Bize Allah’ı unutturur. Ceddimizin yâni Hz. Âdem’in cennetten kovulmasına sebep olan şeytan, bu dünyada da bizim peşimizi bırakmaz, bizi nefsânî arzuların meyvelerini yemeğe teşvik eder de, iç rahatlığından, huzur cennetinden uzaklaştırır.” (Tâiyye Şerhi/Kâşânî Hazretleri)

… E-kitap okumak için…

 

hamza_yusuf Hamza Yusuf ile İslâm’ı anlamak

Elinizdeki bu kitap Ekrem Senai tarafından yapılan iki tercümeyi içeriyor:

  • Zaytuna Institute’den Hamza Yusuf Hanson’ın 2010 yılı Mayıs’ında Oxford üniversitesinde yaptığı İslâm’da reformkonulu konferans,
  • Yine  Hamza Yusuf Hanson’ın Dr.Murata ve Prof.Chittick’in İslam’ın vizyonu isimli eseri üzerine yaptığı konuşma (Bahsedilen kitap, Türkçe’ye de çevrilmiştir.)

Hamza Yusuf Hanson 1960 yılında Amerika’nın Washington Eyaletinde dünyaya geldi; Kuzey California’da büyüdü. 1977 yılında müslüman olduktan sonra on yıl boyunca İslâm coğrafyasında Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Kuzey ve Batı Afrika gibi bölgeleri gezdi. Farklı ülkelerde iyi büyük alimlerden icazet aldı. Hamza Yusuf bu seyahatten sonra ülkesine dönerek Dinler Tarihi ve Sağlık Hizmetleri alanlarında diploma aldı. Dünyanın dört bir tarafında İslâm hakkında konferanslar veren Zaytuna Enstitüsü’nü kurdu. Batıya İslâm’ı sunan, İslâmî ilimlerin ve geleneksel metodlarla eğitimin yeniden canlanmasını amaçlayan Enstitü, dünya çapında üne sahiptir. Shaykh Hamza Yusuf, Fas’ın en prestijli ve en eski Üniversitelerinden birisi olan Karaouine’de ders veren ilk Amerikalı öğretim görevlisi olmuştur. Bunların yanısıra, klasik haline gelmiş geleneksel bazı Arapça metinleri ve şiirleri modern ingilizceye tercüme etmiştir. Halen eşi ve beş çocuğuyla birlikte Kuzey California’da yaşamakta. Buradan indirebilirsiniz.

Organik dinimi geri istiyorum 

organik_dinimi_geri_istiyorum - kcBilim ve teknoloji alanında buluşumuz pek yok ama gün geçmiyor ki din konusunda yeni bir icat çıkmasın. Televizyon karşısında merakla “acaba bugün neler caiz ilan edilecek, neler haram edilecek?” diye merakla bekliyoruz. Bektaşi’ye sormuşlar: “İslam’ın şartı kaçtır?” diye, “Birdir!” demiş. “Hac ve zekatı siz kaldırdınız, oruçla namazı biz kaldırdık, geriye kelime-i şahadet kaldı”. Ben kelime-i şahadetten de emin değilim, her an bir profesör çıkıp “böyle bir şey yoktur, imanın şehadeti mi olur?” diye ortaya çıkabilir. […] İlahiyat profesörlerinin bir büyük zararı da bu oldu. Din’in siyaset gibi, futbol gibi, tartışılacak, insanın bilgisinin olmasa da fikrinin olabileceği bir alan olduğu tevehhümü oluşturdular. Her şeyin kutsallığını bozdular. Artık bacak bacak üstüne atıp çiğ ağzımızla Allah, peygamber ne demek istemiş “muhakeme” yapıyoruz hiç ar duymadan, hepimiz birer küçük şeyhülislam, birer fetva emini… hangi hadis uydurma, hangisi sahih şıp diye gözünden anlayıp ayetleri engin din bilgimizle şerh ediyoruz. Şu muhakemelerin bolluğundan da dini yaşamaya bir türlü sıra gelmiyor. Halbuki bir güzel insanın dediği gibi: “Din öğrenmekle yaşanmaz, yaşandıkça öğrenilir”.

Elinizdeki bu kitap Ekrem Senai’nin kaleme aldığı yazılardan ve tercüme ettiği makalelerden oluşuyor: Hamza Yusuf, Noah Feldman, Charles Townes, Marc Levine ve Karen Armstrong ile İslâm, Hayat ve Bilim üzerine… Buradan indirebilirsiniz.

İçtik Elhamdülillah / Yunus Emre »