Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Hudeybiye, Gazze, Gülen Cemaati »

Sunuş: Mavi Marmara olayından sonra Gülen “İsrail’den izin alınmalıydı” mealinde konuşmasıyla herkesi üzdü. Bu sözüyle “otoriteye” olan saygısını, daha doğrusu İsrail’i bir otorite olarak tanıdığını ifade etmişti. Hüsn-ü zan ettik, taktik değil stratejik oynadığına inanmak istedik. İsrail lobisi yüzünden ABD’deki Türkleri zor durumda bırakmaktan korktuğuna inandık. O dönemde Gülen Cemaati’ni yerde yere vuran bir çok makale gönderdi yazarlarımız. Biz nifak çıkmasın, din kardeşlerimiz darılmasın diye bunların hiç birini yayınlamadık. Gülen ve yandaşları lehine uyguladığımız bu “sansür” esnasında yüreğimizi en çok acıtan kıymetli yazarımız Cemile Bayraktar’a “hayır” demek oldu. Aşağıdaki makalesi son derecede samimi ve hakkaniyetli olmasına rağmen Derin Düşünce’nin sansürüne takılmıştı. Kendisinden bu vesileyle bir kez daha helallik diliyoruz. İsrail’i otorite olarak tanıyan ama Tayyip Erdoğan’ı otorite olarak tanımayan, ona “firavun” diyen, Ergenkoncu paşalar için “ciğeri yanan” Gülen’i de ALLAH’a havale ediyoruz. Zaman Gazetesi’ndeki tetikçileri, Gazze yanarken “dershanem, paracıklarım” diye dört dönenleri de imanlarını gözden geçirmeye davet ediyoruz. (MY)

Benim bu yazımdaki üzüntümü, kırgınlığımı ve meramımı cemaatli olabilenler anlayacaktır. Cemaatçi ve fırsatçılar elbet anlam ile oynayacaktır. Yazmamış olmayı dilerdim ancak susmanın zulme çanak tutmak olduğu zamanlar vardır, yapıcı bir dil ile konuşmanın gerekli olduğu zamanlar; sanırım o zaman işte bu zaman. Yazmam; antipati duyduğum değil, yakın bulduğum bir guruba kendilerine çeki düzen verebilirler düşük ihtimalindendir.

Aslında Gazze, Filistin ve Gemi Gönüllüleri dışında bir şeye konsantre olmak istemiyorum. Hiçbir şekilde şiddet içermeyen, samimi niyetler ile din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın yola çıkmış bir gurup insana saldıran İsrail askerlerinden ve bu çirkefe sahip çıkan İsrail devletinden vahşet sahibi olarak bahsedileceğini, kınanacağını, bu tür insanlık dışı yaptırımlarından uzaklaştırmak için çalışılacağını beklerken, bir gurup insanın İHH aleyhinde, Gemi Gönüllüleri aleyhinde, Türkiye’nin verdiği destek aleyhinde, ideolojik olarak taraf belirleme niyetiyle, çirkin siyasi yorumlar getirmelerine şahit oldukça gündemimden İsrail düşüyor ve yerini bu vicdan-insan gibi kavramların anlam ayrımına düşmüş yorum sahipleri alıyor.

İsrail zaten buydu, elbet bu olması bu olaya tepkisiz kalalım anlamına gelmiyor. Ancak diğerlerine ne oluyor? Bir konuşma telaşıdır almış yürümüş. Ne anlatıyorsun? Konuştuğunun neye faydası var? Kime anlatıyorsun? Hangi niyetle kusuyorsun?

Bir başka açıdan bakarsak, gerekli gereksiz elimize silah alıp bir savaş mı çıkartalım? Hayır. Sorun zaten savaşları bitirmek neden bir başka savaşa mahal verelim? Dileğimiz İsrail eliyle gerçekleştirilen Filistin zulmünün son bulmasıdır. Bunu dile getirmek çok normal değil mi? Böyle olması gerekmez mi?

Birini tanımak, onun zor zamanlara getirdiği yorumlar ile mümkündür. Maalesef Gemi Gönüllüleri ve Filistin trajedisi bu zor zamanlardan biridir. Şimdi biz birilerini bu olaya getirdiği yorumlar üzerinden okuyoruz.

Birden aklıma Hudeybiye düşüyor, neden acaba? Boykot yıllarından sonra canı gırtlağına dayanmış Müslümanların, Hicret etmelerinden sonra ana yurtlarına girme niyetiyle yola çıkmaları durumuydu, Hudeybiye. Yanlarına savaş niyeti taşımadıklarını göstermek için sadece yolcu kılıcı denilen kılıçlardan başkası bulunmuyordu. Yanlarında Allah rızası için getirdikleri Read the rest

Devlet ve Din, Bilim ve Din »


… Bu konuda okumak için…

 

 İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.    Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 

Kendini İnsanlaştırmak »

nefs_mucadeleMuhyiddin Zınar (zehra.com.tr)

Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var.(sözler,728)

Risale-i Nur, tarih ve toplum içinde ortaya çıkan beşerî düzlemleri bir yana bırakıp soyut ve genel insana ulaşmaya çalışır. İslamiyet’i “maksimal insaniyet”, kainat’ı “makro insan”, insanı, “mikro kainat” ve esmanın dokuduğu “eşsiz nakış” perspektifleriyle inceleyen metinler, insanın, bilinen tanımlarına ilişkin algıları zorlar. Bu, aynı zamanda, pozitivizmin insan yaklaşımını itibarsızlaştırmak olarak da okunabilir. İnsanı, kendi içindeki minyatür semavata çıkarmak isterken onu mümkün oldukça dünya düzleminden soyutlar. Zira insanın sınırsız yorumu, onun somut şartlardan uzak tutulması oranında açığa çıkar. Somut insan, zaman ve mekan üstü bir düzlemde olgunlaşan “nakş-ı ekberin”, hem seyircisi hem izleneni konumundadır.

Risale-i Nur, insan nedir? sorusunun cevabını aramak yerine; ona verilen enstrümanların ne işe yaradığını, nereden gelip nereye gittiğini öğrenmeye çalışır. İnsanın görülebilen gerçekliğinin, şehadet alemine sığmayan bir başka gerçekliği örttüğünü anlatırken Read the rest

Cecilia Bartoli, Mozart – Laudate Dominum omnes gentes »

Sigmund Freud’un faşizme katkısı(2) »

nazi-freud“… Avrupalılar için Hitler, ‘bizden birisi’ idi. Kendi nefislerinden sudur eden kin, öfke, gadap (Haçlılar, sömürgecilik, emperyalist istila) Hitler’de ete kemiğe bürünmüş, müşahhas hale gelmiş. Bu adamla aralarında bir nevi yakınlık hissediyorlar ama kabul etmiyorlar…” (Tanrı’yı Hatırlamak / Sidi Hasan Abdullah Abdülhamid[1])

Faşizm neden bu kadar düzenlidir hiç düşündünüz mü? İkinci dünya savaşından kalma fotoğaflara bakın. Pantolonu, gömleği buruşuk askerler vardır: Amerikalı, Fransız veya Rus. Ama Almanların üniformaları, hele SS subaylarınınki jilet gibidir. Faşist ordular bir güruha, ne yapacağı belli olmayan bir kuru kalabalığa benzemez. Tersine, düzenlidir. Herkesin görevi bellidir. Tutuklanacak olanlar fişlenmiştir. Kim işkence görecek? Hangi kitaplar yakılacak? Herşey bir düzen, nizam ve intizam içinde yapılır. Törenlerde de en düzgün yürüyen askerler faşist orduların askerleridir. Organize olmuş yani organ-laşmış insanlardır faşistler. Vicdanları yoktur, dişli çarklara benzerler: Gayrı-insanî, otomatik, öngörülebilir, birbiri yerine ikame edilebilen yedek parçalar gibidirler. Faşist insanlar “Varlığım devletime/ırkıma armağan olsun” diyerek insanlıktan, haliyle hürriyetten ve mes’uliyetten vazgeçmişlerdir. Onlar makineleşmişlerdir. Hürriyetten istifa edip determinizme tabi olduklarından hayvanlaşırlar. Sorgusuz, sualsiz ama hep düzenli bir şekilde zulüm ederler. Cesaret değildir onları saldırgan yapan, tersine korkaklıktır. Zira faşistlerde hürriyet (=mes’uliyet) korkusu vardır. Bu yüzden yeni durumların yol açtığı belirsizliklerden nefret ederler; hep bir düzen isterler. Meselâ Sigmund Freud Read the rest

Diyarbakır: Güz Vakti Nevruz Havası »

Takip edenler bilir, iki yıldır her Nevruz’dan sonra buradan Diyarbakır’daki izlenimlerimizi dilimiz döndüğünce paylaşmaya çalışıyoruz. Ancak bu sefer Nevruz olmadan yaşanan bahar havasından bahsetme sırası geldi….

Malumunuz Başbakan Diyarbakır’a geldi ve gelişiyle birlikte birçok tarihi olaya da tanıklık ettik. 37 yıl sonra Şivan Perwer’in gelişi, on yıllar sonra Diyarbakır Belediyesi’ni bir Başbakan’ın ziyareti, Barzani’nin gelişi ve halka hitap etmesi tarih sayfalarında yer edinen gelişmeler…

Peki bu tarihi an Diyarbakır için bir anlam ifade ediyor mu? Çok şey ifade ediyor… Her şeyi bir yana bırakın önceki Nevruz’larda yaşandığı gibi herkesin gözünde bir umut ışığı var…

Şimdi bu “tarihi ziyaret”in yansımalarına değinelim.

Bu ziyaret, her şeyden önce artık “sona erdi” denilen ve herkesin neredeyse gün gün çatışma çıkmasını beklediği bir dönemde halk için çözüm sürecinin daha bitmediğini gösteren bir can suyu anlamına geliyor… Aslında böyle bir ziyaretin de ortaya koyması gereken en önemli netice Read the rest

Casta Diva — Maria Callas »

Buna alet olan sessiz çoğunluk, rahat uyuyor musun? »

Ateizm tembellik ve cahillik değildir »

“… Mukayeseli Din isimli küçük bir derginin editörlüğünü yapan bir dostum vardı. Bir gün komşusu, bahçe duvarından seslenerek, ‘dini konularla ilgilendiğinizi duydum’ demiş ve serbest düşünenlere has bir böbürlenmeyle eklemiş: ‘Bu durumda size ateist olduğumu söylemek isterim.’ Bunun üzerine dostum, adamcağıza nezaketen Plato veya Plotinus’u okuyup okumadığını sormuş. Okumadığını öğrenince, sormaya devam etmiş: ‘Belki de St. Augustine ve Aquinas’yı okudunuz.’ ‘Hayır!’ ‘O halde sizin tercihiniz Pascal olmalı, değil mi?’ ‘O zaman söz biraz daha ileri gidip Upanişatlar’ı okumuş olmalısınız.’ Adam ‘Hiç birisini duymadım’ diye cevap vermiş. ‘Peki, ya Kur’an?’ demiş dostum.’ ‘O da ne? diye sormuş komşusu. Konuşma bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra, dostum derin bir iç çekip, ‘Siz ateist değil, cahilsiniz’ demiş …” (Tanrı’yı Hatırlamak / Gai Eaton – Sidi Hasan Abdullah Abdülhamid)

 

… Bu konuda okumak için …

Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru

 Yokluk var mıdır? Evinizin içini dolduran boşluğu gördünüz mü hiç? Bir türlü gelmeyen şu trenin verdiği sıkıntı ya da sizi habersiz bırakan dostlarınızın sessizliği gerçek değil mi yoksa? Tutulmamış sözler, ödenmemiş borçlar… Yokluk da var aslında “var” dediğimiz şeyler kadar. Ama Yok’un varlığı şuurlu insanlar için var; gelecekten, birisinden ya da Tanrı’dan bir cevap bekleyenler için var “yokluk”. Nazi kamplarında can çekişen Yahudilerin söyledikleri sözü hatırlayın:

“Tanrı yoktur, çünkü bize öğretilen Tanrı gerçekten var olsaydı böyle bir vahşete asla müsade etmezdi”

Artık olmayan gençlik yılları ya da henüz gelmemiş olan yaşlılık da gerçek değil mi? Hatırlayan ya da ümitli olan, düş kırıklığını ve gelecek korkusunu tatmış her insan için vardır “Yokluk”.

Ateizmin ürettiği en kaliteli metinlerinden biri olan Varlık ve Hiç elinizdeki bu kitabın belkemiğini oluşturuyor. Filozof ve edebiyatçı olan Jean-Paul Sartre hiç şüphesiz Batı felsefesinin köşe taşlarından biridir. Varlık, İnsan, Özgürlük ve Ahlâk tasavvuru üzerine yazdığı eseri tanrısız bir ahlâk teorisi. “Geleneksel” dinler ile göbeğini kesmiş bir “iyi insan” arayışı içinde Sartre. Bu arayışın neticesi ateist emir ve yasaklar değil insan fıtratının önemli bir veçhesi, özgürlük şuuru:

“İnsan özgürdür ve bunun farkındadır; bu farkındalık ile, özgürlük ve sorumluluk şuuruyla yaşamaya mahkûmdur.”

Bu bağlamda Sartre gerçek bir ateist: Tanrı karşıtı değil Tanrı-SIZ. Tanrı fikrini değil ilâhî referansları reddediyor. Tanrı’nın yokluğuna iman etmiş modern ateistler gibi pozitivizmi savunmuyor. Pozitivizmin, bilim-perestliğin de bir din olduğunun farkında. (Bkz. Modern Bir Put: Bilim adlı kitap)

Gerçek şu ki modernite icad oldu, ateizmin bile kalitesi bozuldu! 21ci asrın ateizmi içine kapanık ve savunma pozisyonunda. Fikir üretemiyor çünkü materyalist, bilimsel bilgiyi putlaştıran, Stephen Hawking gibi pozitivist … Ama hepsinden önemlisi İnsan’dan kopuk… Modern ateizm Tanrı’dan kurtulmak isterken İnsan’ı da kaybetmiş. (Bkz. Şalgam suyu varsa Tanrı’ya lüzum yoktur )

Sartre gibi kaliteli ateistlerin çıkış noktası ise bambaşka. Onlar vicdanın sesini duyma gayretindeler. Görünmeyen tanrılar ile kavga etmek yerine “görünürde tanrı yok, biz insan olarak ne yapabiliriz?” diye soruyorlar. İnsan hissiyatından yola çıkılarak bir ortak yaşam projesi icad etmenin peşindeler. Bu çizgiye paralel olarak iç dünyamızda hissettiklerimiz ile dış dünyanın adaleti  arasındaki ilişkiyi ele aldığımız bu kitabı ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Sartre’ı ilk defa okumak ve anlamak isteyenler için de kolaylaştırıcı bir basamak olabilir. Buradan indirebilirsiniz.

Bijî aşitî û biratî »