Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Nocturne In F Minor, Op.55 No.1 / Chopin »

Nocturne In F Minor, Op.55 No.1 by Chopin on Grooveshark

ABD’de demokrasinin çöküşü(6): Krizin mimarları kim? »

 “Mülkiyetin adil biçimde dağıtılmasının mümkün olmadığını biliyorum. Ancak bu korkunç zulüm insan kitlelerini sefalete sürüklerken devletin bulduğu tek çare insanın nefsanî dürtülerine boyun eğmek, sonuçlarına göz yummaktan ibaret.” (Thomas Jefferson, ABD’nin 3cü başkanı)

 Artık isim verme zamanı! Ama öncelikle tezimizi hatırlatalım: 2008 ekonomik krizi doğal bir felaket değildir. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyondur. Bu operasyonu yöneten insanlar vardır ve Batı adaletinin üzerindedirler. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldıranlar, krizin küreselleşmesini sağlayanlar yaklaşık 40-50 kişilik bir ekiptir. Okuyacağınız bu yazının amacı söz konusu ekibin yöntemleri, ortak noktaları ve isimleri üzerine dikkat çekmektir. 

Hükümetler gider, Bankalar kalır! 

Amerika Birleşik Devletleri’nde kamu hizmeti veren memurların sorumluluk sahası ile özel şirketlerin çıkarları arasında net ayrımlar yok artık. Büyük yatırım bankalarının müdürleri, kurmayları ABD devlet mekanizmaları içine yerleşiyorlar. Yani rüşvet vs ile vakit kaybetmiyor bankalar. Kendi çıkarlarına uygun kararları ve yasaları çıkartmak için kritik yerleri alıyorlar. Devletin içine, başkan yardımcısı, hazine genel sekreteri, merkez bankası müdürü koltuğuna gelip kendileri oturuyorlar. 

 Bu Banka-Hükümet köprüsü garip bir biçimde işliyor: Bazen kilit noktalarda 1 veya 2 yıl kalıyor bankacılar. Ama ayrılırken koltuğu belli özelliklerdeki insanlara bırakıyorlar. Bu da devlet politikasında bir süreklilik oluşmasını sağlıyor. Yani hükümetler, siyasi partiler Beyaz Saray’a gelip gidiyor ama bankaların oradaki hakimiyeti gölgelenmiyor.  

Krizi üreten ekibin üyeleri bazı ortak özellikler arz ediyorlar: Genellikle Amerikan vatandaşı, genellikle yobaz liberal, genellikle Goldman Sachs’ta çalışmış ve daha sonra finans sektörünü denetleyen federal kurumlardan birinin başına Read the rest

Cumhuriyet Bayramı HatıЯası »

Bir fotoğraf ulusalcıların photoshop oyunu ile Ankara’daki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını provoke etmek amacıyla kullanıldı. Montajlı fotoğrafta, çevik kuvvet polisi elinde Türk bayrağı olan küçük bir çocuğu jopla kovalarken görülüyor. Facebook ve twitter’da binlerce kişi, bu fotoğrafı paylaşarak, “Cumhuriyet Bayramı Kutlu olsun” mesajıyla beraber hükümete ve polise hakaret etti.
 
Paylaşım rekoru kıran bu karenin çok geçmeden fotomontaj olduğu ortaya çıktı. Montajda dünkü olayla ilgisi olmayan iki fotoğraf kullanılmış. Birinci fotoğrafta yurtdışındaki bir eylemde yabancı polis memuru eylemcinin peşinden koşuyor. Diğer fotoğrafta ise yine yurtdışında boğa güreşi yapılan bir alanda boğa maketi ile bir çocuğun fotoğrafı yer alıyor. Ulusalcılar bu iki fotoğrafı fotomontaj ile birleştirmiş. Cumhuriyet bayramı mesajıyla beraber hükümete ve polise hakaret ediyor.

… Gazetecilik, habercilik, entellektüel sorumluluk üzerine…

 

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu? Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk… Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

 

Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası

Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen, fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.

Andımız, Hitler ve Mussolini »

“… 1920’li ve 30’lu yıllar bilindiği gibi dünyada faşizmin hâkim olduğu yıllardır. Esen rüzgâr Türkiye’yi de etkilemiş ve o yıllarda Türkiye’de de ideolojik bir yapılanmanın faaliyete geçirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Almanya ve İtalya gibi ülkelerde hüküm süren diktatörlerin, hâkim ideolojilerini çocuklara daha küçük yaşlardan itibaren endokrine etmeye başladıklarını biliyoruz. Bu bakımdan dönemin liderleri eğitime ayrı bir önem vermişlerdir. Dante L. Germino’ya göre eğitim faaliyetlerinde belki de en başarılı olanlar Hitler ve Musssolini olmuştu. İlköğretim öğrencilerine aşılanması gereken en önemli duygu Hitler’e bağlılığın ne kadar kutsal bir şey olduğuydu. Bu öğretmenlerin de zorunlu bir göreviydi. Okulda her gün yaklaşık on dakika süreyle Hitlerin resmi önünde selamlamada bulunulurdu …” 

(Ufuk Coşkun)

…  Eğitim konulu makalelerden …

 

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi?

GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen…

Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Sıradan insanları sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın?

1870′lerde İtalya’da yaşayan etnik gruplar birleşerek Fransız işgaline son verdiler. Bir İtalyan ulusu yoktu ortada, Fransız zulmünden bıkmış insanların meşru müdafasıydı vardı. Ama o dönemin Avrupası’nda yükselen değer halk değil ulus-devlet idi. “Problemin” farkında olan Milli Kurtuluş Hareketi liderleri şöyle diyorlardı : “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi!”

Samsun’a bir “güneş gibi” doğanlar, Türk milletini yoktan var edenler(!) de acaba demişler midir “Türkiye’yi yarattık, sıra Türk Milletini yaratmaya geldi” diye? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğine işaret ediyor. Kral çıplak. Kral hep çıplaktı. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirebilirsiniz

Namazsız Başörtülü Olur Mu? »

Bu soruyu “başörtüsüz namaz olur mu?” diye tersinden okuyacak olursak, dünya coğrafyasındaki Zekeriya Beyaz ve Yaşar Nuri Öztürk dışındaki tüm İslam âlimleri aynı cevabı verecektir: “Hayır, Müslüman bir hanım başörtüsüz namaz kılamaz”. Bu bilgiyi İslam âlimleri boyutuna taşımaya da gerek yoktur. Zira bu soru sıradan bir Müslüman’a (Elhamdülillah Müslüman’ım demeyi öğrendikten sonra, namazın farzlarını da öğrenebilmiş Müslüman) dahi sorulsa cevap yine aynı olacaktır: “Başörtüsüz namaz kılınmaz”. Müslüman bir hanım namazın farzlarından setr-i avret hükmüne uymak zorundadır. Kadın saçı, avret hükmünde olduğu için örtülmesi zorunludur.

Peki, Namazsız Başörtülü Olur Mu?

İslam dini, kadını da erkeği de cinsel bir obje olmanın ötesine taşımıştır. Müslüman kadına el, yüz, ayak dışında vücudunun diğer bölgelerini örtmesinin zorunlu kılınması da bu sebeptendir. İnsanı akıl ve ruhtan arındırıp sadece bir et parçasına dönüştürmeye çalışan bütün izm’lerin aksine İslam dini kadına ve erkeğe eşref-i mahlûkat “yaradılmışların en şereflisi” anlamını yüklemiştir.

Müslüman bir hanımın örtünme isteğini kendisi ve yaratıcısı arasındaki kutsal bağın bir nevi dışa vurumu şeklinde de okuyabiliriz. Yani dindar bir hanım namaz kılmak, Kur’an okumak, gözleri haramdan sakınmak gibi dini farizaları yerine getirmeye çalışıyordur ve örtünme isteği de bu ibadetlerin bir süreğidir. Başörtüsü namaz kılan, dini hassasiyetleri olan insan modelini çağrıştırır. Bir erkeğin dindar olup olmadığını ilk etapta kestiremeyebilirsiniz fakat başörtüsü bir hanımın “dindarlık”ı ile ilgili fikir verir. Bu nedenle başörtüsü, hanımları sosyal hayatlarında Read the rest

Yazar olabilir miyim? / Semih Gümüş »

“… Ne yazacağım sorusunun karşılığı, her şey’dir. Ne yazarsan yaz. Hem de önemli şeyler yazma zorunluluğunu hiç mi hiç hissetmeden; tam tersine, en önemsiz görünen şeyleri yaz ki, o önemsiz şeyler içinde has edebiyatın değerleri kendilerini bulsun, basit şeylerin aslında hayatımız için ne denli önemli olduğu anlaşılsın. […] Editörler edebiyatın kötü ruhları değildir elbette. İyi yüreklidirler aslında; genç yazarların ürünlerini değerlendirmek için kılı kırk yaran çabalar içinde, sevgiyle yaklaşırlar yazıya. Düşünün ki, kendi yazılarını yazmak için kullanacakları zamanı, hiç tanımadıkları kişilerin yazdıklarını değerlendirerek harcarlar. Karşılıksız bir özveri sayılmaz mı bu? …”

… Sanat ile ilgili e-kitap okumak için…

Roman nedir? Nasıl Yazılır?

Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: “Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” Okuyacağınız bu eserle romanlarından da tanıdığınız değerli yazarımız Suzannur Başarslan Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. Buradan indirebilirsiniz.

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

“…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

Baudolino (Umberto Eco) Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir. İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Kemalizmin Zararları (19) : Adamı paranoyak yapar! »

“… İstanbul’daki resmi tören, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Yalçın Ataman ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın anıta çelenk koymasıyla başladı. […] Bu sırada arbede yaşandı, polis ile grup arasında bazı kişiler yumruklaştı. CHP İstanbul İl Başkanı Salıcı bu sırada tören alanında bulunan 1. Ordu Komutanı Orgeneral Yalçın Ataman ve subaylara dönerek, “Sizin korumanız gereken Cumhuriyet’e biz sahip çıkıyoruz” diye seslendi. Salıcı anıt önünde yaptığı açıklamada, “Burada biraz önce çakma bir tören yapıldı. Sayın memurlar Atatürk’ü kimden koruyorsun. Beş dakikalık törene tahammül edemeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Atatürk’ün korunması gereken kişi sizlersiniz” diye konuştu. Salıcı, askerlere seslenmesiyle ilgili olarak da, “Ordunun yüzde 30’u içeride. Askeri uzmanlar bir ordunun subay ve generallerinin esir alınması ya da iş yapamaz hale gelmesi durumunda o ordunun savaş kabiliyetini yitirdiğini söylüyor. Cumhuriyeti koruyacak merciler şu anda tasfiye edilmiş durumda ama halk burada cumhur, cumhuriyeti koruyacak arkadaşlar” dedi …” (TimeTürk)
 

… Kemalizm üzerine e-kitap okumak için…

Tarih şaşırmaktır

Polisiye filmlerde suçlular parmak izlerini silerler. Böylece polisin ve savcıların “tarihi okuması” engellenmiş olur. Gerçek saklanarak yerine “resmî bir yanılgı”yerleştirilir.

Devletler de resmî tarih yazdıkları zaman daha önce yazılmış olanlar gayrı resmî, hatta yasa dışı olur. Parmak izi silmek gibidir devlet eliyle tarih yazmak … Bir düşünün: Padişahların bütün yazışmalarını, Saray’ın arşivlerini, bütün Osmanlıca kitapları toplayıp yakmak, Osmanlı’dan ve Selçuklu’dan kalma bütün çeşmeleri, camileri, han ve hamamları yıkmaktansa “sadece” resmî bir tarih yazıyorsunuz ve bir çırpıda bin yıllık hakikî tarihiniz çöpe. Yeni kuşakların geçmişi anlama şanslarını ortadan kaldırıyorsunuz. Hele bir de ”oradan geçerken” lisanı devirip alfabeyi değiştirdiyseniz, temizlik tamam!

Biz de kendi yaşadığımız topraklara yeni gelmiş sığınmacılar gibi etrafa bakıyoruz. “Devlet nedir? Millet nedir? Osmanlı mıyız yoksa Türk mü?” diye sorguluyoruz kendimizi, tarihimizi. Çünkü boş beyaz bir kâğıttan başlamaya mahkûm edildik. Resmî tarih ve dil devrimi ile dilimiz ve kültürümüz devirildi, bizler de altında kaldık. Tarihimizi bilmediğimiz için bugünü anlamıyoruz. Yarın ise bir korku filmi gibi. Cahillikten her yerde komplo teorileri görüyoruz. Adeta ıssız bir adaya düşmüş yabancılar gibi gölgemizden bile korkuyoruz, komşu ülkelerden, iç ve dış düşmanlardan hatta birbirimizden bile… Sitemizin Laiklik, Tarih ve Osmanlı dosyalarına katkısıyla yakından tanıdığınız Mehmet Bahadır Republic of Turkey – Hindi Cumhuriyeti isimli yazısında şöyle özetliyordu bu durumu:

“Aslında, küçük ve mutlu azgın bir azınlığın amentüsü haline gelmiş dogmatik bir zihniyetti karşımdaki. Sorgulanamazdı, zira devletin temel kurumlarını sorgulamaya ya da dünyadaki benzerleri ile mukayese etmeye başladığınız zaman, malum zihniyet hemen bir savunma ve saldırma pozisyonu alıyordu. “Kutsalıma dokundurmam” refleksi ile hareket ediyor ve hatta sizi, yobaz olarak yaftalayıp dışlayabiliyor ve sonuçta kendine sürekli iç düşmanlar üretebiliyordu. Geçen onca sancılı ve acılı yıllar ve hatta tecrübelerimiz “Cumhuriyet Kazanımları” hakkında bize yeterince bilgi veriyordu zaten.”

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Kürd’ün BDP’ye ihtiyacı var mı? »

“… BDP’nin, devreden çıkartılması lazım. Bu konuda görüşülecek yegane yer İmralı ise BDP ile niye görüşülsün? BDP’nin kendi başına alıp uyguladığı bir kararını göremedik. PKK’dan gelen bir emirle BDP bütün kararlarını tersyüz edebilir. 2010’daki Anayasa değişikliğinde bunu gördük. Gönüllerinden ‘evet’ geçerken oylamaya katılmadılar. Zaten Selahattin Demirtaş, son Kurultay’da ‘Adalet ve eşitlik konusunu bizimle müzakere edebilirsiniz, ama barışı PKK ile görüşebilirsiniz …” (Ümit Fırat)

… Bu konuda e-kitap…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Ölümcül Kimlikler (Amin Maalouf) »

Sunuş: Terör belki kırk bin can aldı, hâlâ almakta. Unutulan şu ki silahlarla değil kelimelerle kaybettik biz huzurumuzu. Kurşun gibi sloganlarla, bomba gibi manşetlerle yitirdik Barış’ı. Bu acıların bitmesi (olursa) yine kelimelerle olacak. Ama süslü nutuklar, şatafatlı törenlerle değil, yürekten gelen kelimelerle. Çünkü Howard Zinn’in dediği gibi hiç bir bayrak masum insanları öldürmenin utancını örtecek kadar büyük değildir.

Amin Maalouf’un ünlü kitabı Ölümcül Kimlikler’ini seviyoruz ve sitemizde bahsediyoruz her fırsatta. Bu kitabı tanıtan bir kaç yazı yayınladık daha önce, Zeynep Sude Çakır ve Emre Paksoy yazmışlardı. (Bu konuda okunması gereken bir başka kitap tanıtımı ise yine Emre Paksoy tarafından yazıldı: Birlikte Yaşayabilecek miyiz? / Alain Touraine) Kimlik gibi hassas bir konuda yazılmış bu kıymetli kitabı tanıtan her makale özgün bir eser oluyor. Zira her yazar esere kendi prizmasından bakıyor, kadın-erkek, Kürt-Türk, Alevî-Sünnî… Yazarlar kendi geçmişleriyle renklendiriyorlar yazdıklarını. Bu sebeple aramıza yeni katılan genç yazar Azat Özgür Ölümcül Kimlikler’i yazmak istediğinde hiç tereddüt etmeden “evet” dedim. Makalesini okuyunca da gerçekten sevindim çünkü kitabın özüne nüfuz etmiş bir Azat Özgür buldum. Hem buram buram Maalouf kokan hem de Azat’ın kimliğini, hislerini, iç dünyasını görünür kılan bir makaleydi bu. Potansiyeli olan genç bir yazarın Derin Düşünce’nin kapısını çalması ayrıca bir mutluluk kaynağı oldu elbette. Kalbiyle konuşan Türkler ve Kürtler çoğalırsa silahlar susabilir. İyimserim. (MY)

Ölümcül Kimlikler (Amin Maalouf),

Yazan : Azat Özgür

Tüm yaşamımın çelişkiler yumağı üzerine kurulmuş olduğunu düşünmeye başlamıştım. Çünkü dilleri, etnik kökenleri, siyasi görüşleri, ekonomik durumları, kültürleri farklı hatta inançları aynı olmasına rağmen inançlarını yaşama biçimleri bile yer yer farklılık gösteren insanlar ve topluluklar arasında yetiştim. Bazen böyle yaşamaktansa tek bir tarafa yaslanan tikel, yanlışta olsa bir tek öğeden oluşan bir benliğe sahip olamadığımdan dolayı hayıflandım. Beni böyle düşünmeye yönelten şüphesiz çevresel etkenlerdi. Ama çoğu zaman bu kadar farklı şeyden nasıl kendime ait, özgün bir benliği yani ‘’benin ülkesini’’meydana getirebileceğimi düşünüp durdum. Bırakın özgün bir ben ülkesini bu kadar farklılıktan oluşmuş taklit edilecek bir benliğin olmasına bile ihtimal veremedim hiç. Ve çok sonraları anladım ki bu kadar farklılığın hepsinden belirli miktarlarda alınmış -kimisinden çok kimisinden az ama hepsinden bir miktar alan -bu bileşimin kimsede olmayan özgün beni; yani ‘’özgün benlik ülkemi’’ oluşturmuş olduğunu gördüm. Şimdiyse ilki kadar zor olmasa da yeni bir problemle karşı karşıyaydım. Herkesi anlayan bir benlik ülkesi iken çoğu kimsenin anlamadığı bir yabancılar ülkesine dönüşmüştüm. Bu ikinci durumdan kurtulmanın ilkine nazaran daha kolay olacağını biliyordum. Çünkü benimle tıpa tıp aynı olan birilerini bulamasam da –ki bu imkânsız etrafındaki farklılıkları benimki gibi ve her birinden benim etkilendiğim Read the rest

Besmele’ye boyun kesen hayvan var, Ezan’a tahammül edemeyen insan var »

“… İsmail’in boynundaki bıçaktır kurbanın, İbrahim’in ellerinden sunulan. Yoksa İsmail de sensin, İbrahim de, kurban da sensin, kurban eden de… Teslim olduğun kapıda, teslimiyetinle… verdiğini almak için değil, verilene razı olmak için… nefsi yüreğin ellerine bırakıp… gözlerini huzura açtığında… duymak için, seni kul olarak seçeni duymak için dinle… Dinlemek itaat etmektir. Öyleyse vahyolunan şeyi dinle! (Suzan Nur Başarslan)