RSS Feed for This Post

Fahişelik, şehitlik ve özgürlük

Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena’nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu:

 

1) İnsan-Lena’nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.

2) Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak istemişti.

 

Fahişelik konusunda rastgeldiğim iki katı duruş var:

a)      Katı ahlâkçı: Günahtır, ayıptır! Bütün fakir kadınlar kötü yola mı düşüyor? Namusuyla çalışsın, aza razı olsun…

b)      Katı özgürlükçü: Yetişkin iki insan ne isterse yapar. Fahişelik yapmak isteyen birine (ya da müşterisine) bir liberal olarak (ya da demokrat?) söyleyebileceğim bir şey yok.

 

  

 

İnsan-Lena için böyle midir bilemeyiz ama bir çok insan karnını doyurmak, aile geçindirmek için ahlaken “yanlış” işleri bile bile yapıyor. Bile bile diyoruz çünkü insan-Lena’nın yüzünü gizlemesinde adeta simgeleşiyor bu utanç ve gizlenme çabası.

 

Kız çocukları “ben büyüyünce fahişe olucam, köşeyi dönücem” demez. Bu durumdaki insanlara acımak, kızmak ya da bir katı özgürlükçü gibi “kendi bilir” demek istemiyorum. Gece vakti yol kenarlarında “otostop” yaparken gördüğümüz her insan-fahişe bireysel özgürlüğün ne derecede “çolak” bir kavram olduğunu yüzümüze çarpıyor. Özgürlük tek bacaklı bir masa gibi. Ayakta duramıyor:

“[...] Özgürlük kimyası gereği başka bir kavramla eşleşerek dengelenmesi gereken bir olgudur. Bu denge sağlanmadığı müddetçe, insan nefsine hoş gelen şeyleri gözünde yüceltecek ve kendini en özgür sandığı anda nefsinin kölesi olacaktır. Ne faşist, baskıcı bir siyasî düzen ne de liberal bir demokrasi “hayvan gibi” yaşamayı kendine reva gören bir insana mutluluk veremez. Baskıcı rejim iyiyi, kötüyü ideolojik bir şekilde belirleyip halkını çocuklaştıracaktır, bu kesin.

 Fakat diğer yandan, özgürlüklerin ancak başka bireylerin özgürlüğüyle sınırlandırıldığı [sözde özgür] toplumlarda birey rejimin değil ama kendi nefsinin kölesi olacaktır. Tüketim toplumlarının yol açtığı çevre kirliliği, silah ticareti, kadını ürünleştiren porno endüstrisi ve daha nice sorun bu köleliğin birer işaretidir. (bkz. Pornografi Nasıl Sanat Oldu?)

 Netice olarak özgürlüğün dengeleyici unsuru erdemdir. “benim özgürlüğüm diğer bireylerin özgürlüklerinin başladığı yerde biter” demek değildir doğru çıkış noktası. “Kendim için istediklerimi diğer insanlar için de istiyorum” seviyesinde olabilmektir.

 Evet… Bazı kavramlar çift gezerler ve onları bölüp parçalayarak anlamaya çalıştığınızda tam da aradığınız şeyi kaybedersiniz [...]”

 (Domuz gribi özgürlüğe bulaşır mı? isimli yazının sonuç bölümünden)

Bireysel özgürlüğün tek başına ayakta duramayacağını bu şekilde hatırlattıktan sonra erdem – ahlak gibi kavramların kimyasına girmeye çalışalım ve ardından bunların bireysel olup olamayacağına bakalım.

 

 

“Din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi”

Bizim gençliğimizde böyle bir ders vardı okullarda. Din bir “kültür”, ahlâk da bir “bilgiydi”. Derslerimize bazen felsefe hocaları gelirdi. Ders kitabına bağlı kalınmaz, saygı, iyilik, kötülük gibi kavramlar üzerine heyecanlı tartışmalar yapılırdı. Bazı seneler ise daha “dinci” öğretmenler gelir, çok ezbere bir İslâm kültürü anlatırlardı. Hangi halifenin devesi 3 yaşındayken 5 hurma çekirdeği yutmuş, tam 7 gün kabız olmuş… Öldüren ayrıntılarla insanı dininden nefret ettirmek için birebirdi bu şekil.

 

Herhalde bu zorunlu din derslerinin etkisiyle olacak, “ahlâk ve erdem” gibi kelimeleri kullanmaya başladığınız andan itibaren okuyucularınız/dinleyicileriniz genellikle din-iman moduna geçerler. Bunlar kırmızı çizgilerdir. Tartışılmaz değerlerdir bir çoğu için:

- Çalma! Öldürme! Zina yapma!

- Tamam da neden?

Ne demek neden? ALLAH’ın emri!

 

Cehenneme gitme korkusuyla çalmayan ve öldürmeyen varsa ne zavallı bir insandır o. Cennetteki köşklerin, yiyeceklerin düşüyle sadaka veren, dünyada bir koyup Ahiret’te 3 almayı planlayan ne kadar kumarbaz…

 

 

 

 

Evet, bu “değerler” organize dinlerin tekelinde… İyilik, doğruluk zihinsel boyutundan uzaklaşmış, takkelere, cübbelere, tütsülere, ibadethanelere bürünmüş olarak çıkıkıyor karşımıza çoğunlukla. Cennette arsa pazarlayan bir emlâkçı durumuna düşmüş imamlar, rahipler, hahamlar: “Düşünme, sorgulama, inan, dediğimi yap, fazla kurcalama!”

 

Modernizmin kölesi olan bilim de suç ortağı bu çarpık durumun. Psikologlar, sosyologlar, kriminologlar, psikanalistler… Kimine göre modası geçmiş ahlâkın, erdemin. Alafranga bir laiklik adına olması gereken (ideal) ile olan (ölçülen) arasına şeffaf bir duvar örülmüş.

 

Kimi bu ideali “metafizik” diye dışlar hatta aşağılar. Ama çoğu  “tarafsızlık” adına bilerek ya da bilmeyerek pozitivizmden yana taraf tutar. Hiç hak etmediği halde pozitivist bakışı sıfır noktasına koyarsanız elbette ahlâkî kaygılar “sağda” kalır. Ama kantarın topuzu da kaçmış olur.

 

21ci yüzyılda ahlâkı bize kim öğretebilir ?

Bir insanı eğitim yoluyla “ahlâklı” yapmak mümkün mü? En azından vicdanının sesini duymaya ve komutandan, patrondan önce vicdana uymaya hazır hale getirebilir miyiz çocukları? Belki de millî eğitim isimli çamaşırhanelerde beyinleri yıkamasak, onlara kulaklarını tıkamayı öğretmesek zaten duymaları gereken sesi duyacaklar…

 

Ahlâkın fizik ya da kimya bilgisi gibi öğrenilebilmesi için önce objektif bir biçimde tarif edilmesi gerekir şüphesiz. Yani inançları ne olursa olsun herkesin kabul edebilleceği tanımlar yapmak: Erdem, iyi-kötü, suç, günah, ceza…

 

Fakat “ahlâkı tarif edelim” derken yani bu kavramı bir norma sokarken, standartlaştırırken faşizmin kucağına düşmekten kendimizi nasıl koruyacağız? İslâm’ın tam tersi olan Humeynizm’den ya da Kemalcilikten kendimizi nasıl koruyacağız?

 

Faşizm ve ona yakın duran her türlü oluşuma karşı liberallerle hemfikirim. Yani devlet eliyle erdemin tarif edilmesi ve halka dayatılması felaketten başka birşey getirmiyor:

“[...] Anatole France bir kahramanını şöyle konuşturuyordu:

“Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!”

 

İster İslamcı olsun, ister komünist isterse pozitivist, bütün devrimlerin çelişkisi burada yatıyor: Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu “pedagojik” çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. Tabi bu terörün yaygınlığı ve vahşiliği “yeni bir halk yaratma” projesinin kapsamı ve amaçlarının büyüklüğü ile doğru orantılı [...]”

 

(Humeyni Lenin’i döver mi? Adlı yazıdan alıntı)

 

 

Ancak liberallerin bu noktadan itibaren çuvallamasına da üzülerek bakıyorum. Çünkü tanıdığım liberaller ahlâk konusunda şüpheci bir duruşu tercih ediyorlar:

 “Ahlâk, iyilik, kötülük gibi kavramlar herkese göre değişir. Madem ki objektif bir sınır koyamıyoruz o halde hiç sınır koymayalım, başkasını rahatsız etmedikçe herkes dilediğini yapsın.”

 

Bireysel özgürlükler ve piyasa mekanizmaları ile belirlenen liberal bir yaşam çerçevesi gerçek hayatın taleplerine hitap etmiyor. Kendi adıma liberallerin bu duruşunu bir düşünme tembelliği ve sorumluluktan kaçış olarak değerlendiriyorum.

 

 

Özgürlük ve ahlâk SADECE bireysel midir?

 

6 yaşındaki kızım oldukça yüksek bir kaydıraktan kayacak cesareti kendinde bulamadığı için ağlıyordu :

-Evlâdım üzülme, salıncaklara git.

-Ama benden küçükler bile yapıyor, ben yapamıyorum.

-Canın istemiyorsa mecbur değilsin.

-Canım istemiyor ama ben istiyorum!

 

Ne Yunus Emre’den ne de Sigmund Freud’dan haberi olmayan kızımın benliğindeki çatışmaları böyle kişileştirmesine çok şaşırmıştım. “Canım” dediği bir “aktör” ile “ben” dediği bir başka aktör vardı içinde ve bu iki aktörün istekleri çatışabiliyordu. Üstelik kendine daha yakın hissettiği “ben” bu çatışmanın farkındaydı!

 

Kızımın bir kaydırak başında keşfetmeye başladığı bu dünyaya birey altı dünya diyelim isterseniz. Tabi toplumun en küçük birimi birey değil de “canım” ve “ben” olunca ortalık biraz karışıyor. Dünyamız bir anda 6 milyar “canım” ve 6 milyar “ben” ile oldukça kalabalık bir hal alıyor.

 

“Ben” kimdir?

Sorumlulukları, hakları ve özgürlükleri sürekli gündemde olan birey ile “ben” aynı şey midir? Bu sorulara daha net yanıt arayabilmek için birbiriyle ilgisiz gibi görünen şu üç örneğe göz atalım:

  • Japonya’da insanların onurlarını korumak(!) uğruna intihar etmeleri,
  • Türkiye’de namus(!) uğruna özellikle kadınların öldürülmesi,
  • Hollanda’da özgürlük(!) uğruna çocukla cinsel ilişkinin yasallaşması.

 

Her üç durumda da “üstün” kabul edilen bir varlık / kavram /ilke uğruna daha “alt-aşağı” birşeyin feda edilmesi söz konusu. Bu davranışlar bir çok insana “yanlış” görünse de X uğruna Y feda etmek kalıbı iyi-kötü dediğimiz yargıların kimyasında var. Bunu ispat için aşağıdaki örneklere bakalım:

  • Komşusu aç olduğu için ekmeğini ona veren, “iyilik” uğruna kendi payını feda eden,
  • Evlâdını ezilmekten kurtarmak için kendini yola atan,
  • Vatanını işgalden kurtarmak için ölümü göze alan.

 

Şimdi “iyi” örnekler sayesinde daha net görebildiğimizi sanıyorum, ahlâkın kimyasına ait bu gerçeği: X uğruna Y feda etmek, yani “özgürce” bir seçim yapmak.

 

Tabi hemen “X ve Y nedir?” diye sormak gerek. İntihar eden bir Japonun koruduğuna inandığı haysiyeti meselâ? Bu aşamada bir sonsuzluk algısı devereye giriyor. “ben etten ve kemikten olan bedenimin varlığını feda ediyorum ki haysiyetim yaşasın”. Şimdi okumaya 5 dakika ara verin ve bu analizi sadece “teknik” olarak namus cinayetlerine, sadaka veren bir insana ya da ölümü göze alan bir askere de zihninizde uygulayın… Sonuçta insandaki “ben” algısının tek olMAdığını göreceksiniz. Bir “ben” uğruna başka bir “ben” feda edilebiliyor. Bazen sadaka olayında olduğu gibi küçük maddî çıkarlar bazen de biyolojik (?ampirik) hayatın kendisi.

 

Birey altı dünya’nın keşfiyle birlikte bireysel ahlâk, bireysel özgürlük gibi kavramlar da aşınıyor diye düşünüyorum. Neden?

 

Bu birey altı penceresinden Nazilere karşı mücadele eden direnişçi bir Fransıza bakalım. Elinde silahla görev yerine doğru yürüyor. Bedeninin her zerresi ona “geri git, ne işin var? Öleceksin! Sen mi kurtaracaksın Fransa’yı?” diye haykırıyor ama ben-fransız et-fransıza sözünü geçiriyor. Direnişçi et-ölüme razı ettiği bedeniyle ölümsüz/sonsuz olduğuna inandığı bir “yaşama” doğru yürüyor.

 

Şimdi bu bilgi ile yazının başında bahsettiğim insan-Lena’ya yeniden bakalım. Anne-Lena için çocuğunun karnını doyurmak o kadar üstün/yüce/ulvî bir görev ki bir gün değil her gün hatta her “müşteriyle” yeniden ölmeye razı. Ben-Lena emrediyor, et-Lena soyunuyor ve görevini yerine getiriyor. Bedeninin her zerresi ona tersini yapmasını söylüyor ama o etinden ve haysiyetinden daha üstün tuttuğu bir “görev” için ilerliyor.

 

Bireysel ahlâk penceresinden “şehitlik” ve “fahişelik” ne kadar uzak görünüyor oysa…

 

(not: bu kelimeleri tırnak içinde kullanıyorum çünkü gerçek anlamlarında değil toplumun ve adalet mekanizmalarının nazarındaki anlamlarını kasdediyorum.)

 

Toplumsal boyut

Özgürlük ve ahlâk ile ilgili kavramları birey katına hapsetmenin imkânsızlığını gördük yukarıdaki paragrafta. Daha doğrusu bireyi en küçük, bölünmez sorumlu/hak sahibi birim kabul eden liberalizm, islamcılık ve komünizm gibi modernist temelli politik sistemlerin eninde sonunda birey altı dünya ile bir gerilim üreteceğini saptadık.

 

Aslında bu gerilim sorunun sadece yarısı. Yani modernist politik sistemlerin üreteceği ikinci bir tür gerilim daha var ki o da birey üstü, yani bireyi içeren insan kümeleri ile oluşacak olan çatışma. Aile ile, cemaat ile, mahalle ile, cemiyet ile:

“Hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren bir kadının kendine ve geleceğe bakışı değişir. Eşiyle ilişkilerine de yansır bu. Onlar artık cumartesi akşamları gidecekleri iyi bir film arayan iki sevgili değil geleceğe dair projeleri olan bir anne-babadır.

 Boyu bir kaç milimetreyi geçmeyen bu küçük insan suya düşen bir mürekkep damlası gibidir. Hem suyun rengini değiştirir hem de kendisi suyun etkisiyle bir mürekkep damlası olmaktan çıkar. İnsan bir topluluğa girdiği andan itibaren çok yönlü bir etkileşim başlar. Bu etkileşimin takibi ya da kontrolü imkânsızdır. Sınıfa gelen yeni bir öğrenci, işe yeni alınan bir memur artık o eski “ben” değildir. Girdiği topluluk da o gelmeden önceki topluluk olmayacaktır.

 Önemli nokta bu etkileşimin geri çevrilmesinin de imkânsız oluşudur.

 Bu bağlamda bir arada barış içinde yaşaması umud edilen insanları bir torbadaki tenis topları gibi göremeyiz. Toplum hakları ve ödevleri birbirinin özgürlükleriyle sınırlanan bağımsız bireylerden oluşmaz. Hukuksal ya da siyasî çözümleri sadece bireysel modeller üzerine oturtmak ayrı bir hukukî ve siyasî varlık olan toplumun haklarını çiğnemek olur.

 Değerli yazarımız Enver Gülşen bu konuda ek olarak söylemek istediklerimizi zaten dile getirmiş ve çok güzel bir makale yazmıştı: Kemalizm, Demokratlık ve Liberallik adında.”

 

(Liberaller neden başarısız? makalesinin İç hastalık 3: “Cemaatsel” hak ve özgürlüklere sırt çevirmek isimli paragrafından)

 

Bireysel özgürlüğün kendisi ahlâk ve erdemden, bu iki kavram ise toplumdan ayrı düşünülemiyor. “Ötekiyle” ilişki olmadan tarif edilemiyor ahlâk. Öteki yani hak sahibi. Ama “öteki” insan topluluklarıyla sınırlandırılmalı mı? Doğadaki hayvan ve bitkiler de hak sahibi değil mi? Ahlâk aynı zamanda doğayı korumak için kendi çıkarlarını feda etmek değil mi?

(Bkz. Çevreciliğe anti-modern bir bakış)

 

Bireysel özgürlük özgürlük değildir

 

Birey altı dünya ve toplum sayesinde görüyoruz ki gerçek özgürlük insanın “canının istediğini” değil ödevini yani “gerekeni” yapabilme özgürlüğüdür. Ve bu uğurda daha az “kıymetli” şeyleri feda edebilme özgürlüğüdür.

 

Birey en küçük ya da tek “sorumlu” birim değildir, ahlâkın konusu bireysel olduğu kadar alt-bireysel ve toplumsal olabilir. Birey altı ve birey üstü bu iki seviye ahlâkın hem “üreticisi” hem de “tüketicisi” olduğundan ahlâk bunlardan soyutlanmış olarak düşünülemez.

 

Devlet birey dışındaki bu iki seviyeyi görmezden gelirse ne olur?

 

Sonuç

 

Teknoloji sayesinde/yüzünden “iyi” ve “kötü” olan herşeyin COğRAFÎ menzili arttı. Eskiden “kötülüğü / suçu / günahı” arayıp bulmak gerekiyordu. Artık evlere servis yapılıyor.

Dünya üzerindeki insanlar ıssız birer adada değil tam tersine gittikçe “küçülen bir kamusal alanda” yaşıyorlar.

 

Sadece nükleer füzeler değil para hareketleri de kıtalar arası artık. İnsanî yardım kurumları, suç örgütleri, medya… Siyaset de kıtalar arası yapılıyor kadın ve organ ticareti gibi. Çevre sorunları da kıtalar arası. Bir ülkenin ürettiği asit yağmurları başka bir ülkenin ormanlarını tahrip ediyor.

 

Ticaret, savaş, internet, siyaset, çevre kirliliği… Hayatımızı dolduran iyi ve kötü ne varsa küreselleşti. Yeryüzünde yaşayan insanları bir arada barış içinde yaşatabilecek bir hayat görüşü artık ütopya değil aciliyet halini aldı. Böyle bir dünyada fanatik liberalizmin “bırakınız yapsınlar” duruşu çoktan son kullanma tarihini doldurdu diye düşünüyorum.

 

Liberalliğin ya da demokratlığın bu hayat görüşünü oluştrmaya talip olabilmesi için bireyin “içini” ve “dışını” hesaba katması gerekiyor.

 

Çağrışım Kaynakları

Mesnevî (Mevlâna Hazretleri) , Mişkat’ül Envâr (Gazâlî Hazretleri), Saf Aklın Eleştirisi (Kant), Güzelliğin Analitiği (Kant), Madde ve Bellek (Bergson),…

 

…Bu makale ilginizi çektiyse…

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…

Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.

Buradan indirebilirsiniz.

 

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın” çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda. “Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitapta liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Share on Facebook

8 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 63 Yorum

  2. Yazan:isa Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    çok güzel bir yazı.. ben üniversite son sınıfta ve yüksek lisansa hazırlanan bir öğrenciyim.. bu siteye de tesadüfen ve ilk kez girdim.. bundan sonra fırsat buldukça bakacağım… yazar çok akıllı yorumlarda çok ince analizlerde bulunmuş… gerçekten samimiyetle tebrik ediyorum… çünkü hak da veriyorum.. bence o fahişe de kendi durumu içerisinde şehit… insanlara lazım olan şeyin erdem olduğu da çok doğru.. ama bu,çıkarlardan,menfaatlerden,dini dogmalardan uzak samimi bir erdem olmalı… hatta belki birey şunu düşünmeli erdemli bir hayat için, ”ben en değerli yaratığım, ben en onurlu,en şerefli canlıyım, benim için hayat,yada yaşamak, ne bir ödül nede bir ceza değil,hayat benim için bir görev olmalı…sahip olduğum değerin ve taşıdığım onurun gereklerini yerine getirmeliyim”
    iyi günler.

  3. Yazan:eg Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    sevgili mehmet,
    bu konu ne kadar ele alınsa, ne kadar tartışılsa azdır. zira modern düşüncelerin aşil topuğu da bunlardır diye düşünüyorum. oldukça sistemli ve adeta gözleri kapayıp akılda canlandırılabilecek netlikte bir yazı olmuş. eline sağlık. özellikle

    “6 yaşındaki kızım oldukça yüksek bir kaydıraktan kayacak cesareti kendinde bulamadığı için ağlıyordu :

    -Evlâdım üzülme, salıncaklara git.

    -Ama benden küçükler bile yapıyor, ben yapamıyorum.

    -Canın istemiyorsa mecbur değilsin.

    -Canım istemiyor ama ben istiyorum!”

    kısmına bayıldım. dikkatli gözler ve ruhlar için aslında ne çok şey söylüyor değil mi?

    eline gönlüne sağlık.

  4. Yazan:Katre Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Farklı ve hoş bir yazı olduğu için sıkılmadan ve bir sonraki cümleyi merak ederek sonuna kadar okudum. Kaleminize sağlık, bilgilendirici ve güzel bir yazı. Sorunlar güzel bir şekilde dile getirilmiş, eleştiriler yapılmış, ama bir şey eksik gibi. Çözüm yok gibi geldi bana. Bunlar şunlara sebep olursa, şu noktalar yanlıştır vs. Peki bunlar nasıl düzelir, çözüm önerileri nelerdir merak ettim doğrusu.

    teşekkürler…

  5. Yazan:suzannur Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Son dönemde okuduğum en güzel yazı, tespitlerin hayatın içinden gerçeklerle somutlaştırılarak verilmesi ve insana dair hallerin iyi-kötü tasnifinden kurtarılarak verilmesi, kavramlara bakış açımızın aslında ne kadar güdük olduğu, doğru ve yanlış olarak öğretilenle doğrunun ve yanlışın aslında görece olduğu, hallerin doğru ve yanlışı doğurduğu…
    Sistemlerin tekelleşmeye başladığında ve insanı tektipleştirmeye başladığında, aynı hizaya gelmeleri…
    Tespitler ve insanın yetersizliği, hataları… çözüm ne peki? Kimin doğrusuna göre şekillenecek yasa? Toplum ve birey hangi noktada uyuşacak, kimin yargıları ortak yaşama yön verecek?
    Canımın istediğini hangi noktada yapmaktan vazgeçeceğim de ben’imin dediğini yapmak zorunda kalacağım yani? Buna kim karar verecek? Asıl soru burası bence.

    not: nefis bir yazı.

  6. Yazan:MY Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Arkadaslar ALLAH razi olsun, anlasilmak güzel bir duygu :)

    yazida basta koydugum bebekli fotograf neredeyse bu sitede yazdigim bütün yazilarin bir özeti gibi. Yazarken üzerimden bir yükün yarisi kalkti, yorumlari okuyunca diger yarisi :)

    insan böyle iste, bir anlamda “eksik” yaratilmisiz, “öteki” insanlarla tamamlaniyoruz ancak.

    Katre ve Suzannur hakli olarak “problem buysa çözümü nerede?” diye sormuslar.

    çözüm? Yanilirsam düzeltin, sanirim Sokrat idi söyleyen, “hedefi vurmayi istemek ne büyük kibir, mühim olan okçunun hareketinin dogrulugudur”

    biraz açayim:

    Dünyanin en güzel resminin çizildigi bir cam pano düsünün.Bu kirilmis. Benim cebimde üçgen seklinde kirmizi bir sey vardi. Aldim geldim. Siz de ceplerinizi yoklayin ki diger parçalar çiksin ortaya :))

    Aslinda 2009-2010 dönemini DD sitesinde “ahlak” yili olarak tasarladik. Felsefeci dostlardan, Liberal arkadaslardan da yardim istedik. Zira Locke, Kant, Gazali, Ibn Rüst, Bergson, ibn Sina gibi bir çok düsünürün kiymetli çalismalari var bu konuda.

    Tasavvuf, Insan ve bir ölçüde Vicdan kategorisindeki yazilar bu “arastirma projesinin” bir parçasi oldu dogal olarak.(eskiden yazilmis olsa bile)

    Suzannur ve Katre’nin çözüm ile ilgili sorularina geri dönelim: Insanlara “söyle davranin da mutlu olun ya da cennete gidin” demek yanlis olur diye düsünüyorum. Amaç arkeolojik. Yani kötü nedir? Kötünün gerçek olma kosullari nelerdir? Devlet, birey, nefis…Bütün aktörler bu iyi-kötü eksenine göre nasil bir konumda?

    idrak etmeden iyi seyler yaparsak kötüye ne zaman düsecegimiz belli degil. Bunun farkinda bile olmuyoruz. Sözüm meclisten disari, ezbere iyilik biraz ezbere, robot müslümanlik gibi.

    Bu sebeple iyi-kötü, ahlâk, erdem, hukuk saglam temellere oturmali. Bugüne kadar hiç olmadigi kadar saglam olmali bu temeller.

    takliden iyilik yapmak degil, bilerek, isteyerek, sonuçlarina katlanarak iyiden yana olmak.

    Tabi bunlari uygulaycak olan insan, toplum ve devlet de bu temelleri anlamali, desteklemeli.

    Kanaatimce nihai bir çözümün varligina inanmak problemin bir parçasi. Yani:

    1) Marx,
    2) Beyaz sakalli bir dede,
    3) Bir peygamber,
    4) Tayyip Erdogan,
    5) Atatürk,
    6) Humeyni,
    7) …

    gelsin, bize ne yapmamiz gerektigini söylesin, biz de yapalim diyemiyoruz. Vicdani bir ideolojiye yüklemis oluyoruz ve sonuç her seferinde felaket.

    çözüm? zannediyorum gidilecek sehre degil yolun kendisine odaklanmak ilk adim olacak. Yoksa tatil boyunca burnunu haritadan ve brosürlerden çikaramayan ve tatilini “iskalayan” insanlara benzeriz :)
    Hani kari-koca birbirine çikisip durur, saga dön, sola dön! Oysa etraflari ormanlarla, selaleler ve tarihi eserlerle doludur. Onlar ise aksam olmadan otele varmaya çalisir dururlar.

    Seneque’in dedigi gibi “bütün bir yasam boyunca ölmeyi ögrenmek gerek”

    yola bak, hedefe degil

  7. Yazan:Mustafa Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Muhterem Mehmet Yilmaz Bey yine çetin konulara değindi. Sağ olsun.
    Birkaç fikrimi paylaşmak istedim müsaadeniz ile.
    1.Liberalizm bir politik ve ekonomik felsefedir. Devlet, Ekonomi ve Hukuk ile alakalı evvelen. Liberal hukukta toplumsal hayatın çerçevesi ile alakalı. Bir insanın hayatını her yönü ile düzenleyen tüm liberaller tarafından benimsenmiş bir ahlaki veya etik bir sistemi ve teorisi yoktur. Almanlarda öyle veya böyle Kant felsefesi etkindir. Anglo-saksonlarda J.S.Mill den miras Utilitarizm etiği yaygın. Üstelik hiristiyan ahlakı. Halkta ise 20.yy ikinci bölümünde relativizm ve hedonizm yaygın oldu.
    2.Fahişelik: Bu konularda empirik araştırmalar eminim çok ezber bozar mahiyetinde olur. Avrupada böyle araştırmalar az değil. Buna göre gelişmiş devletlerde önemli kısım onun bunun zorlaması ile değil veya açlık perişanlık yüzünden değil. Sırf para hırsından veya lüks hayata özentidende yapanlar az değil. Elbette öyle olanlar vardır. Fakirlikten veya borç yüzünden yapanlar gibi insan tüccarların baskısı ile yapanlarda elbette vardır. Bu araştırmalarda dikkat çekici bir noktada o bayanların önemli ölçüde bir takım psikolojik hastalıklara düştükleri veya baştan beri o halde bu işlere bulaşmalarıdır. Liberal insan illa ahlaksız veya liberal etiği yok diye fahişliğe illa göz yumması manasına gelmez. Liberal insan olur Islam ahlakını benimser liberal olur başka ahlak veya etiği benimser.
    3. “Düşünme, sorgulama, inan, dediğimi yap, fazla kurcalama!” Insan olur taklidilikten ve basitlikten çıkışı yoktur. Öyle insanlar zihni kabiliyeti çok yüzeysel. Bunları zorlamak zihinlerini karıştırmak ve işin içinden çikamamalarını sağlamak insafsızlıktır. Bu kişinin kompleks ve çapraşık sistemleri anlaması yoktur. Din eserlerinde bu kitle için çok sade ve basit lisan kullanılır. Ve zamanla bilgisi ve kabiliyeti artılırarak veya artarsa daha komplekse geçiş olur. Ilmi bu insanlara dahi kapalı tutmak yoktur Islamda. Ama içindeki bulundukları halleride göz önünde tutulur. Peygamberimiz gelen çölden bedevilere karşı çok açık basit cümleler ile cevab verirdi. Herkeze aklı seviyesinde ve bulundukları şartlar göz önünde tutularak dil uslubu seçilir. „Araştırma“ mutlak hüküm değil. Zekası olana muhakeme kabiliyeti olan insaflı insana deliller ile yaklaşılır. Ama alimlere mahsus cok grifit deliller ilede değil. Imam Gazali eserlerinde bu konuları çok geniş açıklıyor.
    Bugünün hallerinde ise derinden dindarlık devlet eli ile engelli. Istenilen o değil. Onun için halka vaazlerde ilmi değil pedagogik şekilde yaklaşım var. Sistematik ve biraz olsun ilmi seviyeli değil „şunu yap bunu yapma“ dan basitliğe kaçış var. Imam ne yapsın. Birkaç ay öğrenim ile birkaç ezberleme ile „Imam“ oluyorlar.(Ilim ehli Imamlarmz kasd etimyorum). Alim yetiştiren medreseler yokki memleketimizde.

  8. Yazan:İsmet Tunç Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Focus dergisinin 2004, Kasım sayısında “Katil Doğanlar” adlı bir dosya vardı; bu yazıyı okuyunca aklıma bu yazı geldi. İyi kurgulanmış düşünceler bütünlüğü verdiği için yazarı tebrike etmek gerek.

    Biraz düşündüğümüzde varacağımız nihayi sonuç şu: filozofların öteden beri tartışa durduğu konulardan biri olan ahlak konusu. Maalesef bizlerin de hiçbir zaman sonuca erişemeyeceği aşil topuğu konulardan biri. Salt özgürlük bakış açısıyla da açıklanmayacak kadar çetrefilli bir konu. Nihayetinde bütün olay şu: bizler dünyayı nasıl algılıyorsak öyle de yaşıyoruz. Bundan öte bir tavır ya da doktrin bizi herhangi bir sonuca ya da kanaate vardıramaz.

  9. Yazan:çuvaldız Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Hangi varlık için önce ve sonra vardır?

    İnsan, hayatı sıralı yaşar,önce bu sonra şu,sonra da öteki.Bir zaman çizgisinde olanlar olur.

    İnsan dışında hangi varlık bulunduğu andan koparak,şimdiden,şu andan dışarı çıkabilir?Geçmişe dalarak, onu geleceğe doğru taşıyıp,şimdi olmayan iki zamanın kanadına tutunabilir.İşte bu insan olmanın farkı.

    İnsan olmanın başka bir farkı da içinden konuşmak….Kendisiyle konuşur;kendisini,başkalarını,hayatı değerlendirir,ölçer biçer…kararlar alır,kararsız kalır.Kendi kendine,içinden,sessizce,kimsecikler bilmeden,anlamadan ağır laflar söyler,kaygılanır,takdir edip beğenir,tasarılar yapar,tasvir eder,biçimlendirir!

    İçinde fokur fokur kaynayarak ,sessiz sedasız yaşar insan çoğunlukla.Miyavlamadan sessizce duran bir kedi, sessiz durur ama sessizce duran bir insan sessizce içinden konuşur.Bir mabedin önündeki sessizliğe bürünerek.

    Yukarıdaki satırlar Mustafa Ulusoy’un ayrılık, keşke niye varoluş, ölüm gibi konular üzerine kaleme aldığı “Giderken bana bir şeyler söyle” adlı kitabından.

    Bu alıntıyı bana hatırlatan ise Mehmet beyin yazdığı şu satırlar;

    Şimdi okumaya 5 dakika ara verin ve bu analizi sadece “teknik” olarak namus cinayetlerine, sadaka veren bir insana ya da ölümü göze alan bir askere de zihninizde uygulayın… Sonuçta insandaki “ben” algısının tek olMAdığını göreceksiniz. Bir “ben” uğruna başka bir “ben” feda edilebiliyor.

    Sn.Katre’nin sorduğu çözüm için bile sadece düşünüyor olmak belki yanıt niteliğinde çağrışımlara sebep olabilir..

    5 dakika değil 1 dakika bile da yeter!

    İnsan tüm yaşamı boyunca yazdığından,söylediğinden daha fazla süre kendisi ile sessiz bir sohbette.Fakat bu sohbete çoğu zaman sağır yada duyarsız olmayı TERCİH ediyoruz.Özgür irade!Bu tercihi yapıyorken yeterince ÖZGÜR olduğumuz ise söylenemez.Bırakın geçmişe dalmayı şu an içimizde gerçekleşen sessiz konuşmaya bile kulak verecek zamanımız yok,yoğun bir telaşla acele etmekteyiz.İçimizdeki sohbette ben’lerden biri “Ölüm,şu ana çok uzak” derken diğeri “Ölüm’ün ensendeki soluğunu nasıl hissetmezsin?” diye soruyor.

    Ölüm yaşamakta olduğumuz şu ana çok uzaksa “O zamana” kadar para kazanmalı,x markalı kıyafeti almalı,kariyer yapmalı,araba/ev almalı , evlenmeli,çocuk yapmalı,besleyip,büyüyüp falanca okula göndermeli.Bunlar kesmezse eğer dünyayı değiştirerek ölümünün ardından anılan bir kahraman olmak için de çalışılabilir.….ancak …ondan sonra durup yüzümüzü geçmişe dönüp kim olduğumuzu,neyi nerede niçin yaptığımızı ve nereye doğru gitmekte olduğumuzu düşünecek “konforumuz” olabilir, daha önce değil,sırayla!
    Kısaca bu dünya hayatının nimetlerinden sonuna kadar faydalanabilmek için zamanı gelmeden daha önce durmaya ,düşünmeye gerek yok.Hoş,gerek olduğu bir an için hissedilse bile üzerinde uzun uzun kafa yormaya vakit harcanmamalı,yapılacak daha önemli işler,ulaşılması gereken hedefler var.Bir İNSAN gibi yaşamak istiyorsak eğer çözüme ulaşmış konforu olan bilge kişilerin işaret ettiklerine SAHİP olmak zorunda olduğumuzu bilecek kadar düşünmeye zaman ayırmamız bize yetmeli.

    Ama ya eğer ölümün ensemizdeki soluğunu hisseden bir ben’e kulak vererek yaşıyorsak!
    Mehmet bey’in 6 yaşındaki kızının yaptığı gibi kaydırağa/hayata bakmak ve içimizde kendimizle yaptığımız sessiz sohbete kulak kesilebilmek için 1 dakikalığına telaşla zamanın içinde koşmaya ara verip,durabiliyor olsaydık eğer, suya düşen mürekkep damlası gibi bulunduğumuz toplumun renginde bir değişime sebep olamaz mıydık?

    Eğer tüm seçenekleri deneyecek kadar zaman olsaydı özgürlük olur muydu?(a.g.e.sf.23)

    Not:bu yorumu yazdıktan sonra göndermekten vazgeçmiştim.Sonra Mehmet beyin son yorumundaki “bütün bir yasam boyunca ölmeyi ögrenmek gerek” cümlesini okuyunca göndermeye karar verdim.

    Mehmet bey,canım ve ben elinize, gönlünüze sağlık diyoruz.Zira sessiz sohbetlerimizde yazdıklarızdan çok faydalanıyoruz. :-)

  10. Yazan:Mustafa Râvî Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Mehmet Bey, yazınız çok güzel ve doğruydu.

    Ama galiba hakikaten itiraz etmem gereken tek bir yer var. Şunu yazmışsınız:

    “Daha doğrusu bireyi en küçük, bölünmez sorumlu/hak sahibi birim kabul eden liberalizm, islamcılık ve komünizm gibi modernist temelli politik sistemlerin eninde sonunda birey altı dünya ile bir gerilim üreteceğini saptadık.”

    Liberalizmin ve komünizmin ideologları, doktrincileri var ve liberalist veya komünist denen insanlar bunları büyük oranda kabul etmiş bulunuyorlar.

    Oysa İslâmcılığın ve daha önemlisi kendilerine İslâmcı denen veya kendilerini İslâmcı diye niteleyebilecek olan insanların, benim bildiğim ideologları ve doktrincileri yok. Bu işe soyunanlar olmuşsa bile İslâmcıların yüzde 99′unun bunlarla alâkası ve hatta belki de bunlardan haberi bile yok. Belirli bir ideoloji ve doktrin olarak İslâmcılık diye bir şey, dolayısıyla, yok.

    O yüzden o cümleniz son derece anlamsız olmuş. Elma ile armudu bir araya koymak olmuş. Az veya çok ince ve ayrıntılı bir şekilde tanımlanmış ve daha doğrusu bir doktrin haline getirilmiş kavramlar ile, İslâmcılık gibi bunlara bu açıdan hiç benzemeyen bir kavramı aynı kefeye koymanız, naçizane kanaatimce, çok yanlış idi.

    Bugün insanların İslâmcı dedikleri kimseler; istisnalarıyla beraber, İslâm’a hakikaten, bütünüyle ve bilinçli olarak inanan ve onu geçmiş bir zamanda çakılı bırakmayıp, olması gerektiği gibi günümüze taşıma çabası içinde olan insanlardır sadece. Ben bunu böyle gözlemledim.

    Bu insanlar çok yanlış ve tutarsız şeyler bile söyleseler bu çabaları esnasında, çoğunlukla en samimî, en doğru, en sahici şeyleri söyleyenler yine de onlardır. İslâm dinini akıl ve tahkìk ile geleceğe taşıyanlar, dolayısıyla ümmetin ve insanlığın can damarları olanlar, onlardır.

    İnanç ve ahlâk esaslarını, sadece öğrenilen şeyler olarak görmeyenler, onları aynı zamanda temel ilkeler bakımından (temel ilkeler bakımından, yoksa ayrıntıların hepsiyle uğraşıp hepsini tahkik etmeye kimsenin ömrü yetmez) herkesin kendisinin keşfedip özümsediği ve hakkıyla elde ettiği kişisel kazanımlar olarak görenler, sadece olmasa bile en çok onlar arasındadır.

    Onların belki de ekseriyeti, evet, modernizmin samimiyetle haklı buldukları ithamlarını ve meydan okumalarını ciddiye alıp onlar üzerinde çalışan insanlardır. Ama bu onları modernist yapmıyor, aksine belki de modernizmin tek alternatifi yapıyor…

  11. Yazan:kerem Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Mehmet Bey’in şahsi analizleri ilgimi çektiği için okudum, birçok noktada da katıldığımı söyleyebilirim. Ancak yazı biraz dağınık, biraz da sonucu iyi bağlanamamış bir yazı. Asıl eleştirim de şehitlik kavramının fahişelikle benzeştirilmesi. Şehidin bedenini(yazara göre etini) sunması ile fahişenin bedenini sunmasının benzetilmesi Şehitlik kavramının yanlış anlaşıldığı veya sulandırıldığı veya hafife alındığı ihtimallerini akla getiriyor. Yazıya ilginç bir başlık olsun diye iki kelime yana yana getirildiyse bu da kurnazca bir secim olabilir ancak şehitlik kelimesi tamamen dini bir kavramdır. Şehit hesapçı, faydacı ve oportinist bir akılla hareket etmez. Şehit mantığı devre dışı bırakarak yüce bir amaç için aşk ile harekete geçen, davası için bedenini (etini) yaratıcıya sunan insandır. Şehit cennet karşılığı malını ve canını Allah’a satan kişidir. Şehit toplumu ateşten kurtarmak için kendini yakan kişidir. Kısaca şehitlik ile fahişelik benzetmesini çok anlamsız ve yanlış bulduğumu belirtmek istedim. Selamlarımla

  12. Yazan:H.Yavuz Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Epikurosçulara göre”Yaşadığımız sürece ölüm yoktur,ölüm geldiğinde ise biz yokuz.”Evet,yaşadığımız sürece ölüm yok,sadece ölümcül problemler var.Ölümün başka bir versiyonu.Ölümcül problemler.Problemler ölümcül olunca,yaşam bir tabutan başka bir şey olmuyor.Ortaçağ felesefecileri,otoriteye(Dine)inancı temel aldığından dolayı,problemlerin bu hayattan ziyade,ahir zamanın problemlerini öne sürerek,insanları kendi yazgılarına boyun eğmelerine iterek itaatkar bir toplum yaratma çabasındaydılar.Modern felsefeciler ise,insanın poblemlerini çözecek güce ve iradeye sahip olduklarını,özgürlüğün kendi egemenlikleri,mutluluğunda erdem ve bilegelikten geçtiğini savundular.Bu çatışma hali insanlık tarihinden beri günceliğini kaybetmedi.
    Mehmet beyin,anlamı kadar düşündürücü yazısı için tebrik ediyorum.Evet ölümcül problemleri bir kez daha gözümüzün içine değil,ruhumuzun derinliklerine saldığı için tebrik ediyorum.Lenanın bacağının yanında görülen iki yaş çocuğunun oyuncakları.oyuncaklar..oyuncakmı yoksa yüreğimize vurulmuş parangalarmı onlar.Abartıyormuyum sizce?Aslında ben abartmıyayayım diye işkence aleti demedim o oyuncaklara.O oyuncaklar(parangalar)olmasa öle bir yazıda yazmıyacaktım.
    Gelelim yaşamımızdaki ölümcül problemlerle nasıl ilgilendiğimiz konusuna.Uzun süredir sesizce takip etiğim sitenin oldukça verimli yazar kadrosu ve yaratıcılığı iyi bir şey.Fakat iyi bir şeyle yetinecek lüxe sahip olduğumuzu düşünmüyorum.Güçlerin,iktidarların bize söyledikleri “yazgınıza boyun eğin”ahir hayatın mutluluğu varken dünyevi mutluluktan vazgeçinlerimi dinliyecez.Yoksa irademize ve gücümüze inanıp yaşamımızdaki ölümcül problemleri bir nebze olsun hafifletecek çareler üzerindemi duracaz.Hangisine karar verecez?sefaletimiz boyumuzu aşmış,oyuncaklar bile kabus olmuşken,ne yapmamız gerekiyor?
    Bence bu sitenin eksiği yaşamımızda üretklerimizi sivil insiyatife pratikte dökemememiz geliyor bana.siz ne dersiniz.
    Neyse yorum için uzun bir yazı oldu sanırım.Mehmet beye bana verdiği rahatsızlıktan dolayı minetarım…

  13. Yazan:Ayşenur Bulut Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Merhaba

    Mehmet Bey demişsiniz ki:

    Insanlara “söyle davranin da mutlu olun ya da cennete gidin” demek yanlis olur diye düsünüyorum. Amaç arkeolojik. Yani kötü nedir? Kötünün gerçek olma kosullari nelerdir? Devlet, birey, nefis…Bütün aktörler bu iyi-kötü eksenine göre nasil bir konumda?

    Burada, çok kısır bir bakışla okumadıysam şayet, bir soru sormak isterim. Bir müslüman olarak rehber edindiğim Kuran nasıl davranmam gerektiğini, iyi amelde ve de kötü amelde bulacağım karşılıkları, mutluluğun ve cennetin yolları için yapmam gerekenleri söyler. Bu durumda ne düşünmem gerekiyor?

    Bu soruya verilen cevabın ardından saydığınız aktörler üzerinden konuşabilirim. Bir kurallar bütünü ama sadece kuraldan ibaret olmayan bir dine mensup biri olarak önce referansımı bilmeliyim ki şeylerin nerede başlayıp nerede biteceğini bileyim.

    Kanaatimce nihai bir çözümün varligina inanmak problemin bir parçasi. Yani:

    1) Marx,
    2) Beyaz sakalli bir dede,
    3) Bir peygamber,
    4) Tayyip Erdogan,
    5) Atatürk,
    6) Humeyni,
    7) …

    gelsin, bize ne yapmamiz gerektigini söylesin, biz de yapalim diyemiyoruz. Vicdani bir ideolojiye yüklemis oluyoruz ve sonuç her seferinde felaket.

    Peygamber bu kategoriye girer mi?

  14. Yazan:MY Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Mustafa Bey,

    Yorumunuz kismen serh, kismen ek bilgi/ ek bakis açisi mahiyetinde.
    Yazdikalriniza bir itirazim yok. Özellikle 3cü maddedeki uyariniz
    çok yerinde. Her bilgi her insan için degil. Hatta zararli dahi
    olabilir. Yine dediginiz gibi Islam alimleri çok hassasiyet
    göstermistir bu konuda.

    Bir alim degil sadece merakli bir insan oldugum için
    yazimin özellikle insanlari düsünmeye sevk etmesini istiyorum.

    Yani MY’nin görüslerinin benimsenmesinden çok daha önemli
    gördügüm sey su: Insanlar bu tür yazilari okuyarak desinler ki
    “X, Y konularda emin oldugum seyleri yeniden gözden geçireyim,
    yeni çikan kitaplari okuyayim, dostlarimla tartisayim”

    Su ana kadar yazilmis yorumlarin güzelliginden basim döndü desem
    abartmis olmam. Daha 24 saat olmadi, yorumlardan konu hakkinda
    yeni seyler ögrenmekteyim.

    Ismet Bey,

    “Nihayetinde bütün olay şu: bizler dünyayı nasıl algılıyorsak öyle de yaşıyoruz. Bundan öte bir tavır ya da doktrin bizi herhangi bir sonuca ya da kanaate vardıramaz.” demissiniz.

    Burada Hume’u andiran bir süphecilik sezdim. Ama bu noktayi
    bir denge noktasi olarak kabul edemem. Yazida liberalleri
    elestirdigim noktalardan biri de bu. Bugün, 2009 senesinde
    cevap bulamiyoruz diye soru sormaktan vaz geçmek olmaz mi bu durus?

    Ahlakli bir toplum icad etmekten vazgeçmek kanaatimce yanlis.
    Böyle davransalardi insanlar ne uçak, ne bilgisayar ne de
    telefon icad edilirdi :)

    çok zor ama mecburuz.

    çuvaldiz Hanim,

    Sizi özlemistik, bekledigimize degdi :)
    Su an sitede yazilmis 20 binden fazla yorum var, sanirim en güzellerinden
    birini kazandirdiniz bize.

    Muhabbetle selamliyorum sizi, kendinizi bu kadar özletmeyin artik.

  15. Yazan:MY Tarih: Tem 28, 2009 | Reply

    Mustafa Râvî Bey,

    Öncelikle sitemize hos geldiniz. Nazik ve özenli yorumunuz için tesekkür ediyorum. Sözlerinize söyle yanit vereyim:

    Bugün insanların İslâmcı dedikleri kimseler; istisnalarıyla beraber, İslâm’a hakikaten, bütünüyle ve bilinçli olarak inanan ve onu geçmiş bir zamanda çakılı bırakmayıp, olması gerektiği gibi günümüze taşıma çabası içinde olan insanlardır sadece. (MR)

    Bence Islam yeterince net. Müslüman olmak yetmeli. Bu dediklerinizi ve daha fazlasini yapmak her Müslümanin hakki ve ödevi. Dediginiz gibi Islamcilik adina çok iyi isler yapildi, yapiliyor. Ama “Islamci” diyerek kendini diger Müslümanlardan ayri tutanlarin hatali olduklarini düsünüyorum. Istemeseler de tipki milliyetçiler gibi bölücülük yapiyorlar. Nasil Türk olmak Türklerin iyiligini istemek ve çalismak için yeterli ise Müslüman olmak da yeterli.

    Bu insanlar çok yanlış ve tutarsız şeyler bile söyleseler bu çabaları esnasında, çoğunlukla en samimî, en doğru, en sahici şeyleri söyleyenler yine de onlardır. İslâm dinini akıl ve tahkìk ile geleceğe taşıyanlar, dolayısıyla ümmetin ve insanlığın can damarları olanlar, onlardır. (MR)

    Çok samimi olduklarini biliyorum, gözlüyorum. Ama unutmayalim ki komünistler de dünyaya baris getirmek için çalisirken samimiydiler. Fransiz devrimini yapanlar (ki milliyetçilik çok hakimdi) kanunlarini, bildirgelerini “evrensel” olarak niteliyorlardi. Ama Fransiz milliyetçiligi önce ispanya ve Almanya’yi kana buladi. Sonra yeni milliyetçiliklerin dogmasina sebep oldu. Birinci ve ikinci dünya savasinda ölenlerin ve tabi yikilan osmanlinin enkazinin altinda kalan araplarin, ermenilerin … ve tabi türklerin kani siçramistir fransiz ihtilaline.

    Komünistleri ise anlatmaya gerek var mi?

    Fransa’da bir laf var, “cehenneme giden yol iyi niyet taslariyla dösenmistir” der. Seriatçi oldugunu iddia eden Iran’i, Suudi Arabistan’i ve Sudan’i elestirmeye çekinen bir sürü Islamci taniyorum. Demek ki önce iyi bir Müslüman olmak gerekiyor diyorum. Ne Islamci, ne Muhammedçi… Sadece Müslüman… En azindan bana yeter bu : )

    İnanç ve ahlâk esaslarını, sadece öğrenilen şeyler olarak görmeyenler, onları aynı zamanda temel ilkeler bakımından (temel ilkeler bakımından, yoksa ayrıntıların hepsiyle uğraşıp hepsini tahkik etmeye kimsenin ömrü yetmez) herkesin kendisinin keşfedip özümsediği ve hakkıyla elde ettiği kişisel kazanımlar olarak görenler, sadece olmasa bile en çok onlar arasındadır. (MR)

    Yine bu Müslümanlar için ödevdir. Islamci olmaya gerek yoktur. Kur’an’da 200-300 civarinda ayet hak-hukuk-suç-ceza der. Ama bunun 3 misli ayet akli kullanmaktan, bilimsel arastirma yapmak, ögrenmek ve ve bilgiyi yaymak gerektigini anlatir.

    Tabi kelimelerin anlamlari konusunda anlasalim. Siz eger Islamci = iyi Müslüman olmaya çalisan, gayretli kisi diyorsaniz baska. Ama Hz Muhammed zamaninda Islamcilik var miydi? Müslüman olmak yetmiyor muydu? (Cehaletimden soruyorum, gerçekten bilmiyorum)

    Onların belki de ekseriyeti, evet, modernizmin samimiyetle haklı buldukları ithamlarını ve meydan okumalarını ciddiye alıp onlar üzerinde çalışan insanlardır. Ama bu onları modernist yapmıyor, aksine belki de modernizmin tek alternatifi yapıyor… (MR)

    “Islam modernizmin alternatifidir” derseniz tamam. Ama islamcilik derseniz gerçek biraz aci: Bir dostumun çok sert biçimde ifade ettigi gibi “Türkiye’de her siyasi akim Kemalizm tarafindan döllenmistir, islamcilik da buna dahildir”

    Evet, bugün milliyetçi ve militarist bir kusak yetisiyor. sehitlik = ölüm(!) Islam = savas(!), Türk irki seçilmistir(!), Yahudiler biyolojik olarak kötû yaratilmistir(!)… Bütün bunlar modernizmin bize bulastirdigi hastaliklar. Ermenilerden nefret etmeyen, Hristiyanlardan korkmayan kaç Islamci taniyoruz?

    Cevap vermeniz sart degil. Kendiniz bir düsünün.

  16. Yazan:MY Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Kerem Bey,

    Yazinin daginikligi konusunda haklisiniz, toparlanmasi inanin çok güç bir konu. Çok kisa bir sey çiziktirivermekle 1000 sayfalik felsefe kitabi yazmak arasinda bir yerlerde durmak gerekiyordu. Kendi fikirlerimi sunarak insanlardan daha ne ögrenebilirim diye ugrasiyorum.

    Sehitlik ve Fahiseligin yanyana gelmesi raslanti ya da reklam amaçli degil. Sehit dediginiz Cennet’e gider. Yani bütün günahlari affedilir. Kim tarafindan ? Anayasa Mahkemesi ? Genel Kurmay ? CHP ? Hayir. ALLAH tarafindan. O halde ölüm sekli ne olursa olsun bir kimse hakkinda « sehit » demek bize düser mi ? Ya da serefsizce öldügünü sandigimiz bir insan sehiden gitmis olamaz mi ?

    “Fahiselik” ve “sehitlik”, yazidaki parantezde de belirttigim gibi, bizlerin koydugu sifatlar. Öldükten sonra nasil yargilanacagimizi ise sadece ALLAH biliyor. Resmen « sehid » ilan edilen herkesin Cennet’e girecegi o kadar kesin degil bence.

    Müslümanların iç hastalıkları isimli yazida verdigim bir dip notu hatirlatayim :

    Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman’ı izlemiş ve O’nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür. Kuzman’ın ölüm şekli Allah Resulu’ne iletilince şöyle buyurmuştur: “Insanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir” (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, Iman, 179).

    Aysenur Hanim Merhaba,

    Birinci sorunuz:

    « Bir müslüman olarak rehber edindiğim Kuran nasıl davranmam gerektiğini, iyi amelde ve de kötü amelde bulacağım karşılıkları, mutluluğun ve cennetin yolları için yapmam gerekenleri söyler. Bu durumda ne düşünmem gerekiyor? » (AB)

    Kur’an’i neden rehber edindiniz kendinize diye sorayim önce. Baska hangi rehberleri arastirdiniz?

    Siz bu isleri benden daha iyi bilirsiniz ama ben yine de anlatayim :)

    Bence ne düsünmeniz gerektigini kendi içinizde aramaniz gerekiyor. Benim anlayisima göre Islam insanlara « artik düsünmenize gerek yok » demiyor. Tam tersi. Aklimda kalan bir hadisi mealen yazayim ; « Bu dünyada rahat yüzü arayan yilanlarin içinde uyumaya çalisan birine benzer ». Yani Müslüman bence biraz “rahatsiz – tetikte” olmali. Otomatik pilotu yok bu isin. 5 vakit namaza basladiktan bir süre sonra etrafindakilerin kusurlariyla ugrasmaya baslayan ne çok Islamator var : « Namaz borcun var mi ? Neden oruç tutmuyorsun ?…. » Demek ki Müslümanlik rahat edilecek bir nokta degil. Nefsimiz bizi her yerden yakaliyor, kandiriyor.

    Müslüman bence nöbetteki bir asker gibi olmali. En basta da iç düsmanina karsi. Elbette Islam bize bu iç savasi kazanmak için gerekli « aletleri » sunuyor. Ama vermiyor. Sunuyor. Almak ya da birakmak bize kalmis. Özgürüz kisacasi. Ve tabi sorumluyuz.

    Ikinci sorunuz:
    Kanaatimce nihai bir çözümün varligina inanmak problemin bir parçasi. Yani:
    1) Marx,
    2) Beyaz sakalli bir dede,
    3) Bir peygamber,
    4) Tayyip Erdogan,
    5) Atatürk,
    6) Humeyni,
    7) …
    gelsin, bize ne yapmamiz gerektigini söylesin, biz de yapalim diyemiyoruz. Vicdani bir ideolojiye yüklemis oluyoruz ve sonuç her seferinde felaket. (MY)
    Peygamber bu kategoriye girer mi? (AB)

    Evet. Bence girer. Daha dogrusu herkese uymak için, ailesi öyle diye, Müslüman olan biri için mesele degil. Ama aklina, vicdanina uydugu için Islam’i seçen biri dogal olarak herseyi sorgulamak ister.

    Yoksa Peygamber’i taklid ediyorum diye 12ci yüzyil Buhara Türklerinin kiyafetiyle (Müslümanca giyindigini sanarak) ortalarda gezer insanlar, dislerini temizlemek için misvak kullanir, gavur icadi dis firçasindan uzak durur, 10 saatte abdest alir, vs, vs. Sorgulama olmadigi için ezber din folklörlesir.

    Ney çalan, hat kursuna giden, ezbere Kur’an okuyan insanlar tanidim. Çogu degil ALLAH’tan, ama içlerinde Kürt düsmani olanlar var! Isim benzerligi diyorum. Benim Islam’im bu degil diyorum. “Kafirsin” diyecek degilim ya!

    « Gözlerimi kaparim, söyleneni yaparim » cinsinden bir Islam bence yanlis anlasilmis bir Islam’dir. Tabi okuma yazma oraninin %5 oldugu bir toplum ile %90 oldugu bir toplumda sorgulama miktari farkli olacaktir.

    Tabi tetkik etmenin de bir yolu, yordami vardir. Bu konuyu zaten Cemile çok güzel anlatti harika bir yazi ile, herkese tavsiye ederim : http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/

    Elbette akil ve mantik imani tek basina ayakta tutamaz. Öteki parçalari Cemile’nin yazisinda bulacaksiniz.

    Ama konumuz olan akla geri gelecek olursak, Kur’an’in çok yerinde «Akletmez misiniz, akli olanlar için bunda isaret çoktur, aklınızı kullanmaz mısınız?» gibi ifadeler çok geçer. Ben bir kaç hadis vererek konuyu kapatayim :

    «Aklı doğru olmayanın dini de doğru olmaz.» (Taberani)

    «Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.» (Deylemi)

    «Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.» (Buhari)

    «Akıl imandandır.» (Beyheki)

    «Kişinin dini, aklı ölçüsündedir. Aklı olmayanın dini yoktur.» (Ebuşşeyh)

    «İnsanı ayakta tutan aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur.» (Beyheki)

    «Akıllı olmak, din işlerinde sevinç kaynağıdır.» (İbni Asakir)

  17. Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    ne alaka gibi olabilir ama içimde kalmasın; ilgiyi kuranlar ve ilgilenenler istifade etsin yahut yanıldığımı bileyim için ifade edeyim…

    insan-toplum-çevre. bunun dışında bunlarla ilgili cümle kurmak için kullanılacak tüm sosyalbilimsel/sosyolojik kavramlar bu üç temelle ilişkileri dikkatlice anlaşıldıktan sonra cümleye dahil olabilir. bunlardan bağımsızmış gibi cümle içinde bir önermeye dönüştürülürlerse şayet, bunlardan bağımsız bir anlamları varmış gibi kabuledilirler ve bir süre sonra otonomi daha sonra özgürlük talebinde bulunup başa bela olabilirler; mesela: yasa, iktidar, para, devlet.

    yukarıdaki pekçok kısmına katılıp kısmen itiraz edeceğim yazıda itiraz edeceğim kısımların başında ” devlet ” kavramının toplumdan bağımsız bir varlık gibi algılanmasına müsait cümlelerdir.

    devlet, doğrudan bir “emir” kipidir. kendisine uyacak bir kul, el ayak arayışındadır; onu bulduğunda kontrol 1:”emir kulu” gerçekleşir ve 2. yi elegeçirmeyi/sürdürülebilir büyüme talep eden, bireyi ve dolayısıyla toplumu esir alan bir karanlıktır:iblis de denebilir.

    “islamcılık” eleştirisi geçerken cümle içinde, teklif eden değil tehtid edip zorla güzelleştiren totaliter bir algıya/faşizm=devlet yapılmış bir eleştiri vardı kanımca; lakin, dayatmanın kaçınılmaz kabul edildiği bir dünyada özgürlüğü anlatmak, kimsenin görmediği zümrüdü anka kuşunu anlatmaktan daha zor.

    modernlik ve gelenekselcilik/muhafazakarlık; sağcılık ve solculuk yahut kapitalizm ve komünizm yada liberalizm ve anarşizm sürekli birbirlerini üreten, kurgusal varlığı bir türlü ortadan kaldırılamayan iktidar alanı devletin beka kaygısını gideren ve zihinlerde sürekli inşasını mümkün kılan, aynı gövdeyi/devleti ayakta tutan koltuk değnekleridir; çünkü taban tavan ilişkisiz bir algıyı yok saymaktadırlar. varlık = otorite ve hıyar-arşidir.( aşil topuk diyorlar burada= piramit. cennette, bir cepte cami bir cepte plaza maketiyle dolaşılacak algısı, oysa belki sadece gerçeğin çölünde oturup sohbet edilecek bilemediğimize değin…gibi mesela, neyse)

    bu yaşlı cüsse ceset olarak kurgulandığı günden beri tarihin kırılma anları diyebileceğimiz rasullerin ortaya çıkıp bilinçleri dirilttiği zamanlarda kısmen ortadan kalksa da, kurgu olduğu için inşası pekte zorlanılmadan yeniden yepisyeniden masallanabilmektedir. konformizme yatkın beşer, kafasını, aklı ile ilgili işlerde kullanmak yerine çekiç olarak kullanmayı yeğlediği her dönemde devlet hortlamış ve bu boşaltılmış kafanın içini işgal etmiştir. hoş temizlenmesi, işgal edilmesinden daha az veya daha çok emeği gerektirmez; yeter koşul ” fedakarlığı ” öğrenebilmek yada unutabilmek kadar yakındır.

    sanıyorum anarşist söylem dışında devleti ortadan kaldırmak gerektiği iddiasında bulunan bir öneriden haberdar değiliz. onlar da zaten açılacak büyük boşlukta ortaya çıkacak özgürlüğün nasıl kontrol edilebileceğinden emin olamadıkları için yani mevcut boşlukta meydana gelecek neo çeteleşme ve neodevlet temelini önleyecek şeyin neliği sorunundan yada paradokstan kurtulamadıkları için sadece: en doğrunun yarısına sahip hadım tarih kundakçı matematik kucağında ahlak arayışı içindeler mi, mış gibi yapmayı içselleştirip tembelliğin manifestosunu mu yazıyorlar ayırabilmek mümkün değil şimdilik…

    hasılı kelam bunca lafı hiçbirşey bilmeyen biri değilim demek için; bunu demeyi de: ” devleti yıkalım ” bu bizi elegeçiren köleleştiren ve gücünü bizim belirsizliğimizden alan bir canavar…demek için ettim.

    bizi anarşistlerden ayıran ne olacak diye soran olacaksa cevap verebilirim. sorulmamış soruya cevap üretmek kadar acı veren bir acı daha tanımıyorum.

    bu eleştirilerden özellikle nasiplenmesini umduklarım başta mehmet bey ve enver bey olmak üzere tüm müdavimlerdir. neden ilk iki isim?
    bireyi topluma kurban etmeye hazır görüyorum onları ve toplumu bireye kurban etmekten ne farkı var bunun? bunun bir yumurta tavuk paradoksu olduğu anlaşılmıyor mu? gelin paradokslara cevap üretmeyip elimizin tersine yaslayıp, sınırları keşfedelim; ötesini istesekte algılayamayız. enver beyin deyimiyle: kuantum belirsizliğinden ne umabiliriz gayya kuyularında bulamadıklarımızdan fazla…çünkü paradokslar insan sınırlarının dışından/gaybdan/belirsizlikten üretilir ve asla doğru cevabı bilinemez; sadece biliyormuş gibi yapıp/kahin=devletadamı, bilmeyen kandırmakta kullanılır ve işlevseldir=devlet

    saygılar

  18. Yazan:Mehmet Emin Yıldırım Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Ellerinize sağlık…

    “Özgürlük kimyası gereği başka bir kavramla eşleşerek dengelenmesi gereken bir olgudur.” cümlesinde kavramlar üzerinden düşünmeye aykırı bir yapı bulunuyor. Kavramların doğru seçilmemesi zihinsel ve zihin üstü açılımların engellenmesine neden olabilir. Burada nefsi istekleri ön plana çıkaran isterik davranış biçimi için “keyf” kavramını kullanmak daha önemli açılımlar sağlayacaktır. Özgürlük ve keyf aynı kavramlar değildir. “Özgür” kelimesi diğer bir kavram ile yardımcı hal bulursa (erdem) da zihinsel bir karışıklık yaratacaktır. Hakiki yapısında “özgür birey” ve özgür kavramı tüm keyfi atıştırmalardan kendini sınırlandırmaya işaret eder. O yüzden din ve getirisi şeriat kuralları belirli bir itikad oluşturarak insanı özgür birey haline getirmeyi amaçlamaktadır.

    İdeolojik sistemler; kurulumunu sağlayan bireylerin kendi tasarrufunda bir açılım oluşturduğu için eksik yapılar sunabilirler. İdeolojiden ayırıp düşünürsek; dinin akılca değişmez kuralları ancak manevi isdidat ve kabiliyet yönünden özel kişilerde açılım sağlanarak ortaya koyulabilir. Bahsi geçen sistem insanları (Marks, vb) kavram hatası yapılan “Peygamber değil” Resul veya Nebi seçilmiş kişileriyle denk bir sistem ne yazık ki kuramayacaktır. Çünkü; Resul veya Nebi kişi; sistemini direk olarak Haktan vahiy yollu; ideoloji insanları ve diğer lider kişiler ise çalışma ve geliştirme yollu alacaklardır.

    Ben kavramından hareketle (ben=nefs), hiçbir ideolojik hatta akılca değişmez kural bütünlüğüne sahip bir ütopyanın etkisini göstereceğini sanmıyorum bu devirde. Bahsi geçen Japon- Türk kültürel değerlerindeki gibi kişiler bireysel olarak öncelikle kültürel doğmalardan arınmalı, toplumsal değişimlerin temelini oluşturacak bireyselliğe ulaşmalıdır. Bu da herhangi bir ideolojik sistemle tamamiyle çözülemeyecek kadar zor bir olaydır.

    Bireysel fikir babında; ben varlığının hakiki kontrolünü içerde(aile, yakın birey) Komünist, dışarda Kapitalist( iş, sosyal çevre) bir yapıyla kurabiliriz. Bu bireyselliğinin kurulumu ile yükselen toplumsal gelişimi en yakın Kapitalist düzen sağlıyor gözükmektedir. Yeni yazılarınızı bekliyorum…

    Saygılarımla

  19. Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    “…ben varlığının hakiki kontrolünü içerde(aile, yakın birey) Komünist, dışarda Kapitalist( iş, sosyal çevre) bir yapıyla kurabiliriz. Bu bireyselliğinin kurulumu ile yükselen toplumsal gelişimi en yakın Kapitalist düzen sağlıyor gözükmektedir…”

    merak ettim ve tekrar tekrar okuyorum yukarıdaki cümleyi ve görebildiğim kadarıyla -ki çoğunlukla yanlış görebilenbiriyimdir- cümle içerisinde geçen bazı kavramlara yeni anlamlar yüklenmiş anlayabildiğim kadarıyla ve bir sonuca ulaşılmış. ancak, bizimde anlayabilmemiz açısından sonuca ulaşmak için kullanılan kavramsallaştırmalara dair bazı açıklamalar gerekli.

    yukarıda “komünizm” ve “kapitalizm” kavramlarına bilinen anlamın dışında bazı anlamlar yüklenmiş hatta cümle içerisinde pek çok yeni sayılabilecek kavramsallaştırma göze çarpıyor. itirazım kesinlik şu değil:

    “kavramların içini boşaltmayalım” geyiği yapmak için söylemiyorum. aksine kavramların içini doldurup boşaltma kimsenin iznine tabi olmadığı için herkese açık bir freedom olduğunu düşünüyorum ama işlem yapılıp cümle içinde kullanıldığında yeni kavramlar dipnot olarak izahı gerekli kılıyor anlaşılmanın gerçekleşip hasılatın ortaya çıkabilmesi için kanımca.

    sorgucu da değilim ayrıca. izah etmek istememek de başka bir freedom’um konusu.

  20. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Muhteşem bir yazı. Biraz dağınık ve çok konuya temas etmiş; iyice hazmedip toparlamak gerekiyor zihinde. Bir fahişe resmindeki detaydan onun ruhunun ve çaresizliğinin portresini çıkarman; bebek resimleri ve sonda mezar resimleriyle anlatılmak istenenler; fahişe ve şehidin ruhsal dünyalarındaki gerilimlerin paralelliği, ve küçücük yazıda dünyaya bir çıkış yolu sunulması (bireysellik ve bireye torbadaki tenis topları muamelesinden kurtulup; suya damlayan mürekkep analojisi ve yaklaşımı)… Toplumları şekillendirmeyi hedefleyen izmlerin hatası… mükemmel ! mükemmel !

  21. Yazan:fatih y. abbas Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Cirkinlik yasanan hayata dair, ne tuhaf elestiriler?

    Ahlak konusunda, en fazla eser verenler liberal iktisatcilar oldular.

  22. Yazan:Kerem Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Mehmet Bey teşekkür ederim. ‘Resmen şehit’ lerin nereye gideceğini inanın ben de bilmiyorum ve en çok onlara acıyorum. Benim kesin inancım şudur ki Allah yolunda öldürülenlere şehit deniyor. Hele şu memleketin karmakarışık otuz yılını gördükten sonra,bunca kirli ilişkilerin ibretle ve acıyla izlendiği bu günlere şahitlik ettikten sonra şehit kelimesinin kullanımının ne kadar zorlaştığını görüyorum. Sevgi ve selamlarımla.

  23. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Son dönemlerde okuduğum en güzel yazılardan biri diyebilirim.Yorumcu bir arkadaşımızın dediği gibi sıkılmadan ve bir sonraki cümlesi merakla sonuna kadar okunabilecek denli kendini okutan bir yazı olmuş.En güzel yanı da,yazarın, bizi çevreleyen “dış”dünyanın koşullarıyla sınırlamaksızın insanın içsel yolculuğuna ayna tutmuş olması.Bu ayna tutulurken de hepimizin bir şekilde sahip olduğu inanç,düşünce veya ideolojiler doğrultusunda değil de insan odaklı yaklaşılmış.Özellikle küçücük bir kız çocuğunun dünyasından insan-yaşam ilişkisine yapılan bakış harika olmuş.Bir de bebek resimleri ile mezar taşları insanı bir hayli düşünmeye sevkediyor.Hasılı,insan denen varlığın yaşam serüvenindeki yolculuğu ancak bu kadar yalın ve berrak resmedilebilirdi.
    Sevgili Mehmet Bey kardeşimi,bir başyapıt kalitesindeki bu güzel yazısı için kutluyor,güzel duygularını bizlerle paylaştığı için kendisine teşekkür ediyorum.

  24. Yazan:eg Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    “Birey altı dünya ve toplum sayesinde görüyoruz ki gerçek özgürlük insanın “canının istediğini” değil ödevini yani “gerekeni” yapabilme özgürlüğüdür. Ve bu uğurda daha az “kıymetli” şeyleri feda edebilme özgürlüğüdür.”

    burada kantçı bir ödev ahlakı kokusu alıyorum:)) doğrusu kant’ın metafizikten kaçmak isterken pratik akılla metafiziğin göbeğine tekrar düştüğünü düşünen birisi olarak özgürlüğün bu şekilde “ödev”ini yapmak olduğunu düşünmüyorum. zira ödevin de o zaman rasyonelist bir yöntemle belirlenme tehlikesi vardır. bu konuda cevap nedir diye sorulursa, çok uzun ve üzerine yıllardır düşündüğüm bir şeydir bu. ama kesinlikle kant’ınki gibi birşey değil benim özgürlük anlayışım. yakında gelecek 3 yazılık bir dizide bunun anlamını kendi görüşlerimce anlamaya çalışacağım. ama akla fazla vurgunun insanı rasyonelizmin tuzağına düşürme tehlikesi her zaman vardır. yazıda belki eleştirebileceğim yön bu olabilir. fazlasıyla “sorgulama” ve “akıl” kelimeleri belirgin halde. ama bu sorgulamaların müslümancasını, rasyonalist felsefecesinden ayırmak ve o yönde bir sorgulama ahlakı düşünmek gerek bence. zira rasyonel teoloji(yani metafizik, yani tüm batı felsefesi…) eninde sonunda faşizan bir noktaya gider. üzerine yıllarca düşündüğüm bir konu ve son zamanlarda birkaç yazılık çıktı olarak sunma niyetindeyim.

  25. Yazan:Katre Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Bir gün birisine müstehcen bir fotoğraf ve teklif geldiği için memnun olacağım aklıma gelmezdi. Şer bildiklerimizden çıkacak hayr bu olsa gerek.

    Şu an yorumları da okuduktan sonra “işte bu” diye yerimden havaya zıplamak istiyorum, aynı zamanda istemiyorum(kaymak isteyen kızınız gibi)…Beynimin içinde bir bahçede gezinirken, sınırlarının genişletilmesine izin verilip daha uzakları geziyor gibi hissettim.

    Mehmet bey dediğiniz gibi bazı şeylere vesile oluyorsunuz, karanlığa küfretmeyip bir mum yakıyorsunuz, ki eleştirdiğim bu değil. Yaptığınız doğru(bence) ve de güzel. Sorgulamak, düşünmek, tartışmaya açmak… Benim söylemek istediğim kendim içinde geçerli, ki şudur: insan, ülke, dünya, yardım, savaş, barış, haklar, inanç vb. tüm konularda muhteşem sözler söyleniyor, yanlış olana vurgu yapılarak tenkit ediliyor, kınanıyor belki. Ya da doğru ve yanlış sorgulanıyor. Ama daha ötesini istemekten kendimi alamıyorum. Somut şeyler görmek istiyorum belkide. Sevmediğim bir örnek ama meleklerin cinsiyetini tartışan insanlara mı dönüyoruz acaba demekten kendimi alamıyorum. İstediğim mutlak doğru veya mutlak yanlış değil elbet, ki öyle bir sunumu da kabul edecek bir yapıya sahip değilim. Bizler aklımızın ve vicdanımızın yönlendirmesiyle doğru bulduklarımızı yapıp, yanlışlardan mümkün olduğu kadar uzaklaşmaya çalışıyoruz belkide.

    Ama bir yanda hala her ölene şehit deniyor, bedenini satana fahişe… Bizler savaşı kınarken katliamlar devam ediyor, devleti sorgularken hala o çatı altında yaşamaya devam ediyoruz. Kısacası ben eylem istiyorum sanırım.

    Yazıyı ve yorumları okurken duyduğum huzuru, çevreme ve dünyaya bakarken de duymak istiyorum. İstiyorum ve sonrasında ziya paşa’nın sözleri aklıma geliyor: “mutlu olayım diyorsan gelme dünyaya, dünyaya gelen bela yağmurundan kurtulamaz” (divan edebiyatından hiç anlamam umarım karıştırmadım)

    Sonuç olarak bizler bir şekilde geldiğimiz imtihan dünyasından sınanarak ayrılacağız ve mutlak doğru, mutlak yanlış, mutlak huzur:) aradığım her neyse yanıtını orda bulacağım sanırım. Mutlak ceza olmaz umarım bulduğum.

    Teşekkürler beyin fırtınası için…

    not: bir yorumda yapılan kıyaslamadan duyulan rahatsızlık dile getirilmiş, sanırım yanlış anlaşılmış. Fahişe bir çocuğu, bir insanı yaşatmak adına bunu yapıyorsa erdemli bir tavır takınıp o insana nasıl kötü gözle bakarız denmek istenmiş. O insana yardım etmekten kolaydır kötü damgasını vurmak. Şehitlik ise ulvi bir makamdır amenna ama Mehmet beyin dediği gibi çay bahçesinde arkadaşlarıyla müzik dinlerken ölen polise, askere, insana şehit nasıl derim bilemiyorum.

    Neyse şimdi vicdani rette kaymadan noktalayım…

  26. Yazan:Mustafa Râvî Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Mehmet Yılmaz bey,

    Kendim düşündüm; endişe etmeyin, , sizin gibi kibar ve yapıcı bir insana tepkici bir cevab vermem, hiç olmazsa bundan hayâ edecek kadar edebe sahibim Allah’ın izniyle. J Zaten söylediklerinize bütünüyle katılıyorum. Sanırım aramızdaki fikir ayrılığı, sizin de biraz değindiğiniz gibi, tamamen bir tanım sorunundan ibaret; inşallah ilerleyen satırlarda bu sorunu çözmek için size bazı sorular soracağım, onlar üzerine tefekkür edip tavsiyede bulunursanız çok sevinirim.

    Öncelikle Türkiye’deki İslamcılığın da bütün ideolojiler gibi Kemalizm tarafından döllendiğini söylemeniz üzerine bir düzeltme yapmam lâzım.

    Benim aklıma İslâmcı deyince iki tür insan geliyor. Birincisi, İslâm’ı, Allah yolunda fikrî ve diğer türden mücadeleleri (yani mücahedeyi, cihâd fî sebîlillâh’ı) derd edinen insanlar. Bu tür insanlar arasında en başta sizin gibi biraderlerimizin bulunduğunu düşünüyorum. (Bu arada bu birader kelimesi yanlış, meselâ masonik (!), çağrışımlar uyandırmasın! Kardeş versus abi-abla gibi bir büyük-küçük tefríkı olmasın diye Arapçadaki ekh kelimesinin mukabili olarak hem Farsçaya hem de fasih Türkçeye aid olan bu “birader” kelimesini kullandım.)

    Galiba günümüzün İslâmcı denen insanlarının birinci tanımın dışında kimler olduğunu bilecek kadar genel kültürüm yok. O yüzden, benim ikinci İslâmcı grubum, Kemalist dönemin öncesine aid orijinal İslâmcı düşüncedir: 1925’teki Kemalist darbe ile ya idam edilmiş olanlar (örnek: İskilipli Atıf Efendi), gizli veya açık sürgün edilenler (örnek: Mehmed Akif Bey), önce idamla yargılanmış, sonra evinde inziva mecburiyetinde bırakılmış olanlar (örnek: Elmalılı Hamdi Efendi ve diğer çoğunluk), ya da ömrü boyunca hakperest bir siyasî-toplumsal mücadele inadını bırakmayıp, bu nedenle hep eziyete uğratılmış (örnek: Said Nursi) düşünürler ve âlimler… Kemalist dönemle beraber yok edildikleri, ülkemizin fikir dünyasından alıkondukları içindir ki bunların Kemalizm tarafından döllenmiş olmaları mantıken imkânsız olsa gerektir. J

    Şimdiye kadar okuduğum yazı ve yorumlarınıza göre, siz kendiniz bile yukarıdakilerden hem birinci gruba, hem de ikinci grubun yordamında ilerleyenler grubuna giriyorsunuz. Bir başka deyişle, benim hakîr ve –yukarıda bahsini ettiğim illetle (nedenle)– biraz da noksan bilgili şahsımın bildiğim İslâmcılar, aslında sadece sizin gibi mütedeyyin müminlerdir; Mehmed Akif’in “Kur’an’dan alıp ilhamı, söyletmeliyiz asrın idrakine İslâm’ı” sözünün yolundan gidenlerdir, yoksa “Fransız devriminden alıp ilhamı, İslâm’a öğretmeliyiz nizamı” diyen modernistler değil! Evet, bu insanlar kendilerine asla İslâmcı dememişlerdir, ama İslâmcı diye aslen (tarihte ilk kez, orijinalman) onlara denmiştir bu ülkede!

    Mehmed bey, şu satırlarda da çok doğru söylediniz, ama yine de bazı itirazlarım ve ardından bu itirazlarımı giderebilmemiz için bir sorum olacak:

    Bence Islam yeterince net. Müslüman olmak yetmeli. Bu dediklerinizi ve daha fazlasını yapmak her Müslümanın hakki ve ödevi. Dediğiniz gibi İslamcılık adına çok iyi isler yapıldı, yapılıyor. Ama “İslamcı” diyerek kendini diğer Müslümanlardan ayrı tutanların hatalı olduklarını düşünüyorum. İstemeseler de tipik milliyetçiler gibi bölücülük yapıyorlar. Nasıl Türk olmak Türklerin iyiliğini istemek ve çalışmak için yeterli ise Müslüman olmak da yeterli.

    Müslüman olmak yeter, evet. Ama Türkiye’de öyle bir kavram kargaşası var ki… İslâm’ın İ’sini bile yarım yamalak da olsa uygulama yönünde gayret bile taşımadan herkesten dindar geçinme gafletine düşse de işin doğrusu îmânı da var olan sıradan yurdum insanını bir kenara koyunuz; benim nice üniversiteli arkadaşım var ki domuz eti ve mamullerini, ribâyı, içkiyi ve zinayı helâl sayarak, kendilerine benden ve diğer düzgün inançlı müminlerden daha dindar ve daha iyi Müslüman diyorlar. Müslümanlık, Kur’an ve sahih sünnet hükümlerini uygulama gayreti taşıyanları bırakın, onlara inananlara bile indirgenemezmiş!!! İslâm, berikilerin tekelinde bir kavram değilmiş, bu eşhâs-ı cühelâ-yı küffârâneye göre…

    İşte bu yüzdendir ki, içinde bulunduğumuz toplumda, İslâm kavramı bence düşündüğünüz kadar net değil, her ne kadar sizin gibi ilim ve fikir sahibi müminlerin ve benim gibi fukarâ vü hukarânın zihinlerinde ve hakikatte son derece net olsa bile…

    Benim “Müslüman”, “mümin”, “dindar” ve hatta “mütedeyyin” gibi kavramlar yerine, imân ve islâmı bilmeyen ekseriyetin huzurunda olduğum zaman, İslâmcı kavramına başvurmam işte bu kavram kargaşasındandır.

    Artık iyice anladığıma göre, Kemalist dönem öncesi orijinal İslâmcılığın unutulması ve onun yerini başka bir şeylerin alması yüzünden, İslâmcı terimi daha çok kavram kargaşası yaratır hâle gelmiş. Üstelik sizin gibi benden daha bilgili olduğunu düşünmekte olduğum ve saygı duyduğum bir biraderimizin zihninde bile… O hâlde bu terimi, yukarıda izah ettiğim anlamlarda kullanmayı artık bırakayım ve hatta onu toptan terk edeyim, diyorum.

    Peki, o hâlde, yukarıda zikrettiğim ikinci kavram kargaşasını gidermek için ne yapabiliriz? Müslüman deyip de kendimiz gibi insanları kast edersek, o zaman mezkûr “dinen câhil ekseriyet” bizi yanlış anlayacak ve “niye sadece kendinizi, siz dincileri Müslüman saydınız” diye bize köpürecekler ve üzülecekler!

    O vakit, benim aklıma, kendi tanımladığım şekliyle İslâmcılar tabirim yerine, şu terimler konabilir geliyor: “Mütedeyyin görüşlüler”, “dindar görüşlüler” ve “İslâmî görüşlüler”.

    Ne dersiniz? Bu terimlere bir itirazınız yoksa artık eskisini bırakıp bütünüyle bu üç tabire, bilhassa sonuncusuna geçeyim. İtiraz değil, şerhiniz olursa, o da çok makbulümdür.

    Bu arada en yukarıda buna biraz telmih yaptım, ama tamamen tafsìl etmedim: Sadece düşünmemin yeteceğini, cevab vermemin lüzumlu olmadığını söyleyerek adeta beni küçümser bir ifadede bulunmuşsunuz. Sanki, benim tepkili cevab verecek, bilgi birikimi fazla eksik bir vatandaş olduğumu düşünüp bunu sarahaten ifade etmişsiniz gibi olmuş, en azından bana öyle geldi. Lütfen kusuruma bakmayın, ama bundan ötürü, çok değil, biraz gücendim. Çok değil sadece biraz gücenişim ise bunun milyon katı sertlikte ithamlara ve tahkirlere hayatım boyu maruz kalışımdan ve artık buna epey alışmış oluşumdandır. :)

    Saygılarımla
    MR

  27. Yazan:eg Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    “Herhalde bu zorunlu din derslerinin etkisiyle olacak, “ahlâk ve erdem” gibi kelimeleri kullanmaya başladığınız andan itibaren okuyucularınız/dinleyicileriniz genellikle din-iman moduna geçerler. Bunlar kırmızı çizgilerdir. Tartışılmaz değerlerdir bir çoğu için:

    - Çalma! Öldürme! Zina yapma!

    - Tamam da neden?

    - Ne demek neden? ALLAH’ın emri!

    Cehenneme gitme korkusuyla çalmayan ve öldürmeyen varsa ne zavallı bir insandır o. Cennetteki köşklerin, yiyeceklerin düşüyle sadaka veren, dünyada bir koyup Ahiret’te 3 almayı planlayan ne kadar kumarbaz…”

    yazıyı tekrar okudukça itiraz edecek yerler görüyorum:) bence böyle birşey yazmak insan denen varlığı tek bir unsura indirgemek tehlikesini taşır. zira cennetle ödül, cehennemle ceza islam dininin ve diğer büyük dinlerin en temel umdelerinden birisidir. ve insanların çoğunluğu ödül ve cezaya bakarak kendine şekil verebilir. üstelik bu ödül ve ceza dünyevi yasalar gibi birşey değil bir inamma gerektirdiği için aşağılamayı kaldırmaz bence. zira iman etmek ve o imana göre hayatını yönlendirmek çok büyük bir insani derinlik de gerektirir. cenneti dilemek, aynı zamanda cennette onunla birlikte olacak güzel insanlarla birlikte olmayı, sevdiğiyle haşrolunmayı dilemek demektir bence. yukarıda alıntıladığım kısım biraz fazla tepeden bakan bir bakış olmuş gibi…zira bilmek gerek kur’an herkese inmiştir. ödül ve ceza ile hayatını yönlendirenlere de, yunus ya da mevlana gibi cennet cehennem başkasının olsun bana seni gerek seni diyene de…zira başlangıç olarak böyle bir imana sahip olan birisi burada kalacak diye birşey yok(kalabilir de bu da minimal şartlarda makbuldur) ama bu imanla nefs kademelerinde yükselme imkanını da beraberinde doğurur.

    mehmetçim yazınla bir tartışmaya giren ve onda eleştirilmesi gereken yerleri eleştiren uzunca bir yazı yazmak isterdim. bu sıralarda başka şeylerle ve yazılarla meşgul olduğum için çok mümkün olmaz gibi. ama sanırım yazı, eleştirdiği pozitivizm ve akılcılığın arada sırada tuzağına düşüyor gibi..bunu da yapıcı bir eleştiri olarak almanı isterim. muhabbetle
    enver

  28. Yazan:MY Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Enver Hocam ben de diyordum nasil böyle itiraz etmeden durabiliyor? Yoksa yaziyi okumadi mi? :D

    evet, seklen haklisin, biraz tepeden bakar gibi yazmisim, yazi zaten uzamisti, çabuk tuttum elimi. Aslinda cennet ve cehennemi tirnak içinde yazsaydim belki daha iyi olurdu?

    yanliz bu ödül meselesi bence çok çok çok hassas. Ben de dahil bir çok insan taniyorum ki Islam’a uzak durdular (durduk) senelerce, burada bir tür alis-veris, pazarlik hatta iki yüzlülük gördükleri için.

    Vaaz vermis gibi olmasin ama bence en cahil Müslüman bile iyiligi sadece iyilik olarak yapmali. Iyilik bir amaç olmali, araç degil.
    Nefes alip verir gibi, dogal, kendiliginden…

    Tahsil görmemis olmak insani sorumluluktan kurtarmaz diye düsünüyorum. Evet çocukken anlamadan, takliden yapiyoruz birseyler. Ama diyelim 16-17 yasina geldigin zaman bir durup etrafina bakman lazim degil mi?

    Biraz tahrik etmis gibi olacak ama amacim u degil. Bir örnek: her cumartesi gecesi gazoz, çerez alip film seyreden bir arkadas grubu düsünelim. Bir de her cuma birlikte camiye giden ikinci bir grup.

    Iki grubun üyeleri de sosyallesmeden dolayi bir zevk aliyorlar. Öteki gibi yapmak, ayni görsel kodu paylasmak, tekrar eden aliskanliklar sayesinde kendini güvende hissetmek… Ritüellesen bir sinema gecesiyle harbiden ritüel olan bir cuma namazi arasindaki fark nedir? ne olmalidir?

    ben kendi kelimelerimle “içe bakis” diyeyim buna. Diger okurlar dikkatli olsunlar tabi, bu bir din dersi degil, sadece tartisma. Benim söylediklerim beni baglar yanlizca :)

  29. Yazan:eg Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    “Iki grubun üyeleri de sosyallesmeden dolayi bir zevk aliyorlar. Öteki gibi yapmak, ayni görsel kodu paylasmak, tekrar eden aliskanliklar sayesinde kendini güvende hissetmek… Ritüellesen bir sinema gecesiyle harbiden ritüel olan bir cuma namazi arasindaki fark nedir? ne olmalidir?”

    kuyerelde bunun tartışması olmuştu, iman etmek dogmatikliktir diye. ben bu konuya şöyle bakıyorum. bu tip bir iman ve ritüel bir kapıdır, bir yüz görümlüğüdür ama asla ve asla son durak değildir ve o kapıyı açtıktan sonra göreceklerinizin ve yaşayacaklarınızın kefaretidir o kapıya girerken yaptığınız ritüeller. o yüzden ritüel özün kabuğudur ve o öz dağılmasın diye de gereklidir bence.

    müslüman bile iyiliği salt iyilik olarak yapmalıdır doğru. ama salt iyilik nedir? bu soruya verebilecekçok cevap var. batı felsefesinin tümünün kant dahil verdiği cevaplar araçsal bir iyilik ve dolayısıyla metafizik cevaplar. ama kur’an’ın ve dolayısıyla islamın verdiği cevaplar öyle değildir. rasyonelleştirmeye kalkıştıkça kurulaşan bir meyve var elimizde; ama diğer tüm bilgi kaynaklarıyla birlikte ve ihsan ve irfan ile bakıldığında yeşeren ve tadı güzelleşen! tasavvuf metafiziği diye birşeyden bahsettik mesela. burada kasettiğim metafizik batı metafiziğinin tam tersi bir metafizikti. zira batı metafizği rasyonel bir teoloji ve din anlayışı getirir. ama din rasyonelliğin içerisine sıkıştırılacak kadar küçük birşey değildir. yani batı metafiziği böler, parçalar ve parçalar arasında hiyerarşik bağ kurmak isterken parçaların birbiriyle ilintisini koparırken tasavvuf metafiziği (bu metafizik ismini de başka isim bulamadığım için söylüyorum zira batı metafiziği ile ilgisi yoktur bunun)bütünleştirir ve bütün içinde bakar hayata insana ve varoluşa. o yüzden bütün içindeki parçalara hiyerarşik değer biçmemek gerekli sanki:))

  30. Yazan:MY Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Sevgili Insan Katre,

    söyle diyorsunuz:

    “Ama bir yanda hala her ölene şehit deniyor, bedenini satana fahişe… Bizler savaşı kınarken katliamlar devam ediyor, devleti sorgularken hala o çatı altında yaşamaya devam ediyoruz. Kısacası ben eylem istiyorum sanırım.” (KATRE)

    Size bir eylem teklif edecegim, elinize en güzel kitabinizi ve yarim kilo baklavayi alin, bir insan-fahise bulun, yanina gidin, gözlerinin içine bakarak sunlari söyleyin:

    “Sizin bu yasantiyi seçmediginizi biliyorum. Sizi kurtaracak maddi imkana da sahip degilim. Ama herseyden önce bir insan oldugunuzu biliyorum. Size saygi duyuyorum. Bu küçük hediyeyi lütfen kabul edin.”

    Bu eylemi gerçeklestirdikten sonraki hislerinizi, insan-fahisenin bakisini, sözlerini bize aktarin burada yorum olarak.

    evet, alin size eylem :)

    not: Diger bütün yazdiklariniz aynen benim de hissettiklerim oldugu için itirazim yok.

  31. Yazan:MY Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Sevgili MR,

    Keske bütün bu güzel iltifatlara layik olabilseydim. Herkes ilgisi neticesinde belli konularda ilerliyor, benim sizden “daha bilgili” oldugum düsüncesi bundan dogmus. Zaten makalelerin yoruma açik olmasi bizim ögrenme gayretimizden. Bu sayfa da bunun iyi bir göstergesi oldu.

    Gücenme konusunda yanlis anlamisiz birbirimizi. “Illa cevap isterim” demis gibi olmak istemedim, sadece etrafiniza bir göz atsaniz yeter anlaminda yazmistim. Internetin sakincasi biraz burada, ses tonu ve yüz ifadesi kayboldugundan kelimeler haddinden fazla anlamla yükleniyor. Lüzumsuz kirginliklar olabiliyor.

    Simdi esas sorunuza gelelim, Islamci? Müteyeddin? Dindar?.. Inanin bilmiyorum dogru cevabi.Siradan Müslüman bile hayati boyunca öyle degisik arayislardan, asamalardan geçiyor ki…

    simdi diyelim çok sevilen bir köse yazari “dindar” olarak taninmis olsun. Bir yolsuzluga adi karisinca “ahh iste esas bunlardan korkacaksin” diye bütün dindarlar hedef gösteriliyor.

    Bu bakimdan siniflandirmalar biraz sakinca arz ediyor.

    Hakli olarak baska bir konudan yakinmissiniz, kendisine “Müslüman” diyen ama aslinda sapitmis olan güruh. Aslinda tarihin her dôneminde olmus bu. Sanirim Gazali Hazretleriydi, dini bir konudaki çok sert bir anlasmazliktan sonra “sizin dininize Islam demesi isim benzerligidir” demisti.

    Sadece bir din kardesiniz olarak önerim yine Islam’in özünü merak etmek, O’na yaklasmak ve ögrenilenleri uygulamak olacaktir. En basta bir Müslüman Islam’a uygun yasamis olsa etrafindakilere ayna gibi nice güzellikler yansitir ve binlerce sayfa yazidan daha üstün olur bu çaba.

    Muhabbetle

  32. Yazan:MY Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Sevgili Katre,

    Tekrar sizin için yaziyorum, bir yazi önereyim:

    İsmini hatırlamıyorum. Galiba “Rouland” olacak. Hiç konuşmazdı. Ama suskunluğu başkalarınınkine benzemezdi. Bazıları saklanmak için susarlar. Yüzlerini yere çevirir, bakışlardan kaçarlar. Oysa Rouland’ın konuşan bir sessizliği vardı : “Sizi gözlüyorum. Susuyorsam bu sadece kendimi ele vermemek içindir.”

    Sahada hızlı koşan bir oyuncu idi. Okul takımının ona ihtiyacı vardı. Ben de onu biraz da bunun için hoş tutmaya çalışıyordum. Konuşmalarımızda hem soruları sormak hem de cevapları bulmak bana düşüyordu.

    Bir gün uzun bir sessizliğin ardından “Annem seni çaya davet etti” deyiverdi. Pigalle yakınında Victor-Massé sokağında daracık iki göz bir dairede buldum kendimi. Rouland kanepenin üzerinde sessizce bizi gözlüyor ben ise altın yaldızlı tabaklarda sunulan çukulata ve şekerlemeleri yiyordum.

    Genelevlerden başka hemen hiç bir işyerinin bulunmadığı bu mahallede yarı çıplak karşımda duran kadının mesleğini anlamamış gibi yapmak için büyük çaba sarfettim.

    Aradan çok uzun bir zaman geçti. Bir gün telefon çaldı.

    TAMAMI : http://www.derindusunce.org/2008/01/31/blogistanda-insan/

  33. Yazan:Katre Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    ilk önerinizi okuyunca sırtımdan ter boşaldı diyebilirim:)
    1) Kayseride nerde genelev var bilmiyorum
    2) Başörtülü olarak beni oraya alırlar mı bunu da bilmiyorum
    3) Tek başıma açıkcası korkarım
    4) Annem duyarsa muhtemelen öldürür:)

    ama teklif gerçekten hoş bişey, insandan bahsediyoruz çünkü… iki gün önce “o.. çocukları” adlı filmi izlerken de içim sızlamıştı.

    diğer yazınız da gayet güzel, hüzünlendirdi gerçi. mesaj alınmıştır… gizlenmek değil ismimle yorum yapmaktan hoşlanmıyorum, zaten buraya yeni düştüğüm anlaşılıyordur:)

    tekrar teşekkürler…

  34. Yazan:Mehmet Emin Yıldırım Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Sevgili Rüştü Bey,

    İdeolojik sistemleri teorik düzeyde konuşmak ve üzerinde tartışma oluşturmak yalnızca ezberi bir bilgi yığını oluşturuyor kanaatindeyim. Ben de üstadlarımın yardımı ve kendi deneyimlerimle pratik, günlük anlamları ideoloji kavramlarının üstüne yükleyerek bir takım deneyimsel tümevarımlar oluşturdum.

    Alıntıladığınız cümleme basit bir pratik örnek verecek olursam: Ben ve nişanlım her çift gibi sorunlar yaşıyoruz. Bir zamanlar İstanbul’da çalışıyor olmam ve bir miktar uzak kalmış olmamız sorunların çok çok artmasına sebep olmuştu. Telefonla nişanlıma kapital bir yaklaşım sergilediğimde yani onu yalnızca aklen sorguladığımda duygusal olarak içsel sorunlar yaşıyordum. Haklı ama mutsuz oluyordum kısacası. Telefon kapandığında ben iş arkadaşlarımın ya da patronumun bana yaptıkları haksızlıklara, yanlış ve yersiz sözlere nişanlıma yaptığım mantıklı ama kırıcı sözler nedeniyle kaybettiğim iç huzurum yüzünden karşılık veremiyor; nişanlıma yapmam gereken anlayışlı olma yapısını dışarıya sergiliyordum.

    İşte; ben artık tam tersini yapıyorum ve kavramlaştırmasında iki ideolojik sistem kullanıyorum. İçerde sevgi, dışarda adalet= İçerde Komunist, dışarda Kapitalist…

    Aile ve yakın bireylere maddi ve manevi açıdan ket vurmuyorum; her şeyim onlarla eşit olarak ve karşılıksız ve şehadet edilerek (net), laf söylenmeden paylaşılıyor. Sevgi ile yapılan hataları bertaraf ediyorum. Bu davranış biçimi dışardaki iş ark. ve sosyal çevremdeki kişilere otamatikmen adaletli davranmama neden oluyor ve şu sorun ortadan kalkıyor:

    Aile bireylerinin hakkını dışarıya veremezsin. Ailemden birisi açken; kazandığım parayı bir başka iş arkadaşıma veremem. Bu uyguladığım itikad; her insan için ikileme düşülen noktalarda yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

  35. Yazan:MY Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Katre Hanim,

    Kayseri’de oldugunuzu görünce sevindim, hiç gitmedigim bu sehirde çok sevdigim bir kardesim yasiyor. Sitemiz yazarlarindan Mehmet Bahadir. Sag üst kösede görebileceginiz CEZAEVLERi OKUL OLSUN kampanyasi onun sayesinde gerçeklesti. Oradaki yaziyi da okumanizi istesem acaba sizi yormus olur muyum?

    Kayseri’deki bir cezaevi sözkonusu olan.

    Genelev meselesi zor tabi, ama cezaevleri konusunda bize yardim edebilirsiniz. insan-Fahiselerden bahsettigimiz gibi insan-mahkumlardan da bahsetmistik:

    Kötü insan nasil üretilir?

    Eylem istiyorsunuz :D … evet, dünyayi kurtarmak degil ama tek tek insanlari kurtarmak mümkün. Bir kitap, bir ufak hediye ve bir tatli söz bazen çok seyi degistirebilir insanlarin hayatinda.

    Muhabbetle

  36. Yazan:Mustafa Râvî Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Mehmed Bey,

    Bu yazdıklarınızda İslâmî görüşlü veya mütedeyyin/dindar görüşlü gibi tabirlerim hakkında ne düşündüğünüzü yazmamışsınız. Sükûtunuz ikrardan geliyor herhalde, o zaman bu tabirlerime itirazınız olmadığını varsayıyorum ve İslâmcıdan çıkıp onlardan birincisine geçiş yapıyorum. :)

    Bahsettiğiniz türden bir gazete yazarı, meselâ hakkındaki iddialar doğruysa H.Ü., hakkında yabancı bir yayın organında ve “Müslüman” tesmiyesi (adlandırması) ile konuşulduğunu düşünün o zaman. O zaman da “Müslümanların hepsi böyle” diyenlere gün doğar… Böyle kötü niyetli insanların tezvirat ve genellemelerine ağzımızla kuş tutsak engel olamayız yani… Dolayısıyla ben diyorum ki en azından şuracıkta şu İslâmcı tabiri yerine ne diyecektik, onun üzerine biraz düşünseydik.

    Dediğim gibi, galiba İslâmî görüşlü diye bir tabir kullanmak anlam karışıklığını giderecek… Çünkü o bahsini ettiğim iki “Müslüman” türünün de, buna itirazı olmaz sanıyorum. 1. İslâm’ı uygulama gayreti taşımadan herkesten daha dindar geçinen Müslümanlar. 2.Âleme İslâm (!) öğretmek için, İslâm’a inanmaya bile ihtiyaç duymayan sahte müminler… Ayrıca tabirin yeterince doğru anlaşılacağını düşünüyorum.

    Tekrardan saygılar, selâmlar

  37. Yazan:Katre Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Güzel bir proje, sanki başka iller için duymuş gibiyim. Okurken aklıma “sefiller” ve “malcolm x” gibi kitaplar geldi. İlk etapta ıslah edici tarzdaki kitapları tercih ederdim sanırım. Kütüphanede çalışıyorum, arkadaşlarla beraber değerlendirip bir şeyler yapmaya çalışırım inş.

    not: adres’te yer alan “melih gazi” ibaresi yanlış, doğrusu “melikgazi”. gerçi bu zamana kadar kitap geldiğine göre idare etmişlerdir:)

  38. Yazan:cb Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Selamlar,

    Mehmet bey,

    derin,düzeyli,muhteşem,dolu dolu bir yazı olmuş.Sanırım dünyayı ben merkezci görmeyi terk edip kendi dışındakiler ile dertlenmek buna denir.Konunun genişlemiş olması zenginliği arttırdığı gibi bağlantıların inceliği ayrıca bir güzellik sadece biraz daha sabırla yazılsa daha iyi olurmuş gibi tabii bu hali ile de oldukça iyi.Ki o yazma ve yazdıktan sonra içinde birikeni bir an önce paylaşma arzusunun nasıl birşey olduğunu çok iyi bildiğim için bu hafif sabırsızlığı çok iyi anlıyorum.

    Yazınızdan rahat rahat 5-6 yazı çıkar hatta Enver beyin eleştirel bakışı ve yorumcu arkadaşlarımızın ekledikleri ile bu sayı onlarla çarpılabilir.Tabii yazı ile ile ilgili tüm güzel cümleleri yorumcu arkadaşlar düştüğü için ben sadece tekrarlamak ile yetiniyorum :)

    Emeğinize ve yüreğinize sağlık,tebrik ederim.Yüreğinizle hissederek yazdığınız o kadar belli ki hayran oldum diyebilirim.

    Laik yobazlık ile yoğruşmuş gündemin içinizde biriktirdikleri dolu dolu dışa vurmuş.Demek ki arada biriktirmek gerekiyor.

    İçimden bir ses bundan sonra uzun süre yorum bölümleri ve hatta yeni yazılar içerisinde örneklemek açısından bu yazının linkinin çok geçeceğini söylüyor,öyle zengin ki.

    sevgiler

  39. Yazan:Ayşenur Bulut Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Mesele benim diğer rehberleri araştırmam değil burada. Ben diğerlerine bakmaksızın da bir rehber edinebilirim bu asıl konumuzdan ayrı bir konu. Sonuçta müslüman bir ailede de olsam sorgulama yapmayacağım anlamına gelmez. Belki daha farklı olur daha içeriden ama soru sorulur.

    Demek istediğim bir dini kabul ettiğiniz zaman o dinin sizden istedikleri ve sizden men ettikleri vardır. Buna göre size mükafat-ceza biçilir. Özgürlük tanımı vardır, ahlak ilkeleri vardır vs vs. Yani din size ne yapmanız gerektiğini söyler. Tamamen akılcı olamazsınız?

    Kör bir taklitçiliği ben de tasvip etmiyorum. İşin felsefesini konuşacaksak eyvallah da “din” dediğimiz alanda önce teslimiyet vardır.

    Ve bence gerçek bir peygamber saydığınız diğer kategorilerden farklıdır. Onlar beşer üstü beşerdirler. Vahiy desteklidirler.

  40. Yazan:durhat Tarih: Tem 29, 2009 | Reply

    Yazı bir kaç yönden değerlendirilebilir.
    1-Her şeyden önce insanı merkeze alan vicdanlı bir yazı olmuş.
    2-Ahlak,erdem gibi insani değerler,salt bir inanç ve ideoljiye mal edilmeksizin/dogmalardan arındırılarak tahlil edilmiş.
    3-İnsan denen varlığın “kendini gerçekleştirme”serüveni doğal varouşsal süreçleriyle sentez edilmiş.
    4-Yazar,aynı zamanda ait olduğu kesimin özeleştirisini yapmaktan da kaçınmayarak bunu içtenlik ve samimiyetle dile getirmiş.
    5-Her kesimden,her inaçtan insanın yeniden düşünmesini sağlayacak,yargılayıcı değil ama birleştirici/yapıcı bir dil kullanılmış.
    6-Bu listeyi daha da uzatmak mümkün,tek kelimeyle mükemmel bir yazı olmuş.Tam bir Mehmet Yılmaz klasiği…
    Mehmet Yılmaz beyefendiyi canı gönülden tebrik ediyorum.

  41. Yazan:MY Tarih: Tem 31, 2009 | Reply

    Sevgili Enver,

    Bir kere Kantçi ödev kokusu konusunda haklisin,
    son 5-6 aydir yogun biçimde Kant’a takiliyorum :))

    Ödev’i mümkün mertebe genis anlaminda düsünürsek
    (Kant’ta bulduk diye orada kalacak degiliz)
    sunu söylemek isterim: Yaratilmis bir varlik,
    ve yaratilmislarin en sereflisi olduguna iman eden bir Müslüman
    olarak kendime sorarim: “Neden yaratildim?”

    aslinda iki soru içeriyor bu; Büyük harfle Insan (insanlik)
    neden yaratildi? ve 2cisi ben, “MY neden yaratildim?”

    Bu sorularin cevabi ne olursa olsun bir ödev degil mi sence?
    Eger ödev hakikaten ödevse onu terk etme, yapMAma imkani
    olmali ki “emaneti” kabul edenlerin, yapanlarin
    bir degeri olsun :)

    Böyle düsünerek Özgürlük-ödev (=erdem, ahlak, …)
    noktasina geldim. Ama burasi bir otobüs duragi benim için.
    Mutlaka senin gibi dostlar tarafindan sarsilmasi,
    saglamliginin denenmesi gerek.

    Firsattan istifade sana bir soru sorayim:

    Acaba özgürlük-ödev ikilisi yerine bir üçgen mi kurmali?
    üçüncü element güzellik olacak. (yine Kant kokusu aliyorum diyeceksin :)
    Aslinda Bergson’da da bu yönde fikirler var, zekâ
    gözünü kapayinca görmeye basladigin bir dünya!
    Meshur “la durée” kavrami.

    Bu konuda ne düsünüyorsun? Senin yazilarini da sabirsizlikla bekliyorum.

  42. Yazan:MY Tarih: Tem 31, 2009 | Reply

    Tekrar Enver Kardesime,

    abi kalpler bu kadar karsi karsiya olabilir :) Tam da bu bölündükçe anlamini yitiren seyler üzerine bir yazi hazirliyordum.


    “parçaların birbiriyle ilintisini koparırken tasavvuf metafiziği (bu metafizik ismini de başka isim bulamadığım için söylüyorum zira batı metafiziği ile ilgisi yoktur bunun)bütünleştirir ve bütün içinde bakar hayata insana ve varoluşa. o yüzden bütün içindeki parçalara hiyerarşik değer biçmemek gerekli sanki:))”(eg)

    alintiladigim uyarinda haklisin, “içten inanmak sekilsel ibatten üstündür” gibi bir noktaya gelMEmek lâzim diyorsun degil mi?

    Aslinda benim bu noktada bu kadar israr etmemin sebeplerinden biri kisisel, yani dis kabuk bana problem çikardi, tersine içini anlayinca gerisini çözmeye koyuldum. Islam’i kesfedisim öyle oldu. öteki ise ümmetsel: (hergün yeni kelimeler kazandiriyoz Türkçemize :))

    “Dis kabuk” demissin ya, o dis kabuk bir çok insana o kadar lezzetli geliyor ki “nihaî din budur” noktasinda adamlar. Ondan sonra ari kovaninda, baligin kuyrugunda “ALLAH” yaziyormus diye birbirlerine gaz veriyorlar.

    AAaa bir bakiyorsun senin güzelim Islam inanci buhar olmus, mucizeperverlikle baslayan bir saskinlik dini çikmis ortaya. “Vayyy Bee, Kur’an atomu 1400 sene evvel yaziyomus”

    Bu sefer din ve din karsiti resmen yer degistiriyor. çorap gibi tersyüz!

    yasakçi, sekilci, siddetli… 1000 tane de sen koy üzerine!

    idrak noktasinda kalalim yine de. Rasyonellesme tuzagina düsmeden sunlari söylemek isterim:

    Seni dinî önder kabul etmis cahil bir insan topluluguna “Kadin bedenini otomobil satmak için kullanmayin” dersin. Adamlar zaten cahil. Kimse sana neden? diye sormaz. Uyar. Sen de onlari korumus olursun.

    Simdi karsinda 6 milyar insan var. Müslüman olanlar bile “isteyen soyunur, sana ne?” diyebiliyor. Egitim seviyesi kimi yerlerde yüksek. Modernizm kasirgasi delmis te geçmis (ya da geçmemis, delmeye devam ediyor)

    internet ve yazinin sonunda saydigim teknolojik ilerlemeler yepyeni bir dünya olusturmus.

    Özetle böyle bir dünyada idrak boyutu çok daha fazla önem kazaniyor. Tabi her silah gibi bu da geri tepebilir, dini rasyonalize etme tehlikesi var.

    Ama Cemile’nin çok güzel anlattigi gibi elimizdekileri kaybetme korkusuyla hareket edemeyiz. Ben diyorum ki bu isin basi idrak, ortasi idrak, sonu idrak!

    heyt be, yakinda bir parti kursam mi?
    :D

  43. Yazan:durhat Tarih: Tem 31, 2009 | Reply

    Mehmet bey siz kurun partiyi,söz ilk üyesi de ben olurum.

  44. Yazan:MY Tarih: Tem 31, 2009 | Reply

    “Ve bence gerçek bir peygamber saydığınız diğer kategorilerden farklıdır. Onlar beşer üstü beşerdirler. Vahiy desteklidirler.” (Aysenur Bulut)
    Aynen. ama “ufak” bir mesele var, bize aktarilan mesaji DOGRU ANLADIGIMIZI nasil bilebiliriz?

    Hz Muhammed’in zamaninda dogrudan ona gidip sorabiliyordu insanlar:

    “ne demek istedin? Bu kelimeyi hangi anlamda kullandin? Peki ya su durum istisna midir? Filan kural içinde bulundugumuza ÖZEL midir? her çagda yeniden uyarlanmali mi yoksa baska cemiyetlerde de baska asirlarda da aynen uygulanacak midir?”

    Simdi uzunca bir ayeti (ya d hadis) ele alin. Her ANAHTAR kelimenin en az 3 ya da 4 degisik anlami var.
    4×4x4x.. = yapar size 50-60 degisik yorum! (her bir ayet için!)

    Bunun yaninda 1400 yilda Arapça’nin geçirdigi bir evrim var. Etimolojisi, o günün kosullari, ayetin geçtigi surede önündeki ve arkasindaki ayetlerin bahsettikleri meseleler…

    Osmanlicadan iki örnek alalim; “siyaset” kelimesi idam, “oglan” kelimesi de bakire anlaminda kullanilmamis mi?

    Incil’de Mesela Yeni Ahit’teki Paraklhtos kelimesinin yol açtigi çeviri kavgasini ve etrafinda kopan firtinayi biliyorsunuzdur. Ne demek “benden sonra bir baska avukat/sefaatçi/teselli edici… gelecek” demek?

    Yani “Hz Muhammed vahiy ile desteklenmistir” demekle olmuyor Aysenur Hanim, daha dogrusu yetmiyor. Aksi takdirde 1.5 milyar Müslüman bugün her konuda AYNI KANIDA olurdu, ayni biçimde yasardi. ALLAH bize din verip akli geri almadigina göre :)

    … bir bildigi var demektir. Bu demek degil ki dini rasyonalize edelim, akla uymayan taraflarini kirpalim!
    Hasa! Bu aklin kendisini vahiylestirmek, hatta tanrilastirmak olur ki zaten modernizmi onun için elestiriyoruz. Ama akla tapmak kötüdür demek baska, akli ceket gibi çikarip “teslimiyet” askisina asmak baska sey :) (sözüm meclisten disaridir)

    Ek olarak, Müslüman aklini kullanmayinca zahmet edip onun yerine düsünen birilerine yer açilmis olmuyor mu sizce? Bir takim önderler, liderler, … Taseron vicdan yöneticileri Kur’an’in ve hadislerin nasil anlasilmasi gerektigini bize ezberletiyor. Hakikî alimlerden bahsetmiyorum elbette. Bizi düsünmeye sevk eden, sözlerini “en dogrusunu yine de O bilir” diye bitiren tevazu sahibi alimleri.

    ama Islam alemi bunca mezheb kavgasiyla yirtilmissa, düsüncede, hukukta, bilimde bunca geri kaldiysa bunun bir sebebi olmali. Kendi aklimiza tapma korkusuyla kendimizden daha bilgili kabul ettigimiz diger Müslümanlarin aklina tapmak arasinda korkarim çok büyük bir fark yok :)

  45. Yazan:MY Tarih: Tem 31, 2009 | Reply

    @Durhat,

    desenize üye sayimizi bir çirpida ikiye katladik :))

    Artik bizi kimse tutamaz, durmak yok, yola devam ;)

  46. Yazan:Mustafa Ràví Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply

    Kendi aklimiza tapma korkusuyla kendimizden daha bilgili kabul ettigimiz diger Müslümanlarin aklina tapmak arasinda korkarim çok büyük bir fark yok :)

    Mehmed bey, çok güzel söylediniz. Hay Allah razı olsun.

  47. Yazan:Selman Ahmedoğlu Tarih: Ağu 20, 2009 | Reply

    Mehmet Bey,

    “insan böyle iste, bir anlamda “eksik” yaratilmisiz, “öteki” insanlarla tamamlaniyoruz ancak.”

    Bu tespitin açıklamaya muhtaç bir halde durduğunu düşünüyorum.

    Ben eksik bir yaratılıştan daha çok mevcut yaşam süreci içinde kamil vasıfla donatılmış-yaratılmış insanın yanlış tercihleri doğrultusunda bunu perdelediğini-törpülediğini düşünüyorum.

    İşte tam bu noktada “öteki” ile tamamlanma sürecine giriyor olabiliriz.

    Eğer ki “eksik”lik kavramını dile getirirken yokluğu işaret ediyorsanız,”öteki”ne olan ihtiyaç varoluşsal bir anlam ifade ediyor demektir.Bu yaratılışın mükemmelliği açısından gerçekten “muhal” bir durumdur.

    Kısaca böyle…

  48. Yazan:MY Tarih: Ağu 21, 2009 | Reply

    Selman Bey Selamlar,

    Evet insan eksik yaratilmistir ama bu eksiklik onun “bütünlügünün” bir parçasidir kanimca :)

    Mesela bir hadiste “evlenMEmis erkek eksik erkektir” diye buyurulur. Yine eslerin birbirlerinin tamamlayici, kusurlarini örtücü olduklari anlatilir. Demek ki bir eksiklik var :)

    Insan eksiktir, fizik olarak eksiktir, ölümlüdür. Fikren eksiktir, digerleriyle etkileserek düsünebilir ancak. Tek basina, toplumdan kopmus bir insan fikir üretemez. Ahlaken? Buna eksik degil ama “özgür” demek isterim. iyiden yana gitme (ya da direnme) özgürlügüne sahiptir. TeKâMüL edebilir, ölmeden önce ölebilir :)

    Bu eksiklige baska bir açidan da bakalim:

    “Gerçekten ölüm olmasaydı yani evrim veya yaratılış neticesinde ölmesi/öldürülmesi imkânsız yaratıklar olsaydık ne olurdu?

    Savaş, hastalık ve açlık olmazdı elbette. Çünkü kimse kimseyi öldürmekle tehdit edemezdi meselâ. Haliyle barış, sağlık ve tokluk da olmayacaktı. İnsanları ve toplumları barış içinde yönetmeyi amaçlayan siyaset bilimi ya da diplomasi tarif edilebilir miydi böyle bir ortamda?

    Hastalık ve açlıktan ölmek söz konusu olmayınca iyileştirmek ve doyurmak da imkânsızlaşacaktı. Bir baba çocuğuyla hiç ilgilenmese bile çocuğun açlıktan ölmesi imkânsız olacaktı. Meselâ evrim sayesinde insanlar taş ve toprak yiyebileceklerdi. Soğuktan ölmek olmayacağı için ne üşümek ne de giyinme ihtiyacı olabilirdi. Hemen hiç bir ihtiyacı olmayan insanların üretmesi, ticaret yapması için de bir sebep kalmıyor tabi. Dolayısıyla ekonomi de çöpe!

    Liste uzun. Belki de hayatta kalma isteği ile “ölüm tehlikesi” aslında insan merakını ve icad duygusunu kışkırtmak amacı güden birer olgu? Bugün insanlığın, özellikle de tekniğin bu kadar ilerlemesinde en büyük dürtülerden biri ölüm?

    Oysa ölüme bir sorun, çözülmesi gereken bir tasarım-mühendislik meselesi olarak bakınca bir açmaza giriyoruz. Ölümün olmadığı bir dünyayı ölümlü dünyada şekillenmiş insan zekâsının tasavvur etmesi oldukça güç. Neticede insanoğlu herşeyi sınırlarıyla kavrayabilir. Bu sınırların oluşması ise zıtların varlığına bağlıdır. Haliyle Murat Bey’in yakındığı hastalıklar ve kazalar hayatımızın zıddı, olmazsa olmaz koşulu olan ölüm için birer bahane hatta birer fırsat.”

    Evrime iman ve dinler arası diyalog isimli yazidan bir alinti

  49. Yazan:furkan Tarih: Eyl 14, 2009 | Reply

    güzel yazı
    güzel yorumlar
    elbette farklı düşünceler olacak
    en çok beğendiğim şey insanların saygılı ve tevazulu bir şekilde tartışması
    internet ortamının böyle düzeyli konuşmalara ihtiyacı var
    her ne kadar karşı olduğum konular olsada tebrık ederim (yazarı ve yorumcuları)
    saygılar

  50. Yazan:cebrail dalga Tarih: Eyl 14, 2009 | Reply

    Sanırım Türkiye de demokrasi lafını en çok kullananlar demokrasi ile ilgisi olmayanlardır.

    Sürekli biz demokratız ve demokrasiye saygımız vardır diyenden korkmalısınız bu ülkede.

    Çünkü demokrasiyi en az uygulayanlar onlardır.

    Haksız oldukları halde saatlerce gazetecilere ve televizyonculara konuşan kendi tabanını memnun eden ama konuştuklarının bu ülkeye faydası var mı yok mu hiç düşünmeyen siyasetçilerimiz var.

    Toplumun kanayan yarası olan Kürt Sorunu ve bu soruna ilişkin çözümün konuşulduğu şu günlerde çözüme karşı çıkan MHP ve CHP´nin liderleri bu sorunu çözenleri vatan haini olarak nitelendiriyorlar. Kürtlere hak verirseniz biz bölünürüz diyorlar. Oysa Kürtlerde bu ülkenin vatandaşı değillermi?

    Eğer onlarda bu ülkede vatandaşlarsa ve bu ülkenin sahipleri iseler hak talep ettiklerinde neden bölünelim?

    Herşeyi oy için yapan bu siyasetçiler kendi tabanlarını memnun etmek için her meselenin çözümünde sorun çıkartıyorlar.

    Bu ülke yıllarca bu siyasetçilerin yanlış politikaları yüzünden kan kaybetti.

    Demokrasi çoğunluk değil farklılıktır. Türkiye de tek renk ve tek tip bir siyasi anlayışı ve demokrasi ile hiç alakası olmayan bir demokrasi var. Ve bu ülkenin başbakanı bille seçim zamanında tek devlet tek millet tek vatan tek bayrak demekten hiç geri durmadı. Oysa bu söylemin içindeki tek millet lafı başka milletlerin varlığını inkar etmektir.

    Farklılıkları kabullenemeyen, her şeyi milli dava haline getiren, ülkede bütün insanları tek tip görmek isteyen bir anlayış var.

    Bu anlayışı 82 anayasasının çizdiği siyasi anlayış belirliyor.

    Ülkede bütün insanlara Türk demek anayasada olduğu için herkesin kendini Türk hissetmesi gerekiyormuş.

    Kürt-Türk, Arap-Çerkez, Laz-Ermeni herkes ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ demek zorundaymış. Mutlu olmaması önemli değil.

    Ama bunu derlerse devlet mutlu olacağı için bir zorunluluktur bu.

    Demokrasilerde devletler halkın mutluluğunu, can ve mal güvenliğini, huzurunu korumak zorundadır. Yani devlet toplum için vardır. Türkiye de böyle bir şey var mı?

    Sanırım hiç ama hiç yok.

    Devletin bütün politikaları halkın istediği şekilde değildir. Hatta anayasası bile sivil anayasa değildir. Zaten antidemokrat siyasetçilerinde en çok arkasına gizlendikleri, kirli siyaset yaptıkları ve güvenceleri bu anayasadır.

    Çünkü Deniz Baykal anayasada ki Vatandaşlık tanımını baz alıyoruz diyor.

    Anayasayı yazan kim?

    Ordu.

    Devlet kimin devleti bu durumda?

    Ordunun.

    O zaman demokrasi nasıl bir demokrasi?

    Hiç şüphesiz ki devletin demokrasisidir.

    Yani devlet kendisi için demokrasiyi şekillendiriyor. Devlet kimin?

    Ordunun.

    Milletin iradesinin bir önemi yok.

    TBMM nin bir değeri yok. Milletin meclisi eğer millet için bazı şeyleri değiştiremiyorsa o zaman o meclisin varlığı sözde kalıyor.

    Yani aslında biz yıllardır demokrasi için oy kullanmıyoruz. Türkiye demokrasi ile yöneltiyor lafı havada kalmasın diye biz oy kullanıyoruz. Devletin halk üzerindeki politikaları gerçekleşsin diye oy kullanıyoruz.

    Devletin politikalarından memnun olanlar kim?

    Bu politikayla beslenen kesimler.

    Türkiye de yıllarca irtica, şeriat devlet oluyoruz, bizi bölüyorlar, vatan, millet, bayrak, laflarını kullananlar bu ülkede ellerinde devlet üstü güçleri aldılar. İstediklerini öldürdüler, istemediklerini baştan indirdiler. Devleti istedikleri gibi yönetebildiler. Bu ülkede bazı şeyleri tabulaştırdılar. Kim daha çok bu ülkeyi seviyor? kim daha Müslüman? Kim daha güçlü? Kim daha laik?

    Sürekli bunları gündemde tuttular.

    Demokrasi adına hiç bir şey yapılmadı ama demokrasiye sığmayan bir sürü olay gerçekleşti. Demokrasiyi savunanlar, kardeşliği asıl isteyenler bu ülkede vatan haini ilan edildiler. En son da Hrant Dink’i de öldürdüler. Çünkü o da Ermenilerin de bu ülkede huzurlu yaşamasını istiyordu.

    Gaffar Okan Diyarbakır da seviliyor diye öldürüldü, sabancı cinayeti ve buna benzer bir sürü olay hep birilerinin bu ülkede kendi emellerini gerçekleştirebilmek için yapıldı.

    Kürtleri inkar ettiler. Dillerini, kültürlerini yok saydılar. Kürtçe konuşmak Kürtçe isim koymak, Kürtçe şarkı söylemek yasaklandı. Ve bu yasaklar varken aynı anayasa demokrasi adına yapılmıştı. Sözde kalan birçok şey anayasaya koyuldu ama hiç biri uygulamaya geçirilemedi.

    Alevileri farklı inançları yüzünden otellerde diri diri yaktılar.

    Başörtülü kızları irticacı diye eğitim haklarından mahrum ettiler.

    Kürtleri bölücü diye öldürdüler.

    Kendi kurdukları Hizbullah adlı örgütle halkı birbirine düşürdüler. Kendi kurdukları örgütlerle bu ülkede cinayetler işlendi. Ve ülkede her kesim arasında sorunlar çıkarttılar.

    Ve bütün bunlar varken Türkiye demokrasi ile yönetilen bir ülke gibi gösterildi. Bunların yapılabilmesi için bizlere oy kullandırttılar.

    Ordu beğenmediği siyasi partiyi indirebiliyor istemediği anayasayı değiştirebiliyor ama halk bunu yapamıyordu. Ama ülke de demokrasi var. İnsan hakları var.

    Kim inanır bu saçmalığa?

    Tabi ki bu sistemin parçası olanlar.

    Yıllardır CHP neden hala var. Bir sürü siyasi parti geldi geçti ama değişemeyen CHP, MHP gibi aynı sistemin parçası olan aynı söylemde olan bunlar gibi siyasi parti ve sivil toplum kuruşları var.

    Böyle bir ülkede biz hangi demokrasiye güvenebiliriz?

    Halkın kendi iradesi bile bu ülkede bir şeyleri değiştiremiyorsa demokrasi nerde?

  51. Yazan:Mehmet ERSOY Tarih: Eyl 17, 2009 | Reply

    En bozuk saat bile günde 2 kez doğruyu gösterir. Hatta artık çalışmayan saatler bile…
    Ülkemin eğitim sistemi tartışılırken, aynı sistemden böyle kıymetli insanların da çıkabilmesi ne güzel. Bozuk bir sistemde eğitilmiş olsa bile “Kıymetli İnsan” özündeki değeri bir şekilde koruyor, geliştiryor ve yüreğinden taşan şekliyle diğer insanlarla paylaşıyor.
    Felsefe kürsülerine konu olabilecek derinlikte bir yazı olmuş Mehmet Bey. Kimi zaman bu derinliğe inat son derece sığ eleştiriler gördüm. Ama olsun. Onları da bu derinliklerde görmek güzeldi.
    Modernizmin bilgi çöplüğünden ırak buram buram kalite kokan bu ortama rastlamak benim için büyük bir şans.
    Sayın yazara ve değerli yorumculara çok teşekkür ederim.

  52. Yazan:proudhon Tarih: Eyl 17, 2009 | Reply

    Sayın Mehmet Yılmaz, Lena hanımın fotoğrafındaki mekanın onun evi, oyuncağın sahibinin onun çocuğu ve yüzündeki ifadenin utanç duygusu olduğu fikrine nasıl ulaştınız bilmiyorum. Öyle bile olsa, önermeniz bizi bütün fahişelerin yaptıkları işten utanç duydukları ve içinde bulundukları durumdan memnuniyetsiz oldukları sonucuna götürmez. Ahlak gerekli olduğu kadar netameli bir perspektiftir aynı zamanda. Ahlakçı olmamız diğer herkesin de öyle olması beklentimizi tatmin etmeye yetmez maalesef. Bir fahişe ile sohbet etme şansına sahip oldunuz mu bilmiyorum ancak sizi temin ederim bazıları durumlarından gayet memnun. Yol kenarlarında rastladıklarınız işlerini üç-beş kuruş için yaparken, bir geceliğine onbinlerce dolar alan, lüks ve sefa içinde yaşayanları da var malumunuz üzere. Buradan yola çıkarak ahlak ve ahlakçılığın karşısına parayı ve metayı koyduğum fikri çıkarılmasın lütfen. Ancak başkaları adına ” vah yazık, kötü yola düşmüşler ve çok utanıyorlar” demeden önce bir kez daha düşünmek gerek. Cinsellik ve cinselliğin içinde kadının ve bedeninin yerini yoksayamayız çünkü insanoğlunu cinselliğe çeken tek sebep üreme içgüdüsü değil. Belki de sorun kadın bedeninin metalaştırılmasında değil, o metaya çok fazla değer biçilmesindedir. Gün boyu temizlikçilik yapan bir kadının kazandığı parayı, başka bir kadın yol kenarında 10 dakikada kazanıyorsa bazı kadınlar ikinci şıkkı tercih edeceklerdir. Ya da bir şirkette 1-2 ay çalışarak kazanabileceği parayı, fiziki güzelliğine haddinden fazla değer biçildiği için bir gecede kazanan kadınlar tercihlerinden dolayı ahlaksızlıkla mı suçlanmalıdır? Belki yapılan işler ve elde edilen kazançlar birbirine yaklaştırılsa tercihler de değişecektir. İnsanlar, mesleklerindeki hiyerarşik statüleri ve mesleklerinden elde ettikleri gelirler arasındaki uçurum asgari seviyeye indirilse ve aradaki fark değersizleştirilse sadece fahişelik değil, hırsızlık, gasp gibi konulardaki kişisel tercihlerde epey bir değişiklik olur diye düşünüyorum. Ahlakı yok saymıyorum ama dünyanın daha önce ihtiyaç duyduğu şey adalet bence. Saygılar.

  53. Yazan:mehmet resuloglu Tarih: Eyl 17, 2009 | Reply

    Ben Evrime inanan bir insanım yani evrimsel düşünceye inanan bir insan(Biyolojik olarak tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. bilmem sürüngenin kuyruğu falan tartışmaları beni ilgilendirmez….)

    Benim bu düşünceme göre, İnsanlık sürekli bir ilerleme peşindedir yani bu doğasında vardır. Eğer yapacağınız bir eylem insanlığın ilerlemesine katkı sunacaksa bu ahlaklı bir eylemdir diğerleri ise ahlaksız eylemlerdir.
    Örneğin sizin yemek yemeniz daha fazla çalışmanıza bu daha fazla üretime neden olur insanlık gelişir. Aç bir insana yardım ederseniz aynı şekilde.
    Hırsızlık yaparsanız topluma zarar gelişmeye zarar verirsiniz…
    Ama ben yine şuna da inanıyorum toplumları bireysel ele almak yanılgılara neden olabilir. Çünkü bir insanın nasıl yetiştiğini incelemek gerçekten zor ve uğraştırıcı bir iştir. Bunu yerine kendisine öğretilenden daha fazlasını öğrenemeyeceği insan yerine toplumu incelersek daha doğru sonuçlara varcağımızı düşünüyorum.
    Tabiki ahlakı korumak adına yasaklar koymak yanlıştır. Ama toplumsal incelemeler(marksizm) göstermiştir ki Ahlak din kültür toplumun temeli değil üst yapısıdır. Toplumların temeli üretim ilişkileri ve ekonomik ilişkilerdir.
    Doğal olarak insanların ahlaki çöküşünün temelini incelemek istersek kesinlikle bakmamız gereken ekonomik ilişkilerdir.
    Kapitalist toplumda bu tarz ahlaksızlıkların olması elbetteki doğaldır.
    Yasaklarla bu tür ahlaksızlıkların üstesinden gelinmez. Lakin yasaklar daha da kötüleştirir yazar örnek vermiş .
    Kişsel vicdan da bunun çözümü değildir. Çoğu insan dine gerçekten inansa bile allah korkusuna rağmen en büyük suçları işler. Çünkü insan yaşamı için gerekli bazı şeylere ihtiyaç duyar ve bu ahlak dediğimiz kavramı bazen anlamsızlaştırır.
    Konulması gerekn bir yasak varsa ekonomiye konulacak olandır. Bu hiç bir topluma zarar vermez, sadece bazı insanların daha rahat yaşam yada daha rahat keyfine geçit vermez.
    Burda çok şey yazılır ama canım sıkılıyor. Kısacası tek çözüm sosyalizm dir.

  54. Yazan:Can ile Canan Tarih: Eyl 17, 2009 | Reply

    Ülkemizde ve zannediyorum tüm cemaatçi algılarla yetişmiş topluluklarda, genellikle bir tartışma sırasında hemen “taraflar” belirir. Ya öyle olunur, ya da öylenin tam tersi. Ortayı anlatmak da, yaşamak da zordur.
    Bir de bizde “tartışma adabı” sorunu var. Belki de insanlarımızın dinleme ve paylaşma konusunda sorunlu olmasının da etkisi vardır. Kimse pek birbirini dinlemez, amaç bastırmaktır, alkış almak, alkışlamaktır.

    Bu kutuplaşmacı tartışmacılığı, ahlak, bekaret, din, resmi ideoloji gibi çoğu tartışmalarda görmek sıradan. Yazıda özellikle “Katı ahlâkçı” düşünce yapısı ile “Katı özgürlükçü” tezin eleştirilmesi hoşuma gitti.
    Bir de “bireysel özgürlüğün”, insanın kendi kendisine köleleşmesi olduğu tespiti…

    Kulağa her hoş gelen kavram aslında o kadar da hoş olmayabilir. İnsanlık bunu öğrendiği ve sizin “erdem” dediğiniz doğru ve hikmetli bilgi ile yaşadığında belki daha güzel bir dünyamız olur.

  55. Yazan:ayşe Tarih: Eyl 18, 2009 | Reply

    gerçekten çok farklı bir yazı olmuş çok farklı açılardan değinmişsiniz. belkide birbiryle birleştirilmez alakasız diye düşüneceğim kavramları bir araya getirnmişsiniz ben din ve vicdan konusuna değinmek istiyorum. din insanların sen yanlış yaptın sen cehennemliksin gibi kavramları kullanmamız için gönderilmemiştim.allah tan baska kimsenin de birini dinsel ve vicdansal olarak yargılayıp sonuca baglama hakkı yoktur. dinde temel nokta niyettir bu da allah ile kul arasındadır.ddinin kuralları incelendiğinde bir şeyleri kısıtlamaktan öte toplum düzenini sağlama amaclı olduğu görülecektir.ve bu kurallar baskalarından öte insanlara onların vicdanlarıyla uygulanabilir. her vicdanın insanı iyiliğe cagıran sesi vardır ama bu sesi onu dinlemeyerek kısan insandır.insanlar bu sese engel olmazlarsa iyilikler hayatlarında olur. vicdanlarımızın sesine kulak vermek dileğiyle…

  56. Yazan:proudhon Tarih: Eyl 24, 2009 | Reply

    bir de unutmadan; ahlak toplumlara göre değişir. Aynı din gibi. Eğer güneş bizim etrafımızda dönüyor diyorsak sorun yok. Biz kim o da ayrı konu. Aksine bir gezegenin sakinleri olduğumuza inanıyorsak işte o vakit durum biraz çetrefilli. Hayırlı işler.

  57. Yazan:MY Tarih: Eyl 24, 2009 | Reply

    @Prudhon,

    “ahlak toplumlara göre değişir.” demissiniz. Kanaatimce iki farkli kavram var. Birincisi ahlâk, ikincisi büyük harfle yazilmak üzere Ahlâk.

    açayim, ingilte’de bir trafik kazasi sonucu bir adam öldürdünüz diyelim. Mahkemede “hakim bey, yabancisiyim ben buralarin, benim ülkemde trafik ters yönden isler” diyebilirsiniz. Hakim cezanizi hafifletebilir. Zira trafigin soldan ya da sagdan islemesi için MUTLAK bir kural yoktur. Her iki durumda da kurulmus bir düzen tahayyül edebilirsiniz.

    Ama bir adami parasini çalmak için öldürmüs bir katil “hakim bey, benim ülkemde herkes birbirini özgürce öldürebilir” diyemez. Hakim bu adamin ülkesine gitmeden yalan söyledigine hükmedebilir. çünkü insan hakkinin “özgürce” çigendigi bir düzen düsünemezsiniz.

    Bakiniz bugün çogu hukuk devletlerinden olusan bati’da belli bir iç düzen var. Ama ayni devletler dünyadaki silahlarin önemli bir kismini üretiyor, satiyor. çevre kirliligi de ine bu “hukuk” devletlerinin ürünü.

    Özetle “herkes farkli bir ahlak sahibi” dedigimiz liberal düzen bizi bugünkü kaotik dünyada yasatiyor.

    Bugün için Mutlak Ahlâk’i göremiyoruz diye “böyle bir sey yoktur ve olamaz” diyemeyiz.

    Bu tür bir akil yürütme ile ne uçak yapilabilirdi ne demokrasi icad edilebilirdi :)

    insanlik tevazu ile kendi beceriksizligini kabul etmeli, geçmisteki hatalari görmeli diye düsünüyorum.

  58. Yazan:enes Tarih: Eki 8, 2009 | Reply

    bu sıtenın en guzel yanı herkesın dusuncesını ozgurce beyan edebılmesı sanırım ve yazının tamamını ”ben” okudum et olan ben ıse bı haylı zorlandı acıkcası yınede bu fıkırlerın bırcoguna katılsam da, bırcogunada katılmıyorum.

  59. Yazan:butunuyle kuskudayiz Tarih: Nis 4, 2010 | Reply

    ”Hollanda’da özgürlük(!) uğruna çocukla cinsel ilişkinin yasallaşması.”

    yukarıda kullandığınız bilginin doğru olduğundan emin misiniz..?

  60. Yazan:Tayfun_Korkut Tarih: Nis 4, 2010 | Reply

    21ci yüzyılda ahlâkı bize kim öğretebilir ?

    Bir insanı eğitim yoluyla “ahlâklı” yapmak mümkün mü? En azından vicdanının sesini duymaya ve komutandan, patrondan önce vicdana uymaya hazır hale getirebilir miyiz çocukları? Belki de millî eğitim isimli çamaşırhanelerde beyinleri yıkamasak, onlara kulaklarını tıkamayı öğretmesek zaten duymaları gereken sesi duyacaklar…

    -Kesinlikle katiliyorum. Tespitler harika.

    Özgürlük ve ahlâk SADECE bireysel midir?

    6 yaşındaki kızım oldukça yüksek bir kaydıraktan kayacak cesareti kendinde bulamadığı için ağlıyordu :

    -Evlâdım üzülme, salıncaklara git.

    -Ama benden küçükler bile yapıyor, ben yapamıyorum.

    -Canın istemiyorsa mecbur değilsin.

    -Canım istemiyor ama ben istiyorum!

    -Simdi bu durumda kiziniza adim adim “soyle yap, boyle yap” diye kayincaktan nasil kayilacagini gostermeniz gerektigini mi dusunuyorsunuz; yoksa “kizim korkma, dene, yalniz basina da kayabilirsin” mi diyorsunuz? Hangi yaklasim sizce daha dogru? Ben 2.’sinin daha dogru olduguna inaniyorum. Ancak babam bu 2. yaklasimin asirisiydi. Yuzmeyi ogrenmem icin beni dalgali denizin derinliklerinde aglata aglata denize atmisti, korkup kactigim icin yakalayip kafami zorla suya sokmustu. O gunden beri su gorunce korkuyorum. Bu kadari da fazla ama acaba batili anne-babalar gibi cocuklari bilhassa 18 yasindan itibaren serbest birakip, onlara kendi baslarina dogruyu bulmalarini mi telkin etmek gerekiyor sizce? Tamam, bu sekilde alkol, uyusturucu, fuhus vb. kotu aliskanliklar edinenler de var ancak bunun yaninda kisiligi gelisen, olgunlasan, cesaret ve ozguven kazanan, hayatta basarili olan gencler de var. ABD’de 18-20 yaslarinda bir cok kisi bizde 25-30 yasinda insanlarin alamayacagi inisiyatifler aliyor, bir ev gecindirme sorumlulugunu ustlenebiliyor, kimsenin icazeti olmadan mortgage’a giriyor, ev aliyor, araba kullaniyor, isinde yoneticilik kademesine gelebiliyor… 25 yasina geldiginde bizim 25 yasindaki gencimizin yapmaktan korktugu bir cok seyi rahatlikla yapabilecek olgunluga ve tecrubeye ulasiyor. Anne-Baba olana kadar iyice pisiyor, kendi ayaklarinin uzerinde durmayi ogreniyor. Ama bizde malesef bir cok kiz-erkek (bilhassa kiz) annesinin dizinin dibinden ayrilip sadece ailelerinin direktifleri, ogutleriyle anne-baba oluyor, bu aldiklari ogutlerin disinda bir durumla karsi karsiya kaldiklarinda da bocaliyorlar, saga sola akil danisip duruyorlar, ancak bir sonuca varamiyorlar. Cunku her cocugun, her insanin kendine has ozellikleri var, her ogut her cocukta ayni tepkiyi vermiyor. Ayni aile icinde bile cok farkli karakterlerde cocuklar yetisebiliyor. Bu durumda ailelerin cocuklarinin zihinsel gelisimi, egitimi icin gerekli olanaklari saglayip, ona gerekli ozguveni verip, 18 yasinda kendi hayatiyla ilgili kararlari kendisi alabilecek kapasiteye getirmesi gerekiyor diye dusunuyorum.

  61. Yazan:MY Tarih: Nis 5, 2010 | Reply

    Tayfun Bey,

    hayatta basimiza gelenleri yönetemeyiz ama o seylerden ne yaptigimiz bize baglidir. açayim.

    çocuklara özgüven verme konusunda temkinden yanayim. Onlara hata yapma hakki vermeli. Bir de her çocugun tabiati farklidir. Mesela babanizin yöntemi bir baskasi için çok iyi yürüyebilirdi. Ama siz bu korkunuzu nasil asacaksiniz? bir sorun olan bu korkudan acaba faydali bir eser üretebilecek misiniz?

    hayatta basimiza gelenleri yönetemeyiz ama o seylerden ne yaptigimiz bize baglidir. Özgür oldugumuz nokta budur. Tecavüze ugrayan bir kadin intihar eder, bir digeri izdiraplarini anlatan roman yazar, romani aci çeken kadinlara sifa olur, sevaba girer, bir de nobel ödülü alir, hem dünyasini hem de ahiretini kurtarmis olur :))

  62. Yazan:göktürk Tarih: Nis 22, 2011 | Reply

    benim bu yazı hakkında ki düşüncem ..doğrusu da var yanlışıda..tamam insanın fiziksel ihtiyaçları çoğu zaman öncelikli gelir ama ,bu istekleri karşılayabilmek için illaki fahişelik yapmak gerekmez.Bu bir kendini kandırma ,sığınma ,hatta kadının düştüğü bu durumu anlamaya çalışma perdesi arkasında ,onun bu durumunun normal olduğunu hissettirerek bulunulan vaziyetten kendince haklı sonuçlar çikararak iradesini kullanmamasına ve içindeki o cevheri çıkaramamasına bir destektir.Eğer biz gerçekten erdemli isek onu asil duygulara kapamak yerine maddi tarzda yarmcı olabiliriz.

  63. Yazan:vera Tarih: Nis 22, 2011 | Reply

    geçenlerde katıldığım bir sinema atölyesinde zuhal olcayın fahişe rolünü oynadığı iki kadın filmini izlemiştik. filmde kadın bu işi isteyerek yaptığını ifade ediyordu bikaç sahnede. film bitince bir arkadaş: “o kadın fahişe değil asıl ben fahişeyim, istemediğim bir bölümü okuyorum üniversitede” dedi. bu söz üzerinden yorum yaptık bilhassa. özgürlük ve bu bedeni kullanma hakkı arasındaki ilişki; insan herşey kendinin sanınca her iş gibi bu sorun da çıkmaza giriyor.
    bana o günde DD’den öğrendiğim şu sözü hatırlatmıştı tartışma: hayvan serbesttir, insan özgürdür.

  64. Yazan:Abdurrahim Tarih: May 11, 2011 | Reply

    Moskova’dan hürmetler ve sevgiler bütün katilimcilara. Bu güzel foruma katkida bulunmak isterdim, bana ait olmayan ama yürekten katildigim bir metinle :

    Alexander solzhenitsyn’in 8 haziran 1978 tarihinde, batıya göç ettikten sonra harvard üniversitesi’nde yaptığı konuşmadır.

    sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği’ndeki durumu özetleyen soljenitsin, batı dünyasını da “ikiye ayrılmış dünya” içerisinde irdeledikten sonra, “ancak batıyı kendi ülkeme bir model olarak sunar mıyım? hayır!” der ve devam eder: “hayır kendi toplumuma sizin toplumunuzu dönüşülmesi gereken bir ideal olarak sunamam. sizin toplumunuz manevi olarak çökerken bizim toplumumuz çekilen bunca acıya rağmen manevi olarak öyle yükselmiştir ki sizin modeliniz bize çekici gelmez. yeni karşılaştığım yaşam stilinizin karakteristik özellikleri dahi fazlasıyla üzücüdür.

    tartışılamaz bir gerçek, insan karakteri batı’da gittikçe güçsüzleşirken, doğu da gelişmekte ve güçlenmektedir. bizim insanlarımız, 60 senedir ve doğu avrupa 30 senedir batı ile karşılaştırılamaz bir manevi eğitimden geçmektedir. batıya göre, kompleks ve ölümcül yaşam stilimiz daha güçlü, daha derin ve daha ilginç karakterler ortaya çıkarmaktadır. dolayısıyla eğer bizim toplumumuz sizin toplumunuza dönüştürülürse evet bazı alanlarda gelişmeler olabilir ancak yine belli bazı noktalarda da kötüye gidişle karşılaşacağız.

    elbette herhangi bir toplum, bizim toplumumuzda olduğu gibi bir adaletsizlik cehenneminde sonsuza kadar yaşayamaz. ancak şu da eşit derecede doğrudur, hiç bir toplum sizin toplumunuz da olduğu gibi ruhsuz ve değersiz de yaşayamaz. onlarca yıl süren şiddet ve baskıdan sonra insanlarımız, bugünün toplu halde yaşayan, kitlesel reklam devriminin yarattığı işgal altında birbiriyle kartlarıyla tanışan, tv izleyicisi ve tolere edilemez korkunç bir müzik altındaki insanlara göre daha yüksek, daha sıcak ve daha saf bir hal almıştır.

    bütün bunlar, gezegenimizde yaşayan bütün gözlemciler için açık ve sayısız göstergelerdir. batının yaşama stili gözde bir model olmadığı gibi gittikçe de daha az öykünülecek bir hale dönüşmektedir.

    tarihin toplumları çöküş aşamasında uyardığı sayısız semptom bulunmaktadır. mesela bir örnek vermek gerekirse, sanatı küçümsemek ve yoksaymak ile devlet adamı çıkartamamak bunlardan sayılabilir. ancak daha açık ve katı uyarılar da var. sizin demokrasinizin merkezinde, yalnızca bir kaç saat için elektrikler kesildi ve birden binlerce amerikan vatandaşı yağmaya ve şiddet eylemlerine başladı. filmin bu yüzeyi son derece ince olmalıdır, o halde sosyal sisteminiz dengesiz ve sağlıksızdır.

    bizim gezegenimize sahip olmak için verilen savaş, maddi veya manevi, evrensel yasaların da savaşıdır. bu savaş gelecekteki bir zaman meselesi de değil, o şimdiden başladı. kötülüğün güçleri kararlı bir şekilde saldırıyorlar. onların baskısını hissedebilirsiniz. buna karşın televizyonlarınızda ve gazetelerinizde sürekli gülen suratlarla kadeh kaldıran insanlar var, merak ediyorum, neyi kutlamaktasınız?”

    soljenitsin’in konuşmasından sonra gülen yüzlerin sayısı azaldı. 1980′lerde ronald reagan ve thatcher ile başlayan yeni dönemde, demokrasiler soljenitsin’in bahsettiği problemleri daha fazla çekecekti ancak 91 tarihinde sovyetlerin yıkılması ile sözlerin bir hükmü kalmadı.

    buna karşın soru hala durabilir, global ısınma nedeniyle dünya yaşanabilir bir yer olmaktan çıkarken, milyonlarca göçmen ve işsiz dünyanın hemen hemen her ülkesini doldururken, gezegenin her tarafında bombalar patlarken ve dünya vatandaşlarının çok önemli bir kısmı hala açlık sınırında yaşarken, neyi kutlamaktasınız?

  1. 15 Trackback(s)

  2. Ağu 12, 2009: Ayıp sanat olur mu? : Derin Düşünce
  3. Ağu 19, 2009: Son 30 günde en çok okunanlar : Derin Düşünce
  4. Eyl 26, 2009: Son 90 günde en çok okunanlar : Derin Düşünce
  5. Eyl 29, 2009: Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi? : Derin Düşünce
  6. Eki 6, 2009: Son 90 günde en çok okunan, yorumlanan, bağlantı verilen yazılar : Derin Düşünce
  7. Oca 9, 2010: Korku matkabı zekâ duvarını deler mi? : Derin Düşünce
  8. Oca 17, 2010: Okuma önerisi | Mustafa Aslan
  9. Mar 23, 2010: Son 12 ayda en çok okunanlar : Derin Düşünce
  10. Nis 13, 2010: Liberalizmin iç hastalıkları(1): İnsan’ı birey zannetmek : Derin Düşünce
  11. Haz 25, 2010: Son 12 ayda en çok okunan ve tartışılan yazılar : Derin Düşünce
  12. Eki 12, 2010: Liberal tilkiler için bir çalar saat? : Derin Düşünce
  13. Mar 9, 2011: Yeni başlayanlar için “Müslüman” Marx : Derin Düşünce
  14. Nis 19, 2011: Körlerin gördüğü, gözlerin görmediği ateş : Derin Düşünce
  15. Eki 12, 2011: Fuhuş : Derin Düşünce
  16. Eki 22, 2011: Kırık parçalar (Marilyn Monroe) : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin