Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Yüzüncü ad / Amin Maalouf »

“… Gözleri olanlara dünyada görülecek hiçbir şey olmadığını söylemek zordur.. Ne var ki gerçek bu, inanın bana.. Dünyayı tanımak için dinlemek yeter.. Yolculuklarda görülenler bir aldatmacadır yalnızca.. Gölgelerin peşinde başka gölgeler.. Yollar ve ülkeler, önceden bilmediğimiz hiçbir şey öğretmez bize; gecenin dinginliğinde kendi içimizde dinleyebileceklerimizden başka hiçbir şey …” 

 

… Görmek üzerine e-kitap okumak için…

 

Derin Göz

İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques … Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … Buradan indirebilirsiniz.

Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?

Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde algılıyoruz kavramları. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. İnanmak zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik! güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar. Buradan indirebilirsiniz.

Nocturne Op. 27 / Chopin »

Nocturne Op. 27 by Chopin on Grooveshark

Kitap indir »

 

Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru

Yokluk var mıdır? Evinizin içini dolduran boşluğu gördünüz mü hiç? Bir türlü gelmeyen şu trenin verdiği sıkıntı ya da sizi habersiz bırakan dostlarınızın sessizliği gerçek değil mi yoksa? Tutulmamış sözler, ödenmemiş borçlar… Yokluk da var aslında “var” dediğimiz şeyler kadar. Ama Yok’un varlığı şuurlu insanlar için var; gelecekten, birisinden ya da Tanrı’dan bir cevap bekleyenler için var “yokluk”. Nazi kamplarında can çekişen Yahudilerin söyledikleri sözü hatırlayın:

“Tanrı yoktur, çünkü bize öğretilen Tanrı gerçekten var olsaydı böyle bir vahşete asla müsade etmezdi”

Artık olmayan gençlik yılları ya da henüz gelmemiş olan yaşlılık da gerçek değil mi? Hatırlayan ya da ümitli olan, düş kırıklığını ve gelecek korkusunu tatmış her insan için vardır “Yokluk”.

Ateizmin ürettiği en kaliteli metinlerinden biri olan Varlık ve Hiç elinizdeki bu kitabın belkemiğini oluşturuyor. Filozof ve edebiyatçı olan Jean-Paul Sartre hiç şüphesiz Batı felsefesinin köşe taşlarından biridir. Varlık, İnsan, Özgürlük ve Ahlâk tasavvuru üzerine yazdığı eseri tanrısız bir ahlâk teorisi. “Geleneksel” dinler ile göbeğini kesmiş bir “iyi insan” arayışı içinde Sartre. Bu arayışın neticesi ateist emir ve yasaklar değil insan fıtratının önemli bir veçhesi, özgürlük şuuru:

“İnsan özgürdür ve bunun farkındadır; bu farkındalık ile, özgürlük ve sorumluluk şuuruyla yaşamaya mahkûmdur.”

Bu bağlamda Sartre gerçek bir ateist: Tanrı karşıtı değil Tanrı-SIZ. Tanrı fikrini değil ilâhî referansları reddediyor. Tanrı’nın yokluğuna iman etmiş modern ateistler gibi pozitivizmi savunmuyor. Pozitivizmin, bilim-perestliğin de bir din olduğunun farkında. (Bkz. Modern Bir Put: Bilim adlı kitap)

Gerçek şu ki modernite icad oldu, ateizmin bile kalitesi bozuldu! 21ci asrın ateizmi içine kapanık ve savunma pozisyonunda. Fikir üretemiyor çünkü materyalist, bilimsel bilgiyi putlaştıran, Stephen Hawking gibi pozitivist … Ama hepsinden önemlisi İnsan’dan kopuk… Modern ateizm Tanrı’dan kurtulmak isterken İnsan’ı da kaybetmiş. (Bkz. Şalgam suyu varsa Tanrı’ya lüzum yoktur )

Sartre gibi kaliteli ateistlerin çıkış noktası ise bambaşka. Onlar vicdanın sesini duyma gayretindeler. Görünmeyen tanrılar ile kavga etmek yerine “görünürde tanrı yok, biz insan olarak ne yapabiliriz?” diye soruyorlar. İnsan hissiyatından yola çıkılarak bir ortak yaşam projesi icad etmenin peşindeler. Bu çizgiye paralel olarak iç dünyamızda hissettiklerimiz ile dış dünyanın adaleti arasındaki ilişkiyi ele aldığımız bu kitabı ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Sartre’ı ilk defa okumak ve anlamak isteyenler için de kolaylaştırıcı bir basamak olabilir. Buradan indirebilirsiniz.

Taraf Gazetesi İslâm’ı ingilizlerden mi öğrendi? »

Eskimeyen bir haber!

Taraf’ın “Arapça bez parçası”

By on Jan 19, 2010 in Basın günlüğü, Türk Basını

Cin gibi gazeteciler var Taraf’ta!

(Sonuna kadar okuyun)

TK

Bilecik’teki 2. Jandarma Er Eğitim Tugay Komutanlığı’nda askerliğini yaparken gece eğitimi sırasında sırtına isabet eden G-3 mermisi nedeniyle hayatını kaybeden Batman Er Ergün Önen’in cenazesi memleketi Batman’da toprağa verildi. Resmî tören istemeyen acılı ailenin, Er Önen’in tabutuna iki kez sarılmak istenen Türk bayrağını tabutun üstünden kaldırması dikkat çekti.

“Vatanı korusun diye yolladık…”
Askerî uçakla Türk bayrağına sarılı halde Batman’a getirilen şehit Er Ergün Önen’in cenazesi, Çay Mahallesi’nde bulunan Eshabulkeyf Camii’ne götürüldü. Kalabalık bir grubun katıldığı cenaze töreni sırasında ölen erin annesi Selahat Önen, kız kardeşleri Melikşah (14) ve Melek (11) ile ağabeyi Ercan gözyaşı dökerek, sinir krizleri geçirdi. Cenazenin İkiztepe köyündeki mezarlıkta toprağa verilmesinin ardından Taraf’a açıklama yapan ağabey Ercan Önen, “Biz kardeşimizi vatanı korusun diye askere yolladık. Ama bize cenazesi gönderildi. Acımız ve öfkemiz çok büyük. Olayın bir an önce aydınlatılmasını istiyoruz. Bunu kim yaptıysa mutlaka cezasını çekmeli” dedi. Acılı anne Selamet Önen de, “Eğer ölüm haberi gelmeseydi 10 gün sonra oğlumun görev yaptığı kışlaya gidip kendisini ziyaret edecektim. Onu rüyamda gördüm” dedi.

“Gerekirse AİHM’e gideriz”
Ailenin avukatı Mehdi Öztüzün ise yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Şehit asker Ergün Önen’in hastanede yapılan otopsinin sonucunu bekliyoruz. Ona göre dava açacağız. Ölümü şüpheli. Gerekirse AİHM’e başvuracağız. Aile de bunu istiyor. Olayın tüm detaylarıyla araştırılmasını istiyoruz. Varsa bir ihmal ortaya çıksın. Faillerin cezalandırılmasını istiyoruz.”
Aile resmî tören istemedi Batman Havalimanı’na Türk bayrağına sarılı olarak indirilen şehit asker Ergün Önen’in tabutunun üstündeki Türk bayrağı, aile fertleri tarafından yıkanması için sokulduğu gasilhanede çıkartılırken, yerine üzerinde Arapça yazıların yer aldığı yeşil örtü çekildi. Batman Jandarma Komutanlığı’nda yapılmak istenen askeri törene de amca Emin Önen engel olarak tabutun üstüne Arapça bir bez parçası örttü.

…Bu makale ilginizi çekti ise…

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu? Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Öğretmenlik, savcılık, soytarılık, amigoluk… Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Atatürk öldü, Yaşasın Kemalizm! »

 

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Körlük / Jose Saramago »

sanat-goz-akil 

“… zaman, kumar masasında karşımızda oturan öteki kumarbazdır ve bütün kartlar onun elindedir, bizler ancak yaşam karşılığında o masadan bir şeyler kazanırız […] ölüm nedeni zaman içinde unutulur, yalnızca o tek sözcük kalır.. öldü […] Kendi ölçeğimizde gerçekleştirebileceğimiz tek mucize, yaşamayı sürdürmektir, şu kırılgan yaşamımızı kırılganlığıyla korumaktır ve buna her doğan gün yeniden başlamaktır, kör olan gözlerimiz değil de yaşamın kendisiymiş gibi, ne yöne döneceğini bilmeyen o imiş gibi […] yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, alımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık …”

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

 

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.

 

Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak

Zaman insanın hissiyatıyla algılayamadığı, bilimsel, düşünsel, hatta psikolojik boyutları olan bir gerçeklik. Zaman yaşadığımız hayatın kendisi. Ama bu kadar önemli olan Zaman ile aramıza mesafe koymak, Zaman’ın dışına çıkıp onu keşfetmek mümkün mü?

Zaman konusundaki bu ilk kitabımızda Derin Düşünce yazarları zor bir işe girişiyorlar: Zaman’ı düşünmek ve Zaman’ı yazmak. Zaman’ın NE? olduğunu sorgulayacağımız ikinci kitaptan önce NASIL? olduğuna baktık bu ilk makalelerde. NE? ve NASIL? soruları Zaman’a bakışımızda ana ekseni oluşturuyor çünkü bilimsel yolla, deney ve gözlemle ilerleyemediğimiz anlarda düşüncenin yardımına Sanat yetişiyor. Buradan indirebilirsiniz.

Acılara Tutunmak / Hasan Hüseyin Korkmazgil »

 

“… Sanatı, bölgecilik uğruna, fraksiyon, klik, parti ve çıkar çevresi uğruna, zincire vurmaktan çekinmeyenler, sınıfsallık sorununu nasıl koyarlar, insanın kurtuluşunu nasıl savunabilirler?.. Açıkçası: sanatı köleleştirmeye çalışanlar, insanı kölelikten nasıl kurtarabilirler? …”

 

… Sanat ile ilgili e-kitap okumak için…

Roman nedir? Nasıl Yazılır?

Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: “Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” Okuyacağınız bu eserle romanlarından da tanıdığınız değerli yazarımız Suzannur Başarslan Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. Buradan indirebilirsiniz.

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

“…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

Baudolino (Umberto Eco) Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir. İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Bugün cuma, ne olur bir şey yap(20) »

Hazîne-i Rabbâniye’sinden kullarını sayısız maddî ve manevî rızıklarıyla merzûk eyleyen, arş-ı rahmanında cevelân eden melâike kirâmın tesbihat ta’zimatına mukabelede bulunup cemâlinin zevkini kullarına ezelden bahşeyleyen, ebedî cemâlini biz fâni kullarına göstereceğini vad’i sübhâniyesiyle ve kelâm-ı kâdim-i ilâhiyesiyle tasdik ve tebşir eyleyen Celîl ve Cemîl, Cenab-ı zü’l-Celâl, ve’l-Kemâl, Rabbül âlemîn hamd ü senâmızı kabul buyursun. 

Şefiu’l_usât fi yevmi’l-arasât, sahib-i mi’râc ve râkibü’l-burak, sâhibü’l kadîb ve sâhibü’l miğfer, makam-ı Mahmud tahtının şahı “velâkin Resûlullah” burcunun mâhı, şefaatkânımız, yegâne penâhımız, dü âlemde sultanımız, Resûlü Kibriya Efndimiz’e âlemler adedince salât ve selâm olsun. Âline ve ashabına ve etbâına salât ü selâmın nurundan ikram olunsun.(*)

Bolluk içinde yokluk yaşıyoruz. Gönül fakirliği yüzünden perişanız. Uygar(?) ve zengin(?) milletler fazla yemekten hasta oldular. Onların sömürdüğü, soyup soğana çevirdiği bölgelerde ise açlık ve yine açlık var. Aşırı tüketim bir yaşam biçimi Read the rest

Siz kimsiniz ya? »

Şırnak’ta görev yaptığım bir yıl boyunca çektirdiğim fotoğraflara bakıyorum bazen. Kimi zaman oturmuş bir ateşin başında, bu dağlar arasındaki münzeviler beldesinin kaderine rahmet okutacak kadar siyah demliğimizden çay içiyoruz kimi zaman da sebepsiz objektife gülümsüyoruz.

Bu fotoğrafların arasında bir tanesi var ki benim için çok özel; dört asker, sınırın sıfır noktasındayız. Sağımızda Kuzey Irak, solumuzda Beytüşşebap, Önümüzde Hakkâri, arkamızda da Şırnak var. Dördümüzün de birer köşesinden gururla tuttuğu bayrağımızla o sıcak ağustos ayında 1802 rakımlı tepede poz vermişiz. Hangi saikle yapmışız, bayrağı o şartlarda nasıl bulmuşuz en ufak bir şey canlanmıyor geçen onca yılın yorduğu dimağımda. Fakat elimizde tuttuğumuz bayrağımızı sevmek için her birimizin karınca kararınca haklı sebepleri olduğu çok açık. Hiç ama hiçbir sebebimiz olmasa bile ortak noktamız olan, ‘bu sınırlar dâhilindeki on binlerce dağdan birinin güvenliğinin bize emanet edilmesi’ gururla gülümsememize yetmiş de artmış bile anladığım kadarıyla. Dediğim gibi, hikâyesini bilmediğim ama baktıkça yüzümü güldüren bir karedir o fotoğraf.

Şimdilerde bazen internet ortamında görüyorum benzer kareleri. Ortak bir düşmana sahip askerler meydan okurcasına bayraklarla çeşitli sınır karakollarında, ya da o karakolların üs bölgelerinde pozlar veriyorlar objektiflere. Belki bizi de o fotoğrafı çekmeye iten sebep bir meydan okumanın daha bir ete kemiğe bürünmesi iştahıydı, bilmiyorum.

Fakat bildiğim bir şey var; oradan döndükten sonra elimde bayrakla hiç fotoğraf çektirmedim. Bir zamanlar daha sık cereyan etse de şu aralarda eski azmine ve kararlılığına ulaşmaya çalışan ‘bayrak mitingleri’ de hiç ilgimi çekmemekte.

Bu ülkede kerameti kendinden menkul bazı tipler var, ne yaptıklarını sadece kendileri biliyor. Yıl on iki ay, üzerinde kalpaklı Mustafa Kemal baskısı olan bir bayrağı bir insan neden balkonunda asar bir anlam veremiyorum. Bu biraz da bana ‘dövme yaptırmak’ üzerine okuduğum bir makaleyi hatırlatıyor. Vücudunun herhangi bir yerine dövme yaptıran kişilerin aslında kendini ifade etmekte zorlanan, iletişim kabiliyeti sınırlı bireylerden oluştuğunu anlatan bir makaleydi aklımda kaldığı kadarıyla. Düz mantıkla gitsek ve farklı örnekleme metotlarını kullansak da benim açımdan sonuç değişmiyor. Mesela ben muhafazakâr kimliğinin çok baskın olduğu şehirlerde de bulundum ama balkonuna kelime-i tevhit asan bir ev sahibine rastlamadım. Ya da hacı olan babamı bir günden bir güne üzerinde ‘I love Mekke’ yazılı bir t-shirt giyerken görmedim. Çünkü onun imanının derecesini sınayacak olan makam en baştan belli olduğu için ben de dâhil olmak üzere kimseye söz düşmez.

Öyle ya da böyle ortak bir dine bağlılığın, aynı etnik kökene bağlılıktan baskın olduğu bir ülkede yaşıyorsak verdiğim ikinci örneğin daha çok günlük hayatımızda olması gerekirdi. Oysa ki tam tersi uygulamaların tezahür ettiği günlerden geçmekteyiz. Cemaatinin safları sık ve düzgün tutmasına rağmen yer bulamadığınız camilerden çıkışta mütedeyyin insanların sessiz sakin dağılmasını izliyorsunuz. Buna şaşırmıyorsunuz, çünkü olması gereken bu. Sonra dönüp bir de inançsızlığını bayraklaştırdığı yetmiyormuş gibi ne yaptığını sadece kendinin bildiği Nişanyan objesine bakıyorsunuz ve bir anlam veremiyorsunuz.

Peki, o zaman soru şu: Neden mütedeyyin kesim cami çıkışı Nişanyan için ortalığı kasıp kavurmuyor da bu beş benzemezden oluşan blok, Cumhur’a adanmış olan Cumhuriyet Bayramında ellerinde bayraklarla devletin polisine saldırıyor? Öyle ya her birinin mazisi bırakın Ak Parti’nin siyasi kariyerini, Tayyip Erdoğan’ın ömründen bile uzun olan bu düşman kardeşler neden bu kadar iyi anlaşabiliyorlar? Düşman belledikleri Tayyip Erdoğan’ın şahsında Ak Parti müntesiplerinin böyle bir bloğu yaratacak ne gibi fiilleri olmuş olabilir mesela?

Falanca ilçe teşkilatının Türk Bayrağını yaktığına dair bir belge, bilgi var mıdır? Ya da atıyorum falanca ilçe Başkanının Türk bayrağını indirip yerine Ak Parti flaması çektiğini duyan gören var mıdır?

Bu aptalca soruların cevabının olmadığını ben de biliyorum. Amacım muhataplarımın yüzünü daha da fazla kızartmak değil. Bakın, Türkiye’de bu ulusalcılık illetine her kim bulaşmışsa birden fazla da Allah vergisi yeteneğe aynı anda sahiptir. Bu ülkeyi, bu bayrağı en çok kendisinin sevdiğine inanır ki külliyen yanlıştır. Fikir diye arkasında durduğu bu illetin alt yapısı o kadar zayıftır ki bir düşman icat etmeden kesinlikle adım atamaz. O düşman ki kâh Tayyip Erdoğan’dır kâh Fethullah Gülen; ama her daim bir düşmanı yedeklemek zorundadır. Çünkü kendini, kendi dilinden anlatması bile yarım saatini almaz. Ona nefes aldıracak olan düşmanlığının alâmetifarikası olan tahkir ve tezyif edici cümlelerdir ki ‘küfür’ kelimesi yanında hafif kalır.

Bana göre, bir insanın başka bir insanın inancını sorgulaması, vatan, bayrak, millet gibi değerler üzerinden sevgisini sınaması ahmaklığın ta kendisidir. Toplumu bölen, parçalara ayıran, ötekileştiren bu tiplerle mücadele de kesinlikle yumuşak bir üslupla olmamalıdır. Gerekirse karantinaya alınmalı ve günde üç öğün Mesnevi’den beyitler, Yunus’tan dörtlükler dinleterek Read the rest

Hollywood / Charles Bukowski »

 

“… Beni ve yazılarımı kabul edenler onu ve yazılarını kabul edemediler, bu yüzden ‘acaba aptallara mı hitap ediyorum?’ diye düşündüğüm olmuştur. Ama yazmadan duramıyordum. Kuş uçar, yılan kıvrılır, bense daktilo şeridi değiştiririm …

 

… Sanat ile ilgili e-kitap okumak için…

Roman nedir? Nasıl Yazılır?

Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: “Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” Okuyacağınız bu eserle romanlarından da tanıdığınız değerli yazarımız Suzannur Başarslan Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. Buradan indirebilirsiniz.

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

“…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

Baudolino (Umberto Eco) Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir. İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın