Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Teröre karşı sıradan vatandaşların yapabilecekleri 3 şey… »

teror-korku

  • Öncelikle terörün amacının bizi öldürmek değil korkutmak olduğunu bilelim.
  • Trafik kazaları, alkol, uyuşturucu binlerce insan öldürür ama terör kadar korkutmaz çünkü “bunlar bana olmaz” deriz. Terör herkesi vurabilir.
  • Polis, asker ve istihbarat görevini yapar ama biz sıradan insanlar nerede durmalıyız?
  • Düşman orduları öldürmek, yıkmak ve ele geçirmek için vurur. Terörün amacıysa korku yoluyla nefreti arttırmak.
  • Demek ki Türk nefreti, Kürt nefreti, Ermeni, Alevi, Suriyeli vb zümreleri hedef alan düşmanca sözler teröre hizmet eder.

Read the rest

Dikkat Kitap: Fikir Kırıntıları-3 »

fikir-kirintilari-3-kapakArtık gazeteler okurlarıyla, TV kanalları seyircileriyle rekabet halinde. Kimilerine göre Donald Trump bile seçimi sosyal medya sayesinde kazandı. Rakibi Hilary Clinton, Başkan Obama, hatta CNN, FOX gibi kanallar sürekli sosyal medyadan yayılan “yalan haberlerden” (fake news) yakınıyorlar. Belki de yalan haberden değil yalan tekelini kaybetmekten rahatsız oldular? Gerçek ne olursa olsun teknoloji eskiden bir oligarşiye ait olan medya gücünü -bir parça da olsa- sıradan insanların eline verdi. Sosyal medya elbette ırkçılık, iftira ve hakaretin yayılması için uygun bir zemin ama “haber” ve “bilgi” ve bunlara ait yorumları herkesin erişebileceği bir noktaya getirmesi açısından ilginç.

Fikir Kırıntıları-3 Derin Düşünce’nin sosyal medyada paylaştığı mesajları kitaplaştıran bir çalışma. Yayına girdiği günden beri Fikir Kırıntıları-1 ve Fikir Kırıntıları-2’nin gördüğü ilgi bize yine cesaret ve güç verdi. Tabi her zamanki gibi konuları derinleştirmek isteyenler için makale ve kitap da tavsiye ettik. Fikir Kırıntıları-3’nin sorguladığı meseleler şunlar:

  1. Sanayi devrimi gerçekten bir devrim midir?
  2. Bürokrasi neden liberalizmin bekçi köpeği oldu?
  3. İngiliz fitnesi neden birmiyor?
  4. Bilim adamlarının en zayıf noktası nedir?
  5. Rüzgâr ve güneş enerjisi gerçekten çevre dostu mu yoksa bu bir şehir efsanesi mi?
  6. Rönesans resim sanatını nasıl öldürdü?
  7. Rusya’nın komünist olması neden İngilizler’e yaradı?
  8. Hangi komplo teorisi gerçek?
  9. Cemaat ve tarikatlerden korkmak gerkir mi?
  10. ABD neden daha çok savaş çıkarmak zorunda?
  11. 15 Temmuz darbecileri yine saldırır mı?
  12. Darbecilerle mücadele etmek için idam mı lâzım yoksa adalet mi?
  13. ABD’de Türkiye’deki gibi bir darbe olur mu?
  14. Darbeye direnmek neden önemlidir? Direnmezsek ne olur? »
  15. Batılı siyasetçiler neden giderek aptallaşıyor? »
  16. Milyonlarca insanı açlıktan öldürecek bir “oyun” kime ne kazandırabilir?
  17. Bürokrasi ve piyasa insanları nasıl etkiler?
  18. Türkiyeli patronlar neden zamanlarını yönetemiyor?
  19. Savaşta Cesaret ve Aptallık arasındaki fark nedir?
  20. Mucizelere şaşırmak gerekir mi?
  21. Dinsiz felsefe olur mu?
  22. Liberal totalitarizm olur mu?
  23. Dünya kamuoyuna ve insanlığın vicdanına neden güvenemiyoruz?
  24. Fransa hakkında söylenen yalanlar ve gizlenen gerçekler nelerdir?
  25. ABD demokrasisi için gerçek tehlike terör müdür yoksa terör korkusu mu?

Fikir Kırıntıları-3” adlı e-kitabı buradan indirebilirsiniz.

PİSA Sonuçlarının Düşündürdükleri »

pisa-sonuclariPISA sonuçları açıklandı kıyamet koptu; iyi de oldu. Beklenmedik ölçüde de bir tartışmanın fitili ateşlenmiş oldu. Eğitim meselemizin bu kadar yüksek sesle ve farklı kesimlerin katılımıyla kapsamlı şekilde masaya yatırılması sık yaşadığımız bir hadise değil. İçsel kaynaklardan belli aralıklarla gelen eleştirilerle bir neticeye vardıramadığımız sorunumuz, dışardan birilerinin elimize karnemizi tutuşturması sebebiyle belki bir hal yoluna girebilir. Dertli olmazsak derman aramaya hacet görmeyiz. Hayırlara vesile olur inşallah diyelim. Âmin.

Eğitimci değilim; uzmanların dillendirdikleri dışında çok çarpıcı ve kestirme farklı herhangi bir çözüm önerim yok. Zaten çözümün ne olduğu konusunda üç aşağı beş yukarı herkes hemfikir görünüyor. Bu çözümlerin daha fazla zaman kaybetmeden kararlı bir irade ve yeterli bir bütçe ile hayata geçirilmesi gerekiyor. Read the rest

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (4) : Cesaret »

savas-uzerine-carl-von-clausewitz_11

Yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı, başrollerini Tom Hanks ve Matt Damon’ın paylaştığı “Er Ryan’ı Kurtarmak” (Saving Private Ryan) adlı film savaşta cesaretin yetmediğini, aynı zamanda metanet gerektiğini anlatan çarpıcı bir hikâye. Özellikle filmin ilk dakikalarında başarıyla sahnelenen Normandiya çıkarması o kadar gerçekçi ki seyirciler yumuşacık koltuklara ve ellerindeki patlamış mısır paketlerine rağmen savaştan yoruluyorlar: “Artık bitsin bu katliam” diye düşünmeye başlıyor insan. Kopan kolların bacakların havada uçuştuğu bu sahneler sıradan kahramanlık filmleri gibi şiddeti estetize etmek yerine olduğu gibi, belki mezbaha gibi gözler önüne serdiği için aslında sanat dahi sayılmaz… Geçelim.

Evet… Gerçek bir savaşta, ölüm her yeri kapladığında ölmek değil yaşamaktır tesadüf. Her taşın altında yaşamı bitirebilecek bir mayın, her çalının ardında vücutları delik deşik edecek bir namlu… 1000 kişilik bir taburdan sadece bir kaç askerin canlı olarak geri döneceğini herkesin bildiği gerçek savaşta ölmeyi bayılmak zanneden tatlısu kahramanları çok uzun yaşamazlar.

Cesaret ve metanet asker için gerekli vasıfların başında gelir

extase-totale_norman-ohler_drogue-nazis-1Savaş sıradan insanları sıra dışı baskılara maruz bırakır ve askerin bu baskıya nasıl tepki vereceği önceden kestirilemez. (Bkz. Savaş, Cihad ve Şehadet) Meselâ siz bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde 2 veya 3 Amerikan askeri daha intihar etmiş olacak. Zira kendi kendini öldüren Amerikan askerlerinin sayısı savaşta vurulanlardan fazla: ABD’de günde 22 asker intihar eder, her 65 dakikada bir! Neden? Çünkü ölüm korkusunu yenmek için uyarıcı moleküller kullanırlar. Yani ABD askerleri hem vicdanî itirazları hem de acıkma, yorgunluk gibi belirtileri askıya alan uyuşturucu maddelerin etkisi altında savaşırlar. Zaten Irak’ta, Afganistan’da bu kadar çok çocuğun bu “kolaylıkta” öldürülebilmesi başka türlü açıklanabilir mi? Elbette birkaç fanatik veya psikopat araya karışmış olabilirdi ama normal şartlarda Kansas’tan, Wisconsin yahut Ohio’dan gelen 20 yaşlarında bir gencin Abu Graib hapishanesinde o iğrenç işkenceleri yapması mümkün değil. Hele cesetlere sarılıp gülerek poz vermeler, uzuvlarını kesip cebinde saklamalar vs.

Cesaret veren kimyasal madde etkisiyle vahşileşen, ayılınca yaşamaktan utanıp intihar eden askerler ABD’ye has değil. 2ci Dünya savaşı sırasında Almanların Polonya, Belçika ve Fransa’yı işgali o kadar hızlı gerçekleşti ki Yıldırım savaşı (Alm. Blitzkrieg) adı verilen taktik bugün dahi askerî uzmanlarla tarihçilerin dikkatini Read the rest

Sanayi devrimini kim devirdi? »

  • sanayi-devrimiSanayi devrimi diye bir şey yoktur. Zira “devrim” hızlı başlayıp hızlı biten sosyal olaylar için kullanılan bir kavram.
  • Sanayi devrimi diye tarihte okutulan şey 2-3 yüzyıllık sürede, ani değil adım adım gelişen bir sosyo-ekonomik dönüşüm.
  • Buharın gücüyle işleyen makineler James Watt’tan öncede daha verimsiz versiyonlarıyla biliniyor ama bunu faydaya devşirecek ne lojistik ne de hammadde akışı var.
  • Kıtaların “keşfinden” sonra İngiltere ve Atlantik’e kıyısı olan diğer devletlere muazzam bir hammadde akışı var. Bu 2 yüzyıllık bir süreç ve sanayi devriminin asıl itici gücü de bu.
  • Bununla da bitmiyor. Sanayi devriminin İngiltere’de gerçekleşmesi tesadüf değil çünkü buhar gücü fosil yakıtlara, başta kömüre bağlı.
  • İngiltere’deki zengin kömür yatakları buhar gücünün etkin kullanılması için gerekli bir diğer faktör.

Read the rest

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup / John Locke »

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup John Locke 10

Aynı amaçla ileri sürülmüş olan, birçoğunun ihmal ettiği bu değerlendirmeler, sivil-siyasî yönetimin bütün yetkisinin insanların sadece sivil çıkarlarda ilgili olduğu, bu dünyanın işleriyle ilgilenmekle sınırlandırıldığı ve hiçbir şekilde öteki dünya konusunda kullanılmaması gerektiği şeklinde bir sonuca ulaşmak için yeterli görünmektedir. Şimdi kilisenin ne olduğunu düşünelim. Kiliseyi, O’nun indinde makbul ve ruhlarının selâmeti için muteber olduğuna hükmettikleri tarzda Tanrı’ya toplu olarak ibadet etmek için kendi istekleriyle bir araya gelmiş gönüllü insanlar topluluğu şeklinde tanımlayacağız.

Onun serbest ve gönüllü bir topluluk olduğunu söylemeliyim. Hiç kimse, bir kilisenin üyesi olarak doğmaz; aksi söz konusu olsaydı, ebeveynlerin dini, dünyevî mallar gibi miras hakkıyla çocuklara intikal ederdi ve herkes, topraklarını elde tutmasını sağlayan aynı tasarruf hakkıyla inancını devam ettirirdi ki, bundan daha saçma hiçbir şey tasavvur edilemez. O hâlde, hiç kimse, doğuştan bir kiliseye yahut mezhebe bağlı değildir; herkes, Tanrı indinde hakikaten makbul olan inancı ve ibadeti bulduğuna inandığı o topluluğa gönüllü olarak katılır.    Kurtuluş ümidi, onun bu cemaate girmesinin tek sebebi olduğu gibi, orada kalmasının da tek nedeni olabilir. Çünkü, bir kimse gönüllü olarak katıldığı topluluğun doktrininde yanlış olan yahut ibadetinde aykırı gelen herhangi bir şey bulursa, bu topluluğu terk etmek, neden ona girdiği zamanki kadar serbest olmasın? Dinî bir topluluğun hiçbir üyesi, o topluluğa sonsuz hayat konusundaki muayyen beklentiden kaynaklanan şey dışında hiçbir bağla bağlanamaz. Bir kilise, o hâlde, bu gaye için kendi istekleriyle bir araya gelmiş üyeler  topluluğudur. Şimdi bunu, kilisenin yetkisinin ne olduğunu ve hangi kanunlara tâbi olduğunu düşünmemiz izliyor. Read the rest

Eskiden liberalizme düşman olan bürokrasi nasıl onun bekçi köpeği oldu? »

1-liberalizmLiberalizmin iddia ettiği gibi “serbest ticaret” diye bir mevhum asla var olmadı.

2-Ticaret tarihte her zaman iktidarların kontrolünde ve onları ayrıcalıklı kılacak imtiyazlar çerçevesinde yapıldı.

3-Bu iktidar odakları zaman zaman değişti, değişirken de ticari kontrolü ele geçirebilecekleri doktrinler inşa ettiler.

4-Ve propagandalarını da bu doktrinler üzerine yoğunlaştırdılar.

5-“Serbest ticaret”, “sınırlı devlet” gibi argümanlarda 17-18yy.’da sömürge limanlarıyla yükselen Avrupa burjuvasının sesiydi.

6-Ticaret üzerinde imtiyazları bulunan hanedanları ya da merkezi bürokrasiyi bu işin dışına atmak istediler.

7-Ve dediler ki “Devlet” bu işlerden uzak dursun. Piyasa olması gereken bir ticari ritimle tüccarlar arasında işlesin.

8- “Devletin” bizden aldığı vergi minimum olsun ve ticarete ilişkin nüfuzu da kısıtlı olsun.

9-Böylece merkez bürokrasi kıtalararası karlı alışverişlerden el çektirildi ve ticari kontrol adım adım burjuvaya geçti.

10-Dönüşümün ardından bu kez aynı burjuva merkez bürokrasiyi başkalarının ticarete nüfuz etmesini engelleyecek şekilde donattı.

11-Endüstriyel regülasyonları engelledi ve küçük sermaye sahiplerinin sisteme giriş çıkışını kapattı.

12-Eskiden düşman olan bürokrasi artık onun bekçi köpeği oldu. Yeni kanunlar ve düzenlemeler sürekli imtiyazları arttırdı.

Read the rest

Kasım ayında en çok okunan kitaplar »

kasim-ayinda-en-cok-okunan-kitaplar

Geride bıraktığımız kasım ayında sitemize 72.223 okur toplam 118.128 ziyaret gerçekleştirdi. Okurlarımız e-kütüphaneden 43.127 kitap indirdiler. Kasım ayında özellikle 22 e-kitap öne çıktı zira bu kitapların her biri 1000’den fazla okunarak 30.156 okumayla toplam erişimin %70’ini teşkil ettiler.

Sinema, edebiyat, resim sanatı ve felsefe ile ilgili kitapların ilk sırada yer alması bilhassa sevindirici. Çünkü ülke gündemini ve zihinlerimizi gereksiz yere işgal eden sahte problemlere rağmen okurlarımızın kendi gündemlerini oluşturabildiklerini bir kez daha gördük. Ayrıca 250’den fazla kitap ve yazarla tanışmayı sağlayan “Kitap tanıtan kitaplar serisi” tümüyle yani 7 kitapla bu listede yerini aldı:

  1. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  2. Kitap Tanıtan Kitap 1
  3. Kitap Tanıtan Kitap 2
  4. Rönesans’ın Kara Kitabı
  5. Fethullah Gülen’i iyi bilirdik
  6. Kitap Tanıtan Kitap 3
  7. Fikir Kırıntıları – 2
  8. Derin Lügat 4.0
  9. Kitap Tanıtan Kitap 6
  10. Fikir Kırıntıları – 1
  11. İslâm’da Mimar ve Şehir
  12. Derin Medeniyet
  13. Kitap Tanıtan Kitap 5
  14. Kitap tanıtan kitap 7
  15. Gözle dinlenen müzik: Tezyin
  16. Kaybedenler Klübü: Anti-demokratik bir muhalefetin kısa tarihi
  17. Senin tanrın çok mu yüksekte?
  18. Öteki Sinemanın Çocukları
  19. İnsan’sız Sinema Olur mu?
  20. Edward Hopper’ı okumak
  21. Gurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”
  22. Kitap Tanıtan Kitap 4

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton »

kotuluk-uzerine-bir-deneme_terry-eagleton-19“… Aslında meselenin gizemli bir tarafı yok. Akıl duyulardan koptuğunda , durum her ikisi için de feci oluyor. Akıl soyutlaşıp kendi içine dönerken sıradan insan varoluşuyla bağlantısını kopartıyor. Bunun sonucu olarak da gündelik hayatı, üzerinde düşünmeye değer bir mesele olarak görmemeye başlıyor. Aynı süreçte duyular artık akıl tarafından yönlendirilmedikleri için gemi azıya alıyorlar. Akıl, rasyonalizmin boyunduruğuna girdiğinde, içgüdülerimiz kendilerini ucuz duygusalcılığa kaptırıyorlar. Akıl yaşamdan uzak bir anlam biçimine dönüşürken tensel varoluş, duyulann emip tükettiği bir yaşantı haline geliyor. Şeytan kibirli bir entelektüel olduğu kadar anlam fikriyle dalga geçen küçük, kaba bir palyaçodur da. Nihilist ve soytarı anlamın en küçük dozuna bile katlanamaz. lşte bu yüzden Adrian’ın müziğinin bir yandan düzen fikrine takılıp kalması, bir yandan da cehennemi bir kaos fikrinden uzaklaşamaması şaşırtıcı değildir. Zaten düzen ve nizama hastalıklı bir önem verenlerin bunu içsel bir kargaşayı bastırmak için yaptıkları bilinen bir şeydir. Köktendinci Hıristiyanlar -cinsellikten başka bir şey düşünemeyen kibirli tipler- konuya güzel bir örnek teşkil eder. Milan Kundera Gülüşün ve Unutuşun Kitabı romanında insanlığın “meleksi” ve “şeytansı” diye nitelediği durumlarından bahseder. Kundera’nm “meleksi” ile kastettiği kökleri gerçekten kopuk, boş ve tumturaklı ideallerdir. Şeytansı ise insanla bağlantılı herhangi bir şeyin az da olsa anlamlı ya da değerli olması fikrine atılan alaycı bir kahkahadır. Meleksi tıka basa anlamla doluyken, şeytansı anlamdan fazlasıyla uzaktır. Meleksi sık sık “Tanrı bu güzel ülkemizi korusun!” gibi şatafatlı klişeler kullanır ve şeytansı kısaca “Kes tıraşı!” diye cevap verir. “Eğer dünyada çok fazla tartışılmaz anlam olursa (meleklerin hükümranlığı),” diye yazar Kundera, “bu insana fazla gelir; anlam eğer yeryüzünden silinirse (iblislerin hükümranlığı), hayatın en küçük kırıntısı bile imkansız hale gelir.” Şeytan, Tann1nın huzurunda muhalif bir kahkaha attığında, meleklerden biri ona çıkışmıştır. “Şeytanın kahkahası,n der Kundera “dünyevi işlerin anlamsızlığını imler, meleğin gülüşü ise dünyanın akılcı bir şekilde düzenlediği, dünyadaki her şeyin son derece anlaşılır, güzel, iyi ve mantıklı olduğu inancının sevincidir.” Meleksi politikacı gibidir, iflah olmaz bir iyimser ve romantiktir: Her şey gelişmektedir, meseleler aşılmakta, kotalar dolmakta ve Tanrı hala güzel ülkemizi koruyup kollamaktadır. Şeytansı ise, tam aksine, doğuştan alaycı ve siniktir; kullandığı dil politikacıların toplum içinde söylediklerinden çok kendi aralarındaki fısıldaşmalarına yakındır. Güç, arzu, kişisel çıkar ve akılcı hesaplamalardan başka hiçbir şeye inanmaz. Amerika Birleşik Devletleri, diğer ülkelerden farklı olarak, aynı zamanda hem meleksi hem de şeytanidir. Pek az ülke son derece şatafatlı bir kamu söylemiyle, tüketici kapitalizmi denilen anlamsız tüketim zincirini birleştirebilmiştir. Bu söylemin amacı peşi sıra gelecek unsura yasallık kazandırmaktır. Şeytanın meleği ve iblisi kendi kişiliğinde birleştirmesi gibi, kötülük de meleksiliği içerir. Bir yönü -meleksi, sofu tarafı- sonsuzluğun peşinde koşar ve faniliğin sıradan seyrinin üstüne çıkmak ister. Ancak aklın gerçeklikten böylesi bir uzaklaşma yaşaması dünyayı anlamdan yoksun kılacaktır. Dünyayı öyle anlamsız bir yere dönüşür ki şeytan artık orada rahatça keyfini sürebilir. Kötülük her zaman ya çok fazla ya da çok az anlam içerir -aslında ikisini de aynı zamanda yapar. Kötülüğün bu ikili yüzü Nazi Almanyası’nda rahatlıkla görülür. Fedakârlık, kahramanlık ve saflıkla ilgili nutuklar atılır ama Freudcuların dediği gibi bir yandan da ölüm ve yok etmeyle ilgili “edebe aykırı bir keyif’e esir olunur. Nazizm insan faniliğinden iğrenen sapkın bir idealizm türüdür. Ama aynı zamanda bu tür bütün ideallerin yüzüne savrulan alaycı bir geğirmedir de. Hem fazlasıyla ciddi, hem alaycıdır -Führer ve Babayurt’la ilgili kasıntı ve hamasi nutuklar atar ama sapına kadar da siniktir …”

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonTavsiye Sohbet

“Ben” kimdir?

Tavsiye makale

Tavsiye Kitap

Derin İnsan

Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”(Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

İnsancıklar / Dostoyevski »

dostoyevski-insanciklarBütün arabaların içine baktım. Hepsinde de süslü hanımefendiler oturmuşlar, belki de prenses ya da kontestiler. Hiç kuşkusuz baloya ya da toplantılara gitme saatleriydi. Prenseslerin ya da aristokrat hanımların yakından nasıl olduklarını merak ederdim. Çok hoş olmalılar diye düşünürdüm. Bugün arabaların içine bakana kadar daha önce hiç görmemiştim. Sonra sizi hatırladım. Ah küçük güvercinim, ah sevgilim. Sizi hatırladıkça kalbim sızlıyor. Neden bu kadar şanssızsınız Varenka? Küçük meleğim! Onlardan ne farkınız var? İyi kalplisiniz, sevecensiniz, eğitimlisiniz. Neden kaderiniz bu kadar kötü? Neden başkaları hiç beklenmedik bir şekilde mutluluğa ulaşırken, iyi insanlar mutsuz yaşamaya mahkûm ediliyorlar? Biliyorum küçüğüm, böyle düşünmenin yanlış ve günah olduğunu biliyorum ama dürüst konuşmak gerekirse daha doğmamış çocuğun kaderi bile iyi yazılmışken neden bazılarının da doğar doğmaz sokağa atıldıklarını merak ediyorum. Aptalların kaderi iyi olurmuş. “Sen aptal, al işte dedenin kesesi. Karıştır, istediğin gibi harca, mutlu ol! Ama sen, adın her neyse avucunu yala. Sana bu yaraşır dostum!” Böyle düşünmek günahtır canım biliyorum ama bazen günah fikirler insanın aklına giriveriyor. Siz de böyle arabalara yakışırdınız. Sizin bir bakışınız değil bizim gibileri, generalleri bile deli ederdi. Size keten değil ipek ve altın işlemeli kıyafetler giymek yaraşırdı. Şimdi olduğu gibi zayıf, hasta görünüşlü biri olmazdınız o zaman. Bonbon şekeri gibi tombul, diri ve gül yanaklı olurdunuz. Ben caddeden geçerken ışıl ışıl pencerelerinizden sizi görünce mutlu olurdum. Gölgenizi bile görmek bana yeterdi. Sizin orada mutlu ve neşeli olduğunuz düşüncesi dahi beni memnun ederdi küçük kuşum. Ama bir de şu hale bakın! Kötü niyetli insanların sizi mahvettikleri, değersiz birtakım insanların Read the rest