RSS Feed for This Post

PKK’lıları affetmek

ok_affetmek_sirnak_01.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekSüleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyor:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme”

Kin tutma fiili yâd etmek anlamına gelmediği için bir katili affetmek de öldürülen yakınımızı unutmak anlamına gelmiyor.

Bizim dinimiz kinimiz değil İslâm dini olduğu için affetmenin zor olduğu durumlarda da önce dinimizin kaynaklarına dönüyoruz haliyle. Adaleti ve ilmiyle yolumuzu aydınlatan İslam büyüklerinden meselâ Hz Ali, Hz Ömer veya Hz. Mevlâna bakanlar kurulunda olsalardı terör sorununu çözmek için Başbakan Tayip Erdoğan’a ne gibi tavsiyelerde bulunurlardı?

ok_1191996203_4038m.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekHz. Mevlâna “Kur’an’ı açıklamak için yazdım” dediği Mesnevî adlı eserinde şöyle söylüyor:

“Ey insan, başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir, görünmesidir. Senin varlığın, iki yüzlülüğün, zalimliğin, gafletin onlara aksetmiştir. O sensin, sen kendini yaralıyorsun; lânet ipliğini, kendine, kendin dokuyorsun.” (Cilt I, beyitler 1318-1320)

Bugüne kadar kaleme aldığımız yazılarda :

  1. Kuzey Irak’a yapılacak geniş çaplı bir harekâtın hem insanî hem de stratejik bir hata olduğunu, (Kuzey Irak’a girelim mi?)
  2. Ulus-devlet modelinin neden Türk-Kürt gerginliğini körüklediğini, (Ax! Welate min – Ah! vatanım)
  3. PKK ile mücadelede yıllardır insanî, hukukî ve askerî hatalar yapıldığını, (PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?)
  4. 12 Eylül darbesinden sonra Kürtlere yapılan haksızlıkların fanatik Kürtçülüğü ve ayrılıkçı terörü körüklediğini (Ata’mın hapishaneleri)

anlattık. Bu yazılarda sunduğumuz bilgiler ve alternatif bakış açıları bütün sorumluluğun teröristlerde olmadığını açıkça gösteriyor.

ok_affetmek_pic.gif pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekNe var ki yürekleri PKK’lılara karşı öfkeyle dolu insanlar “Bu kadar çok şehit verilmişken nasıl affedebilirim? Affetmek şehitlerimizi unutmak olur. Öfkemi canlı tutmamak ahlaksızca olur” diye düşünüyorlar. Akıl yoluyla öfkelerinin sebebini kendilerine açıklayarak öfkeyi rasyonalize ediyorlar, oluyor size “haklı öfke”. Haklı zina gibi, elbette zıt, bir başka deyişle haklı haram!

Posta kutuma gelen anonim bir mesaj şu hikayeyi anlatıyordu:

toren31.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekÖlümü yaklaşan bir baba evlatlarını yanına toplamış, “ölmeden önce bir ricam olacak sizden” demiş. “Köşede duran bir çuval patatesten affedemediğiniz her insan için bir tane seçin.” Evlatları dediğini yapmışlar. Kimi bir iki tane seçmiş, kimi 5-6 tane. “Bunları gittiğiniz her yere götüreceksiniz, uyurken bile bu patateslerden ayrılmayacaksınız”. Çocuklar şaşkın vaziyette oradan ayrılmışlar.

Bir süre sonra yeniden babalarının başucuna toplanan çocuklar dert yanmış:

ok_28097.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmek“Bu kadar ağırlıkla dolaşmak kolay değil, insanlar tuhaf tuhaf bakıyor. Hem patatesler kötü kokmaya başladı”. Babanın cevabı şu olmuş : “Gördüğünüz gibi kin tutarak, affetmeyi red ederek aslında kendimizi cezalandırıyoruz. Bağışlamayı ötekine verilmiş bir armağan sanıyoruz, oysa bağışlamak kendimize yaptığımız bir iyiliktir”

Teröre karşı olumlu gelişmelerin birbiri ardına medyada yer aldığı şu günlerde kendimize sormaya bile cesaret edemediğimiz bir soru var: Ne zaman bitecek? Yani tartışmasız bir biçimde ne zaman “PKK terörü artık bir ok_affetmek_olut.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmeksorun değildir” diyebileceğiz?

  • Beş yıl boyunca hiç bir saldırı olmazsa,
  • Bölge halkının ortalama geliri ülke ortalamasına yaklaşırsa,
  • Öcalan resmen bittiğini ilân ederse,
  • Bütün PKK eylemlerinin sorumluları öldürülürse,
  • PKK militanları topluma yeniden kazandırılırsa.

Bu son iki madde aslında terörle mücadelede en zor adımı tarif ediyor:

ok_38579.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekSuçluları öldürerek intikam almak veya onları kazanmak.

Diyelim ki yönetici kadro dışında PKK yanlısı olduğu şüphe götürmeyen 5000 kişi var. Bu insanların kardeşleri, ana ve babaları, nişanlıları elleri yüreklerinde her an bir kara haber bekliyorlar. Bu 5000 genci bir çatışma sırasında öldürmek, yakaladıktan sonra idam etmek ya da hapislerde çürütmek bunun en az on misli insana evlat, kardeş, sevgili acısı tattıracak. Türkiye “5000 teröristten kurtuldum” derken 50 bin potansiyel PKK’lı bulacak karşısında. 10 veya 20 yıl hapis çarptırılan bir gencin 30 veya 40 yaşında dışarı çıktığında (Kötü insan nasıl üretilir?) yeniden suç işlemekten başka hangi seçeneği olacak?

ok_29102007140031330.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekZaten 25 yıldır yaptığımız da buydu. Askerler sayısal verilerden memnundu, “100 asker feda ettik ama 2000 terörist öldürdük” tarzından istatistiklerle övünüyorlardı ama biten bir şey yoktu ortada.

İkinci seçenek: Bu 5000 insanın ekonomik olarak kazanılmasını yani meslek edinmesini ama aynı zamanda sosyal ve psikolojik olarak da “tamir edilmesini” sağlayacak bir “rehabilitasyon” programı uygulamak. Hukukçuların, sosyologların, psikologların, iş adamlarının ve Türkiye’yi seven herkesin el ele verip çalışacağı uzun soluklu bir projeyi hayata geçirmek.

ok_affetmek_20070905150714_.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekMüslüman olsun olmasın aklımıza ve kalbimize yakın gelen her insanı dinlemeye hazırız. Meselâ Gandi ‘Göze göz, bütün dünyayı kör bırakır’ dediği zaman bu söz bizde yankı bulur.

Ama bizler her şeyden önce ALLAH’a kulluk ediyoruz. O ALLAH ki bir kudsî hadiste

“Rahmetim gazabımdan üstündür.” (Müslim) buyurmuştur.

Artık vatan uğrunda ölmek/öldürmek değil de vatan uğrunda yaşamak ve yaşatmak zamanı olduğu kanaatindeyiz. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Müslüman olmanın bize getirdiği bazı sorumluluklar var.

ok_affetmek_pkkmil.jpg pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekİslâm’a göre neyin doğru, neyin eğri olduğunu anlamak icab ettiğinde elbette ki alimler konuşur. Biz de susarak okurlarımızı Mesnevî’nin birinci cildinin 3725-3985’inci beyitleriyle başbaşa bırakıyoruz:

İbadetteki ihlâsı, gönül temizliğini,  Hakk’a bağlanışı Hz. Ali’den öğren. O ALLAH arslanını, hileden temizlenmiş bil. Savaşta bir yiğidi alt etti. Hemen kılıcını çekti. Onu öldürmek istedi. O yiğit, her peygamberin, her velînin övündüğü Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü. …O anda Hz. Ali kılıcını yere attı, onu öldürmekten vaz geçti. O savaşçı düşman, bu işe, bu beklenmedik acımaya, bu yersiz bağışlanmaya şaşırdı kaldı. Dedi ki: “Bana keskin kılıcını çekmiştin, beni öldürecektin; sonra neden kılıcı yere attın, beni bıraktın?

Hz. Ali buyurdu ki: “Ben kılıcı, ALLAH rızası için vururum. Ben ALLAH’ın kuluyum. Nefsimin, bedenimin kulu değilim. Ben, ALLAH arslanıyım, nefis arslanı değilim. Yaptığım işler, dinime bağlılığıma şâhittir. Ben savaşta; ‘Attığın zaman sen atmadın, ALLAH attı.’ ayetinin anlamını yaşıyorum[Enfal Sûresi 17]. …Benim kılıcım, haksız yere kana bulanmaz. Nefis rüzgârı, benim merhamet bulutumu nasıl yerinden kıpırdatır, sürüp götürebilir? Saman çöpü değilim; hilim, sabır, adalet dağıyım. Kasırga, nasıl olur da koca bir dağı yerinden koparabilir? İsteğim, dileğim, O’nun iradesi rüzgârından başka bir şeyle hareket etmez. Rûhanî ve cismanî kuvvetlerimin, gönül ordularımın başkomutanı, tek olan, eşi, benzeri bulunmayan ALLAH’ın aşkıdır. Hiddet, öfke padişahlara padişahtır. Fakat, bizim kölemizdir. Ben öfkenin ağzına gem vurmuşumdur.

Hilmimin kılıcı, hiddetimin boynunu vurmuştur da, bu yüzden Hakk’ın hışmı, bana rahmet ve rahat olmuştur. Savaşırken, yüzüme tükürdüğün için nefsanî bir benliğe, öfkeye kapı­lırım diye kılıcı gizlemeyi daha doğru buldum. ‘Kim ALLAH için severse, kim ALLAH için nefret ederse hadisine uy­mak, o emri yaşamak istedim.[Hadis-i Şerîf: “Kim ALLAH için sever, ALLAH için öfkelenir, ALLAH için verir, ALLAH için vermezse, şüphe yok ki o müminin imanı kemal bulmuştur.” Feyzü’l-Kadir, c. VI, s. 29.]

Ben ne yapıyorsam, ALLAH içindir. Taklid değildir. Hayale kapılarak, zanna, şüpheye düşerek iş görmedim. Ben görerek iş yaparım….Ben garazdan kurtulmuşum, hür bir adamım. Hür bir adamın tanıklı­ğını dinle, kölelerin tanıklığı bir para etmez. Madem hürüm, öfke, hiddet beni nasıl olur da bağlar?

…Emîrü’l-müminîn Ali, o gence dedi ki: “Ey yiğit, savaşırken sen yüzüme tükürünce, nefsime ağır geldi. Benim huyum değişti. Yapacağım savaşın yanrısı ALLAH rızası için, yarısı da öfkem zoru ile nefsim için, intikam almak için olacaktı. Halbuki, ALLAH’a ait işlerde ortaklık uygun değildir. ALLAH seni kudret eli ile yarattı, süsledi. Sen ALLAH’ınsın, benim mahlukum değilsin. ALLAH’ın yarattığını, yine ALLAH’ın emri ile kır, dök; ‘Dostun camına dostun taşını at.’ demişlerdir.”

Hz. Ali’nin düşmanı, bu sözleri işitince, gönlünde Hakk nûru parladı, imana geldi. Dedi ki: “Ya Ali, meğer ben seni fena huylu kişilerle kıyas ederek, hata etmişim, cefalara düşmüşüm ve seni başka türlü insan sanmışım… Ya Ali, bana kelime-i şehadeti öğret ki, seni zamanın en üstün, en yücesi olarak gördüm.” O yiğidin kabilesinden, en yakınlarından elli kadar kişi, bu vak’a üzerine şevkle, aşkla dine yöneldiler, müslüman oldular. Hz. Ali böylece, hilim kılıcı ile bunca halkı, bunca insanı kılıçtan kur­tardı. Hilim kılıcı, çelik kılıçtan daha keskindir. Belki, yüzlerce ordudan daha fazla üstünlükler elde ettirir.

 

 Derin İnsan 

pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmek “Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz. 

   Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekSuzan Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekDevlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmek Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
 Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmek

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 Bir pozitivizm eleştirisi

pkk'lıları affetmekPKK'lıları affetmekHayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.  

Trackback URL

  1. 115 Yorum

  2. Yazan:saldiray Tarih: Dec 5, 2007 | Reply

    Mehmet bey yazdıklarınız olması gerekenleri çok açık bir şekilde ortaya koymuş. Fakat yapılanlarla yapılması gerekenler arasındaki fark da çok büyük. Türkiye Cumhuriyeti bu dökülen kanı bitirmek adına teröristlerle iletişim kurmaya bile çalışmazken (“teröristle masaya oturulmaz”), gelecekte teröristlerin affedilmesini beklemek şu aşamada gerçekçi değil.

  3. Yazan:ahmet Tarih: Dec 5, 2007 | Reply

    pkk cı kürtler kürt devleti kurmak istiyorlar. türkiyeyi istiyorlar. istanbulu,izmiri,ankarayı.
    hiçbir pkkcı kürt kalmayıncaya dek savaşa devam. bunlar bazı devletlerin taşeronu marksist kürtlerdir. bunlar kesinlikle kürtlerin içinden temizlenmelidir.

  4. Yazan:Talha CAN Tarih: Dec 5, 2007 | Reply

    Mükemmel bir yazı Mehmet Bey,
    denge en büyük silahımız olmalı, ne nefret-kin ne de şecaatsizlik… Bunu dualarımızda dahi göstermeliyiz; bu alçak oyunların sahiplerinin öncelikle ıslahı, olmazsa iflahı ancak o da olmazsa helakı…
    Tekrar teşekkürler…

  5. Yazan:ali kurtar Tarih: Dec 5, 2007 | Reply

    Merhaba.. ben buradaki safsatalardan rahatsız oldum.. okuduğum zaman aklıma gelen ilk düşünce “emperyalist zengin devletlerin, Türkiyeyi parçalamak için kiraladıkları güruhun fikri(!)” dedim ve arkasındanada “dindarların değil dini politikaya alet eden dincilerin, müslümanlığı , hristiyanlaştırmaya çalışanların fikir(!)leri” dedim.
    Bu münasebetsiz fikirlerinizle herkesi kandıramazsınız. Ama sizede birşeyler söylememe fırsat verdiniğiniz için, içimden gelmesede teşekkür ediyorum. Derin düşünceleriniz sizin olsun.. Ben katkıntısız TÜRKüm övünüyorum.. Katkıntısız eksiksiz müslümanım övünüyorum. Alahın varlığına birliğine , Kuranıkerime noktasıyla virgülüyle inanıyorum. Her gün dini vecibelerimide eksiksiz yerine getiriyorum. Yapmayanları, inanmayanları kınamıyorum. Bana ailem 6 yaşında iken bunları öğretti. Ne öğretti ? Özetle şunları anlamlarıyla öğretti. ” Rabbim ALLAH, nebim Hz.MUHAMMED, imamım itikatta MATURUDİ, amelde İMAM-I AZAM EBU HANİFE”. Bana bunları öğreten eğiten ana-baba ve büyük atalarımdan ALLAH razı olsun. Beni ilkokuldan Hava Harb Okulunu bitirene kadar okutan eğiten hocalarımdan ALLAH razı olsun. Çünkü onlar bana TÜRK olmanın ne anlama geldiğini, dünyada hiç bir ırkın bu kadar medeni olmamadığını, 16 devlet kurmuş olduklarını, emperyalist hıritiyan dünya ve siyonist yahudilerin üzerinde yaşadığımız vatanı nasıl elimizden almaya çalıştıklarını öğrettiler. Bir çok sivil-asker osmanlının yapmaya cesaret edemdiğini, aklından bile geçiremediğini MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün gerçekleştirdiğini öğrettiler. Bana öğretilenlerden bu dünyada iki tane büyük MUSTAFA’nın olduğunu daha onbeş yaşında kendimce akl ettim. Birincisi Hz. MUHAMMED MUSTAFA. İkincisi MUSTAFA KEMAL ATATRÜRK. Bu öğretilerden dolayı da “laik” bir müslümanım, ırkçı değilim. Eğer müslümanlığa gerçekten inanıyorsanız lütfen İmam Maturudiyi okuyun. Okurken de elinize Türkçe açıklamalı bir KURAN-I KERİM alın. Ne kadar örtüştüğünü görürüsünüz. IRKÇI değilim deddim..evet değilim. Türküm, aslımın nerden geldiğini biliyorum. Anadoluya geldiğimizde buralarda yaşayan çeşitli ırkların ve inanışların var olduğunu biliyorum. Irkımız Orta Asyada “göçebe” yaşadığından gittiği her yerdeki kendinden olan veya olmayan insanlarla iyi geçinmeyi bilmiş kimseye saldımamaış yok etmemeiş ve insan saymıştır karşısındakini. Eğere aksi varit olsaydı “savaşçı” ve “yenilmez” karakteriyle Anadoludakileri yok ederdi ama etmedi. Çin yazıtlarına baktığmızda Türklerin yanında Kürtlerin de mevcudiyetini görmekteyiz. Her ne şekilde olduysa olmuş bizimle beraber Anadoluya gelmişler..beraber acı soğanı, ekmeği paylaştık… vatanı beraber savunduk.. beraber müslümanlığı kabul ettik. Sonra onlar yaşadıkları güneydoğu Anadoluda kan içici pislik arap istilacıların etkisi ve kültürleri ile olumsuz yönde değiştiler. O zamanki çetin doğa koşullarının da etkisi ile kendi içlerine kapandılar. Bazan farsların bazan arabların etkisi ile konuştukları dil değişti. Köyden köye , mezradan mezraya bile anlaşılamayan “dil” oluştu. Bunun ispatı, Pazarcık (Kahramançmaraş) ilçesi ile Elbistan (Kahramanmaraş) kürtleri kolay kolay anlaşamazlar. Bu durum Doğu Anadolunun birçok yuöresindede böyle..

    Benim ve TÜRK milletinin KÜRTlerle bir alıp veremediğimiz yoktur. TÜRK_KÜRT ve diğer Anadolu halkları ERZURUM Kongresinde Misak-ı Milliyi imzaladılar. Emperyalizme kaşı birlikte savaştılar. Emperyalist devletler Yıkamadıkları, teslim alamadıkları vatanımız bölmek için genç cumhuriyeti yoketmek için maalesef Kürtleri kullandılar. Kısaca o yöredeki insanlarımızı kullandılar. Ve batı hiç bir zaman bu fikrinden vazgeçmedi. 11 nci yüzyıldan bu yana Haçlı Seferleri devam ediyor. 1960 lı yıllarda bazı kimseler büyük sömürü yazıları ile kürtlerin ve güneydoğunun ezilmişliğini dile getirdiler. Memleketin nersi zengin ve kalkınmışki ? Lütfen akıllı ve vicdanlı olun. Ben güneydoğuda 4 yıl dağ-bayır köy-kasaba mezra dolaştım. Orada ne “yok” ise sözgelimi İspartanın, Sivasın, Adpazarının köylerindede yok. Anadolunun diğer yöreleri çok kalkınmışta kürtlerin yaşadıkları yerler ihmalmi edilmiş. Eğer bunu savunuyorsanız ve bu düşünceyle PKK’ya af istiyorsanız ya siz buı ülkenin gerçeklerini ve emperyalizmin niyetini bilmiyorsunuz, kusura bakmayın öbür şıkkı söylemeye dilim varmıyor. Lutfen mukayese için Anadolu gezisine çıkın. Televizyonlarda zaman-zaman gösteriliyor..Kürt bilne ağanın beş karısı , ne bileyim elli çocuğu torunu..vs. Ey ahali bu yöre dışındaki “erkeklere” ben dahil haksızlık edilmiyormu ? Besleyip okutup, eğitebileceğinden fazla çocuk yağparsan, ve bakamazsan sahip olamazsan birileri onları alır ve sahip çıkar. Al sana PKK, tu kaka..vs. Devletin yaptığını tahrip ederler , vergi indirimi onlara.. ama onlar sabahtan akşama kadar kahvede oturur sigara içerler. Üretecekleri bir şey yok. Ağalık halen sürmekte. Bu ağalardan biriside PKKnın siyasi sözcüsü. Şimdi kalkmış abuk-sabuk bir yazyla PKK’ya af. Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunupta “az düşünen” beyinler. PKK’a af demek dün bu ülkeyi yutmak için gelen ve halen vazgeçmeyen emperyalizmi affetmek demektir. PKK, KÜRT değildir..uyanııııın.. üsküdarda sabah değil gün batımı oldu. Birinci ve ikinci dünya savaşından sonra kendine çeki düzen veren emperyalist ülkeler İRANda yıllarca petrol için kan döktüler. Akan kan müslüman kanı idi. Birinci ve ikinci körfez harekatıyla IRAK’ı igal eden A.B.D ve onun hamamoğlanı pardıon şamaroğlanı ingiltere eski başkanı “Yes SİR” MR BLair kan döktüler ve döküyorlar. Dökülen kanlar arapları sevmesemde müslüman kanı, TÜRKmenlerin ve hatta Kürtlerin kanı.Şimdi bazı saflar A.B.Dnin orada bir KÜRT devleti kurdurarak KÜRTLERİ DESTEKLEDİKLERİNİ SANIYORLARDIR. Emperyalistler bazılarını tuvalet kağıdı gibi kullanır sonra helanın dibine atarlar. Dün bize karşı PKKyı kullanıyorlardı. Şimdi yalanda olsa dünyaya karşı PKK terör örgütüdür diyorlar. Bu gayet normaldir, çünkü hıristiyan emperyalistlerin eski huyudur bu. Yarın bu bölgeden gidecekler İran, Irak, Suriye halkları bizbize kalacağız. İnsanca birbirimizin yüzüne bakmak istersek A.B.D nin ve ABnin oyunlarına gelmeyiniz. TEKRAR SÖYLÜYORUM, PKK’YI AFFETMEK A.B.D’Yİ VE İSRALİ AFFETMEKTİR. Ben yöre insanın çok iyi tanırım. PKK eğer silah zoruyla insanları sokağa dökmese kimse PKK için sokağa çıkmaz. Benim ve TÜRKlerin Kürtlerle bir sorunu yoktur. Aksini düşünen gidip aile yaspılarını incelesin. Güneydoğuda insanlarımız o kadar karışık evlilikler yapmışlarki inanamazsınız. Siz kimi kimden ayırıyorsunuz. Milletlerin dil birliği vardır. Adıyamanın köyündeki Pazacık halkını anlamaz.. Diyarbakır da yaşayan Karstakini anlamaz.. Bu durumu örtmek için emperyalist güçler KÜRT enstitüsü kurdular Kürtlere “dil icat ediyorlar”. Halbuki Kamçakta yarımadasından İngiltereye kadar, Fin topraklarına kadar bazı farklarıyla TÜRKçe konuşan anlaşan insanlar bulabilirsiniz. TÜRK olmaktan utanan, sonra TÜRK bayrağıyla resim çektirenlere duyurulur. ATATÜRK düşmanı , emperyalist uşakları eğer tartışmak istiyorlarsa ben buradayım. Para uğruna emperyalist uşağı olamadım, olmayacağım. PKK’yı affetmiyorum. PKK, kendini ilk duyurduğu olayda bir Kürt köyünü basmış, çocuklar, bebekler dahil herkesi öldürmüştü. Ne çabuk unuttunuz ? Onva “insanın kanını” döken örgütü nasıl affedersiniz. 1915 de Ermeniler Kürt Türk ayırımı yapmadan bebekler dahil yüzbinlerce insanı yok ettiler. İnanmıyorsanız tarihi kayıtları inceleyin. Peki ben buradan dedeleri ermeni katiller tarafından öldürülen Kürtlere soruyorum. Siz ermenileri affediyormusunuz ? Ben Kahramanmaraşlıyım ermeni katillerinin ne yaptıklarımı dedemden çok dinledim ve affetmiyorum. Bu cümleye kinaye olarak tekrar soruyorum ermeniler binlerce kürtü öldürdüler onlar ermenileri affediyormu ? Hiç sanmıyorum !. Tarihi iyice araştırın, ingiliz pisliklerinin genç Türkiyeyi yıkmak için Kürtleri isyana sürüklemesinin dışında Türk-Kürt kavgası olmamamıştır. Çok küçük yöresel köy kavgaları hariç bunca birbirmize düşman edilmedik. Uyanın. PKK emperyalist hıristiyan ve siyonist devletlerin yapılandırdığı bir örgüttür. Kürtler Dersimde Kullanıldıkları gibi son Otuz yıldırda kullanılmışlardır.

    Türküm, aslımın nerden geldiğini biliyorum. Anadoluya geldiğimizde buralarda yaşayan çeşitli ırkların ve inanışların var olduğunu biliyorum. Irkımız Orta Asyada “göçebe” yaşadığından gittiği her yerdeki kendinden olan veya olmayan insanlarla iyi geçinmeyi bilmiş kimseye saldımamaış yok etmemeiş ve insan saymıştır karşısındakini. Eğere aksi varit olsaydı “savaşçı” ve “yenilmez” karakteriyle Anadoludakileri yok ederdi ama etmedi. Çin yazıtlarına baktığmızda Türklerin yanında Kürtlerin de mevcudiyetini görmekteyiz. Her ne şekilde olduysa olmuş bizimle beraber Anadoluya gelmişler..beraber acı soğanı, ekmeği paylaştık… vatanı beraber savunduk.. beraber müslümanlığı kabul ettik. Sonra onlar yaşadıkları güneydoğu Anadoluda kan içici pislik arap istilacıların etkisi ve kültürleri ile olumsuz yönde değiştiler. O zamanki çetin doğa koşullarının da etkisi ile kendi içlerine kapandılar. Bazan farsların bazan arabların etkisi ile konuştukları dil değişti. Köyden köye , mezradan mezraya bile anlaşılamayan “dil” oluştu. Bunun ispatı, Pazarcık (Kahramançmaraş) ilçesi ile Elbistan (Kahramanmaraş) kürtleri kolay kolay anlaşamazlar. Bu durum Doğu Anadolunun birçok yuöresindede böyle..

  6. Yazan:ali Tarih: Dec 6, 2007 | Reply

    sen neyi afetmekten neyi bağılamaktan bahsediyorsun analar ağllıyor onbinlerce şehit vermişiz bunların anaları babaları kardeşleri bacılarını da hesaba koyarak konuşun herşeye pkk gözüyle bakmayın birde bu yaşadığın TÜRKİYE gözüyle bakın pkk acındırarak yazılarınızı yazıp pkk destek vermeyin birde gözünüzde kapalıysa açın pkk ve arkasındaki devletlerin amacı TÜRKİYE yi bölmek…

  7. Yazan:a_sunay Tarih: Dec 6, 2007 | Reply

    Bugün bu konuşmaların yerini barış huzur ve refah türkiye için konuşsaydık arkamızdan gelen nesilin ne kadar huzurlu ve mutluluk dolu günlerin beklediğini düşünebilirdik.ama bu okadar zor ki .şimdi öyle bir hale geldikki bize silah çekene af çıkarmaya en enterasanı ise doğuda köyleri basıp çoluk çocuk kendilerine hizmet etmeyen KÜRT vatandaşlarımızı dahi öldüren bu insanlar başta kime ve neye hizmet ettiklerini bilmeyen cahil gözü dönmüş ana baba kardeş sevgisinden mahrum bir avuç çapulcudur.bunların üzerinden derin siyaset malzemesi yapan herkes onlar kadar şuçludur.Biz ULU ÖNDER ATATÜRK ÜN emanetlerine sonuna kadar bağlı TEK VATAN , TEK MİLLET,TEK BAYRAK altında birleşiriz.Türkiyede sadece TÜRK-kürt yoktur.Diğer etnik kökenlerde vardır.peki neden onlar provakasyona gelemektedirler.O etnik kökenlerin geçmiş tarihlerine bakarsanız her zaman OSMANLININ yanında olmuşlardır.Şu an PKK kimlerin hakkı için dağlardadır.Arkasındaki bölücü güçlere hizmet eden bir avuç zavallıdır.üç kuruşa satıldıklarını bile anlamayan,eline verilen silahın hangi bedelle verildiğini bilmeyen bir avuç cahildir.ülkemizde polisinden askerinden öğretmeninden memurundan işçisinden … kürt vatandaşımız yok mudur?biz türkten ne farkı var .yasalar bize farklı onlara farklı mı?çalışıyor batıdaki kürtlerin beraber yaşamda sorunu yokta kendi toplumuyla beraber olan gruplarda mı sorun .Asıl sorun şimdiye kadar Doğuya verilen önemdir.Verilmediğinden bu gün başı boş kalmış bir kültürün onlar üzerinde her oyunun oynanmasıdır.çok acı ama gerçek .bu gün diyoruzki hadislerden peygamberlerden ondan bundan eline silahı alanın imanı allahı peygamberi olurmu ?sizde başbakanın izindesiniz galiba,yazınızda sizde dinin üzerinden siyaset oluşturan insanları cahil konumuna sokan bu yazılarınızdan vazgeçin. YA SEV YA TERK ET.VATAN BÖLÜNMEZ BAYRAK İNMEZ.

  8. Yazan:m.akran Tarih: Dec 6, 2007 | Reply

    Bence safsata salatasından başka birşey değil yukarda yazılanlar, Sen neyi af ediyorsun onları dağa Türklermi çıkardı kendi tercihleri, ülkenin varını yoğun bomba diye dağlara yağdırtan onlar değilmi, ne çabuk unuttun masum öğretmenlerin katledilişini onlar insan değilmiydi, onların anaları babaları yokmuydu, şimdide sizin gibi safsatacılar çıktı, çünkü PKK köşeye sıkıştı şimdimi müslüman olduğunuz aklınıza geldi daha önceleri müslüman değilmiydiniz.Bu kürtçüler faşistinde faşisti hitler bile onların yanında masum kalır onun için bunları affedecek olanları bu millet afettemez ama allahta affetmez. AFFI ÇIKARANLAR ŞİMDİ NERDELER- BİRİ GEBERDİ GİTTİ DİĞERLERİ TARİHTEN SİLİNDİ. DEMEKKİ BU MİLLET AFFETMİYOR.

  9. Yazan:Kelesoğlan Tarih: Dec 6, 2007 | Reply

    70 milyonluk ülkenin %10 Kürt ediyor oda gerçek olsa onlar kendilerince bağımsızlık savaşı verecekler toprak koparacaklar güney kürdistanın yanına kuzey kürdistanı ilave etmeye çalışacaklar, Bana atalarımdan kalan bu toprakları ben onlara bırakacağım Tasımı tarağımı toplayıp gideceğim birde müslümanlık diyeceğim, öylemi!!!!!!!!!! Bunu yazarınında PKK olduğu kesin.

  10. Yazan:kamil Tarih: Dec 7, 2007 | Reply

    sitenizi şöyle bir gezdim de aklıma şu ata sözü düştü ” it ürür kervan yürürr” anadoluda saf müslüman türk halkı böyle diyor

    TÜRK MİLLETİ NE DİYORSA OOOOOOOOOOOOO

    at izinin it izine karıştığı şu günlerde her şeyi biliyor hayretle izliyor ve not ediyoruz

    ve şunuda asla unutmayın başkalarına layık gördüğünüz her hak TÜRK içinde geçerlidir .

    türk gençliğinin bu hakkı gençliğe hitabede vardır luzumunda kullanılacakır ……..

  11. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Dec 8, 2007 | Reply

    Degerli Yorumcular, özellikle de öfkesiyle gözleri kamasmis olan arkadaslar,

    Atatürk, Alpaslan Türkes, 70 milyonluk Türk Milleti veya 1.5 milyar müslüman veya 6 milyarlik insanligin tamami her konuda bir seyler söyleyebilir, sitemize 6 milyar yorum birakabilir.

    Ama bu sözlerin toplam agirligi bir kum tanesi kadar bile etmez ALLAH’in sözleri karsisinda.

    ALLAH’in sözlerini anlamaktan öte yasamis ve etrafina yasatmis olan bütün Enbiya ve Evliya karsimizda binlerce günes gibi parlarken elbette aklimiz ve kalbimiz bir kum tanesini dinlememizi emredemez bize.

    Müslüman olmak demek domuz eti yememekten mi ibarettir? Inandigimiz gibi yasamayi unutup yasadigimiz gibi inanmak olur mu?

    bir imam size gelip “pazartesi zina yapilirsa günah olmaz” veya “yagmurlu günlerde domuz yenebilir” derse cevabiniz ne olur?

    Su halde kin tutma ve affetme konusunda ALLAH’in emirleri bu kadar açikken bizler ne hakla “PKK istisnadir, bu kosullar altinda ALLAH’in emirlerine uymasak da olur” diyebiliriz?

    Selam, saygi ve muhabbetle

  12. Yazan:Alper Yılmaz Tarih: Dec 8, 2007 | Reply

    Ben Trakyalıyım. Trakya’da pek çok yerde insanlar işsiz. Ama Silahı eline alıp bu ülkenin asker evlatlarını öldürmüyorlar. Çoğu Trakya köylüsünün ilk okul ve ortaokul çağındaki çocukları soğuk kar kış demeden (Doğu ve Güneydoğudaki gibi) taşımalı sistemle okula gidip geliyor. Ben kendim yamalı pantolon ve altı delik ayakkabılarla okudum. Eğer dağa gerçekten çıkacak biri varsa o da benim. Ama biz bütün bu olumsuzluklara rağmen vatan toprağını bölmeye çalışmıyoruz. Aksine birlik beraberlikten bahsediyoruz. Sadece Güneydoğu Anadolu veya Doğu Anadoluda mı olumsuz şartlar var. Türkiye’nin her yerinde var. Oradaki çocuklar dağa mı çıkıyor PKK ya mı katılıyor. Bırakın bu safsataları. Eğer Suç varsa ceza da vardır ve haktır. Şahsi olarak birine saldırı varsa o belki şahsi olarak affedebilir. Ama Devlet Kanunu uygular ve gereğini yapar. Bununla mükelleftir. Eğer Zırt pırt af ilan edilirse kanunları kimse takmaz. Rahşan Affında olduğu gibi. Suç işlemiyenlerin günahı ne o zaman diye adama sorarlar. Eğer PKK lılara genel veya kısmi af ilan edilirse her kes kendi kanununu uygulasın o aman kim kim öldürmek isterse, kim neyi almak isterse, kim hangi bankayı veya devlet kurumunu dolandırmak isterse dolandırsın o zaman. Nasıl olsa af diye bir kavram var bu memlekette. Bir de şunu söylemek istiyorum. O yazıyı yazan şahıs şunu unutmasın. Osmanlı zamanında Padişahlar devlete karşı yapılmış suçları kesinlikle af etmemiştir. O padişahlar ki islamiyeti senden benden çok daha iyi yaşayan bilen insanlardı. Şimdi Sen Beyzade çıkmışsın siz Allah’tan daha mı iyi bileceksiniz gibi sözlerle insanların dini duygularını şahsi veya bir grubun (PKK)lehine kullanmaya ve kamuoyu oluşturmaya çalışıyorsun. Ben de sana şunu söylüyorum. Bay herneysen sen Osmanlı Padişahlarından daha mı iyi biliyorsun ve yaşıyorsun islamiyeti. Örneğin Yavuz Sultan Selim (Doğuda neler yaptığını iyi bilirsin) Hadi koy git yoluna bakayım.

  13. Yazan:MEHMET Tarih: Dec 8, 2007 | Reply

    ne yapmak istiyorsunuz onları affetmek gibi bir düşünceye sahip olmak onlara sempati duyuyorsunuz anlamına gelmiyor mu ? Allahı bilen sizler Allahsızları mı affetmemizi istiyorsunuz bence çok yanlış bir konu seçmişsiniz siz kimden yanasınız açık yazın bilelim.

  14. Yazan:alperen Tarih: Dec 9, 2007 | Reply

    Ah be güzel kardeşim. sizde hiçmi akıl yok. ben sadece bu düşüncelere gülerim. düne kedar kardeş olarakbildim bundan sonra da böyle bileceğim. ne özgürlüğü ne pkk sı. sahilleri sattık. sıra sizinde sonradan satacağınız (ABD’ye) sizin deyiminizle kürdistan benim deyimimle güney doğu ANADOLU kaldı.

  15. Yazan:tunahan Tarih: Dec 9, 2007 | Reply

    Sizinde pkk sempatizanı olduğunuz ortada şimdide internet aracılığı ilemi kendize sempatizan kazandırmayı düşünüyorsunuz. bu ülkenin evlatları şehit oluyor. bu topragı koruyorlar bir çok ocak battı şimdiye kadar bu vatanın hem evlatlatlarını şehit edecekler hemde bu vatana göz koyacaklar. bizde utanmadan kalkıp iyi yaptınız bu vatanda pkk nın da hakkı var gelin alın sizi affettik bu şerefsizliktir. pkk resmilerini acındırmak içimi şehit kardeşlerimizin altına koydunuz. bu ne kadar rezillik beee. işiniz nu vatanı bölmek ve pkk yı haklı çıkarmakmı allahın laneti üzerinize olsun

  16. Yazan:Mustafa İSLAMOĞLU Tarih: Dec 10, 2007 | Reply

    Sayn Mehmet Yılmaz düşüncelerinizden anlaşılıyor ki kendinizi çok zeki,çok müslüman(vaaz vermeye yetkili) zanneden ancak işin esasında açıkca pkk yandaşlığı yapan birisiniz.Ya da (ki bu iyi seçenek) gündemden,ülkede olan bitenden haberiniz yok,oturmuş sırf birşeyler yazmış olmak adına laf salatalığı yapıyorsunuz?) Peki bu noktada size sormak istiyorum : Şimdiye kadar affedilen onlarca Pkk militanı affedildikten sonra ne yaptı?.. Önce bunun cevabını verin ve sonra Allah adını ağzınıza alarak birşeyler söyleyin..Eğer bu sorunun cevabını verebildiyseniz ki cevab “tekrar dağa çıktılar” olmalıydı o zaman bize de sizin hakkınızda tek şey düşünmek düşer. O da “boşverin affedelim tekrar çıksınlar en fazla 3-5 şehit daha verir ya öldürür ya yakalarız sonra tekrar içeri atarız,ama orada durmaları dinimizce günah tekrar serbest bırakalım bi kaç kişi daha…” fikrinizdir. Düşünmeyen insanları kandırmak kolaydır.Ama bu işe dahi alet ettiğiniz Allah-ü Teâla’yı kandıramazsınız. Elbet sizde hainliğinizden dolayı en geç o büyük günde hesap vereceksiniz. Eğer söylediklerimi algılayabildiyseniz ve başta bahsettiklerimdn ikinci kategoriye giriyorsanız size bir nasihatim var : Gözünüzü açın..Teröristi azalan,bitme noktasına gelen,artık kaçacak deliği bile olmayan pKK son noktasına gelmişken,onlara terörist kazandırmaya çalışmayın..

  17. Yazan:Mustafa İSLAMOĞLU Tarih: Dec 10, 2007 | Reply

    Son bir şey daha eklemek istedim.. Fatih Sultan Mehmet’i bilmem ne kadar padişah,ne kadar ehl-i İslam sayarsın..Çünkü şu an cahil olduğunu düşünüyorum ve pek fazla bilgi sahibi olmadığını düşünerek kısaca bahsedeyim. Cihan Sultan Peygamber Efendimiz Hz Muhammed Mustafa (S.A.V) efendimizin ta o zamanlardan müjdesine nail olan bir padişahtır. Hocası Akşemsettin Hz. lerini anlatmaye dahi gerek duymuyorum. Şimdi gelelim asıl konuya: Fatih devletin bekası için kardeş katlini vacip kılmadı mı? Buna cevabını çok merak ediyorum? Yoksa sen bu insanlardan daha iyi bildiğini mi iddia edeceksin? Yavuz Sultan Selim Han Mısır a Sefere giderken Efendimiz (S.A.V) önünde yürüdü. Ama Yavuz hiç bir vatan hainini affetmedi,boyunlarını vurdurdu. Buna cevabın nedir? Ben sana kendi cevabımı söyleyeyim mi : Eğer bir ülkünüz var ise, Uhud’da islam ordusuna yapılan gibi arkadan saldıracağınıza,gelin erkek gibi TSK nın karşısında durun. O zaman belki haklı bi tarafınız olur..

  18. Yazan:Mustafa İSLAMOĞLU Tarih: Dec 10, 2007 | Reply

    Selam,saygı ve muhabbetle(!)

  19. Yazan:bayındırormancılık Tarih: Dec 10, 2007 | Reply

    yukarıdaki değerlendirmeleri okudum bumeseleyibusiyasetcilerin çözebıleceğinisanmıyorum çünkübuişinarkasındadışgüçler var pişmanlıkyasasınıistemesekte çıkacağa beziyor teröre pişmanlık yasasındanfaydalandırılırkendiğertaraftasikortabağkur verğicezalarındanhcizeuğramış evineekmekgötüremiyenlervarbunlarıdadikkatealınması gerekirdiye düşünüyorum

  20. Yazan:bilal Tarih: Dec 10, 2007 | Reply

    Değil affetmek onları.vatanımızın bir karış toprağında bile nefes almalrı bize haram diye düşünüyorum.hapisteki yandaşlarının ve dışardakii bir kaç çapulcunun en kısa zamanda leşleşlerini görmek ve şehitr yakınlarımızın bir nebze bile olsa rahat uyumularını isterdim.
    saygılarımla

  21. Yazan:Ç-Z Tarih: Dec 10, 2007 | Reply

    @M.İslamoğlu,
    “..gelin erkek gibi TSK nın karşısında durun. O zaman belki haklı bi tarafınız olur..”
    demişsiniz.
    Demek pkk elemanları yaklaşık 25 senedir “erkek gibi” TSK’nın önünde duruyor demek ki!
    Demek “belki de onlar haklılar” öyle mi,en azından ölüme yürüdükleri için!
    Siz bunu öfke ve kin nöbetinde,kaleminizden çıkanın ne olduğunun farkında olmadan yazdınız galiba!

  22. Yazan:Ç-Z Tarih: Dec 10, 2007 | Reply

    “Ama Yavuz hiç bir vatan hainini affetmedi,boyunlarını vurdurdu.”

    Vatan haini olmak için önce “vatandaş olmak” ve vatandaşlık haklarından mümkün olduğunca yararlanmış olmak gerekir,işte o zaman “hainlik”ten söz edilebilir.

    TSK,Türkiyenin doğusuna sefere mi çıktı?

  23. Yazan:Berceneklı Feyalı Hacı CIRIK Tarih: Dec 11, 2007 | Reply

    VAY BE KARDEŞİM

    Vay be kardeşim gör halimizi
    Dağa taşa serildik öle öle
    Çakal kurt yer oldu ölümüzü
    Taş toprağa sarıldık göre göre

    Ağıtlar yakıyor ana bacımız
    Derince açıldı yara sızımız
    Barış içindir yanar bu özümüz
    Yağmur suya karıldık bile bile

    Kurşunlar dinlemez feryadı inan
    Sarıldık kefene çıkmıyor duman
    Şafagın köründe vurulduk aman
    Ağık söyler arıldık dura dura

    Çiçeği burnunda biz gençlerin
    Güveni sayıldık faşist piçlerin
    Hedefi olmuşuz zalim güçlerin
    Sulu çamur kuruduk sara sara

    Öldük diirildik söylediler gazi
    Reklam eylediler gördüler bizi
    Vatan millet adına verdik sözü
    Kurşun değer burulduk sıra sıra

    Fezali bir bele bine çıkarsa
    Deme bu yarayı doktor sarsa
    Neyler tabip haklı olanı körse
    Haber geldi sorulduk kara kara

  24. Yazan:Berceneklı Feyalı Hacı CIRIK Tarih: Dec 11, 2007 | Reply


    Herhangi bir insanca konuşulmaz,yazılma,toplumun ortak payları ön pilanda görülmezse, işte bu o toplumu o ülkeyi bir gün felaketin eşiğine getirir.Bu dumanlı havadan ve bulanık sudan rand çıkaranlariçin geçim kaynağı yaratılır.O ülkede yaşayan her din.ırk çeşitli kültürden insanların üzerindeki yasaklar kalkmalı. bu iş için o ülkenin insanları vatandaşları elbirliğinde huzur içinde yaşamak için mücadele etmeli.Devlet burda hepsine eşit mesafede olmalı bu toplum katmanlarının barış içinde yaşamalarını korumalı. Bana göre kısada olsa anlatmaya çalıitığım doğru olsa gerek saygılar.
    Bir şiirlede seslenmek isterim.

    DOĞUDA HESAPLAR

    Kapital bezirgan çattı silahın
    Doğuda hesablar petrole niyet
    Kim dinler ezilen halkın ahın
    Doğuda hesablar petrole niyet

    Pilanlı savaşla halkı bölmeye
    Siyaset yapılır haklı olmaya
    Üretir silahı insan vurmaya
    Doğuda hesablar petrole niyet

    Ölenle öldüren savaşda erdir
    Gerçek oki bilinmez sanki sırdır
    Avrupa amarika kırdır ha kırdır
    Doğuda hesablar petrole niyet

    Talaban barzani sahne piyonu
    Kapital döyüztler oynar oyunu
    Yelpaze randcılar alır payını
    Doğuda hesablar petrole niyet

    Geçmişte ingiliz savaşı yaptı
    Doğuda kaynayan petrolü kaptı
    Üretimde aslan payını sattı
    Doğuda hesaplar petrole niyet

    Türkün ve kürdün hesabı almaz
    Yapılan savaşı yarayı sarmaz
    Böyle gidişle göz yaşları dinmez
    Doğuda hesaplar petrole niyet

    Böl yönet yöntemi hayata geçti
    Uygun olan bölge doğuyu seçti
    Hesabı kitabı çizmeyi aştı
    Doğuda hesablar petrole niyet

    Bağlıydı göbegi yıllar önceden
    Demirel ile erbakan türkeş;den
    Ecevit ;de vardı içinde serden
    Doğuda hesablar petrole niyet

    Maden;le petrol olmadığı yerde
    İnsanın başı hiç girermi derde
    Merhamet edilmez türkle kürde
    Doğuda hesaplar petrole niyet

    Son yüz yılın sinsi paylaşımı var
    Kendini yönet dünya olmasın dar
    Soguk sıcak iç savaş yaşamı zor
    Doğuda hesaplar petrole niyet

    Hangi dilde söylesem anlar insan
    Fezalim istemez dökülsün bu kan
    Yeter be kardeşim gafletten uyan
    Doğuda hesaplar petrole niyet

  25. Yazan:emre Tarih: Dec 12, 2007 | Reply

    senin gibiler oldukça mehmet bu ülkede terör bitmez ama unutmayınki; sen ve senin gibiler: bu vatan böle kazanılmadı böle kaybedilemez sen pkkya sölicene önce kendin çık bakalım tck nın, türk insanın karşısına. bu vatanı 3 5 çapulcu, 3 5 bölücü, ve senin gibi birkaç ağzıyla oynayan hainler bölemez

  26. Yazan:fizikci Tarih: Dec 12, 2007 | Reply

    Bayındırorman,

    yukarıdaki değerlendirmeleri okudum bumeseleyibusiyasetcilerin çözebıleceğinisanmıyorum çünkübuişinarkasındadışgüçler var pişmanlıkyasasınıistemesekte çıkacağa beziyor teröre pişmanlık yasasındanfaydalandırılırkendiğertaraftasikortabağkur verğicezalarındanhcizeuğramış evineekmekgötüremiyenlervarbunlarıdadikkatealınması gerekirdiye düşünüyorum

    Abi klavyeni bi teknik servise gösteriver, space tuşu tutukluk yapıyor galiba. 🙂

  27. Yazan:lazkopat Tarih: Dec 12, 2007 | Reply

    AFF ETMEK ICIN COK FAZLA KAN AKMADI MI? onlari affedecegimize türk ve kürt barisi icin cabaliyalim, imkansiz türk ve köpek (pkk) barisi degil.

    http://www.kingeggo.de.tl

    turkishmassakaberlin

  28. Yazan:kamil Tarih: Dec 14, 2007 | Reply

    doktara görünmenizde fayda

    çünkü pkk nın şimdiye kadar yaptıklarının üstünü YÜCE ALLAH’IN ADINI KULLANARAK ÖRTMEYE ÇALIŞIYOSUNUZ tabi bunda sizin dini inançlarınız değilde bence kan ve tarikat bağlantıları yatıyor olabilir ( müslüman pekekelide olabilirsiniz ) ALLAH adını kullanarak mal mülk edinenleri milletin içine fitne fesat sokanlarıve ihanet edenleri kahretsin

  29. Yazan:mr^sair Tarih: Dec 14, 2007 | Reply

    Merhaba Derin Düşünce. Uzun bir aradan sonra, yapacağım ilk yorumun bu başlık altında olacağını tahmin etmezdim. Herkesi saygıyla selamlar, ve Mehmet Bey’in yazısı üzerine düşüncelerimi aktarmak adına söze başlarım:

    Çizdiğiniz tabloda affın İslâmÎ bir haslet olduğu ve bir mü’minin vicdani ihtiyarından ziyade, bir devletinde benzer bir ölçüden hareketle: ‘affetmek büyüklüğün şânındandır’ türü muhakemeler ile kendi birlik ve bütünlüğüne, silahlı kuvvetlerinin beka ve itibarına, vatandaşlarının can ve mal iktisabı bakımından huzur ve refahına kast eden bir oluşumu ‘affetmesini’ ummak; bu ikisi arasında ahlak ve mantık bağlamında paralellik kurmak yanlış olmanın ötesinde, isnadı düşünüldüğünde en azından ‘safça’ bir beklentidir. Bırakın lâik bir devleti, şer’i bir devlette (teokratik demiyorum) dahi vâki olmayan bir ‘af’ tanımıdır bu…

    Bu, hem modern hukukumuz hem de yanlış bir biçimde Sartre’ın varoluşsal hümanizmine benzer bir halet-i ruhiyede analiz ettiğiniz İslâm dininin ‘hoşgörü’sü bağlamında yanlıştır. İslâm, sizin de değinmeye çalıştığınız ‘intikam’ duygusunu ve bundan hareketle işlenen katilleri kesinlikle yasaklamış ya da onu başka bir şekle sokmuş, adına da kısas demiştir. Kısas, misli ile mukabele etmek, misli ile takas etmektir. Maruz kalınan zarar ile verilecek ceza arasında sıkı bir eşitliği gerektirir. Modern Ceza Hukuk’umuzda da, cezaların, suçların ağırlık derecelerine göre önleme ve iyileştirme amaçları göz önünde tutularak adaletli bir ölçü içinde konulması, ceza hukukunun temel esaslarından kabul edilmiş, mevzuatta da ‘suç ve cezaların kanuniliği’ biçiminde yer almıştır. Bu hükmü, anayasa mahkemesinin birçok gerekçeli kararında görmek mümkündür.

    Af, suç/ceza/infaz hukuku bakımından yararlı olup olmadığı tartışmalı bir yöntemdir. İslâm Hukuku’nda ceza ile hem suçlunun önlenmesine, yani ona bu suçu işleme genişliği veren imkânların (özgürlüğü ve mal iktisabıda bunlardan bazıları) sınırlandırılması amaçlanır; hem de genel olarak kamunun huzuru ve zarar görenin aynı zamanda İslâm toplumu olduğu düşüncesi ile kimi suçların cezasında caydırıcılığı artırmak babında ifşa yolu tutulur nihayetinde suçun önlenmesine çalışılır. Modern Ceza Hukukumuzda da ceza için iki amaç belirlenmiştir ki bunlarda: özel önleme ve genel önlemedir. Af ceza için belirtilen bu amaçlara her zaman uymamaktadır. Affın haddi, kimleri kapsayacağı; af yasasına eklenen ‘özel’ maddeler ile kimi zaman şahsileştirilip siyasileştirilmesi de affın başlı başına sorunları arasındadır.

    Sadece en basit ve ilk akla gelen şekli ile ‘af’ istemi, tam olarak neyi istediğinizi ifade etmiş olmaz ve yukarıdaki yorumlarda da olduğu gibi tepkileri üzerinize çekmenize sebep olur. Madem ki elinize kalemi aldınız; o halde ne söylediğiniz kadar onu nasıl söylediğinizin de önemli olduğunu gözden ırak tutmamanız gerekecektir.

    İlkin affın kapsamı için ne düşünüyorsunuz? Halen cezaevinde olanlar için mi? Bir ceza indirimi şeklinde mi yoksa büsbütün salıverme yoluna gidilerek mi? Halen askeri makamlarında onayı ile yürürlükte olan etkin pişmanlık üzerinde oynamalarla bir nev’i daha etkin ve geniş bir düzenleme mi? Yoksa bunlarında ötesinde, silahlı eylemlere katılan örgüt üyeleri ve yönetici kadrolarında yer alacağı çok daha cüretkâr bir ‘af’ mı?

    5000 kişinin rehabilite edilmesi ve iş sahibi edilmesinden söz etmiş ve bunu bir çözüm önerisi olarak sunmuşsunuz. Tutuklu ve hükümlülerin hem çalışma hayatına alıştırılmaları hem de geleceklerinin güvenceye bağlanması ve topluma kazandırılmaları bakımından olumlu katkı sağlayacağı düşünülerek sigortalı edilerek el emekleri ile ürettiklerinin satışından da gelir sağlayabilmekteler. Bu yolla tutuklu ve hükümlülerin bakmakla yükümlü oldukları aile bireylerine de sağlık hizmetlerinden yararlanma imkanı verilmiş durumda. Ödeme gücü olmayan hükümlü ve tutukluların primleri ise ilgili ve yetkili kurum tarafından karşılanmakta. Bunun için ne gerekli peki? Terör örgütü için de suça karışmamış olmak ve halen yürürlükte olan etkin pişmanlık yasasından yararlanarak adil yargılama talep etmek, ana-baba ocağına dönmek. Bir elinizde silah, sırtınızda mayın, ellerinizde de sözde Kürdistan bayrağı; üstünüzde Öcalan, cebinizde uyuşturucu ve kaçaktan sağladığınız haram kazanç, gayenizde de federatif bir Türkiye hayali varken ‘af’ dilemek pek fazla inandırıcı görülmüyor.

    Mehmet Bey; bu noktada takdir edersiniz ki, sınır ve şumülünü belirtmeksizin temenni ettiğiniz af ile, bir inananın tamamen ilahi vuzuh ile hakkından feragat etmesi, uğradıgı zararın üstüne sünger çekmesi, mükafatını Din Günü’nde bulmayı umduğu ‘af’ arasında çok fark vardır.

    Pek çok defa, kavramların doğru ve ait oldukları mecralarda kullanılması gerektiğine vurgu yapan siz… Dinin af, merhamet, hakkından feragat, şeklinde; sevap ve Allah rızası umularak yapılan hasletini, hukukî bağlamda çok farklı bir anlama gelen; salıverme, yargılama ve infazın durdurulması, erteleme gibi kavramlarla örtüştürmeye çalışarak aynı hatayı işlemiyor musunuz?

    Bir mü’min, Allah rızasını umarak hakkını helal edip affedebilir; ama devletler hukukunda ya da başlı başına hukuk da hakkını ilahi bir makamın adaletine sığınıp, Din Günü’nün tecellisine iman ederek mağdurdan affetmesini istemek gibi bir salahiyeti yoktur. Bir devletin nizamı ve çıkaracağı yasalar, o kanuni düzenleme ile beklenilen moral güç ve sosyo-politik hesapların ötesinde hedefleri gütmekte, en başta toplumsal huzur(bu muallakta kalan mücerred bir kavram değildir, bilakis her iki hukukta da ayağı yere basmaktadır.) ve uzun vadeli bir stratejiye tevessül etmektedir.

    Affın inananlar için önemli olduğu vurgusu ile mükafatlarını yevm-ul kıyamette alacakları bir illetin(senet) en cesur hamlesini, ekseriyetin reyini almış olsa da bir o kadar da muhalifin reyi hilafına iş başında bulunan bir hükümetten bekleyip, külfeti siyasetin boynuna yüklemek yanlış olsa gerektir. Böylesi bir imanı olmayan ve tarif edilen tip de bir affa iltifat etmeden dünyeviliğin sahasından çıkmak istemeyen birçok inanç/inançsızlık sahibini de karşınıza almış olursunuz. Affın devletin vatandaşına güvenini ispatlaması adına denenmesi gerektiğini düşünebilirsiniz, ama bu bir taahhüddür ve bu taahhüd ile mütekellif olmak istemeyen kalabalıkların öfkesini kazanma ihtimalide yüksektir, hele hele bunun kararını alırken onlara sormamışken…

    Devlet’in vatandaşlarına karşı işlenen suçlardan dolayı affetme yolunu seçmesi, söz konusu vatandaşlarını mutlu etmekte midir? Zarara uğrayan, canı yanan ile; aftan nasibini alan arasındaki hoşnutsuzluğun telafisinde, ve topluma kazandırma savunusu ile hareket ederek, hiç bir suça karışmamış olan halim selim vatandaşın zihninde ‘suç cezasını bulmuyor, suçlular ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor’ düşüncesinin oluşmasında ve bunun patalojik bir travma halini alması durumunda, yine hukuki/kanuni olan af seçeneğinin tekrar herhangi bir siyasi(!) kaygı ve müdahaleden etkilenmeden yürürlüğe girmesi kolay olacak mıdır? Şu hal de nasıl bir tutum takınılması gerekecektir?

    Cemiyete karşı işlenen suç ile ferde karşı işlenen suç ve buna uygulanan ceza/yaptırım/tazminat/kınama/ta’zir aynı kefede tartılmaz. Bu İslâm Hukuku açısından da farklı bir muameleye tâbi tutulur.

    İslâm yalnız failin yahut birden fazla ise faillerin öldürülmesine müsaade ederek cezayı şahsileştirme yoluna gitmiştir ki bu da Modern Hukukun ‘cezaların bireyselleştirilmesi’ amacı ile örtüşür. İkisi de aynı zamanda kısas yerine affı da tavsiye etmek suretiyle insan hayatına büyük bir değer vermiştir. O nedenle ki, İslâm’ın hoşgörüsünden esinlenen bir af beklentisini haklı göstermeye çalışarak, bunun İslâm Hukuku’nun esas ve mebdeleri bakımından da tutarlı ve sahih bir gerekçesinin olduğunu iddia etmiş olduğunuzda; had cezalarının Allah’ın hakkı olmak itibariyle dini bir mahiyetinin bulunduğunu görmeksizin bir hata daha işlemiş oluyorsunuz. Kamusal tesirleri olan böylesi bir mevzuda, hak dururken, şahsî olması hasebiyle umuma bağlayıcılığı olmayan, tamamen vicdani bir ‘hoşgörü’ beyanı ile hüküm çıkarmaya çalışmanız da cabası. Hoşgörü adliyenin kapısından girene kadar hatta o suça teşebbüs etmeden evvel geçerlidir. O kapıdan girdiğinizde hoşgörü değil, ‘hafifletici sebepler’ ve ‘iyi hal’ geçerlidir.

    İslâm’dan gerekçelerle af temenni ederken, bunun İslâm Hukuku açısından nasıl bir mânâsı olduğuna dikkat etmemenizi ben yukarıdaki yorumcuların aksine, ‘dikkatsizlik’ olarak değerlendirmeye çalışıyorum. Dilerseniz buna kısaca değinelim:

    İslam taammüden adam öldürme fiiline kısas uygular. Ama bu mutlaka uygulanır demek değildir, maktulün yasal varisleri bundan vazgeçme hakkına sahiptirler. İslam Hukuku’nda had cezalarında ise farklı olarak Hukukullah ın ihlali anlamına geldiği için vârisin, velinin af hakkı yoktur. Hem mal çalan, hem de katil yapanlar, işledikleri suç(katil) ‘kısas’ değil, ‘had’ olduğundan asılarak idam edilir ve teşhir edilirler; vârisin, velinin bu durumda ‘af’ hakkı yoktur. Milli Mücadele döneminde de, Kuvva-i Milliye güçleri yerel unsurlar dahilinde, ülke bir işgal ve topyekûn bir savaş halinde bulunduğundan hukukî kararların geciktirilmemesi zaruretine hâiz olması hasebiyle cezayı infaz etmiş, bu durumdaki suçlular idam edilerek teşhir edilmişlerdir. Tabii cezanın infazında(yerine getirme) ululemrin cezayı farklı şekilde uygulama hakkı da var.

    Dava hakkının, kararının veliye ait olduğu yalnız öldürme ve sonrasında tövbe etmiş olma(açık bir pişmanlık) durumlarında, veli isterse kısas veya diyet hakkını kullanır, isterse af eder.

    İslâm’da Allah’ın Vedüd, Rahim, Rauf, Gafur (c.c) isimleri onun rahmetinin ve hidayetinin sonsuz olduğunun işareti olmasına karşın Cenab-ı ALLAH ‘ın af ve mağfiret tecellisinin ancak O’ndan istiğfar ile bağışlanma umarak, hakiki bir pişmanlığı taşıyan tevbe ile makbul ve kabul olacağıda unutulmamalıdır. Af etmeden evvel, af edilmenin istenmesi; bağışlanmanın ümid edilmesi ve bir daha işlememeye de azm-u cezm-u kasd eylemek gereklidir. Buna ‘diyâneten af’ diyebiliriz. Ayet-i Kerimede ki gibi: ‘Vestağfirillah innallahe kâne Ğafurar Rahiyme…’ Önce istiğfar, sonra Allah ın bağışlayan isimleri…

    Hamorabi Kanunu’ndan, Roma Hukuku (Schwarz ın Roma Hukuku Dersleri ) na; İsrail Hukuku’ndan Fatih Kanunnâmelerine kadar ve dahası mecelleye kadar idam/tazminat/sirkat/ta’zir türü suç ve ceza türleri değerlendirilmiş, medeniyetler -kimileri halen daha- bu kaideler ile yaşaya gelmiştir. İdam’ın gayr-i insani olduğu, affın ise en yüce hümanizma olduğuna inananlar bulunabilir, gayet doğal… Ama, sırf bu hesapla hukukun tarihi ve sosyolojik gelişim sürecini tanımaksızın; kısa okuma, eksik işitme ve tek yönlü muhakemelerle, kimilerinin kimilerini ‘gerici’ diye yaftalamasını yadırgarım. İnanın insan okudukça keskin olan yanını daha da törpülüyor. Hayata tek yönlü bakamaz, çok çabuk nefret edemez hale geliyorsunuz. Olayların içinde öylesi taraflar görüyorsunuz ki, zihniniz taammüden işlenen maslahat üzerinde irtifa kazanıyor. Her ânınız düşünceli geçiyor. Buna ‘yakaza’ hali diyorlar… Her neyse… Yorumcu arkadaşlara bu kısmı anekdot kabilinden düşmüş olalım.

    Sözünü ettiğiniz ‘af’ hadisesi daha önce de gündeme gelmişti:

    Üçlü koalisyon hükümeti döneminde 2000 yılında hazırlanan ve 1999 yılına kadar olan suçlardan dolayı şartlı salıverme ile dava ve cezaların ertelenmesini amaçlayan yasada, TCK’nın 125. maddesini istisna tuttuğu için bölücülük ve terör örgütünün amaçları doğrultusunda adam öldürmekten verilen idam hükümlüleri düzenlemeden yararlanamamıştı, sonradan da idam kalkmıştı zaten…

    Önce 2003 yılında imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. protokolü ile barış zamanında işlenen suçlardan dolayı idam cezası kaldırılmış, bir sene sonra da ‘savaş ve savaş tehlikesi halinde de’ kaldırılması için 13. protokol imzalanmıştı. Acaba sonuncusunu imzalayarak taahhüdde bulunmamış olsaydık, bugün Meclis kürsüsünde, her zamankinden daha güçlü bir ‘savaş’ verdiklerini söyleyenler bu kelimeyi kullanmakta bu denli gözüpek olabilirler miydi?

    Malum, 5 milyon 350 bin Kürt kökenli seçmenden yalnızca 1 milyon 700 Bin’i: Türkiye’de şuan apaçık bir ‘savaş’ olduğunu ve bunun da ancak ‘sözde demokrasi’ yolu ile çözüleceğini savlayan Kürt ayrılıkçı-terör hareketinin siyasi uzantısı bir partiye oy verdi. Ama, Kürt vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu tarafından asla desteklenmedi. Bu kösteklendiği anlamına da gelmiyor. Çünkü, Kürt’lere demokratik teamüller ve müktesebat gereği bir takım haklar isteyen siyasi kanat, kendi için de ılımlı olanlarca bu isteklerin dile getirilmesine asla izin vermedi, verdiğinde de kimlik hassasiyetlerini dile getirmek için seçilen üslup ve figüranları PKK belirledi.

    Yukarıda izah etmeye çalıştığım: İslâmi, hukukî, kavramsal ve siyasi veçhelerinin yanında, uluslararası konjönktürde tartışılan bir başka yanı da vardır ve terörle mücadele üzerinde yoğunlaşılmaktadır.

    Uluslararası terörizm kapsayıcı sözleşmesi hazırlıkları ile 90’lı yıllardan bu yana üzerinde mutabık kalınmasına çalışılan sözleşmelere, terörün nihai bir tanımının statik hüviyete kavuşturulması adına eklemelerde bulunulmaya çalışılıyor. Taraf olan tüm devletler terör eylemlerini iç hukuklarında suç saymak ve siyasi/ideolojik/felsefi olsun herhangi bir sebeple de meşrulaştırmayacaklarına dair teminat vermeye çalışıyorlar. Çünkü yalnız biz değil birçok ülkede bundan muzdarip. Artık bu tanımları aşan çok çeşitli suçlarla(cyber suçlar gibi) mücadelede çok farklı yöntemler de geliştiriliyor. Ama bunlar arasında affın kullanıldığına rastlamak güç. Bunca zamandır PKK nın terör örgütü olarak tanınması ve gerekli kaynaklarının kurutulması için beklenen uluslararası desteğin ancak son zamanlarda sağlanabilmesi ve terör(devlet terörü hariç) konusunda ortak bir zeminin tesis edilmesi çağrılarının buluştuğu dönemde, af seçeneğini kullanmak ne kadar geçerli ve işe yarar olacaktır kuşkuludur.

    Bu ‘af’ seçeneği, sizin de çok sıkı desteklediğiniz AKP Hükümetini’nde gündeminde görülmüyor. En azından sizin tarif ettiğiniz biçimiyle görülmüyor. Açıkçası, terörle mücadele yasası hazırlanırken AKP bir terör tanımı -ki farklı ve oynak tanımlar var- üzerinde çalışmıştı. O tanım göz önüne alındığında, AKP nin sizin bir başlık atıp, altını dolduramamanıza benzer şekli ile ‘af olsun torba dolsun’ nev’inden bir ‘af’ çıkarması olası görülmüyor. Yapması gerekenin; güvenlik güçleri ile birlikte, tüm bölge ülkeleri ile koordinasyon halinde, mümkün olan tüm imkânların seferber edildiği bir terörle mücadele politikası yürütmek olduğunun bilincinde hareket etmeye çalışıyor.

    Mehmet Bey… Adeta bir araştırma tezi hazırlar gibi, planlama ve çalışma esnasında sarf ettiğiniz emeği görmezden gelmenin imkansız olduğu, arşive alınacak nispette; sık sık göz gezdirilerek hatırlanmasına ve ilavelerle de geliştirilmesine imkân sağlayan; incelendikçe okuyucularını, konunun hem tarafı hem de konusu haline getiren, içten bir öz eleştiri mesabesinde yazılarınızı daha önce okumuş ve altında her seferinde bir kaç sayfalık yorum bırakmış biri olarak, bu yazınızın beni hayal kırıklığına uğrattığını üzülerek belirtmek isterim.

    Site yazarlarından hiç birinin yazı altına yorum yapmaması/yapamaması ve daha önce de bir yorumum da belirttiğim üzre ‘ahbap-çavuş’ ilişkisi ve hiyerarşisini ta’lim eden ‘derin düşünce'(!) kimliğini, yalnızca bir isnad ve ütopya olarak temennadan öteye götürememesi hakkında da söylenecek sözler var.

    Bakanlar Kurulu’na müşavir kıldığınız Mevlana HZ ‘nin oğlu Alaaddin Çelebi’nin, Moğol zulmü ve akınlarına karşı direnirken şehid olmasına; Hazret-i Mevlana ‘nın Moğolları affetmek gibi bir tavsiyesinin olmadığına; Mesnevi ‘den size işaret edebileceğim kimi beyitleri (5. cild 2200-2500 vs..) okuduğunuzda, Mevlana Hz nin üslubu ve derinliğinin, onu yüzeysel okuyarak ve spontane mesajlar (herkesi affet gibi) çıkarılarak anlaşılamayacağından söz etmedik, ama sağlıklı bir kanaat edinmek için çabalayacağınızı düşünüyorum. Dahası Hz. Ali’nin affeden bir gönül yüceliğinin olduğundan dem vurduğumuz gibi, zalime ve fitneye karşı kılıcının ne kadar da keskin olduğundan da söz etmedik. Belki daha sonra…

    Sizi okudukça bazen aklıma Bekir Bey’in kulaklarını çınlatmakta gelmiyor değil hani…

    Beni okuduğunuz için teşekkür eder, saygılar sunarım.

    ve sâir…

  30. Yazan:moon Tarih: Dec 14, 2007 | Reply

    ben size katılmıyorum yazınızı tam okumaya tahammül edemedim eğer ailenden birini kaybetseydin böyle düşünürmüydün oturup önce bunu düşün

  31. Yazan:MY Tarih: Dec 14, 2007 | Reply

    Sayin MrSair,

    Sizi okumaktan memnuniyet duydum.

    Bu yazinin maksadini anlamak için içinde link verdigim 4 yaziyi okumus olmak gerekiyor.

    Özetle Türkiye’de terör yapan tek güç PKK degil. Devlet eliyle terör yapilmis uzun bir dönem var “çok yakin” tarihimizde.

    Islemeyen bir yargi sistemimiz var. Yasalarda tarif dahi edilmemis suçlardan hüküm giyen insanlar var.

    Bunlar yokmus gibi, Türkiye bir Asr-i Saadet yasiyormus gibi PKK’ya kapilmis gençleri herseyin tek suçlusu görmek bir Müslümana yakismaz.

    Yoksa kendimizi Mevlana’nin mirasçisi ilân etmeyi birakalim, Mevlana sekeri yiyelim, Mevlana yüzügü takalim, Sema “gösterilerini” defile ile yapanlara da kizmayi birakalim.

    Kendi adima “içi bosalmis” ve folklorik bir Islam istemiyorum.

    Gene de herseyin en dogrusunu bilen ALLAH’tir.

    Muhabbetle

  32. Yazan:MY Tarih: Dec 14, 2007 | Reply

    “‘ahbap-çavuş’ ilişkisi ve hiyerarşisini ta’lim eden ‘derin düşünce’(!) kimliğini,…” (MrSair)

    Siz militaristsiniz diye gördügünüz her gruba askerî bölük muamelesi yapmayin 🙂

    DD bir grup arkadasin kurdugu bir fikir platformudur. Ne fazla ne de eksik.

  33. Yazan:mr^sair Tarih: Dec 15, 2007 | Reply

    Merhaba Mehmet Bey;

    Siz militaristsiniz diye gördügünüz her gruba askerî bölük muamelesi yapmayin:-)

    Kısa bir hatırlatma ile söze başlayalım olur mu: ?

    Derin Düşünce ‘de, ‘Düşünce Teröristleri’ adlı başlığın altındaki tartışmaların ardından, mr^sair ‘in de ‘fikir platform’unuzdan uzak tutulması gereken bir ‘militarist’ olduğu konusunda dikkatli olunmasına dair ikazları dile getirenin siz olduğunu açıkçası tahmin etmiştim. Yorumlamadan önce takip ederek okumayı ve kime yorum yazdığımı da araştırmayı adet edinmişimdir. On defa okur bir defa yorum yazarım. Suat Bey de o başlık altında beni kategorize etmek için, son derece abartılı ve isabetsiz kavramlar seçmişti; ama kendisinin bana olan desteğini sürdüreceğine dair teminat vermesi ve çağrısını devam ettirmesi, müsterih hislerle samimiyetinden emin olacağım izlenimi uyandırmıştı. Sonradan grup içinde bir huzursuzluğa ve adam kayırmacılığa sebep olmasından imtina ederek uzak kalmanın münasip olacağını düşündüm. Zor durumda kalmasını istemem. Kendisini her zaman samimi bulmuşumdur. Ama bu hislerim sizin için maalesef ki geçerli değil.

    Evvel ki tartışmaların akabinde, 19 Temmuz tarihinde ‘Haydi Savaşa’ başlığı altında, aşırı Türkçü-Turancı arkadaşların afakî yazımlarının geçtiği bir sırada ve tam da bu ‘militaristlik’ sakızının ağızda gevelendiği esnada, kısa bir özet ve sorularım olmuştu. Aşırı Türkçü-Ulusalcı-Turancı söylemler ile başlığa refakat edenlerin yorumları altına yazmış ve güya beni ‘militarist’ olarak sınıflandırıp teşhis etmenize sebep olan yazılarımı aktarıp kimi sorular sormuştum. Şöyle idi:

    Önümüze enteresan numuneler çıkıyor ve hak etmediğimi düşündüğüm kavram yakıştırmalarının menzil ve tesirini artıran muteber insanların, bu çıkışlar karşısında, “kurunun yanında yaşta yanar” tarzında mı meseleyi açıkladıklarını merak ediyorum.

    Şöyle yazdığım için:

    “Askeriye hakkında ki düşüncelerinizin bir küskünlük halinde kalmasını anlayabilir ve hak veririm. Ama bunun bir nefret ve haddini bildirmek şekline dönüşmesini onaylayamam.”

    Türk Silahlı Kuvvetlerinin halk nazarında ki itibarı, bir küskünlük yaratmasına rağmen yozlaşmamış, hele hele kesinlikle ‘rezil olmuştur’ türünden ithamları hak edecek hale gelmemiştir.

    beni destekleyeceğini söyleyerek, davetini sürdüren büyüklerimizce: Orduyu kutsallaştıran bir militarist…

    Analizlerde yapılan bir hata eylemlerin tek yönlü olduğunu düşünmek ve tek bir odağı sorumlu tutmaktır. Bazı kimseler zaten, herhangi bir analize gerek duymadan, önceden kararlaştırdıkları birini sorumlu sayıp ve yapılan her eylemi de onların hanesine yazabiliyor.

    diyerek, sivil ve askerî hataların altını çizip, tek başına birinin yüceltilip diğerine buğz edilmesinin yanlışlığına ve karşılıklı güvenin geliştirilmesine temas ettiğim ve bunu da;

    Bu durum iyi-kötü algılamazı öylesine keskinleştiriyor ki, İslam ‘da zarar vermek ya da zarara zarar ile karşılık vermenin yasak olduğunu unuturcasına, bize maddi anlamda fiili zararı dokunmasa da, belki kendimizce kişilik haklarımıza ve değerlerimize ters gördüğümüz için iyi sayılabilecek özellikleri olmasına rağmen, büsbütün inkâr ve nefretle reddedip, kötüler hale gelip ve bunu gündelik yaşamda en basit ilişkilerimizde dahi gösterdiğimiz değerlerimiz oluşuyor.

    şeklinde ifade ettiğim için… Beni gizli niyet ve planları olup, sağ gösterip sol çakmayı hedefleyen bir muzır muhalif pozisyonda, Tağut’a hizmet eder halde görenlere:

    Yalnızca kötüleme ve reddediş sarkacında asılı kalan eleştirilerinde ‘boş tükkana kira vermek’ ten farkı kalmayacağı ve ‘onlara ait-bize ait’ ayrımlarının şu zamana kadar tecrübe edilenlerden anlaşıldığı üzere Milli birlik ve dirliğimiz adına talihimizi açmayacağı da aşikârdır… Tevhid içinde Tağut’u yani, Allah ‘ı inkarı inkar etme… Açıkça küfr göstermemiş, bunu dili ile beyan etmemiş herhangi birini, sırf kişisel ve manevi duyarlılıklarımızı incittiği için tekfir edemez, İslâm dairesinden dışlayamaz ve ‘benim inancım böyle gerektiriyor, bitti…’ diyemeyiz.

    Dediğim için; cehalet değilse safdillik göstermekle eleştirilmiştim.

    Acaba, Lâiklik ve Lâisizm ayrımında gösterdiğiniz rikkati iş Orduya geldiğinde, ona olan küskünlük ile birlikte halk nezdinde ki moral gücüne işaret edenlere göstereMemeniz ve top yekûn militarist kavramı içine sıkıştırmanız ile sergilediğiniz ikircikli duruşu, şu yukarda ki numune için de gösteriyor musunuz? Kullandığınız kavramları âdil(!) olarak taksim ettiğinizde benim hisseme düşenlerde aynı mı acaba?

    Lâiklik-Lâisizm tanımlamaları yapılıp Lâisizmden kesin şekilde ayrılmaya çalışarak ilkine sahip çıkarken gösterdiğiniz hoşgörüyü; neden, asker içinden Militarizmi çıkararak yapmıyor da, askerden her ağzını açanı adeta her çözümü askerin süngüsünün ucunda arayan kutsayıcı Militaristler olarak tek potada eritiyorsunuz?

    Teşekkürler…

    O tarihte böyle sormuş ama bir cevap da alamamıştım.

    Son cümleniz şöyle: DD bir grup arkadasin kurdugu bir fikir platformudur. Ne fazla ne de eksik.(M.Yılmaz)

    Dilerseniz buna sizin de tanıdığınız birinin, yine size yazdığı cümleleri ile cevap vereyim. Kulaklarını çınlatmam boşuna değilmiş demek ki… Kendisi zamanında şöyle yazmış:

    DD’yibiz kurduk uc bes genc arkadas ile. Benim niyetim dogru durust bir dergi idi; ama is sulaninca geri cekildim. Bir arkadas haberimiz olmadan sizi davet emis; hadi olsun dedik. DD’ya neyin yakisip yakismadigina karar verme hakkini neye dayanarak kendinizde goruyorsunuz? Edep ya hu! (Bekir L.Yıldırım)

    Ve sâir

  34. Yazan:Aborjin Tarih: Dec 15, 2007 | Reply

    Faşizan duygularla hareket etmek ne kadar doğru?!…İttihat ve terakki Ermeniler ile ilgil nasıl harekt ettiler ve ülkeyi hangi uçuruma yuvarladılar.Hala bu faşistlerden bu ülke kurtulmayacak mı?Faşistlerden bıkarak dağlara çıkan başka faşistler o faşistlerin ordusundaki zavallı ülkem evlatlarını öldürüyorlar.Bumerang dönüyor ve sahibine isabet ediyor.Bu insanların faşist duygularını azdıran ülkesini seven(!) faşistlerin hiç mi suçu yok.”Türk” de “Türk”, “Kürt” de “Kürt” yoksa “Ermeni”….Yeter artık.Milliyetler üstü bir anlayış olan İslam dininden uzaklaşan yurdum insanlarına yazık oluyor.Artık Kemalist Faşistler,İttahatçı artıkları bu ülkeden kanlı ellerini çeksinler.

  35. Yazan:MY Tarih: Dec 15, 2007 | Reply

    @MrSair,

    Ayni ülkenin ¨”kafa kagidini” tasiyan 40 bin insan birbirini öldürürken bütün bunlari düsünecek, yazacak zamani nereden buldunuz?

    Bol bol dedikodu yapmissiniz kusura bakmayin. Hiç birine cevap vermiyorum.

    Had bildirme, koz paylasma meraklisi arkadaslara da genel olarak fazla ayiracak zamanimiz yok. Istemeden kalbinizi kirdiysak affedin, hakkinizi helâl edin. Benim de hakkim size helâldir.

    Gelelim asagidaki sorunuza :

    Lâiklik-Lâisizm tanımlamaları yapılıp Lâisizmden kesin şekilde ayrılmaya çalışarak ilkine sahip çıkarken gösterdiğiniz hoşgörüyü; neden, asker içinden Militarizmi çıkararak yapmıyor da, askerden her ağzını açanı adeta her çözümü askerin süngüsünün ucunda arayan kutsayıcı Militaristler olarak tek potada eritiyorsunuz?

    Sorunuzu tam olarak anladigimdan emin degilim. Anladigim kadariyla :

    Mesleklere erdem atfetme Türkiye’de sikça rastlanan bir durum.

    AAA Bir hakim nasil rüsvet yer?
    AAA Bir doktor/ögretmen nasil tecavüz eder?

    Bu saçma bir tavir. Zira tip fakültesinde insan vücudu, hukuk fakültesinde kanunlar ögretilir. Insan sirf kanunlari ögrendi diye erdemli olmaz. içinde varsa bir kimse “ben artik hakim oldum, dürüstlügümle de insanlara örnek olmaliyim” diyebilir.

    Nefsin terbiyesi ayri bir konudur. Tahsil cahilligi götürür. Iyilik/kötülük mesleki egitimle alinmaz.

    Hal böyleyken er egitimi veya harp okulu okudu diye bütün askerleri EVLiYA ilan etmenin de anlami yok.

    Daha önce yazdiklarinizdan anladigim kadariyla üniformali ve silahli kimselere “kafadan” bir 10 puan ekliyorsunuz.

    ASKER NEYLERSE GÜZEL EYLER tavri bence militarizmdir.

    Bir ordu mensubunun yaptiklarini elestirmek o kuruma saldirmak demek degildir, biliyorsunuz bunu.

    Hadise bundan ibaret. Eger tartismak istiyorsaniz kisilerden degil olaylardan, ilkelerden, kanunlarda, dinlerden ve tarihten bahsedelim. tek tek ali-veli muhabbeti yapmayalim. Hepimiz bir gün toprak olacagiz.

    Muhabbetle

  36. Yazan:mr^sair Tarih: Dec 15, 2007 | Reply

    Her zaman ki sukûnet ve metanetim ile sizi ve okuyanları selamlarım Mehmet Bey;

    Sanırım ilk başta beni okurken hissettiğiniz memnuniyet; yerini, söylediklerinizi de gölgeleyen bir tavra bıraktı. Her şeye rağmen daha sabırlı ve hususiyetli bir irade örneği göstermenizi ve dedikodu yapmak, had bildirmek, koz paylaşmak gibi olumsuz nitelemeler yapmadan evvel, isnatlarınızın öfkenizden beslenerek abartılı bir hal almasını önleyebilecek uzman duruşu gösterebileceğinizi umardım.

    Karşınızda hayat tecrübesi sınırlı olan bir genç bulunuyor, hem de inanıp bağlandığı uhrevi değerler noktasında sizinle mutabık olan bir genç. Son derece saygılı ve mâkul eleştirisine karşılık olarak, ‘yıkıl şurdan militarist’ yanıtı alan bir genç. Esas teşkil eden konularda uyuşmanıza rağmen, fürûya dair bir mesele de tenakuza düştüğünüz; sadece siyasi bir ayrıntıda uyuşmanıza rağmen, imân ve şuur dünyalarınızın çok çok farklı olduğu birine kıyasla, daha cana yakın bulmadığınız, aksine itici gördüğünüz bir genç.

    Muhakkak sizden öğrenebileceğimiz eskilerin deyimi ile ‘lügat-i fasih’ ten sayılabilecek pek çok malûmat bulunmaktadır. Bunlar arasında, siyaset bilimi açısından asker-sivil ilişkilerine dair tartışmaların en başına konan militarizm olgusunun; yanlış ve kasıtlı olarak ordu-askerlik bağlamında değerlendirilerek, adeta şizofrenik bir tavırla daha ılımlı ve rasyonel yaklaşan herkesin, sanki yerilmesi, kınanması için ‘vay gidi militarist’ naralarına muhatap tutulması ve üniforma obsesyonu taşıyan vebalıya dönüştürülmesinin bulunacağını sanmıyorum.

    Bu tip dar bir militarizm tanımı, Proudhon dan bu yana şekillenmiş kavramın, sol ve sağ siyasi literatüründe de bulunmamaktadır. Sizin dahi hangi militarist tanımlamadan hareketle beni bu kefeye soktuğunuzu ve bununla elinize ne geçtiğini, benden neyi söküp almaya tevessül ettiğinizi anlamış değilim.

    Militarizmin; oğlunu askere gönderen bir babanın duyduğu onur, nöbet tutarken vazifesini layıkıyla îfa eden bir erin hissettiği gurur, ve ülke müdafaasında demokratik kurumlardan, toplumsal güvenoyundan hareketle sürdürülen terörle mücadelenin huzuru ile bir alakasını kurmaya çalışıyorsanız, çok farklı bir militarizm tanımına, bambaşka bir kuramsal anlam yüklemiş bulunuyorsunuz.

    Gündelik konuşmanızda iki laftan birini karşınızdakini ‘militarist’ diyerek mimlemek oluşturuyor. Böylelikle bu kavramında bilimsel/felsefik/ideolojik bir söylem olmaktan çıkarılmasını savunuyor, ama bu kavram ve beraberinde kurduğunuz kalıp tümceleriniz olmadan da analiz yapamaz hale geliyorsunuz. Söyleminizi politikanızın ayrılmaz bir parçası olarak politik içerimli bir kavram yapısalcılığı olarak şekillendiriyorsunuz. Post-strüktüralist bir ufuk çiziyorsunuz şu durumda…

    Şöyle bir bakıyorum da: Militarizm teorisi; sizin bir kalıba soktuğunuz, söylemsel ve dilsel bir takım kurgular, kendinizce âidiyet kurup eleştiri hakkını da özgür ve yetkin biçimde kullanabilme genişliğini elinizde tuttuğunuz pratiklerle hiç de paralellik göstermiyor.

    Karşınızda askerî bir kimlik ve telakki ile sorunsuz ve kendi kendini doğrular bir izahatla, sivil hayatı ve süreçleri şekillendirmesi zorunluluğundan söz edip buna özlem duyan biri olmaMasına, ve bilakis önceki yazılarında da sivil inisiyatif kadar bürokratik ve askeri iş birliğinden söz edip:

    Siyasetimiz günü kurtaran yaklaşımlarla üst üste binen problemlere neden olurken, askerî tedbirlerde tasarruf ve güvenlik itiyadını aşabilmiştir. Siyasî ve askerî figüranları tüm bunlara rağmen tasfiye etmek mümkün olmuş ama yarattıkları çözümsüzlükleri bertaraf edebilmek henüz tam anlamıyla mümkün olmamıştır. Kim bilir belki bunun yolu 12 Eylül Anayasası ve Geçici maddeleri değiştirebilmekle mümkün olabilir. Meseleyi bilenler dediğimi anlayacaktır. Ama nihai mana da çözüm güven ve istikrardan geçmekte… Önce birbirimize güvenelim ve elimizdekileri bir anda nefret ve küfürle yırtıp atmayalım, bir çözüm varsa ve şimdiye dek yanlış çözmüşsek problemleri, doğruya yaklaşmışız demektir…

    diyerek meram anlatma derdinde olan bir gence ‘dedikoducu militarist’ yaftasını vurmak sizce ne kadar âdil karşılanabilir?

    Halk nezdinde, onun bakış açısıyla: askerliği kısıtlı bir süreliğine vatan borcu olarak tamamlayıp evine alnının akı ile dönecek 18 lik delikanlının temsil ettiği ordu ile sözünü ettiğiniz emir komuta zincirinin en üstündeki genel kurmayın temsil ettiği ordunun arasında fark yoktur dediğimizde de mâlum sesi (-yıkıl militarist!-) işiteceğiz öyle mi?

    Üçüncü dünya ülkeleri bağlamında yürütülen asker-sivil ilişkileri tartışmaları, silahlanma (cyber, nükleer vs..) dünya savaşları, işgaller ve terör örgütlerine karşı yürütülen mücadelenin bunun dışında, ‘devlet terörü’ gibi alakasız ve zorlama kavramlarla nitelendirilmediği bir yüksek panoda asılı bulunan kuramsal bir kavram olan militarizmi; simitçilerin simitlerini sararak sattıkları simit kağıtlarının üzerine basarak halkın arasına karın doyurma vasıtası olarak sokmanız da takdir görmez inanın.

    Hani ilkokul çocukları birbirlerinin söylediklerini kendilerince garip ve kabul edilmez bulduklarında şöyle derler ya: ‘saaalak saaalak’… İşte sizin de ‘hepiniz birer militarist’siniz yakıştırmalarınız da böyle anlaşılıyor korkarım. Kavramları ait oldukları düzlemlerde tartışmaktan yana olan benim gibi insanlara, bilimsel, ilimsel maslahattan uzak tecessüs benzeri bir tatbik ile ‘asker ululayıcı militarist’ sloganları atarak zihinsel tevkif gerçekleştirmeye çalışmanız yakışıksız durmaktadır.

    Bana yaptığınız eleştirileri dindarlar arasına karıştığınızda pek çok kez hariçten gelen sataşma ve müdahalelere karşılık dayanak ve pozitif argüman olarak kullandığınız için de, kendi içinizde çelişik bir görünüm arz etmeniz muhtemeldir. Aksi durumda ‘beni böyle kategorize etmeniz yanlış’ diyerek savunma çıkarmanız mesnedsiz kalacaktır. Dikkatli olmak gerek.

    Şu yazdıklarınız hakkında:

    Nefsin terbiyesi ayri bir konudur. Tahsil cahilligi götürür. Iyilik/kötülük mesleki egitimle alinmaz.
    Hal böyleyken er egitimi veya harp okulu okudu diye bütün askerleri EVLiYA ilan etmenin de anlami yok.
    Daha önce yazdiklarinizdan anladigim kadariyla üniformali ve silahli kimselere “kafadan” bir 10 puan ekliyorsunuz.
    ASKER NEYLERSE GÜZEL EYLER tavri bence militarizmdir.
    Bir ordu mensubunun yaptiklarini elestirmek o kuruma saldirmak demek degildir, biliyorsunuz bunu

    Yazdıklarımdan şu cümlelerinizi ve kendimce ilgisiz bulduğum sorularınızı haklı gösterir bir önerge çıkıp çıkmadığının değerlendirmesini ise bizi okuyan ve tarafsız bakış açısı ile adil hüküm çıkartacak arkadaşlara bırakıyorum. Lütfen yazılarımdan Mehmet Bey ‘in şu birkaç cümlesini haklı gösterir bir mânâ çıkıp çıkmadığı hususunda görüşlerinizi bekliyorum. Yazdıklarımla düşündüklerim uyuşmuyor mu, yoksa Mehmet Bey mi okuduğunu anlamıyor bunu anlamam için yardımcı olunursa sevinirim.

    Şöyle demişsiniz:

    Mehmet Yılmaz: Bol bol dedikodu yapmissiniz kusura bakmayin. Hiç birine cevap vermiyorum

    Bu sitede birkaç defa karşılıklı tartışma ve sohbet imkânı bulduğum tek kişi Suat Bey dir. Bu sohbetlerimiz esnasında kendisine sizin ile ilgili: ne en ufak bir tartışma açmış, ne de sizin hakkınızda olumlu olumsuz fikrimi beyan etmiş değilim. Beni militarist diyerek etiketleyenler arasında sizin olup olmadığınızı, ‘Düşünce Teröristleri’ başlığındaki ve daha başka benzer konulardaki yazılarıma hiçbir cevap, eleştiri yazmamasına rağmen grup içinde varlığımın mahzurlu olacağına kanaat getirerek, bu husus da kulis yapanın siz olup olmadığınızı sorduğumda da bir cevap vermemişti. Bunun haricinde sizin hakkınızda konuşmuşluğum olmadığı gibi kendisi ne beni tanır ne de ben onu tanırım. Bu Bekir Bey için de geçerli bir durum. Kendisi ile beni dedikodu yapmakla suçlamanızı haklı çıkaracak en ufak bir diyalogumuz olmamıştır. Sizin hakkınızdaki düşüncelerim okuduklarımdan çıkardığım mânâdır.

    Durum böyle olunca ilk etapta aklınıza gelen ithamların; görünüşteki sükûnetinize rağmen, iç yaşantınızdaki dalgalanışları teskin etmek adına geliştirdiğiniz savunma içgüdüsünden kaynaklandığını düşünmem gerekiyor sanırım.

    En önemlisi yine Derin Düşünce ‘de bir başka yorumumda, sitede yazdığı bir hakaret/küfür nedeni ile bir daha yazması engellenen ve hakkında kınama yayınlanan bir yorumcunun ardından ısrara mucip bir hakaret edilmesi sonrasında, ‘dedikodu’ üzerine şöyle yazmıştım:

    En sevmediğim şey: Birinin dedikodusunu yapmak; gıyabında, yani duyup görmesine, görse de kendini savunup cevap vermesine imkân vermeyecek şekilde (Keskin’in bu sitede bir daha yazamayacağı kanal yönetimince belirtilmişti) onu anmak, hakkında küfre varan sözler sarf ederek küçük düşürmeye çalışmaktır.

    Bunu yapan insanların; İslâm’ı tüm derslik ve şubelerinde, tüm ruh ve mânâ derinliği içerisinde yaşama iddiasını muhafaza edip bu yönde telkinlerde bulunan Müslüman kardeşlerim olması ve söz konusu kardeşlerin Kelâm-ı Kadim’in:

    “Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır (..inne ba’dazzanni ismüv velâ tecessesü…) Birbirinizin kusurlarını mahremiyetini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın…” (Hucurat-12)

    ikâzını unutuvermesi beni çok daha derin yaralıyor…

    Eger tartismak istiyorsaniz kisilerden degil olaylardan, ilkelerden, kanunlarda, dinlerden ve tarihten bahsedelim. tek tek ali-veli muhabbeti yapmayalim. (M.Yılmaz)

    Mehmet Bey, ilkyazım ile benim de sizden beklediğim aynen bu idi. Şuana dek bu sitede hiçbir yorumumda şahsileştirme ve lâubali bir üslup göremezsiniz. Eklediğim birçok yorum, o başlığın altındaki ilgili yazarın yazısından çok daha uzun ve mufassal bulunmaktadır. Çünkü her yazım benim için imza atmak gibidir. Yazınıza eleştirilerim ile işaret ettiğim kurgusal yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlayıp bunun üzerine cevap hakkınızı kullanmak yerine bunlara değinmek yerine, bismillah demeden: ‘vay militarist hoş geldin’ tadında geçiştiren sizdiniz.

    Bekir Bey ile aranızdaki husumetleri giderip gideremeyeceğiniz üzerine Suat Bey ‘e fikir danışan biri olarak, kendisini hatırlatmam da bir sakınca gördüğünüz için mi ‘ali-veli’ dediniz bilmiyorum ama kendisi şuan üzerinde bulunduğunuz ‘fikir platform’unun hayat kazanmasında hiç değilse ismi geçmiş biridir. Bu münasebetle isminin geçmesi sizi rahatsız etmemeli diye düşünüyorum.

    Son olarak sorum tam olarak şöyle idi ve ben halen cevabını almış değilim:

    Acaba, Lâiklik ve Lâisizm ayrımında gösterdiğiniz rikkati iş Orduya geldiğinde, ona olan küskünlük ile birlikte halk nezdinde ki moral gücüne işaret edenlere göstereMemeniz ve top yekûn militarist kavramı içine sıkıştırmanız ile sergilediğiniz ikircikli duruşu, şu yukarda ki numune (söz konusu başlıktaki aşırı Türkçü-Turancı yorumcu) için de gösteriyor musunuz? Kullandığınız kavramları âdil(!) olarak taksim ettiğinizde benim hisseme düşenlerde aynı mı acaba?

    Lâiklik-Lâisizm tanımlamaları yapılıp Lâisizmden kesin şekilde ayrılmaya çalışarak ilkine sahip çıkarken gösterdiğiniz hoşgörüyü; neden, asker içinden Militarizmi çıkararak yapmıyor da, askerden her ağzını açanı adeta her çözümü askerin süngüsünün ucunda arayan kutsayıcı Militaristler olarak tek potada eritiyorsunuz?

    Takip ettiğiniz için teşekkür eder, saygılar sunarım…

    Ve sâir…

  37. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Dec 16, 2007 | Reply

    @MrSair,

    12 Eylül Darbesini yapanlar yargilanmali mi sizce?

  38. Yazan:T.Suat Demren Tarih: Dec 16, 2007 | Reply

    Sevgili Sair;

    Türk Silahlı Kuvvetlerinin halk nazarında ki itibarı, bir küskünlük yaratmasına rağmen yozlaşmamış, hele hele kesinlikle ‘rezil olmuştur’ türünden ithamları hak edecek hale gelmemiştir.

    Konu hayli eski ama yine de değinmeden geçemedim. Sanırım tartışmaya sebep olan temel nokta bu cümleniz idi. Diğer konular DD’nin kendi iç işleyişi vs. lerin konuşulacağı yer burası değil. Bu sebeple sadece bu cümleye ilişkin birşeyler daha söyleyeyim.

    Aslen yığınlar nezdindeki itibar beni hiç ilgilendirmiyor.

    150-200 eşkiyaya karşı sınıları içindeki koca taburu koruyamayıp 4 saat boynunca yardım götüremeyen, esir düşen askerleri sebebiyle düşen itibarını kurtarmak için çareyi onları hapse tıkmakta bulan, 12 yaşındaki çocukların Mevlüd kandilinde ilahi söylemelerine, uyku saatlerine karışıp “irtica geliyooor” paranoyası ile bildiri yayınlayan, şehit cezanelerinde namaza durmak yerine baston yutmuş gibi kenarda bekleyen, ülkenin cumhurbaşkanını, başbakanını, eşleri, toplumun kadınları % 65’inin olduğu gibi başları kapalı diye resepsiyona davet etmeyen, protokalden Hayrunisa hanım var diye karşıalam sırasında kaçan, dağda üsteğmeni unutan, bu ortaya çıkınca da “belk firar etmiştir” diyen, korkutmak için sağa sola bomba attıran, sivil mahkemede 39 yıl hapsi istenirken askeri mahkemede beraat eden “iyi çocuklar”ı bünyesinde bulunduran, koruyup kollayan, on yılda bir darbe yapıp toplumun anasından emdiğini burnundan getiren seçilmiş başbakanını asan, onyıllardır demokratik bilincinin yeşermesine ölümcül darbeler vuran, 12 Eylülde Diyarbakır Askeri cezaevinde malum işkenceleri yapılmasına göz yumup PKK’nin dağ kadrosuna zemin hazırlayan ve neticeten bizlere 40 bin can ce yüzmilyarlarca dolarlık zarar açan bir isyana zemin hazırlayan, 28 şubatta terörü falan unutup polisin elindeki ağır silahları almak için özel timi dağıtan ve terörle mücadelede ülkenin egücünü zayıflatan… Ve daha sayaya üşendiğim pekçok meselenin müsebbibi.. Mi yozlaşmamış, rezil olmamış? Geçiniz..

    Hala halk arasında bir itibar var ise de bu, ordunun yönetim kademelerinden dolayı değil, halkın kendi evladlarının da ordu bünyesinde “bedava asker” olarak bulunmasından, ordunun halk nezedinde “Peygamber Ocağı” olarak görülmesinden kaynaklanıyor, bizim komutanlardan dolayı değil. Ki ben de bem burada hem başka yerlerde komuta kademesini eleştiriyorum.

    Ne askeriye ne devlet benim gözümde kutsallığı olan kurumlar değillerdir. Benim vergilerimle oluşturulmuş kurumların bana kafa tutmasını kabullenecek değilim, had de bildiririm, hatasını yakaladığımda yerden yere de vururum. Çünkü bir kutsallığı yok..Bu nefret falan değil, olsa olsa hakkını teslimdir.

    Hele ki ülkemiz özelinde ittihatçı ekolün askerî damarının, toplum üzerinde bu derece iğdiş faaliyeti yaptığını bilmeme rağmen bir iltimas gösterilmesini beklemek benim baktığım yerden yanlıştır.

    İlk tartışmayı çok net de hatırlamıyorum, bakmaya gerek de duymadım; ama yukarıda söze -ya da açılımına- karşılık olarak size “cehalet değilse safdillik” gösterdiğinizi söylediysem bunu tartışma uslubuma veriniz. Mesela, bunun yerine; anlam bakımından, aynı şeyleri düşünmediğiniz, eksik bilgisi olduğunu, ya da fazlasıyla iyi niyetli olduğunu düşündüğünüz samimi kişilere nasıl bir cümle kurardı iseniz, onu ikame edebilirsiniz, mahzuru yok.

    Selamlar.

  39. Yazan:enternasyonal Tarih: Dec 16, 2007 | Reply

    Onlar da bizi affedecek mi? Yani “ölü ele geçirilen”lerin annesi, babası, kardeşleri, arkadaşları…

    Bence affetmek sözcüğü yanlıştır, barış sözcüğünü kullanmak gerekir. Tercih türlerin ve kürtlerin. Ya onlar bizim binlerce insanımızı öldürdü diye çatışmaların devamını isteyip binlercesinin daha ölmesine razı olacağız. Ya da kan davasını bırakıp barışacağız.

  40. Yazan:mr^sair Tarih: Dec 18, 2007 | Reply

    Saygıdeğer Suat Bey;

    Sâir’in her zaman ki sukûnet ve metanetinden taviz vermeyeceğini ve önce ki başlık da olduğu gibi burda da izah etmeye çalıştıkları ile yanlış anlaşılmaktan kurtulamayacağını görmüş bulunuyorum.

    Bu şekilde yazan siz olmasa idiniz, ‘siyahı savunan bir beyaz olarak, kendimi ancak bir siyaha inandırıcı kılabilmenin’ yolunu, münazaranın kemâl-i iştiyakı ile kolaylıkla bulacağımı da sözlerime eklemek isterim.

    Fikirle hisleriniz arasındaki duygulaşmış düşüncelerinize saygı duyuyor ve beni; ‘eksik bilgisi olduğunu, ya da fazlasıyla iyi niyetli olduğunu düşündüğünüz samimi kişiler’ den sanmanızın fazlaca sığ olduğunu söyleyerek tatlıya bağlıyorum. Ne demeye çalıştığım, işaret ettiğim başlık altında olduğu gibi yukarda da tarafımdan izhar edildi diyor, ve okuyanların iz’anlarına teslim ediyorum.

    Nedendir bilinmez, sizi yine de samimi ve görmediğim halde zihnimde beliren sıcak bıyık altı gülümsemeniz ile tasavvur etmeye devam ediyorum.

    Merhaba enternasyonal;

    Bugüne kadar yaşayan bütün toplumların tarihini, sınıf mücadeleleri tarihi olarak gören bilindik Marksist-Leninist (daha çok bildiğim kadarı ile Engelist, yanlışsam düzeltiniz) bakış sahipleri; sınıf mücadelelerinden daha umumi ve evrensel bir hadise olan ‘sınıfların işbirliği’ hakikatini daha da geliştirip, kendi duruşlarını tepetaklak, ezberlerini de revize eden bir kavramla meseleye bakmaya başlamışlar gibi görünüyor: “barış…”

    Onlar da bizi affedecek mi? Yani “ölü ele geçirilen”lerin annesi, babası, kardeşleri, arkadaşları…(enternasyonal)

    Örgütün kurallarını ihlâl ettiği isnadı ile emir komuta kademesindekilerin verdiği, ve tüm örgüt mensuplarına ibret teşkil edip, herhangi bir teşebbüste; örgütün soğuk ve sindirici elini ensesinde bulacağı korkusu uyandırılan, ve sorgusuz idam edilen zavallı Kürt Çocukları ne olacak?

    Onların aileleri örgütün bu katı ve alternatifsiz, sorgulanamaz tutumu ile barışık olacak; ama, etkin pişmanlık, hafifletici sebep, itirafçı indirimi uygulayıp silah bırakmaya ve adil yargılama kanallarından geçerek normal yaşamına dönmeye davet eden TSK ile ve ona tam desteğini her seferinde beyan eden Türk Milleti ile ‘barış’mayacak, öyle mi?

    Bu hangi vicdanî hükmün gereğidir?

    Nazilerin idam ettiği SS lerin, Sovyet rejiminin emperyalizmle işbirliği yaptığı gerekçesi ile sürgüne yollayıp, kurşuna dizdiği (bunun için istatistik ve belge isteyebilirsiniz hakkınız var!) kızıl ordu askerlerinin sayısının; düşman ateşi altında verilen zayiatlardan geri kalır bir yanı olmadığı gibi… PKK ‘nın da bir örgüt içi hesaplaşma ile sorgusuz sualsiz infaz ettiği örgüt mensubları ve onların acılarını yaşamaya terk ettiği ailelerini düşünecek olursak, nasıl bir ‘affet’meden söz ettiğinizi anlamaya çalışabiliriz belki…

    Teşekkür eder, saygılar sunarım…

    ve sâir…

  41. Yazan:Rumuzyok Tarih: Dec 18, 2007 | Reply

    Sair Bey,

    Afbuyrun laf dolandırıyorsunuz ve duygu sömürüsü yapıyorsunuz.
    “Barış” ve “Af” sözcüklerine insanların yüklediği anlam, salya sümük bir duygusallık değil; doğu insanının yaşamını iyileştirecek sosyo-politik-ekonomik pakettir. Bu paket üzerinden PKK’ya silah bıraktırılmaya çalışılıyor.
    Bırakın bu yufka yürekli, diğemkar, adil devlet-ordu ayaklarını…

  42. Yazan:mr^sair Tarih: Dec 18, 2007 | Reply

    Merhaba Rumuzyok;
    Aranızda şuana dek herhangi bir şekilde; fikri mülahaza, siyasî münazara, ideolojik konsultasyon gerçekleşmemiş, üslup ve beyanındaki farklılıkları sezmenize imkân verebilecek felsefî ve tatbikî sohbet, okuma, işitme kâbil olmamış birine karşı; ferdî olarak kışkırtma, umumî olarak da ‘gaf’ biçiminde telakki edilebilecek bir sûrette tartışma aramanız evvel emirde seçebileceğiniz en hatalı yöntemlerden birisidir.

    Bu durumda olmanızın sebebi belki; kalıplaşmış düşünceleriniz; belki, zaman ayarlı bir sinir bombası gibi kendi elinizde patlamış olmanız, ya da yazmaya başlamadan önce pencerenizi açık unutmanız olabilir. Şimdiye dek, okuyan, okutan, yorumlayan hiçbir kimseye karşı sizin kullandığınız türde bir üslup kullanmamış, dahası ne askerlik arkadaşınız (erkek iseniz) ne de bir çay sohbeti rahatlığı ve laçkalığında yazabileceğiniz biri olmayan mr^sair ile bundan sonra da akla ve mantığa dayalı münazara gerçekleştirmeyi umuyorsanız daha oturaklı ve vakûr yazma yolunu seçmelisiniz.

    Eğer kelime haznenizde; muhatabınızı bizatihi pasif, emekle yazdıklarını aşağılayıcı, durmaya çalıştığı saygılı ve sabırlı zemini de kayganlaştırıcı olarak ifadelendirmeye (ifade edememeye) yarayacak olan sözcükler; mânidar, hürmetkâr ve düzgün kullanılmaya müsait olanlarından (diğemkar değil, diğergâm) daha fazla ise, sizin itikadınızda susmak da bir hâl çaresi olarak denenebilir gözükmektedir.

    Bu başlığın açılmasına sebep olan yazı ve müellifine olan eleştirilerimi yaparak; ‘af’ konusunun hukukî, yakın tarih siyaseti ve uluslar arası hukuk bağlamında Mehmet Bey ‘in tarif ettiği şeklinin sakıncalarına değinmiştim. Kendisi, dinen affın olumlu olduğu tezinden hareketle, siyasi bir affı şekillendirmeye çalışmıştı ki; yukarıda da ifade ettiğim üzere ‘siyaseten af’ ile ‘diyâneten af’ ın birbirine karıştırılmaması gerektiği üzerinde durdum. Yeni bir tartışma kapısı açmadan evvel, bunlara ekleyecekleriniz ya da sıralayacak eleştirileriniz varsa söz sizin.

    Tartışmanın ilerleyen safhalarında ortaya bodoslamadan bir dalış ile tartışmanın seyrini etkileyen bir açılım geldi: ‘barış’… Bu katkıyı yapan arkadaşa bununla tam olarak ne kastettiğini izaha zorlayan karşılaştırmalı sorularım oldu. Ve buraya kadar gerek af olsun gerek barış olsun bu kavramlar üzerinden bir duygu sömürüsü gerçekleştirenin ben olmadığım üzerinde zihninizde istifhamlar oluşmasına sebep olacak herhangi bir ilavemde olmadı.

    doğu insanının yaşamını iyileştirecek sosyo-politik-ekonomik pakettir. Bu paket üzerinden PKK’ya silah bıraktırılmaya çalışılıyor

    Bu ifadeniz içinde ‘sosyal’, ‘politik’, ‘ekonomik’ gibi son derece kapsamlı ve iz düşümlü, üzerine ciddi ve kapsamlı murakabelerin yapılması icap eden, içinde kullanıldığı cümleyi şaşalı gösterebilen ama, analitik düşünenleri de sorgulamacı olmaya iten ilginç birkaç kavram bulunmaktadır.

    Sözünü ettiğiniz paketin bu yönlerinden bahsedebilir ve kimlerin elinde şekillenerek uygulamaya geçirileceğini, hükümetin bir taslağının mı yoksa ilgili Devlet kurumlarının mesailerinin bir neticesi mi olduğu hakkında bilgi verebilirseniz memnun olacağım.

    Eğer sırf bu yönleri ile plan ve koordinasyonu gerektiren kısa ve uzun vadeli (!) bir ‘paket’ ise ne mevcut iç hukukumuz ne de uluslar arası kamu hukuku bağlamındaki tanımı ile uyuşmayan ‘barış’ anlayışınızın, benim düşüncemin aksine, doğru yerde doğru kavram ve tanım ile doğru kurguyu tesis etmenizde yararlı olduğu hakkında beni ikna etmeye zaman ayırabilir misiniz?

    Teşekkür eder, saygılar sunarım…

    Ve sâir…

  43. Yazan:Rumuzyok Tarih: Dec 18, 2007 | Reply

    Sair Bey,

    Kafam saat gibi çalışır; emin olun, ezberci de değilim 🙂 Lafı uzun tutmayı sevmem, zira siyasi meselelerde lafı uzun tutmak pek işe yaramaz. Herkes bildiğini okur.
    Gerektiğinde “hade len” demek mis gibi oluyor. Tavsiye ederim, gerçi siz ağır takılıyorsunuz. Beni kalaylamışsınız 🙂

    <

    em>Eğer sırf bu yönleri ile plan ve koordinasyonu gerektiren kısa ve uzun vadeli (!) bir ‘paket’ ise ne mevcut iç hukukumuz ne de uluslar arası kamu hukuku bağlamındaki tanımı ile uyuşmayan ‘barış’ anlayışınızın, benim düşüncemin aksine, doğru yerde doğru kavram ve tanım ile doğru kurguyu tesis etmenizde yararlı olduğu hakkında beni ikna etmeye zaman ayırabilir misiniz?

    Verin-kurtulun işte 🙂

    İkna oldunuz mu?

  44. Yazan:mr^sair Tarih: Dec 19, 2007 | Reply

    Merhaba Rumuzyok;

    Ne gariptir, güzel Türkiye ‘mde: ‘komik’ adamlar, ciddi mevzuları; ciddi adamlarda, ‘komik’ mevzuları konuşur, buna teşvik edilir olmuş..! Hakikaten buna ‘ikna’ oldum.

    Teşekkür eder, saygılar sunarım…

    ve sâir…

  45. Yazan:Rumuzyok Tarih: Dec 19, 2007 | Reply

    Tabii, memleketimizde özgürlük var 🙂
    Özgürlüğe karşı olan şahıslar, bin dereden su getirir; bol bol lafazanlık yapar. Eğer, açık fikirli birisi olsaysaydınız, zurnanın zırt dediği yeri de konuşabilirdiniz.

    Kürtlerin kendi kaderini tayip hakkını kabul etmeden bu iş tam anlamıyla çözülmez. Daha devam edecek sanırım bu mesele..

  46. Yazan:Rumuzyok Tarih: Dec 19, 2007 | Reply

    tayip=tayin olacaktı..

  47. Yazan:Hasan Tarih: Dec 19, 2007 | Reply

    Saçmasapan bir yazı

  48. Yazan:enternasyonal Tarih: Dec 24, 2007 | Reply

    mr^sair

    Merhaba enternasyonal;

    Bugüne kadar yaşayan bütün toplumların tarihini, sınıf mücadeleleri tarihi olarak gören bilindik Marksist-Leninist (daha çok bildiğim kadarı ile Engelist, yanlışsam düzeltiniz) bakış sahipleri; sınıf mücadelelerinden daha umumi ve evrensel bir hadise olan ’sınıfların işbirliği’ hakikatini daha da geliştirip, kendi duruşlarını tepetaklak, ezberlerini de revize eden bir kavramla meseleye bakmaya başlamışlar gibi görünüyor: “barış…”

    Merhaba

    Sosyalistlerin bir sloganı vardır. “Sınıflar arası barışa, uluslar arası savaşa HAYIR!” Çünkü sosyalistlere göre sınıf çelişkisi gerçek bir çelişkidir. Örneğin bir köle ile onun efendisi; toprak sahibi ile köylü; işçi ile patron gerçekten çözülmesi gereken bir çelişkinin unsurlarıdır. Ancak bir kürd ile bir türk; arab ile ermeni vd. birbirlerinin doğal düşmanı değillerdir. Bunun için çeşitli halklar ve uluslar arasındaki savaşlar o halkların büyük çoğunluğu için saçmalıktan ibarettir. ABD’nin Irak’a açtığı savaşta kârlı çıkan emeği ile geçinen yoksul veya ancak geçinebilen ABD’li bir işçi değil, silah tüccarları ve diğer burjuva kesimleridir.

    Bir köleye efendin ile barış demek “sen çalış o yesin” demekle eşdeğerdir. Ezilen ve sömürülen sınıfa sınıf işbirliğinden bahsetmek daha az sömrülmeye razı ol demektir.

    Fakat bir arab ile yahudi; çeçen ile rus; türk ile kürd arasındaki barışa olumsuz bakmak, ulusların birbirlerinin doğal düşmanları olduğunu kabul etmek ve bu yüzden savaşın, çatışmaların doğal olduğunu, olması gerektiğini söylemek demektir.

    Örgütün kurallarını ihlâl ettiği isnadı ile emir komuta kademesindekilerin verdiği, ve tüm örgüt mensuplarına ibret teşkil edip, herhangi bir teşebbüste; örgütün soğuk ve sindirici elini ensesinde bulacağı korkusu uyandırılan, ve sorgusuz idam edilen zavallı Kürt Çocukları ne olacak?

    Türkiye’de vicdanî red hakkını kullananların yani dağa asker olarak çıkıp ölmek ve öldürülmek istemeyenlerin başına neler geldiğini biliyoruz. İğne-çuvaldız meselesi…

    Kaldı ki barışın veya affın olmaması tüm bu sorunlara gerçek bir çözüm sunuyor mu ki sorunun çözümüne yönelik barış adımının atılmaması için yaşanan olumsuzlukları öne sürüyorsunuz.

    Onların aileleri örgütün bu katı ve alternatifsiz, sorgulanamaz tutumu ile barışık olacak; ama, etkin pişmanlık, hafifletici sebep, itirafçı indirimi uygulayıp silah bırakmaya ve adil yargılama kanallarından geçerek normal yaşamına dönmeye davet eden TSK ile ve ona tam desteğini her seferinde beyan eden Türk Milleti ile ‘barış’mayacak, öyle mi?

    Kürt halkı türk halkıyla elbette ki barışır. Ancak tüm suçu kabullenip “affedilmeyi” bekler mi sizce? Onun için af değil barış dedim. Burada “biz” sütten çıkmış ak kaşık veya melek değiliz; “onlar” da tüm kötülüklerin kaynağı şeytan değiller.

  49. Yazan:mr^sair Tarih: Dec 24, 2007 | Reply

    Merhaba enternasyonal;

    Sosyalistlerin pek çok sloganı vardır, lâkin bunları göz önüne aldığımızda hepsinde tesadüf edilen bir dikotomi vardır. Dünyayı ve insanlık tarihini karşıtların mücadelesi şablonundan hareketle anlamlandırmaya çalışan; tarih, ekonomi, siyaset, iktidar algısını bunun üzerine kuran bu ideolojik yapının, bu dikotomik sorunsallığın en hassas çözümlemelerini tespit ve tayin de kullandığı analizlerin en vazgeçilmez kavramı çelişki dir. Pek tabii sosyalizm çeşitleri ve geçiş aşamaları üzerine düşündüğümüzde değerlendirmelerimiz farklılık gösterir ama genel itibari ile böyle diye düşünüyorum.

    Marx’ın sınıf mücadelesi teorisi yalnız ekonomik sınıflar arasında bir düşmanlık olduğunu ve en önemli vakıanın da yalnızca bu olduğunu ileri sürdüğü ideolojisinin, şimdilik yüzeysel olarak yanlış gördüğüm bir noktasına değinerek size mesaj vermeye çalışmıştım.

    Sınıfların işbirliği ile kastedilen şey: Sınıflar arasındakinden başka, milli, kavmî, dinî ve siyasî zümreler arasında da bir çok düşmanlık ve mücadele şekilleri olması hasebiyle, salt sınıf mücadelesinden ziyade, bambaşka şekillerde cereyan eden mücadeleler olduğu ve bunların belki de çok daha önemli olduğu vurgusudur. O nedenle yalnızca köle-efendi dikotomisi ile sınıf mücadelesi tertipleyip; sosyalizm harici her düşünce ve ideologyanın bu ve benzeri zıtlıkları, kapitalist süreçlerin ‘vurgunculuk’ tuzağına düşürerek yapmacık bir ittifaka zorlayacağı, bunun adına da ‘barış’ gibi esasen uluslar arası kamu hukuku alanına giren terminolojik olarak kullanıldıgında anlamlı kalacak bir kelimeyi seçip kullanmaya kalkışacağını beklemek abartılı olsa gerek.

    Sıkça kullandığınız ‘barış’ türünün paradigmasının, ‘dayanışma hakları’ çerçevesinde yapılan tartışmalar ile gündeme getirildiğini bildiğinizi düşünüyorum. Dolayısıyle; farklı sınıfsal kategori (bu sınıfsallaşma üzerine tartışmayı başlı başına ele almak gerek) lere mensup bambaşka alt kültürlerden, etnik gruplardan insanların bu ‘dayanışma hakkı’ nı kullandığına şahid olduğunuzda ‘sınıfsal işbirliği’ kavramına tez elden karşı çıkmakta bir kez daha düşüneceğinizi umuyorum. Kropatkin’in ‘Yardımlaşma’ adındaki eserinde de olduğu gibi, insanların ilerlemesinde sınıflar arasındaki dayanışma ve iş birliğinin, kinden ve çatışmadan çok daha büyük rolü olmuştur.

    Köle-Efendi örneğiniz…

    Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi nin 4. maddesi ile: “hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz..” denilerek, sizin söze başlarken kurgu ve izahtan evvel kullanmaya giriştiğiniz köle-efendi örneğinizi gereksiz ve yersiz kılmaktadır sanırım. Kurum ve aktörleri ile yoğun mücadele ve siyasi süreçlerin neticesi olarak kaldırılmış, söz konusu Beyannâme ile birçok dünya devletinin bu hukukî metnin bağlayıcılığına iştirak etmiş olması durumunda dahi ideolojik savunmaların bu tip miadı dolmuş örnekler üzerinden yapılıyor olması garip kaçmıyor mu?

    Bu nokta da bilmem acaba modern Batı devletleri yahut Afrika ‘nın maden zenginlikleri üzerine çöreklenen kapitalistlerin sömürücülüğüne işaret eder örnekler mi vereceksiniz? Çalışma koşullarının ağırlığı, çalışan (işçi, me’mur, çoçuk, hamile..) ların durumlarına göre yaşadıkları maruziyetlerin onarılması, insanî bir kazanım için ihtiyaç duyulan tüm hukuksal metin, sözleşme/kanun/mahkeme kararı uluslar arası anlaşma ve iç hukuklar gereği düzenlenmiş ve çalışanların haklarını arayacakları kanallar açık tutulmaya çalışılmıştır.

    Hâl böyleyken, birinin mecaz anlamı ile ‘köle’ gibi çalışması ile ‘köle’ sıfatı ile çalışması arasındaki farkın; ‘eşek’ gibi çalışmak ile ‘eşek’ olup çalışmak arasındaki fark kadar mâkul olduğu tarafınızdan te’yid görecektir diye umuyorum.

    İşçi-İşveren ilişkisini, bir ‘kölenin efendisi ile barışması’ olarak değerlendirmeniz talihsizdir.
    Sendika, Federasyon ve Konfederasyonların şu ifadenize göre, sizin bakış açınızla adeta ‘şer’ çarkında birer dişli olduğunu düşündüğünüze ihtimal vermek istemiyorum. Elbette ki siyasal partiler, baskı grupları ve söz konusu İşçi/Çalışan haklarına matuf kurulmuş, çoğunlukla işçi işveren arasında uzlaştırıcı olmaya çalışan mekanizmaları, haksız ve yanlı bir işbirliği içinde görmek mümkün; lâkin unutulmamalı ki bu durum, her ülkenin siyasal kültürüne, sosyal yapısına ve parti sistemlerine göre değişiklik göstermektedir. Meselâ; Fransa ve İtalya ‘da işçi sendikaları ile sosyalist ve komünist partileri arasında organik bir bağ bulunmamasına rağmen, sendikalar büyük ölçüde bu partilerin egemenliği altına girmişlerdir. Pek çok defa Türkiye ‘de de Türk-İş gibi, bünyesinde değişik politik eğilimleri içinde barındıran karma yapıdaki konfederasyonların, belli siyasal partilere yakınlık kesbettiği üzerine yorumlar yapılır, tartışmalar açılır. Hatta bu kurumların sözcüleri, medya da beyanat verip muhtelif tartışma ortamlarında konuşarak, muhalif siyasi grupların eleştirilerini göğüslemek, üyelerinin de baskısını önlemek zorunda kalırlar. Şu durumda bile, hem sermaye sahiplerinin hem de çalışanların; dilerlerse ortak menfaatlerine, dilerlerse ortak amaçlarına uygun bu doğrultuda faaliyet gösteren eylem odaklarında görev almaları önünde de bir engel yoktur. Bu husus anayasal bir haktır. Bu nokta da mevcut Türkiye pratiği üzerinden yapılabilecek pek çok tartışma elbette vardır, ama bu asla ve kat’a sizin üzerinde durduğunuz ‘köle-efendi’ dikotomisinin dile getirilmesini gerektirecek kadar da köhne değildir.

    Fakat bir arab ile yahudi; çeçen ile rus; türk ile kürd arasındaki barışa olumsuz bakmak, ulusların birbirlerinin doğal düşmanları olduğunu kabul etmek ve bu yüzden savaşın, çatışmaların doğal olduğunu, olması gerektiğini söylemek demektir

    Bir defa ‘barış’ sözcüğü sık sık ifade ettiğim üzere uluslar arası hukukta ciddi bir anlamı karşılamaktadır. Bu devletler için bir lütuf değil, bilakis bir yükümlülüktür. Ama bu yükümlülük, Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca ve Güvenlik Konseyi’nin münhasıran yetkisi dahilin de devletlerin birbirlerine karşı ileri sürebilecekleri bir hakkı anlatmaktadır. Söz konusu metinlerde ve uluslar arası literatürde ‘barış ve güvenliğin korunması’ şeklinde yer alarak, temel bir amaç ve ilke olarak da sahiplenilmektedir. Uluslar arası hukuk ve buna irtibatlandırılan iç hukukumuz gereği, kullandığınız ‘barış’ kavramının hukukî bir tarafı yoktur, eğer olduğunu iddia ediyorsanız: Ne mevcut iç hukukumuz ne de uluslar arası kamu hukuku bağlamındaki tanımı ile uyuşmayan ‘barış’ talebinizin; benim düşüncemin aksine, doğru yerde doğru kavram ve tanım ile doğru kurguyu tesis etmede kullandığınız bir şekilde izahını yapabilir misiniz?

    Böyle bir açıklamayı yapamayacağınızı biliyorum, çünkü savunmanızın sadece şahsî bir kanaat ve siyasî bir fikir olarak tarafınızdan dillendirildiğinin farkındayım. Yok eğer, geniş halk kitlelerini arkanıza aldığınızı iddia ediyor, şuana kadar ‘savaş mağduru’ olup şimdiden sonra ‘barış’ özlemlisi insanların iç seslerini hukukî olmasa da siyasî savurganlıkla dile getirdiğinizi savunuyorsanız, size sormak gerekiyor: Kimden söz ediyorsunuz? Sizi kaç kişi destekliyor? Sizinle aynı ‘barış’ tanımını uman kaç kişi var? Söz konusu ‘barış’ için yukarda bir yorumda arkadaş ‘paket’ ten söz etti, kendisine de sordum:

    Bu ifadeniz içinde ‘sosyal’, ‘politik’, ‘ekonomik’ gibi son derece kapsamlı ve iz düşümlü, üzerine ciddi ve kapsamlı murakabelerin yapılması icap eden, içinde kullanıldığı cümleyi şaşalı gösterebilen ama, analitik düşünenleri de sorgulamacı olmaya iten ilginç birkaç kavram bulunmaktadır. Sözünü ettiğiniz paketin bu yönlerinden bahsedebilir ve kimlerin elinde şekillenerek uygulamaya geçirileceğini, hükümetin bir taslağının mı yoksa ilgili Devlet kurumlarının mesailerinin bir neticesi mi olduğu hakkında bilgi verebilirseniz memnun olacağım.

    Kürt halkı türk halkıyla elbette ki barışır. Ancak tüm suçu kabullenip “affedilmeyi” bekler mi sizce?

    Ortada bir suçlu aramıyorum. Affetmek konusunda Mehmet Bey’in yazısına eleştirilerimi okuyabilirsiniz. Barış a gelince zaten bundan söz ettik. Kürt Halkı için de; ülkesine, devletine, dahası Türk Milletine küsmüş olanlar var mı? Küsmek ayrıdır, eline silah alıp terör yapmak ayrıdır. Suçunu kabul edip, ‘etkin pişman’lıktan istifade ederek, silahını bırakması gereken: Örgütün kurallarını ihlâl ettiği isnadı ile emir komuta kademesindekilerin verdiği, ve tüm örgüt mensuplarına ibret teşkil edip, herhangi bir teşebbüste; örgütün soğuk ve sindirici elini ensesinde bulacağı korkusu uyandırılan, ve sorgusuz idam edilen zavallı Kürt Çocukları’nı göre göre nasıl bir felaketin içinde olduğunu kavraması gereken vicdan sahibi gençlerdir. Yoksa ne Kürt olanların ne de Türk olanların affedilmeye/affetmeye ihtiyacı yoktur.
    ‘Vicdâni red’ konusunda ise fazla söz söylemeye gerek yok. Bu ifade etmeye çalıştığınızın aksine hukukî gerçekliği olan bir ‘hak’ değildir. Anayasa’nın 72. maddesi bunu bir ‘vatan hizmeti’ olarak nitelendirmiş ve herkesin ‘hakkı ve ödevi’ diyerek şekillendirmiştir. Uluslar arası hukuk da, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi gereği herkesin ‘din ve vicdan’ hürriyetine sahip olduğu ve söz konusu hakları mahfuz (saklı) tutabileceği açıkça belirtilmiştir. Siz de sanırım bu sebeple ‘vicdanî red’ i bir hak olarak telakki ediyorsunuz. Oysa ki aynı sözleşmenin 4. maddesi uyarınca, vicdani red temel ve evrensel bir değer olarak kabul edilmemiş; ‘vicdani red’ in bir ‘vicdan hakkı’ olarak görülmeyip, ilgili maddenin hükmünün dışında bırakıldığı açıklanmış böylece de kabul edilmiştir. Askerliğin bir başka şekilde yapılmak istenmesi yahut bizatihi zorunlu askerliği tartışabilir ve kaldırılması gerektiği üzerinde belki de hem fikir olabiliriz; lâkin vicdâni reddi bir hak olarak değerlendirip, bu maksatla, güya ‘adam öldürmek istemiyorum’ türünden mazeretlerle askerden kaçanların durumlarını meşru çıkarmaya çalışan bir tartışmanın içine girmem. Tartışanlarında sözünü nezaketle keserim.

    Sürekli uluslar arası hukuktan söz ediyor gibi görünebilirim, ama tartışma zeminimizin daha spesifik kalmasını ve söylediklerimizin sağlam argümanlara dayanmasını sağlamaya çalıştığımı bilmenizi isterim.

    Şu soruma da cevap alabilmem mümkün olursa sevinirim:

    Onların aileleri örgütün bu katı ve alternatifsiz, sorgulanamaz tutumu ile barışık olacak; ama, etkin pişmanlık, hafifletici sebep, itirafçı indirimi uygulayıp silah bırakmaya ve adil yargılama kanallarından geçerek normal yaşamına dönmeye davet eden TSK ile ve ona tam desteğini her seferinde beyan eden Türk Milleti ile ‘barış’mayacak, öyle mi?

    Teşekkür eder, saygılar sunarım…

    Ve sâir…

  50. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Dec 24, 2007 | Reply

    Mehmet Yılmaz bey dinimizin öngördüğü merhamet ve affetmek temelli yaklaşımında haklı. Fakat bence devlet, ancak kendisine karşı işlenen suçları affedebilir. Vatandaşlarına taalluk eden konularda karar verme yetkisine sahip değildir. Çünkü devlet için “adalet”, “merhamet”in önünde olmalıdır. Velev ki maktulün yakınları katili affetmiş olsun. Devletin, vatandaşlarının hukukuyla ilgili konularda affetme selahiyeti olmadığını düşünüyorum. Bu ancak, devleti baba olarak gören bir anlayışta mümkün olabilir.
    Tabi AKP’nin de bunu dikkate aldığını ve hedefinin teröristlerden ziyade potansiyel taşıyanlara yönelik olduğunu zannediyorum.

  51. Yazan:MY Tarih: Dec 25, 2007 | Reply

    Ekrem Bey’in yorumunu okurken aklima meshur fikra geldi :

    Tecavüze ugrayan kadin suçluyu çarsida görmüs, jandarmaya kosmus. Jandarma adamin devlet tarafindan af edildigini söyleyince kadin söyle demis : “O bana tecavüz etti, devlete etmedi ki!!!”

    Tabi bizim durumumuz bundan oldukça farkli, yazida referansini verdigim 4-5 makalenin isiginda ne yazik ki PKK ile arasina mesafe koyAmayan tek kurum DTP degil.

    Semdinli ve Susurluk gibi skandallarin hala üzerine gidilemeyen bir ülkede yasiyoruz. “kimin eli kimin cebinde?” oynamaktan vazgeçmedigimiz sürece bu böyle gider.

    “Kaka pis PKK cici Türkiye’ye karsi” masallarini yutmayacak kadar da akilliyiz hepimiz 🙂

    Muhabbetle

  52. Yazan:MY Tarih: Dec 25, 2007 | Reply

    ZAMAN’dan

    [Yorum – Bejan Matur] Memleket neye denir?

    Doğduğumuz yerlerde, nesnelerin bizden daha seçim yapma zahmetini tanımadan gönlümüzü fethettiği yerlerde, dış dünyanın yalnızca kişiliğimizin bir uzantısı gibi göründüğü yerlerde hissettiğimiz gibisi yoktur.’ diyor George Eliot.

    Sözünü ettiği rahatlık, yuvanın anlamını da üreten şey aslında… Nedir bizi bir yere bağlı kılan ve duygusal çekirdeğimizin merkezine yerleşen? Sorular bitmez. Söz konusu yuva yahut yer duygusu ise hiç bitmez. Şimdi eve dönüş yasası çıkıyor. Ev ve dönüş. Bu iki kavramın yan yana gelmesi oldukça manidar. Demek ki bir ev var. Tanımlı ve dönüş gerekli olan, arzulanan. Yani döneceklerse evlerine dönecekler. Çünkü dağ ev değil onlar için. Dağı mesken belleyen epik söylemin gerçeğe boyun eğeceği gün demek ki yaklaşıyor. Nihayet…

    Halbuki ne çok duygu var küllenen. Halihazırda yılların okşayıcı ağırlığı altında sineye çekilen ne çok acı var. Şimdi bu yasa ile yüreğinin en derin yerinde çocuğunun acısını kapatmış, içten içe yanan anneler ne yapacak? Oğulları dönecek diye bekleyen. Çocuğunun ölümünü bildiği halde kabullenmeyen anneler ne yapacak bu yasa ile? On yılların küllediği onca ölüm, onca kayıp şimdi hallaç pamuğu gibi savrulacak. Bastırılmış tüm duygular hangi mağarasında zihinlerin bekliyorsa, dökülecekler ortaya. Ve hesap sorulacak. Belki de tüm o yaslı, acılı annelerin en haklı isyanı bugün başlayacak. Ne içindi onca acı? Onca ölüm ne içindi? Soracaklar. Ve muhatap bu defa devlet değil, uğruna dağlara düştükleri örgüt olacak. Ne acılı bir muhasebe… Çocuğunun var olan mücadelede şehit olduğuna inanan annenin tesellisi ne ağır.

    Ben bir örnek tanıyorum. Benim yakınım. Soyadımız aynı. Oruç’un annesi. Oruç öleli belki de 13 yıl oldu. Ama annesi kabul etmek istemiyor gerçeği. Annesine göre Oruç bir gün dönecek. Geceleri bu yüzden bahçe kapısını açık bırakıyor. Dönecek çünkü. Bundan tüm anne kalbiyle emin. Oruç’un babası ve kardeşleri biliyor gerçeği. Ama anneye söyleyemiyorlar. Kardeşler için daha kolay; çünkü anne ile yaşamıyorlar. Ama baba, her gece aynı yastığa başını koyduğu karısının duymak istemediği gerçeği içinde taşımakla öyle ağır bir hayat yaşıyor ki. Omuzları çökmüş. Sadece oğlunu kaybetmek değil, karısının ümidini kırmamak için oğlunun yasını tutamıyor bir türlü. Onlara benzer öyle çok aile var ki. Beklentileri, kabullenemedikleri, hayal ettikleri ve yasını tutmayı erteledikleriyle öyle çok aile… Şimdi eve dönüş yasası çıkacak ve belki başarılı da olacak. Yıllarını dağda geçirmiş ve dağda büyümüş çocuklar yuvalarına dönecekler. Aynı darbe onları da bekliyor. Duyguların harmanı savrulacak. Neden hayatta kaldıklarının ve neden onca arkadaşlarını yitirdiklerinin muhasebesini yapacaklar yıllarca. Belki de hiç bitmeyecek bu muhasebe kalplerinde. Neden diyecekler? Nasıl oldu da bir kuşağı, kuşakları çil fırtınasında kaybettik. ‘Değer miydi?’ diyecekler. Bir hayat üzerine düşünmek hiç bu kadar ağır olmamıştır onlar için. Kendileri dağdayken yas tuttukları arkadaşlarının gerçek yası başlayacak şimdi. Çünkü yuvada olacaklar. Kalpleri incelecek. Bastırılan tüm keder yuvada ortaya çıkacak. Bastırılan her şey… Şimdi eve dönüş yasası ile eve dönecekler, bir ev olduğuna inananlar olacak. Bir ülke, bir yuva olduğuna inananlar. Beyrut’taki Bourj Hamoud mahallesinde Taşnak partisi lideriyle görüştüğümde büyük bir gururla gösterdiği Büyük Ermenistan haritasına bakıp ‘Bu haritada atalarının geldiği Maraş yok. Bu Sevr haritası… Başkalarının size biçtiği sınırlar var bu haritada. Nasıl bu kadar kolay vazgeçiyorsun atalarının toprağından?’ diye sormuştum. Cevap vermemişti bana. Siyaset sınırlar yapar. Ülkeler kurar ve yıkar. Ama yuvayı elinden alamaz kimsenin. Kalbi olan herkes er ya da geç yuvanın hakikatine yenik düşer. Çünkü yuva insanın hakikatidir. Kimliğin merkezi, doğduğumuz evdir. Kim ne derse desin. Doğduğumuz evlerde zihnimiz ve kalbimiz insanlık için örgütlenir. Oluş sebebimiz biz farkında olmadan tasarlanırken bu anlamı biriktirir. Gerisi siyaset, gerisi zihnin alanı… Kalbin değil. Evden gitmiş olanlar eve dönsün. Dönsünler ki bu toprakların ürettiği kardeşliği, acıyı, kederi hep beraber savurup yeniden hatırlayalım. Onların gitmesiyle artan boşluğu onların dönmesi doldurmayacak, sadece bunu bilelim. Bizim, ölen herkes için hep beraber gerçek bir yas tutmaya ihtiyacımız var. Hesaplaşmaya, yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bahçe kapısı açık kalsın yine; ama hatırlayalım, o çocuklar öldü. Ve soracaksak hesabımızı doğru soralım. O çocuklar dönsün ve kim nerede kayıp, kim ne uğurda yok oldu görülsün. Karda ölenlerin, kurşuna dizilenlerin hesabı görülsün ki kardeşlik epeydir kaybettiği anlamını yeniden üretsin. Eline aldığı silahı hiç kullanmamış olan bir sabinin dağda donarak öldüğünü biliyorum. Çünkü benim çocukluk arkadaşımdı o. Onun kaybının bendeki tek tesellisi, karda ölmenin mutlu bir ölüm olduğunu bilmek. Ölümlerden mutlu olanını seçmek dışında bir ihtimal bırakılsaydı keşke bize. O çocuklar dönsün ve yuva yuvalığına kavuşsun. Çünkü yuva olmayan, ev olmayan bir ülke, memleket değil.

    BEJAN MATUR

  53. Yazan:selami Tarih: Jan 20, 2008 | Reply

    Genelkurmay’dan yeni bir açılım; teröristler için ‘Gençler’ ifadesi kullanıldı

    Güvenlik güçlerinin terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonları aralıksız sürerken; terörle mücadele sonuçları Genelkurmay Başkanlığı tarafından resmi internet sitesinden duyuruluyor.

    İlgili Haberler

    Teröristler bir bir teslim oluyor

    Genelkurmay Başkanlığı, terör örgütünden kaçarak teslim olan 10 terörist için ilk defa “Gençler” ifadesini kullandı.

    5 Ekim 2007 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “Devlet olarak terör örgütüne katılımlar konusunda başarılı olamadık. Başarılı olsaydık bu mücadelenin bugünlere gelmemesi lazımdı.” açıklamasının ardından Genelkurmay Başkanlığı’nın 18 Ocak 2008 tarihinde yaptığı açıklama dikkat çekici bulundu.

    “Gerek yurt içinde gerekse yurt dışında devam eden operasyonlarla sürdürülen baskılar sonucu ağır kayıplar veren terör örgütünde çözülmeler devam etmektedir.” diye başlayan açıklamada, Genelkurmay şimdiye kadar teröristler için hiç kullanmadığı bir terimi kullandı. Daha önce terör örgütünden kaçarak güvenlik güçlerine teslim olanlar için ‘terörist’ ifadesini kullanan Genelkurmay, son açıklamasında ‘Gençler” ifadesine yer verdi.

    Terör örgütü tarafından ölüme sürülmek üzere zorla dağa çıkarılan ‘gençlerden’ 10’unun daha örgütün Irak kuzeyindeki kamplarından kaçarak 17 Ocak 2008 tarihinde Silopi’de güvenlik güçlerine teslim olduğunu açıklayan Genelkurmay, son bir ay içerisinde teslim olan terörist sayısının 21’e ulaştığını bildirdi.

    11 Ocak 2008 tarihinde Şırnak’ta terör örgütünden kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan 2 kişi için yapılan açıklamada ise Genelkurmay, ‘terörist’ ifadesini kullanmıştı. Genelkurmay’ın son açıklamasında teslim olan teröristler için ‘gençler’ ifadesin kullanması, yeni bir açılım olarak değerlendiriliyor.

  54. Yazan:mr^sair Tarih: Feb 7, 2008 | Reply

    Hakan ALBAYRAK ‘ın 5 ŞUBAT 2008 de Yeni Şafak da yayınlanan makalesi:

    DTP Milletvekili Aysel Tuğluk’a Açık Mektup

    Sayın Tuğluk;

    Radikal 2’de yayımlanan son yazınızda “Kemalist güçler”i “ılımlı İslam”a karşı “demokratik Kürt siyaseti”yle dayanışmaya çağırdınız. Böyle bir çağrıyı totaliter laikçilerin sokaklara dökülüp başörtüsü yasağını hararetle savundukları bir konjonktürde yapmayı tercih etmeniz çok ilginç. Zamanlamanızı nasıl okumalıyız?

    Ağustos ayında verdiğiniz bir beyanatta demiştiniz ki: “Başörtüsü konusunda bizim temel yaklaşımımız demokrasi, insan hakları, özgürlükler mücadelesi… Meclis’te de bunun için bulunuyoruz. Başörtüsünü de bir insan hakkı olarak görüyoruz. Din ve vicdan özgürlüğü içinde ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Başörtüsü etrafında yaratılan kutuplaşmayı da yanlış buluyoruz. Bu ülkede isteyen kendi kıyafetini belirleme, özgürce giyinme hakkına sahip olmalıdır. Gül’ün eşinin başörtüsü tartışmalarını doğru bulmadık. Önümüzdeki günlerde türban konusunu gündemimize alıp tartışabiliriz.”

    Bu sözlerin sahibi, “türban” tartışmasının ayyuka çıktığı şu günlerde, yasağın devamını savunan “Kemalist güçler”le arasına açık bir mesafe koymalıydı. Ama siz tam tersini yaptınız. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kalkması halinde rejimin tehlikeye gireceğini ileri süren “Kemalist güçler”e göz kırptınız. Onlarla aynı endişeleri paylaştığınızı ifade ettiniz.

    Dediniz ki: “Toplumsal yaşamımızı, geleceğimizi ve yönetme-yönetilme biçimimizi ilgilendiren ortak sorunlardan hareketle sol çevreler, laik, aydın ve (güncelleştirilmiş sol-demokrat karakteriyle) Kemalist güçlerle demokratik Kürt siyasetine karşılıklı tanıma ve tanışma çağrısı yapmak gerekmiyor mu? / Kemalistler, sol, muhalif ve aydın çevreler Kürtlerle uzlaşmanın kaçınılmazlığına inanıyorsa, ılımlı İslam denilen ve aslında ne olduğu, nasıl tanımlanacağı çok da belli olmayan ve tamamen ‘imparatorluk’ güçlerinin imalatı bu projeye karşı modern aklın ve demokratik kültürün birbirini kabul eden zemininde buluşabilmelidir…”

    Demek siz de “toplumsal yaşamımız”ın ve “yönetme-yönetilme biçimimiz”in yakın bir tehdit altında olduğunu düşünüyorsunuz. Rica etsem, bunun tam olarak nasıl bir tehdit olduğunu bir dahaki yazınızda bütün ayrıntılarıyla anlatır mısınız? Başınızın zorla örttürüleceğinden mi korkuyorsunuz? Cumhuriyet düzeninden vazgeçilip monarşik düzene geçileceği endişesini mi taşıyorsunuz? Tipik bir CHP’li gibi “Başörtüsüne özgürlük kampanyasının temelinde din devleti arzusu yatıyor” mu diyorsunuz? Kim kuracak din devletini? AK Parti mi? Yapmayın Allah aşkına!

    “Ilımlı İslam”a karşı bir tür Kızılelma Koalisyonu’nun gereğinden söz ediyorsunuz. Yazınızın can damarını bu “Ilımlı İslam” konusu teşkil ediyor. Maruzatınızın tamamı “Ilımlı İslam” tehlikesine dayanıyor. Peki nedir “Ilımlı İslam”? Bunu bilmediğinizi ifade ediyorsunuz. ‘Aslında ne olduğu, nasıl tanımlanacağı çok da belli değil’ diyorsunuz. Hayretler içindeyim. Ne olduğunu ve nasıl tanımlayacağınızı bilmediğiniz bir şeye karşı seferberlik çağrısı yapmanız biraz tuhaf kaçmıyor mu?

    “Kemalist güçler”e yaptığınız çağrı bana PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Kemalizm’e övgülerini ve ‘gericilere karşı Kemalistlerle ittifak’ temayülünü hatırlattı. “Ilımlı İslam” konusundaki kafa karışıklığınız da Öcalan’ın bu konuda ‘yayınladığı’ karmakarışık bir açıklamayı hatırlatıyor…

    ———————————————–

    Yasin DOĞAN ‘ın 7 ŞUBAT 2008 de Yeni Şafak da yayınlanan makalesi:

    DTP’nin başörtüsü antipatisi

    Siyasetçi toplumun aynası olmak durumundadır. Toplumda dertleriyle dertlenmek için öncelikle toplumun hissiyatını anlamak, paylaşmak, duygu iklimini teneffüs etmek gerekir.

    Siyasetçinin ana misyonu toplumun duygu ve düşüncesine tercüman olmaktır.

    Elbette popülizm ile halkçılık arasında ince bir ayrım vardır ve toplumun duygularını istismar ederek, duyguları ve beklentileri körükleyerek, gerçekçi olmayan beklentileri karşılayacakmış gibi boş vaadlerde bulunarak siyaset yapılmamalıdır.

    Siyasetçi topluma aynı zamanda yön veren insandır. Ancak siyasetçi topluma yön verirken ve toplumun vizyonuna katkıda bulunurken de toplumsal değerleri gözetmek, bu değerlere saygı duymak durumundadır.

    Toplumun geleneklerini, örfünü, dini değerlerini küçümseyen bir siyasetçinin, toplumu ne derece temsil edebileceği ciddi bir tartışma konusudur.

    DTP’lilerin başörtüsü meselesindeki “şahin” tutumları toplumun değerlerinden kopuk bir siyasi duruşa örnek oluşturuyor.

    Taraf gazetesi yazarlarının PKK kampındaki röportajlarında en ilginç noktalardan birisi, başörtüsüne yönelik sert ve tahammülsüz bir yaklaşım içinde olduklarının bir kez daha görülmesiydi.

    DTP sözcülerinin bu konu ne zaman açılsa CHP zihniyetini andırır, hatta onu geçer bir şekilde “reddiyeci” tavır takındıklarını görüyoruz.

    Ateist ve Marksist bir ideolojiye sahip olan PKK’nın toplumun dini değerlerini hiçe sayması normal bir durumdur. Terör örgütlerinin yaptıkları işler zaten dinle-diyanetle, insani değerlerle uygunluk taşımaz.

    Ancak halkı temsile soyunan siyasetçilerin halkın değer ve düşüncelerini ciddiye almaları kaçınılmaz bir gerekliliktir.

    DTP de elbette CHP gibi ideolojik duruşunu geleneksel değerlere karşıt olarak konumlandırabilir. Ama unutulmamalı ki, DTP, CHP’nin siyaseten iddialı olduğu şehirlerde siyaset yapmıyor. DTP’nin siyasette yoğunlaştığı bölgelerdeki halk geleneksel değerlere aşırı derecede önem veriyor. DTP’nin sokaklara döktüğü Kürt kadınların çoğunun başı örtülüdür.

    DTP’nin başörtüsü antipatisinin kendi tabanında niçin bir eleştiri konusu olmadığı da doğrusu merak uyandıran bir konudur.

    DTP’ye oy veren insanlar sanki etnik kimlik ve etnik haklar dışında bu partiden bir şey beklememektedir. DTP gibi kimlik siyaseti yapan partilerin sadece toplumun bir kesiminin belli bazı problemlerini siyasetin konusu yapması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak etnik siyaset yapan partiler bile, bu etnik topluluğun diğer değer yargılarına ve yaşam biçimine saygısız davranmamalıdır. Bir siyasi harekette tek ölçüt aynı ırktan olmak ve bir ırkın haklarını savunmak olunca çok önemli bir çok değer ve ölçüt kenarda kalabiliyor.

    Her konuda devleti sert şekilde eleştiren, devlet karşıtı olmayı bir iftihar sebebi gibi gören bu kesimin dini konular ve başörtüsü gündeme geldiğinde devletçi bir refleks içine girmesi ciddi bir paradokstur.

    DTP’ye sempatiyle bakan ve oy veren insanlar, DTP yönetiminin bu seçkinci, tahammülsüz ve yasakçı yaklaşımını nazara almak durumundadır.

    DTP’ye oy veren bölge insanının yaşam tarzı ve değer dünyasıyla, DTP’yi yöneten kliğin yaşam tarzı ve değer dünyası birbirine pek benzemiyor gibi…

  55. Yazan:gri Tarih: Apr 14, 2008 | Reply

    mehmet bey,
    yazınız için teşekkür ederim.

    nasıl ki kalıplaşmış bir kiri kolayca temizlemek için kiri önce suda bekletmek gerekirse, bu tür cesur yazılar da beyinlerimizdeki kalıplaşmış yanlış düşüncelere, dogmalara su oluveriyor. yazınıza gelen tüm isyanlar bu yüzden. ama zamanla ne demek istediğiniz anlaşılacaktır.

    ‘derviş ve ölüm’ isimli romanda selimoviç der ki “düşüncelerimiz bile korkakça”…

    biraz olsun korkuyu arkamıza alabilsek bu pkk-türk mücadelesinin, sıradan bir internet cafede üç beş çocuğun oynadığı ‘game’lerden farkı olmadığını görebileceğiz. evet bu kadar basit. ‘game’ kadar basit bir benzetme yapmamın nedeni pkk’lı olduğum için değil. pkk’lı değilim.hain olduğum için de değil. vatanseverim. peki neden? gerçek bu olduğu için.

    yine ülkemizi tüm düşmanlardan koruyalım. ama sizin önerdiğiniz çözümle. yani ‘gebertmeden!”. daha fazla kan dökmeden.

    siz ‘gebermenin olmadığı bir çözüm’ arıyorsunuz, size karşı çıkanlar ise ‘çözüm için daha kaç kişi gebertmeliyiz’e cevap arıyor.

    gebertmeye odaklanmış çocuklar çözümlerinde ilerlerken kazanan internet cafenin işletmecisi oluyor 🙂

  56. Yazan:Uğur Tarih: Oct 24, 2008 | Reply

    Yazık, PKK önce teröristti, sonra sempatizanları meclise girdi, şimdi de internette kendileri gibi düşünenleri toplayarak kamplaşmaya çalışıyorlar. İçten içe bizi yıkmaya çalışıyorlar. Uğraşmayın, başaramazsınız. Ama bildiğim tek bir şey var. Bir askerimizin hayatı, 1000 leşe bile değişilmez. Ben öyle sol, sağ, yukarı aşağı bilmem. Ama insan hayatının değerine inanırım. Biri cana kastetmiş ise bunu canıyla ödemelidir. Tek bunu söyleyebilirim. Eninde sonunda kökünüz kazınacak. Söz Konusu Vatansa, Gerisi Teferruattır!..

  57. Yazan:Mustafa Tarih: Oct 24, 2008 | Reply

    Devlete ihanet ne demektir ?

    Devlete bas kaldirmak esittir o devletdeki bütün insanlara saldirmak demektir. En agir cezalar ve affetmekte en zor konu develete silah cekenleri affetmektir. Bütün devletlerin ceza kitablarinda ve askeri hukukta – sadece Türkiye degil – isyan ve anarsiye ve teröre en agir cezalar var. Genelde ve cogu hallerde ölüm veya müebbet ceza. Devlet adil olmasa bile hatta memurlardan zulum gelse bile yapanlar olsa bile hicbir zaman devlete isyan olmamali. Tarihte nice devletler nice milletler isyan ve ic savaslar yüzünden silinip gittiler veya baska milletlerin esiri kölesi olub kaybolup gittiler. Kürtler eger devlete isyan ederler ise 100 de 100 kaybederler kazanma ihtimali sifir cünkü halklar cok karismis bagimliliklar had safta.

    Benim anlamadigim : nicin ve ne icin PKKli affedilsin ? Isyani ve silahi biraksin pismanligini isbatlasin onu affedelim hatta o kisi devleti icin gayretdede bulunsun. Isteriz bekleriz. Silahi birakmayani nicin ve ne icin affedelim? Silahi ceken bilirki yakalanirsa ya ölüm yada müebbet veya uzun zaman hapis cezasi gelecek. Bu kisi bunu önceden kabullenmis demektir. Sonra size karsi silahi cekmis. Senin hayatini söndürmeyi mubah görüyor. Bir sahsin nefsi müdaafasi gibi devletin ve milletinde nefsi müdafaasi olur.

    Devletinde hatasi vardir olurda. Bu haksizlik diger haksizliga sebeb teskil etmez. Hak vermez. Bir takim duygusal ve manevi sözleri öne sürmeniz Mevlana hazretlerini falan bunlar hicbiri konu icin baglantisi yoktur. Her kuralin sartlari olur kaideleri ve istisnalari olur. Devlete isyanda öyle siradan bir suc degildir. Isyanciya yummusacikca tavr sergilemek fitneyi isyani dahada alevlendirir cünkü insanlarin cogu bunu zayiflik olarak algilarlar. Bunu isyancilar zafer olarak pazarlarlar. Nitekim tarihten misal vereyim : Kureyza yahudileri ile anlasma var idi. Putperestlere yardim etmeyeceklerdiler ve medinedeki islam devletin vatandasi idiler. Kurali bozdular ve düsmana yardim ettiler afedildiler peygamber tarafindan. Sonra Hendek savasinda bunlar yine putperestlere yardim ettiler. Ittifak kurdular. Bu sefer isyana katilanlara ölüm cezasi verildi.

    Isyancilara tavr söyledir Islamda : 1. silahlari birakmalari istenilir. 2. Müddet verilir. 3. Diyalog önelirir isyan sebebleri konusulur ve isyanin yanlis oldugunu isbat edici gayretler gösterilir. (Hz.Ali Hz.Ibni Abbasi haricilere gönderip tartisma munazara ile haricilerden ücte birini isyandan vazgecirdi 4. son olarak bunlar faydasi olmadigi ise silah cekmekten vazgecmiyorlarsa silaha silah ile karsilik vermek.

  58. Yazan:izzet Tarih: Jan 13, 2010 | Reply

    la pkklılar diyorum kürt kardeşlerim üzerine alınmasın ama pkklı gıbı dusunenler alınabılır lan bu işten çıkar sağlayıp milleti öne sürmeyin yapı olarak çabuk gaza gelen ırklarız bunu da çözen bazı insan demek doğru olmayan kişiler bu yol üzerinden bizi birbirimize düsürüyor pkklılar asılsın apo başta olmak üzere sonrada herkes bu ülkede eşit olarak yaşasın bıde sunu söylemek isterım kürtler çok duygusal oluyor aynı şey bir TÜRKÜN başina gelse bir sey olmaz ama kürdün başına gelse dünyalar kopar ağlamaya alıstırdılar adam bi şarkıyla tüm geleceğinden vazgeçiyor bu kadar mı aklını kullanmadaan hareket eder insan yahu nese herkes üstüne düşeni yapsın bu vatanı kendi vatanı gibi görsün herşey yoluna girer ama iş vatanını milletini benimsemekte herşeye ağlamakla çözüm olmaz ağlamanın sebebide kendilerini yabncı görmek gibi geliyor bana diyarbakırspor bile yaptı hemen ağlama işini okadar kulup battı hiç diyabakır gibi yapanını gördünüz mü ben görmedim sağa sola vurup durdular nese herkes ustune düseni yapsın bize isyan ettirmeyin kralını yaparız

  59. Yazan:Zübeyde & Merve Tarih: Jun 9, 2010 | Reply

    Merhaba Atatürk milliyetçilikle ile ilgili şunu belirtmiştir.Ne mutlu Türk olana değil.Ne mutlu Türküm diyene diyebilmektir.Biz bunu diyebiliyoruz.Hepimiz Türkiye topraklarında yaşıyoruz hepimiz Türküz eşitiz.Kardeşiz.Kimse bizleri kullanmasın Şimdi ben Kürdüm Lazım Çerkezim vs.diyenlere sesleniyorum; Atatürk bu toprakları kurtarmasaydı hepiniz azınlık durumundaydınız, Yunanlılar Ermeniler olurdu burada. Ayrıca bu topraklar için savaşırken Türk Kürt ayırımı yapılmadı, bu topraklar için hepimiz savaştık şehit verdik. Bizleri kullanmalarına izin vermeyelim.
    Şimdiye kadar hepimiz kardeştik, Türk Kürt ayırımı yoktu. Bunları bizlere aşılamalarına ayırımcılık yapmalarına izin vermeyelim.
    ASKERİMİZE KURŞUN SIKAN KARŞILIĞINI BULUR. ŞEHİTLER UNUTULDUĞU ZAMAN ÖLÜR !!
    BU VATAN BEDAVAYA ALINMADI Kİ SATILSIN !!

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…!!!!!

  60. Yazan:yağmur deniz Tarih: Jun 9, 2010 | Reply

    zübeyde & merve,

    bu iki kadının bir araya gelip, açtığı küçük işletmeye acaba ne isim versek derken dahiyane bir şekilde iki kadının ismiyle açılmış işletme gibi nick seçen sevgili türk kadını,

    mutlu türk olmanın yolu aynı topraklarda yaşadığımız kürtleri de mutlu etmekten geçer bu da öyle slogan atmakla olmaz.

  61. Yazan:durhat Tarih: Jun 9, 2010 | Reply

    bazı yorumları okuyunca sadece tebessüm ederek geçiyorum.neden ufkumuz bu kadar daraldı?25 yıldır süren bu acılar karşısında-hamaset dışında-söyleyecek sözümüz mü tükendi nedir?toplasanız beş on kelimeyi geçmeyen ezberler.komplo teorileri.ve alabildiğine bir düşmanlık dili.bütün icraat,fikir,proje bu!

    peki stadyumda takım destekler gibi haykırmakla gerçeklerden kaçmak mümkün mü?bu mantıkla nereye gideceğiz?4o bin insan öldü,kamplaşma artık evlerimizin içine kadar girmiş durumda.insanlar birbirne güvensiz.toplum huzursuz.ekonomi geriliyor.ama kapıldığımız ideolojik takıntılar gözlerimizi kör,kulaklarımızı sağır etmiş.gittikçe de daha saplantılı hale geliyor bu.burnumuzun ucunu göremeyecek kadar kör ideoljilere saplanıp kalmışız.bilmiyorum bu boş hameset herhalde bayağı avuntu veriyor.belki de duygusal bir rahatlama veriyordur.

    fakat internet kafelerde öyle atıp tutmakla olmuyor.kardeşlik edebiyatı ise ayrı bir komedi.yahu aftan,barıştan sözedilmesi bile infial yaratıp birilerinin tüylerini diken diken ederken hangi kardeşlikten bahsediliyor?benim böyle bir kardeşliğe hiç aklım ermedi.kuduzdan korkar gibi düşünceden kaçılacak.gerçeklerle yüzleşmeye cesaret edilmeyecek.şiddet gayri bir dil olmayacak. sonra da bin yıllık kardeşlik,etle tırnak vs denecek.geçin kardeşim,gerçekten artık bayatlı bunlar.yani bu hamaset dilinin arkasına saklanmayı marifet sayanlara sormak lazım.bir çözüm planınız,bir projeniz,açılımınız var mı?ya da şu soruyu soralım kendimize:bu savaşın bitmesini istiyor muyuz itemiyor muyuz?”ne savaşı?”diye soranları duyar gibiyim.çünkü bu fanatik taraf tutkusu öyle bir akıl tutulması yaratmiş ki 25 küsür yıldır sürmekte olan bu iç çatışmaya savaş denmesi bile kimilerinin milli duygularını incitecek hale gelmiş.sanki savaş denirse pkk taraf olarak meşruiyet kazancakmış gibi kaprislere kapılanlar var çünkü.peki nedir bu?basbayağı bir iç savaş değildir de nedir?ha anladık kardeşim,ben aynı dilden konuşayım(bir faydası olacaksa):bu pkk denilen örgüt bir avuç çapulcudan oluşuyor.teröst bir örgüttür.dış güçlerin maşasıdır.bebek katletmek için dağlara çıkmışlardır.kimbilir can sıkıntısından falan olmuştur ya da piknik yapıyorlardır oralarda.onları destekleyen kürtler de hepsi hain,satılmış,kandırılmış!peki nedir çözüm öneriniz?hepsinin kökünü mü kazıyalım.toptan yeryüzünden mi silelim.hayır çare ve çözüm bu değil diyorsak peki alternatif nedir?bu bela nasıl sonlandırılacak.tamam diyelim ki bedeli ne olursa olsun savaşa,birbirimizi kırıp tüketmeye devam dedik.peki tüm türkiye halkına mal olan travmaları göremiyor muyuz?savaş sarhoşluğuyla aileleri,yuvaları dağıtmaya hangimizin hakkı var?zira ne denirse densin,hangi yöntemde ısrar edilirse edilsin sonuçta kendiiğinden bitmeyecektir.ama ya bitecek ya bitecek demekte ısrar edilecekse sonucu bellidir:bir 25 yıl daha birbirimizi tüketmeye devam mı edelim.gencecik fidanlarımızın cenazeleri gelsin.evlatlar babasız,analar evlatsız kalsın.sonra cami önünde şehitlik edebiyati yapıp kahvede okey oynamaya devam edelim.bu mudur elimizdeki malzeme.yeter ya!internetin başına geçerek canlar üzerinde bu kadar ahkam kesmekle elimize ne geçecek?ülkemiz ne kazanacak,biz ne kazanacağız?

  62. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 10, 2010 | Reply

    Oldukça radikal bir yaklaşım, yaklaşım böyle onunca, yorumlarda bir o kadar dudak uçuklatıcı cinsten olmuş sanırım.
    Ama yazı aslında şöyle bir çelişki de içeriyor. Kısasa kısas hükmünü öne süren Ekrem Senai Bey’e devletin kirli ilişkilerini örnek göstererek ortada affedilecek-affedecek olanın olup olmadığına yada kim olduğu konusuna dikkat çekiyorsunuz doğru mu anlıyorum?
    O halde, affetmek çok büyük erdemdir diyerek yüreği kan ağlayan anneleri teselli etmek ne kadar gerçekçi? Ya da doğuda oğullarını pis bir terör örgütüne kurban veren anneleri? Sizce de merhamet ve bağışlama ile ilgili değerlerden önce tarafları bu konuda iyice bir aydınlatmak gerekmiyor mu? Ortada ortalığı karıştıran odakların oyuna gelinmemesi hususunda, oğlunu teröre kurban veren annelere doğudaki kurbanların da aslında kendi oğullarından farklı olmadığı, ve doğudaki annelere askerlerin de aslında üzerinde yaşadıkları toprakları koruduğu hissiyle savaşmaya gelen ve kendi oğlundan farkı olmayan evlatları olduğu anlatılsa.. bu işten çıkar sağlayanlara inat bu kavganın son bulması gerektiği konusu karşılıklı olark belletilse ve karşılıklı dialog ortamı sağlansa ve cumartesi annelerinin yaptığı gibi uzun süreçli beraberce bir hareket başlatılsa aradaki buzlar ancak erir gibime geliyor. Aksi halde hadi unutalım gitsin demek, ateşin düştüğü yüreklerde pekte cevap bulur gibime gelmiyor. Herkesten Hz. Ali olgunluğunu veya Mevlana anlayışını göstermesini beklemek bir umuttan öteye gitmeyecektir zannımca..
    Ama böylesine hassas bir konuyu böylesine cesur bir şekilde ele aldığnız için tebrik edemeden de geçemeyeceğim..
    İntikam hissiyle bu vatanın bölünmez bütünlüğünün sağlanabileceğini düşünen şanlı Türk yorumcularına da(askerlerine:); yahu olaylara bu kadar taraflı ve sığ yaklaşmayı nasıl beceriyorsunuz Allah aşkına?

  63. Yazan:durhat Tarih: Jun 10, 2010 | Reply

    O halde, affetmek çok büyük erdemdir diyerek yüreği kan ağlayan anneleri teselli etmek ne kadar gerçekçi? Ya da doğuda oğullarını pis bir terör örgütüne kurban veren anneleri? Sizce de merhamet ve bağışlama ile ilgili değerlerden önce tarafları bu konuda iyice bir aydınlatmak gerekmiyor mu?

    haklısınız,evlat acısıyla yüreği dağlanan anneler için her şeyin üzerine sünger çekilmesi gerçekçi olmayabilir.acılar bir çırpıda silinip gitmez çünkü.affetme erdemli bir davranış olsa bile evladını yitirmiş acılı annelere bunu anlatmak elbette kolay değil.

    fakat bu anlamsız savaşı sonlandırmak istiyorsak barışı iyi anlatmak ve anneleri de ikna etmek durumundayız.başka evlatlar ölmesin ve acılı annelere yenileri eklenmesin diyorsak,yapmamız gereken budur.

  64. Yazan:RA Tarih: Jun 10, 2010 | Reply

    Nerde bir haksizlik oldugunu hissetseniz kaleminiz ,yureginiz ve dusunceleriniz birlesiyor Mehmet Bey.Onerileriniz kabul gorur veya gormez ama kaleme alinmasi,uzerinde kafa yoruldugunun ve belki de uykularin kactiginin gostergesi.
    En az sizin kadar icimizi acitan,yuregimizi isyana getiren bir sorun olmakla birlikte hakkinda bir sey soyleyebilmenin de bir o kadar zor oldugu bir mesele.Ben olaylara disaridan bakan biri olarak once kurt sorunun halledilmesi daha sonra oldurulenlerin hesabina gecilmesi dusuncesindeyim.Oldurulenler her halukarda olduruldu halledilmesi gereken asil sey bu oldurulmelere sebep olan kaynagin kurutulmasi.Biz fizyoterapi dilinde yaptigimiz tedaviden istedigimiz sonucu almak icin soyle bir felsefeyle olaya yaklasiriz.-Eger,agrinin ana kaynagini bulup tedavi etmezseniz ve sadece agrinin oldugu yere takilip kalirsaniz gecici olarak hastanizi tedavi etmis olursunuz,ancak;o hasta bir sure sonra,daha siddetli agrilarla size geri gelmesi kacinilmazdir.Cunku agriya sebep olan nokta henuz iyilesmemistir.-Kendi alanim geregi bu sorunu da bununla kiyasliyorum.Tamam pkk militanlari affedilsin,her iki tarafin aileleri birlessin ya da baska oneriler ama pkk yi ureten ve askerle karsi karsiya getiren asil kaynak varoldukca tum oneri ve cozumler sorunun geri donmesini kacinilmaz kilan halletme yontemleridir dusuncesindeyim.

  65. Yazan:MY Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    Sevgili Durhat, RA, BFA ve sevgisiz zübeyde & merve,

    Türkiye’nin Kürt sorunundan bile daha agir bir sorunu var: Günah’a degil Günahkâr’a savas açmak. Bu bizi Adalet’in yolundan alip Intikam’in yoluna koyuyor. PKK’lilari affedersek sehitlerimize ihanet etmis oluruz korkusuyla her gün yeni insanlar öldürüyoruz.

    “Mevlânâ degiliz / olamayiz” seklindeki fikre de katilmiyorum. Bugün elimizdeki KÖTÜLÜK yapma imkânlari Hz Mevlânâ’nin zamaninda yoktu. Bizim içimizden yüzlerce Mevlânâ, Gazâlî ve o çapta alimler çikarmamiz gerekiyor ki 2010’larin kötülüklerini dengelesin.

    eskilerin iman etmekle yetindikleri Hakikat’i müşahade etmemiz gerekiyor ki siyaset ve adalet sistemlerimizi Mutlak Ahlâk ile temellendirelim.

    Yoksa seklen “islâmî” ama içerik olarak son derecede modern (19cu yy anlaminda) rejimler kurariz. Mesela Vahabî Suudiler veya Humeynist Iran rejimi halki böyle devlet eliyle, kanunla, tüzükle “adam etmeye” yeltenen rejimlerdir. Devletin halki çocuklastirdigi, vicdani kurumsallastirarak yok ettigi böylesi düzenler özünde Kemalizme çok benzer. Pozitivist, merkeziyetçi, endüstriyel, hiyerarşik yapilardir. Imam /ayetullah /ulema gibi sifatlarla olusturulan ruhban sinifi Kemalistlerin Anayasa Mahkemesi ya da ordusu gibi işler. Halk için, halka ragmen erdem üretir ve bu erdemin bekçiligini yapar. Fransiz ihtilalinden bu yana bu tepeden inmeci yapi hep ayni kalmistir. Ortaçag’da Islam alemi 17 veya 18, 19cu yüzyilda oldugundan çok daha ileri ve özgür düsünebiliyordu. Modern çaglar hem dünyanin hem de Islam aleminin fikren ve ahlaken geri gittigi asirlardir… Diye düsünüyorum 🙂

  66. Yazan:önemi yok Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    HEr şeyden evvel affetmek büyüklüktür ve dinimiz affetmeyi sever ister ve destekler. Lakin affedilmenin de şartları vardır. Hem insalar nazarında Hem yardan katında özür diler yapmazsın ya da tevbe edersin o zaman kardeş olmaya çalışır nihayetinde oluruz. Fakat insanlar, insanları öldürürken affetmek aklından geçmez iken bu ne derin bir rezilliktir ki. affedilmeyi beklemetedirler.

    Af insan öldürmeyenler için geçerlidir!
    Af beynini başka ülkelere satmayanlar için geçerlidir

    Son olarak Pkk bir halk hareketi değildir. kaliteli bir terör örgütüdür işlerini iyi yapar iyi öldürürler. Allah onları kendi yaptıklarıyla cezalandırsın.

  67. Yazan:durhat Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    Türkiye’nin Kürt sorunundan bile daha agir bir sorunu var: Günah’a degil Günahkâr’a savas açmak. Bu bizi Adalet’in yolundan alip Intikam’in yoluna koyuyor. PKK’lilari affedersek sehitlerimize ihanet etmis oluruz korkusuyla her gün yeni insanlar öldürüyoruz.

    işte budur.içine düştüğümüz derin girdabın ardındaki neden tam bu intikam duygusudur.ve bu da değindiğiniz gibi sorunların en ağırıdır.

    çözüm,kesinlikle toplum olarak ruhlarımızı tutsak alan bu “kan davası”psokojisinden kurtulmaktan geçer.

    ölü sayısı üzerinden yapılan bir hesaplaşma mantığı ise bu kısır döngüye daha çok saplanmaktan başka bir işe yaramayacak.

    ve malesef bu psikolojiyi aşamıyoruz.daha doğrusu aşılmaması için birileri büyük bir gayret sarfediyor.

    bakınız,türkiye tarihinde ilk kez bu hükümet kangren haline gelmiş bu sorunla yüzleşme cesareti gösterdi;sorunun adı kondu ve çözüme dair bir irade ortaya kondu.lakin savaş yanlısı kesimlerce sabote edildi.

    yanlış anlamayın burada tek taraflı bir suçlamada bulunduğum yok.barış sözcüğünü aşındıracak kadar diline pelesenk eden ve kürt halkını sözde savunduğunu iddia edenlerler de savaşın sürmesinden yana tavır aldılar.

    yani yukarıda işaret ettiğiniz psikoloji kürdüyle,türküyle toplumun büyük bir kesimini canavar gibi yutmuştur.

    bu kısaca ne demektir?kaostan ve dolayısıyla savaş ve şiddetten beslenen bir zihniyet mevcuttur.bunlar birbiriyle savaşır,birbiriyle kıyasıya mücadele halindeymiş gibi görünürken aslında ortaktırlar.baskın hoca’nın harika tespitiyle dikatomi’nin birer parçalarıdırlar.zihniyet aynı zihniyettir.plan ve hesaplar benzerdir.kısacası danışıklı dövüştür.

    dolayısıyla savaşın bitmesini istemezler.zira varlık nedenlerini buna bağlamışlardır.kimdir bunlar?statükonun devamından yana olan bütün kesimlerdir.chp’dir,mhp’dir,bdp’dir.

    bu guruplar savaş çığırtkanlığının öncüleri,temsilcileri,uygulayıcılarıdır.ve bilinçli ve planlı olarak bu politikada ısrar ederler.çünkü bu savaş bir gün bitecek olursa hiç birinin bir hükmü,bir değeri kalmayacaktır.bunun bilincindedirler.

    ancak ve maalesef her bir gurup kendisine bir taban yaratabilmiş.ideolojik zehirlerini öyle bir püskürtmüşler ki geniş kitleler buna itibar etmiş,bir şekilde her türlü kirli oyunun meşruluğuna ikna zemini yaratılmıştır.

    elbette bu oyunlara gelen halkımız bunu salt kötü niyetle ve bilinçlice yapmıyor,bundan eminim.lakin savaş yanlılarının provakasyonlarına gelerek bilmeden alet olunuyor.

    tek yol artık bu zihniyete itibar etmemek.kendimize gelip sağduyula,soğukanlılıkla düşünebilirsek bu zihniyetin benliğimizi tutsak etmesinden kurtulmayı da başarmış olacağız.ve bunu başardığımız an sorun da çözülmüş olacaktır.savaş yerini barışa,düşmanlık ise kardeşliğe bırakacaktır.

    özetle barış yanlılarının çoğalması gerekiyor.

    bu anlamda makelenizi fevkalede önemli buluyorum.dilerim özlemini duyduğumuz barışa vesile olur.

    bu konuda gösterdiğiniz duyarlılık için teşekkür ediyorum.artık savaş tamtamcılarına değil bu ülkede barış,hoşgörü ve sevgi mesajları veren,fikir namusundan ödün vermeyen sizin gibi barışseverlere ihtiyacımız var.Allah yolunuzu açık etsin.ben dindar değilim ama bu onurlu ve asil davranışınız karşısında islamiyete derin saygı duyuyorum.

    sevgi,saygı ve selamlarımla.

  68. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    Sevgili MY;
    Anlaşılan o ki biz ne dersek diyelim, siz sözü dönüp dolaştırıp Müslümanların kurdukları rejimlerin ne kadar kötü oldukları ve çıkartılacak dersler konusunda vurgulamalarınıza devam edeceksiniz.
    Konunun dışına çıkacağım ama, bu durum birkaç defa tekrar ettiği için açıklama gereği hissediyorum.
    Öncelikle İslam’la yoğrulmuş bir toplumu batı değerleriyle yargılamak bir müslüman tarafından yapıldığında çok insaflı gelmiyor bana. O toplumun sosyolojik ve kültürel yapısını tanımayan ve tamamen muhaliflerin sözlerine kulak asılarak ve batılı gözlüklerle incelendiğinde evet İran despot, diktatör bir yönetime sahip demek çok kolay. Ama bu toplumu birazcık tanısaydınız, Cihan Aktaş’ın referans gösterdiği, Ali Bulaç’ın İran müslümanlar için bir labaratuar hükmünde oldu sözü üzerinde daha uzun boylu düşünürdünüz. Çünkü bir toplumun labaratuar gibi kullanılması ne kadar doğru diyerek karşı çıkyorsunuz ve inkılabı halkın yaptığını unutarak suçu bir grup zümreye yada Humeyni’ye yüklüyorsunuz.
    Öncelikle İran devletinin, zorla ahlakı, yada insanları adam etmeye çalıştığı tezinizi bir masaya yatıralım. Sizce İran devleti kadınların başına bir parça bez koyarak onları müslüman yaptığını mi düşünüyor? Yada sokakta içki tüketimini yasaklayarak? Devletin İslam algısının mı bu durumu meydana getirdiğini düşünüyorsunuz hakikaten? Bu kadar aptal ve körler mi sizce? yada toplum bu durumdan gerçekten çokmu rahatsız? Yada başörtüsü zorunluluğunun inkılaptan bir yıl sonra ve Humeyni’nin yaptığı referandum sonucu halkın oylamasıyla kanun haline gelmiş olmasıda sizi şöyle bir düşündürmüyor mu? Yada tüm despotça uygulamalarına rağmen halkın hala Ahmedinejad’a teveccüh göstermesi? (Burda hile konusuna girmiyorum, yapıldı yapılmadı tartışması yerindedir ama Ahmedinejad’ın büyük bir halk kitlesi tarafından desteklendiğini maalesef kimse inkar edemez) İran halkının genelleme yapacak olursak en büyük korkusu dinlerinin ellerinden gitmesi ve halkın ahlakının bozulmasıdır. İran’lı ailelerin büyük çoğunluğu çocuklarını Türkiye’ye yollamak istemez bozulur gerekçesiyle. Ya da Türkiye’den geldiğinizde ilk sorulan sorulardan biri müslümanmısınız hıristiyan’mıdır çünkü Türk kanallarına az çok aşına olan bu toplum Türkiye’yi müslüman bir toplumun yaşadığı bir ülke olarak görmez. Ya da Şah zamanında bile Şah’ın hacca giderek, mollalarla arasını iyi tutmaya çalışarak konumunu muhafaza etmeye çalıştığı bilinen bir durumdur.
    Şimdi yurtdışına giden muhalif bir grubun yaptığı propaganda’ya bakarak yargıda bulunmak ve İran diktatör rejim, halk bu yönetim altında inim inim inliyor demek ne kadar doğru? Yanlışlar yok mu? Ellbetteki yığınla yanlışlar var ama her devlette olduğu kadar. Ne eksik ne fazla. Bu da hata da olsa yine halkın seçimi. Burda demokrasi’nin bir toplum için doğruluğu veya nasıl olması gerektiği tartışılabilir ama inanın dediğiniz gibi olsaydı bu halk bir dakika bile durmaz devirirdi hepsini. Ali Bulaç’ın haklı olarak dediği gibi modern dünyada, müslümanların hakim olduğu bir devlet yapısının nasıl olması gerektiği hususunda örnek olması açısından bir labaratuvar hükmündedir iran. Durmadan bir değişim ve gelişim halinde, (bir 10 yıl öncesi ile şimdi arasında çok fark var) Yaşanan sıkıntılar, sancılarda aslında müslüman bir topluluğun modern dünyaya adaptasyon olup olamama sorunudur. Her müslümanın kendi iç dünyasında, yada dış dünyasında modernite ile yaşadığı sorunların devlet yapısındaki yansımasıdır bir bakıma. Bu yüzden İran’a bakıp yorum yaparken batılı gözlüklerinizi çıkarmanızı ve bu halkı ve ülkenin iç dinamiklerini daha yakından tanımaya çalışmanızı tavsiye deceğim size. Mesela daha dün arkadaşım diyordu ki; eminim bugün deseler ki başörtüsü takmamak serbest, hiçbirimiz dışarı başı açık çıkamayız halktan korkumuza. Burda Ali Şeriati’nin durmadan vurguladığı kültürel devrim olayı günedeme getirilmeli. Yani olay gene halkta biter. Sonuçta devleti oluşturan o halk ve destekleyen de yine o halk. Devlet bu konuda toplumu bilinçlendiremezmi tabi buda haklı olarak sorulabilir ve bu konuda devlete bir eleştiri yöneltilebir ama halk maalesef öyle kişileri getiriyorki başa bu soruyu sormak bile mümkün olmuyor.
    Stalin ve Humeyni benzetmesiyle yaptığınız feci hatayı da size hatırlatarak biraz daha dikkat diyorum!
    Yoksa o batıya giden İran’lılara yada batılı gazetecilere İslam hakkındaki fikirlerini sorsanız pekte kabulleneceğiniz türden cevaplar almayacağınıza bahse girebilirim..
    Saygılar..

  69. Yazan:MY Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    bir çok Türkiyeli genç için Humryni bir ideal temsil etmis. Yutlarda dolaplarina onun posterlerini yapistirmislar. Böyle bir “kurtarici” bana Atatürk’ü ve onun etrafinda olusturulan kisi kültünü hatirlatiyor.

    “Anlaşılan o ki biz ne dersek diyelim, siz sözü dönüp dolaştırıp Müslümanların kurdukları rejimlerin ne kadar kötü oldukları ve çıkartılacak dersler konusunda vurgulamalarınıza devam edeceksiniz.”(BFA)

    hayir, tersine, Iran’i çok modern buluyorum. Elestirdigim sey de bu. Salt baskici degil ulus-devletçi buluyorum. Baski bu durumun sonuçlarindan biri sadece.

    “Konunun dışına çıkacağım ama, bu durum birkaç defa tekrar ettiği için açıklama gereği hissediyorum.”(BFA)

    konu disina çimakta sakinca yok ama yorumunuz sizin sonuçlariniz olmus genellikle. Daha derin bir analiz yapabilir misiniz?

    “Öncelikle İslam’la yoğrulmuş bir toplumu batı değerleriyle yargılamak bir müslüman tarafından yapıldığında çok insaflı gelmiyor bana. O toplumun sosyolojik ve kültürel yapısını tanımayan ve tamamen muhaliflerin sözlerine kulak asılarak ve batılı gözlüklerle incelendiğinde evet İran despot, diktatör bir yönetime sahip demek çok kolay.”(BFA)

    Fransa’da yasayan iranli arkadaslarim içinde Humeyni’yi ve rejimi seven de var, yeren de var. Ama Iranli akademisyenler, orada yasayan siradan insanlar sorularima cevap vermeye korkuyorlar. Bu bile sizin diktatörlük konusunda yanildiginizi yeterince ispat etmiyor mu?

    Tanidiginiz iranli aydinlar varsa haber verin, türkçe, ing veya fr dillerinden birinde röportajlar yapalim. ögrenelim neyin ne oldugunu.

    “Ama bu toplumu birazcık tanısaydınız, Cihan Aktaş’ın referans gösterdiği, Ali Bulaç’ın İran müslümanlar için bir labaratuar hükmünde oldu sözü üzerinde daha uzun boylu düşünürdünüz.”(BFA)

    Cihan Hanim sagolsun çok yardimci oldu bize, uzun bir röportaj yaptik ama nedense(?) hak ve özgürlükler konusuna giremedik.

    Ali Bulaç’in “laboratuar” deyimini korkunç buluyorum. Insanlar deneylere konu edilmemeli. Insanin SEYlesmesine, SEYlerin insanlasmasina karsiyim.

    “Çünkü bir toplumun labaratuar gibi kullanılması ne kadar doğru diyerek karşı çıkyorsunuz ve inkılabı halkın yaptığını unutarak suçu bir grup zümreye yada Humeyni’ye yüklüyorsunuz”(BFA)

    inkilabi halkin yaptigi konusu bir muamma. sloganlarla, pankartlarla yollarda yürümek, polis tarafindan coplanmak ile bilinçli biçimde devrim yapmak ayni sey degil.

    iran’da devrimin lokomotifi bir grup aydin vardi ki bunlarin içinden bir kismi da humeynistlere karsi oldigi için elenmis degil mi? Tamam, Stalin ile ayni sey degil ama muhalifleri öldürtmek biraz(?) vicdana aykiri degil mi? Kemalistlerin istiklal mahkemeleri mesela?

    Halk Iran Sah’indan kurtulmak istiyordu. Humeyni yerine karimatik bir lider ile komünist devrim yapilamaz miydi?

    iranli taksi söförünün, ev kadininin büyük bir suur ile Humeyni’yi, Islam devrimini vs istedigine inanmakta zorluk çekiyorum.

    Bizim kemalistler de Kurtulus savasindan yola çikarak atatürk devrimlerini halka mal ederler. Oysa halk SADECE yunan isgalinden, rus ve fransizlarin eziyetlerinden kurtulmak istiyordu. Kurulacak rejim konusunda çeliskili vaadler vardi ama kimse siyaseti anlamiyordu, zaten öncelik kurtulus savasinin kazanilmasiydi degil mi?

    iran’da da Sah’tan kurtulmak öncelikti. Kimse düsünmüyordu sonrasini.

    “Yoksa o batıya giden İran’lılara yada batılı gazetecilere İslam hakkındaki fikirlerini sorsanız pekte kabulleneceğiniz türden cevaplar almayacağınıza bahse girebilirim..” (BFA)

    bize yardimci olabilecek iranlilarin isim ve adreslerini bana bildirebilirseniz memnun olurum.

    Sizin yargilariniz ile benimkiler uyusmuyor, daha kaliteli fikir üretebilmek için ek bilgiye ve taniklara ihtiyaç var.

    selam ve dua ile

  70. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    Sizin yargilariniz ile benimkiler uyusmuyor, daha kaliteli fikir üretebilmek için ek bilgiye ve taniklara ihtiyaç var.
    MY
    Tam olarak söylemek istediğim şey buydu. Bir ülke ve halk hakkında yorum yapmak ve bu konuda çok iddiali olmak, derin araştırmalar ve gözlemler gerektirir.
    Benim tüm gözlemlerim ve iddialarım doğrudur gibisine bir iddiam yok. Ama olayların sizin iddia etdiğiniz şekilde olmadığı konusunda iddialıyım yada olaya olması gerektiği gibi yaklaşmadığınız hususunda.
    Akademisyen arkadaşlarınızın konuşamaması çok ilginç, burda devlet üniversitesinde bile hocalarımız A.B.D taraftarlığını gösterip, devletin siyaseti ile dalga geçebilirken, taa Fransa’da bir vatandaşın gizli bir ortamda isim vermeden sizi aydınlatamıyor oluşu komik denebilecek kadar garip doğrusu! Demiyorumki sonsuz bir fikir hürriyeti var, insanlar fikrini açıkladığı için başına belalar gelmiyor ama o kadar da değil. İşte bu abartı benim karşı çıktığım şey. Hatalar öyle abartılıyor ki gerçekdışıymış gibi bir hal alıyor sonrasında. İran halkının şu andaki en büyük sorunuda bu zaten, medya devlet kontrolunde yalan söylüyor, yabancı ülkelerin kanallarından haberler izleniyor burasıyla uzaktan yakından alakası yok. İki atarfta yalancı. Gerçeği anlamak oldukça zorlaşıyor böyle bir atmosferde. İnanırmısınız seçimlerin üzerinden bir yıl geçti hala seçimlere hile karışıp karışmadığı husunda zihnim aydınlanmadı. Mesela en küçüğünden gösterilerde yaşanan Nida hadisesi..Yapılanın aslında bir oyun olduğu hatta Nida’nın bile öldürüleceğinden haberdar olmadığını, sadece yabancı ülkelerde propaganda amaçlı bir oyun yapacaklarken gerçekten vuruluşunu aylar sonra öğreniyorsunuz ve heşeyden şüphe eder hale geliyorsunuz. Bu ülkenin hakikaten perişan olmasını, birbirne düşmesini, karışmasını isteyen odaklar var. Demek istediğim herşeye o odakların gösterdiği yerden bakmayın, herzaman savunduğunuz hoşgörüyü ve empati çabasını deneyerek daha dostane ve yapıcı eleştiriler yapmanızdı sizden istediğim.
    Ali Bulaç’ın sözlerinin sizi dehşete düşürecek kadar tüyler ürpertici olduğunu sanmıyorum. Demek istediği Türkiye’de ve dünyada islam inklabı yapmak isteyen ve arzusu olan gençlere, kişilere bir örnek olabilmesi açısından labaratuar hükmündedir. Yoksa sizin algıladığınız gibi ne güzel halkın üzerinde deney yapıldı ve sonuca ulaştık, olacakları gördük değil, zamanın şartları ile oluşan bir durumun neticesinde kafalardaki sorulara, muhtemel durumlara örneklik açısından aydınlatıcı olmuştur anlamında demiştir.
    Humeyni’nin yaptıkları, komunistlerin öldürülmüş olması veya komunist inklap olamazmıydı? Humeyni’ye hiçbir şekilde sempatim olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Nedenini bilemiyorum ama olması için bir nedenim yok açıkcası. Komnistlerin öldürülmesi meselesi. Bunu Cihan Aktaş açıklıyor ropörtajında. Beni şaşırtan da bu, yakın bir tanık, yıllarca orda yaşamış birisi böyle söylüyor deyip araştırma ihtiyacı hissetmeden aynı şeyleri söylüyorsunuz. Cihan Hanım yaklaşık 20 yıldır burda yaşyor, İran gazetlerini(yazıları arap harfleri ve küçük olduğu için) okumaktan gözleri hastalanmış ve İran hakkında yaptığı olumsuz eleştirlerden dolayı ölüm tehdidi dahi almış bir yazardır. Bu hanım böyle diyor diye ciddi bir araştırma yaptınız mı samimi bir şekilde cevap verirmisiniz?
    İran’da söylendiği gibi komunist devrim yapılmazdı çünkü sosyalizm din kadar hakim olmamıştı halk üzerinde. Komunistlerin birçoğu da Şeriati çizgisinde İslamcı-Marksist diye tabir edilen gruptaydı. Ve devrimi tetikleyen olaylara bakarsanız hepsinin din merkezli olduğunu görürsünüz. Sokakta ve üniversitelerde başörtüsü yasaklanmış, Rıza Şah’ın Atatürk’ten devşirdiği laik inklapların etkisi sürmekte ve HUmeyni(zamanın en saygı duyulan mollası) sürülmüş ve hakarete uğramıştır. Bunlar neden bir komunist inklabın olası bir durum olmadığının ispatıdır.
    Eğer gerçekten size yardımcı olacak ve sizi aydınlatacak aydınlarla irtibata geçmek istiyorsanız Cihan Hanım size benden daha iyi yardımcı olabilecek bir isimdir ve bunu seve seve yapacağından hiç kuşkunuz omasın.
    Daha derin analizler yapmayı isterdim ama bu yorumları bile böyle şeylere asla vakit ayırmamam gereken bir zamanda yazıyorum. Başka zamana inşallah..

  71. Yazan:çuvaldız Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    Sn.b.F.a,
    İran halkı özelinde yazdıklarınızla “Elbetteki yığınla yanlışlar var ama her devlette olduğu kadar. Ne eksik ne fazla. Bu da hata da olsa yine halkın seçimi.”çıkarımında bulunabilmenin pek mümkün dolayısıyla da doğru olabileceğini düşünmüyorum. Zira bu halkın içinden “yanlış” tespitinde bulunmuş olanları İslam’la yoğrulmamış, batılı değerlerle, batılı gözlüklerle bakarak propaganda yapmakla itham ediyorsunuz.Kısaca halkın bir kısmını “seçim” yapanlar olarak kabul etmiyorsunuz.
    Doğru ve yanlış tespitlerinin tekeleştirilerek katı yaptırımlarla uygulandığı her rejimde diktadan söz ediliyor demektir. Bu tekelleştirmeye, gücünü aldığı kaynaklar göz önünde bulundurularak kollayıcı tavır geliştirmek, inlemeye imkan vermeyecek başka bir güç kaynağı oluşturmak demektir; muhalefet etmeyi suç sayan koruyucu tedbirler gibi değiştirilmesi teklif dahi edilemez; anayasa bir güçtür, gücünü değiştirilemez olan kendisinden alır!

    İran’dan bahsederken “Durmadan bir değişim ve gelişim halinde, (bir 10 yıl öncesi ile şimdi arasında çok fark var)” demişsiniz. “Yaşanan sıkıntılar, sancılarda aslında müslüman bir topluluğun modern dünyaya adaptasyon olup olamama sorunudur.”(b.F.a)

    Batılı olmayan bir gözlükle İslam’la yoğrulmuş Müslüman halkın gözünden bakıldığında ortada işaret (muhalefet) edilebilecek bir sıkıntının söz konusu olmaması gerekir-di! Yazdıklarınızdan anlayabildiğim kadarıyla İran halkı’nın tespit ettiği bir sorun söz konusu olsaydı “inanın dediğiniz gibi olsaydı bu halk bir dakika bile durmaz devirirdi hepsini.”Bu açıdan bakıldığında sorun, İran’nın Müslüman halkının modern dünyaya adaptasyonu değil, modern dünyayı rejim eli ile Müslümanca(!) İslam’a adapte etme sorunu!

    Öncelikle İslam’la yoğrulmuş bir toplumu batı değerleriyle yargılamak bir Müslüman tarafından yapıldığında çok insaflı gelmiyor bana. O toplumun sosyolojik ve kültürel yapısını tanımayan ve tamamen muhaliflerin sözlerine kulak asılarak ve batılı gözlüklerle incelendiğinde evet İran despot, diktatör bir yönetime sahip demek çok kolay. (b.F.a)

    Modern dünyaya adaptasyon denildiğinde sizin yukarıda ifade ettiğiniz “yaşanan sıkıntı ve sancılar” yine batılı değerlerle tespit edilmiş olur.

    İslam ile yoğrulmuş bir halkın kendi seçimi ile “yaşadığı sıkıntı ve sancı” nedir o halde?

    Her Müslüman’ın kendi iç dünyasında, yada dış dünyasında modernite ile yaşadığı sorunların devlet yapısındaki yansımasıdır bir bakıma.(b.F.a)

    Kesinlikle. Peki niçin? İşin içinden çıkamayıp Müslüman olmayı tanımlamayı devlete ihale etmek!

    “İran halkının genelleme yapacak olursak en büyük korkusu dinlerinin ellerinden gitmesi ve halkın ahlakının bozulmasıdır.Çocuklarının bozulmalarından korktukları için tv kanallarından izledikleri ve Müslüman bir toplumun yaşadığı ülke olarak görmedikleri Türkiye’ye göndermek istemezler.(b.F.a)

    Malezya, İran, Arabistan örnekleri ile laikliği, cumhuriyeti koruyup kollama adına bizde de benzer şeyler yapılmıyor mu? İrtica! Tehlikenin farkında mısınız? Başörtüsü mü dedin doğru Arabistan’a!

    Tüm engellemelere(!) rağmen “Dur(durula)mayan bir değişim ve gelişim’in(!) dinlerinin ellerinden gitmesine ve ahlakın bozulmasına sebep olacağından korkulmakta olduğunu ifade etmişsiniz(!)Ve batı gözlükleri ile “diktatörlük” olarak tanımlanmakta olanın aslında halkın taleplerinin devlet yapısındaki yansımaları olduğunu söylüyorsunuz; halkın seçimi!

    İslam ile kendini özdeşleştirmiş bir yönetim İslam dinini korumak isteyen halkın geneli tarafından “devrilebilir” mi? Hatta daha da önemli ve önceliklisi, korkusu İslam dinini ve ahlakını korumak olan bir halk kendini İslam olarak takdim edeni, İslam ahlakını İslami uygulamalar ile koruduğunu ifade eden bir rejimi devirmeyi İslami bir istek olarak kabullenebilir mi? Böyle bir “istek” zuhur ettiğinde, “kabulleniş” Batı gözlükleri ile batılı bir değerlendirme olarak itham edilerek baskılanmaması mümkün olabilir mi? Bir Müslüman tarafından böyle bir “isteğin” olabileceğini “Kabul” etmek bile insafsız bulunarak ret edilirken devrimin gerçekleşmesini mümkün kılabilecek, genele hakim bir istek oluşabilir mi? Böyle bir zemin söz konusuyken Müslüman’ca “bir diktatöryal rejim” tanımı nasıl yapılabilir?
    *(Bu paragrafın aşağıdaki gibi alternatif okuması yapılabilir)

    Halkın geneline hakim olan korku büyük ve devlet uygulamaları ile daha da beslenebilir nitelikte ve aynen sizin yazdığınız gibi insaflı Müslüman olmak bir ön koşul ise kim inleyebilir ki?

    İran’da Müslüman kalabilmenin bir bedeli olduğunu bilmeyen batı değerlerini benimsemiş, O toplumun sosyolojik ve kültürel yapısını tanımayan ve tamamen muhaliflerin sözlerine kulak asan ve batılı gözlüklerle inceleyenler!

    Yaptığınız bu tespitlerin,“en büyük korkusu dinini ve ahlakını korumak olan halk, seçtiği ve desteklediği şekilde yönetiliyor” diyebilmeyi mümkün kıldığını düşünmüyorum. Bu daha çok diktatöryal uygulamaları halka ve dolayısıyla İslam’a ve Müslümanlığa tevdi ederek işin içinden kolayca çıkmaya benziyor. Sebep; İran halkının talebi gibi takdim edilen ile aynı; dini ve ahlakı korumak!
    Hangi din?
    Peygamberinin resmedilmesinin men edildiği, sadece Allah’a kul olmanın zikredildiği İslam dini yerine, bir siyasi liderin kültleştirilerek, bir devletin ve onun uygulamakta olduğu rejimi her türlü eleştiriden koruyup kollayan bir din mi? Hangisi dikta olarak yorumlanıp, muhalefet etmek üzere eleştirilemez? İnsafa davet hangisinde söz konusu edilebilir?

    İslam ile yoğrulmuş bir toplumun en belirgin özelliği tüm uygulamalarının insani ve vicdani olması değil midir? Sizce böyle bir toplumun mihenk taşı ne olmalıdır? Batıya ya da batıdan muhalefet bir Müslüman’ın mihenk taşı olarak kabul edilebilir mi?

    *İslam(cumhuriyet) ile kendini özdeşleştirmiş bir yönetim, İslam dinini (kemalizmi) korumak isteyen halkın geneli tarafından “devrilebilir” mi? Hatta daha da önemli ve önceliklisi, korkusu İslam dinini(kemalizmi) ve ahlakını(kemalist ilkeleri) korumak olan bir halk kendini İslam(demokrat) olarak takdim edeni, İslam ahlakını(demokrasiyi), İslami uygulamalar(demokratik) ile koruduğunu ifade eden bir rejimi devirmeyi İslami(demokratik) bir istek olarak kabullenebilir mi? Böyle bir “istek” zuhur ettiğinde, “kabulleniş” Batı(doğu) gözlükleri ile batılı(irticacı)bir değerlendirme olarak itham edilerek baskılanmaması ihtimali olabilir mi? Bir Müslüman(Kemalist) tarafından böyle bir “isteğin” olabileceğini “Kabul” etmek bile insafsız bulunarak ret edilirken devrimin gerçekleşmesini mümkün kılabilecek, genele hakim bir istek oluşabilir mi? Böyle bir zemin söz konusuyken Müslüman’ca(Kemalistce) “bir diktatöryal rejim” tanımı yapılabilir mi?

    Not: koyulaştırdıklarım sizin yorumunuzdan birebir alınmış olan cümleler.

  72. Yazan:Tayfun_Korkut Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    “Iletisimin anlami aldigi cevaptir”
    Ben affediyim, o beni vursun???
    Af, affedilmeyi isteyene, pisman olana yapilir. Yillardir kac kez af cagrisi yapilmasina ragmen bu olaylarin devam etmesi, PKK’lilarin af, baris ve uzlasmadan cok daha ote idealleri oldugunu gosteriyor. Namlusunu bana dogrultmus bir kimseye ben silahimi indirip “hadi seni affettim” desem de, acaba o beni affetti mi? Adamlarin kafalari sartlanmis, intikam yeminleri etmisler, gozleri intikamdan baska birsey gormuyor. Kalpleri muhurlenmis, vicdandan eser kalmamis… Kanunlar cercevesinde yakalayip yargilamak da mumkun degilse ve devlet pasif davrandikca daha da saldirilarini artiracaklarsa, “gel beni vur” mu diyelim?

  73. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    Bir kültürün islamla yoğrulmuş olması demek sizin zannettiğiniz gibi bir insan topluluğunun müslümanlığını yada müslüman olmadığını ifade etmez. İslamla yoğrulmuş demek bir toplumun arketiplerinin islamı enstrümanlarla oluştuğunu ifade eder. Bu yüzden rejim karşıtlarını müsluman değillerimiş gibi yazıma konu edinmiş olmam mümkün değil.Ve dikkat ettiyseniz muhaliflere hiçbir zaman müslüman değiller etiketini ıygun görmedim yorumlarımda. Hatta şunu her zaman vurguluyorum İran’da rejim karşıtı demek din karşıtı demek değildir! Musevi rejim-yada din karşıtı değildir, öyle olsaydı adaylık koltuğuna dahi oturamazdı. Benim kasdettiğim şey ister beğenelim ister beğenmeyelim, halkın eğilimleri neticesinde(çoğunluktan bahsediyorum) bir yönetim şekli az çok belirlendi. Bu yönetimin kusurlarını bulup, düzeltmeye onarmaya çalışmak yerine, tıpkı Batılı ülkelerin istediği minvalde bir düşünce seyri izleyerek, olayları abartarak İran halkının zaten yeterince zor ve müşkül durumuna çomak sokulması. Eleştiri tabiiki de yapılsın, yapılmalı ama iyi niyetle ve sağduyu ile. Başkalarının çıkarlarına alet olmadan!
    Doğru ve yanlış tespitlerinin tekeleştirilerek katı yaptırımlarla uygulandığı her rejimde diktadan söz ediliyor demektir.Bu tekelleştirmeye, gücünü aldığı kaynaklar göz önünde bulundurularak kollayıcı tavır geliştirmek, inlemeye imkan vermeyecek başka bir güç kaynağı oluşturmak demektir; muhalefet etmeyi suç sayan koruyucu tedbirler gibi değiştirilmesi teklif dahi edilemez; anayasa bir güçtür, gücünü değiştirilemez olan kendisinden alır!
    çuvaldız
    Yani siz iddia ediyorsunuz ki ben İran’daki yönetimi seçtükleri kaynak dolayısıyla her halukarda haklı çıkartacak bir zihni yapıya sahibim öyle mi? Ben iki yorumumda da yapılan yanlışların varlığını ve yapıcı ve dostane ve yerinde ve bilinçli ve etkili eleştirilerin yapılmasının gerekliliğini vurguladım. Siz de kalkmış bana diyorsunuz ki bu tekelleşmeye gücünü aldığı kaynaktan dolayı kollayıcı tavır geliştirmişim. Size öyle geldiyse yorumlarımı tekrar okumanızı öneririm!

    Batılı olmayan bir gözlükle İslam’la yoğrulmuş Müslüman halkın gözünden bakıldığında ortada işaret (muhalefet) edilebilecek bir sıkıntının söz konusu olmaması gerekir-di! Yazdıklarınızdan anlayabildiğim kadarıyla İran halkı’nın tespit ettiği bir sorun söz konusu olsaydı “inanın dediğiniz gibi olsaydı bu halk bir dakika bile durmaz devirirdi hepsini.”Bu açıdan bakıldığında sorun, İran’nın Müslüman halkının modern dünyaya adaptasyonu değil, modern dünyayı rejim eli ile Müslümanca(!) İslam’a adapte etme sorunu!
    Çuvaldız
    Burda da kavramları ve durumarı birbirine karıştırmışsınız. Müslümanlıkla yoğrulan bir halktan ne anlıyorsunuz? Tarihi ve zihni arketipleri İslamla mayalanmış bir toplum. İran’da bir atesitin gerçek bir ateist olamayışı gibi. Şu jung’un öğretileri demek istediğim eğer bilginiz varsa..yoksa islamla yoğrulmuş halk derken zannettiğiniz gibi bugün İran’daki halkı kastedmiyorum. Yada inklabı yapmış olan..
    İran’ın güllük gülistanlık olmadığını söyledim, eğer dediğiniz kadar zalim olsalardı, yani abartıldığı kadar diktatör olduklarını düşünen bir halk yığını sözkonusu olsaydı devrim olurdu dedim. Sorun İran’ın müslüman halkının rejiminin, toplumu ile beraber yaşadığı modernite ile hesaplaşma sorunudur.Büyük sorun budur, insanları zorla islama adapte etme sorunu da bu sorunun bir sonucudur.
    Modern dünyaya adaptasyon denildiğinde sizin yukarıda ifade ettiğiniz “yaşanan sıkıntı ve sancılar” yine batılı değerlerle tespit edilmiş olur.
    Çuvaldız
    Ben bu söylediğinizi anlayamadım açıkcası modern dünyaya adaptasyon sorunu dendiğinde batılı değerlerle tespit edilmiş olur demek pek mantıklı bir tespit gibi durmuyor. Çünkü modernizm bugün hiçbir milletin, devletin kaçıp kurtulamadığı bir durum. Bu duruma adapte sorunu deyince nasıl batılı değerlerle tesbit etmiş oluyorum biraz daha açıklayabilirmisiniz? Buda İslamla yoğrulmuş halk kavramını algılayışınızdaki yanlışlıktan kaynaklanmış sanırım altındaki cümleniz onu gösteriyor bu yüzden bu sorunuzu geçiyorum..Valla yaklaşımınız çok ilginç bu sözlerden modernite ile hesaplaşan bir kimsenin durumu devlete havale ettiğini söylediğim iddiasındamı bulunuyorsunuz:)Ama haklısınız belkide, cümle çok sağlıklı olmamış, demek istediğim insanların modernite ile yaşadıkları sorunun aynısı İslami devlet iddiası bulunan bir rejimde yaşadı ve yaşıyor idi.
    Tüm engellemelere(!) rağmen “Dur(durula)mayan bir değişim ve gelişim’in(!) dinlerinin ellerinden gitmesine ve ahlakın bozulmasına sebep olacağından korkulmakta olduğunu ifade etmişsiniz(!)Ve batı gözlükleri ile “diktatörlük” olarak tanımlanmakta olanın aslında halkın taleplerinin devlet yapısındaki yansımaları olduğunu söylüyorsunuz; halkın seçimi!
    çuvaldız
    Benim bu korkuları haklı bulduğuma dair bir ifademi bana gösterebilirmisiniz lütfen? Ben yapılan hataların abartılarak, bir ülke düzeninin dibine kibrit suyu dökülüp yakılması gerekilen bir konuma oturtulması durumuna müdahele ettim. Evet aynı korkular bizim laiklerde de var peki siz Türkiye Cumhuriyeti dikatatörlük rejimidir diyormusunuz? Sözkonusu İran olunca neden yapılan aynı uygulamaların benzeri bu ülkeyi dikatatörlük koltuğuna oturtuyor. Size de Batılı ve modernizim gözlükleri geçirildiğinden olmasın? Benim müdahele ettiğim nokta buydu işte. Eleştirirken bilinçli ve ölçülü ve yapıcı ve dostane olmak! Rejimi yönetenleri dikatatör ilan edip araya kilometrelerce mesafe koyup yaptığımızı eleştirilere kulak tıkamalarına neden olmaktansa, kendi değer yargılarımızla (çünkü böylesi emin olun çok daha faydalı ve sağlıklı olacaktır)yola çıkıp yargılamamızdı.
    İslam ile kendini özdeşleştirmiş bir yönetim İslam dinini korumak isteyen halkın geneli tarafından “devrilebilir” mi? Hatta daha da önemli ve önceliklisi, korkusu İslam dinini ve ahlakını korumak olan bir halk kendini İslam olarak takdim edeni, İslam ahlakını İslami uygulamalar ile koruduğunu ifade eden bir rejimi devirmeyi İslami bir istek olarak kabullenebilir mi? Böyle bir “istek” zuhur ettiğinde, “kabulleniş” Batı gözlükleri ile batılı bir değerlendirme olarak itham edilerek baskılanmaması mümkün olabilir mi? Bir Müslüman tarafından böyle bir “isteğin” olabileceğini “Kabul” etmek bile insafsız bulunarak ret edilirken devrimin gerçekleşmesini mümkün kılabilecek, genele hakim bir istek oluşabilir mi? Böyle bir zemin söz konusuyken Müslüman’ca “bir diktatöryal rejim” tanımı nasıl yapılabilir?
    çuvaldız
    Eğer halk bu rejimi devirmekten korkuyorsa bunun sebebi dediğiniz korkulardan ziyade halkın ikinci bir inklaba ne mecalinin nede merakının kalmamış olmasındandır. Ama şu konuda haklısınız, evet rejimi eleştirenler batıcı veya başka etiketlerle etiketleniyor bu belkide bu ülke için söylenebilecek en büyük hatalardandır. Ama benim Mehmet Bey’e yaptığım eleştiri ile uzaktan yakından alakası yoktur. Birincisi ben dindarlığıyla ilgili bir yorumdan yola çıkarak eleştirmedim, ikincisi vurguladığım nokta bu düzenin eleştirilemezliği değil doğru bir şekilde, yapıcı anlamda eleştirlmesi gerekliliğiydi.
    Siz benim vurguladığım noktaları tamamen gözardı ederek nereye odaklanıp eleştirmek isterseniz oradan bakmışsınız olaya. Halbuki benim İran eleştirilemez gibi bir varsayımım olmadı, olamazda, İslamla yoğrulmuş sözümü yanlış algılayıp yaptığınız yorumların yarısı zaten nerdeyse bu yanlış algılama üzerine kurulu..

  74. Yazan:aziz yılmaz Tarih: Jun 11, 2010 | Reply

    Mustafa bey,

    Devlete bas kaldirmak esittir o devletdeki bütün insanlara saldirmak demektir.

    Kabul,”devlete baş kaldıranlar bütün insanlara saldırmış oluyor”olsun.Hatta bu eyleme teşebbüs edenleri haydut,asi,terörist,hain vs şeklinde de tanımlayabilirsiniz.Zira bu sizin kişisel görüşünüz.Ve ayrıca sübjektif bir yargı takdir ederseniz.Yanlış anlamayın”neden haksız ithamlarda bulunuyorsunuz?”gibi bir itirazım yok.Burada sözkonusu olan devlet(ler)ile bu kuruma başkaldıran/ihtilafa düşen “karşı güçlerin”nereye konacağıdır.

    Zira,devlet ile herhangi bir diğer güç arasındaki(bu ille de Türk devleti ve ona başkaldıran PKK olarak değil,genel bir kıyas olarak düşünülsün)bir ihtilaf,savaş,isyan vb sıcak bir temaste sizin doğrudan devlet(ler)i dokunulmaz/tartışılmaz kutsal bir yapı şeklinde gördüğünüzü anlamaktayım.Doğrusunu isterseniz bu şekilde değerlendirmenize de itirazım yok.Doğaldır ki,devlet dediğimiz ulusal kurumların;kendi denetimindeki toplumu birarada tutma,kaos ve kargaşayı önleme,milli değerleri koruma ve kollama göreviyle yükümlü olduğu ve bunun “teminatı”olduğunu düşünebilirsiniz.Elbette ki insanlık tarihine bakıldığında,hele ki halihazırdaki dünya konjonktürü gözönünde bulundurulduğunda devletlerin varlığı bir realite ve dolayısıyla bir zorunluluktur.Aksi;başıboş,kabile düzeyinde topluluklar demektir.

    Bu bağlamda Devletimizi yukarıda değindiğim milli menfaatlerin yanı sıra toplumun güvenliğini sağlayan vazgeçilemez bir değer olarak görmeniz elbette anlaşılır bir durumdur.

    Şimdi izninizle tekrar başa dönelim.Ve kurmuş olduğunuz mantığı bir de tersinden bakalım.Mesela devletin “saldırıya uğrayan” olmaktan,”saldıran” durumunda olduğu toplumsal vakalara nasıl bakmamız icap eder?Ancak bir anlığına yukarıda da değindiğim gibi Türk devleti ve PKK örgütünü bir kenara bırakalım.Misal Ruslar’ın en az bizim kadar köklü devlet teşkilatı/geleneği,düzenli ordusu,kurumları vb vardır.Kısacası “devlet”tanımının/kavramının içini dolduracak bütün nitelikleri haizdir.Ancak diğer yandan yakın geçmişte ve halen devam etmekte olan bazı sorunlar yaşıyorlar Çeçen halkıyla.Hem öyle basit sorunlar da değil,insan kayıpları,şiddet,acı,gözyaşı…ne ararsanız var.Yani bir savaş var ortada.

    Şimdi sormak istiyorum.Sizin kurduğunuz mantığa göre Çeçen halkı bu durumda nerededir,Rus devleti nerede?”Ruslar bir devlettir,her koşulda kendilerini savunmaları meşrudur;Çeçenler ise Rus devletine başkaldırdıklarından ötürü tüm Rus halkına saldırmış oluyor”mu diyeceğiz.

    Örnekleri çoğaltalım biraz.

    Çin Halk Cumhuriyeti Doğu Türkistan’lılara baskı uyguluyor.

    ABD,deniz aşırı ülkelere saldırılarda bulunuyor.Irak şu anda işgal altında.

    Hadi bu örnekleri iki ayrı ulus/devlet veya ülke arasındaki sorunlar bağlamında ele alınması gerktiğini ve konumuzla eşleşmediğini düşünelim.

    Peki kendi halkına zulmeden bir devlet diktatörlüğü olduğunda da tezinizi savunabilecek misiniz?Bakın,yorumunuzda ağırlıklı olarak islami temelde bazı kıstaslar koyarak düşüncelerinizi ifade etmişsiniz.Hazreti Peygamberden örnekler vermişsiniz,islami perspektifle uluslar arası savaş kukukuna atıfta bulunmuşsunuz.Hepsine amenna,bunları yanlışlamak gibi amacım yok.Lakin bir devlet düşünün ki adaletini,hukukunu referans aldığınız dininizi size yasaklıyor,ibadetinizi engelliyor ve inancınızdan ötürü size zulm ediyor olsun.Acaba aynı kesinlikle yine “devlet haklıdır”kesinliğinde ısrar mı dersiniz?

    Dolayısıyla hadise şu.İster modern hukuka,ister dini ictimaya göre değerlendirilsin,evella hak/hukuk/adelet diye bir şey vardır.Devletlerin vicdanüstü,hak-hukuk üstü bir yüceliği yoktur.Duruma göre devlet,duruma göre toplum,duruma göre insan haklı olur veya haksız olur.Ama siz dükkanlarda “müşteri her zaman haklıdır”ilkesine göre devlet denen aygıtı tartışma dışı bırakıp kesin haklılık atfediyorsanız ona bir şey diyemem.

    Not:Sona doğru yazdıklarım Türkiye’ye atıf değildir.Varsayımlar üzerinden hareket ederek en üstteki kesin cümleye hangi saiklerden yola çıkarak vardığınıza acizane bir pencere açmak istedim.Sahi,Allah göstermesin devletimiz yarın bir gün camileri kapatır,ezanı farklı bir dilde okunmasını dayatır ya da her türlü dinsel inancı yasaklarsa “devlettir ne yaparsa haklıdır”diyebilecek misinis?Diyecek olursanız bu kişisel bir kanaat sübjektif bir yargı olmaz mı?

  75. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 12, 2010 | Reply

    Tabi birde halkın seçimi sözümü ele alarak hangi halk demişsiniz? Halkın seçimi evet, eğer bir millet ayda 80 tümen verecek diye, seçimlere bir ay kala emeklilik maaşını iki katına çıkardı diye, köylerimize çok baktı yol, okul yaptırdı diye bunları yeterli bularak, bir siyasetçiye oy veriyorsa, yurtiçinde ve yurtdışında hak ve özgürlüklerin kısıtlandığını haykırarak hak arayan insanlar bu yığınların yanında bir avuç kalır. Ve halkın seçimi derken kemiyeti gözönünde bulundururuz ve eğer hatırlarsanız ister hoşumuza gitsin ister gitmesin dedim hoşnut olmadığım bir durumu ifade ederek ve hatta yine hatırlrsanız burda demokrasi konusunun tartışılması gerktiğini, cahil bir köylü ile, bilinçli bir akademisyenin oyu nasıl bir olur diyerek yüzyıllardır süregelen tartışmaya da atıfta bulundum..hatta halkın durumu böyle ise Ali Şeriati’nin dediği tarzda yapılması gereken bir kültürel inklaptan bahsettim..
    Ayrıca şu inklap fikrini aklınıza dahi getirmemenizi tavsiye ederim, bu milletin daha önce dediğim gibi inklap minklap istediği yok! Bu halkın kademe kademe iyi olmaya doğru evrilmeye ihtiyacı var. Herşeyi kökten yıkıp düzeltemeye dair bir girişimin nelere mal olduğunu çok acı bir şekilde anlamış durumda herkes. O yüzden halk devrim yapmak istesede şu şu şu yüzden yapamaz gibi yorumlar boş ve yersiz kaçıyor..
    Peygamberinin resmedilmesinin men edildiği, sadece Allah’a kul olmanın zikredildiği İslam dini yerine, bir siyasi liderin kültleştirilerek, bir devletin ve onun uygulamakta olduğu rejimi her türlü eleştiriden koruyup kollayan bir din mi? Hangisi dikta olarak yorumlanıp, muhalefet etmek üzere eleştirilemez? İnsafa davet hangisinde söz konusu edilebilir?
    Çuvaldız
    Bu konuda da haklısınız. Bir liderin bu kadar abartılması İslam’a uygun değil. Ama bunu sadece siyasi konjoktüre bağlamak doğru değil. Çünkü şia inancında bildiğiniz gibi molalar, imamlar gereğinden fazla abartılır ve bu bu inanç sistemininde ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Ayrıca bu durum sizinde kıyasladığınız gibi bizdede var. Atatürk’ü göklere çıkartan takım..Bu tarz hatalar olmadığını söylemiyorum, bu duruma burda velayeti fakih denirki bunu kaldırma girişimleri olmuştur, zamanla kalkacaktır da Hamaney’den sonra fazla süreceğini sanmam.(umarım) Ama bu tarz ayrıntılara saplanarak benim çizdiğim genel resmi atlıyor, kendi iddialarınızı ortaya atıyorsunuz. Bunları tartışabiliriz başka bağlamda, ama bu nahoş durumlar benim yorumlarımda eleştirdiğim noktaları görmezden gelmenize engel teşkil etmemeli. Burda az çok yanlışıyla doğrusuyla oturmuş bir düzenden bahsediyoruz ve yararlılık açısından batının yaptığı propagandalara kapılmadan kendi değerlerimizle ölçüp, biçip, araştırıp yapıcı eleştiriler yapılmasından bahsediyoruz. Yoksa Humeyni birsürü komunisti doğradı, diktatördü diyerek sadece kendinize bir öcü yaratmış ve bazılarının işine gelen bir atmosferin oluşmasına katkıda bulunmuş olursunuz..benim takıldığım nokta da bu zaten, eleştirmeden önce iyi bir bilgi donanımına sahip olunup, işe yarar eleştirler yapılmasını istiyorum. çokmu şey istiyorum? bunu anlamak bu kadar zor mu?

  76. Yazan:çuvaldız Tarih: Jun 12, 2010 | Reply

    Sn.b.F.A,
    Yazdıklarınız sevdiğim ve değer verdiğim Cemile hanımı anımsattığı için olsa gerek saatlerce emek verip uzun uzun yazdığım kırıcı çuvaldızca cevapları göndermekten vazgeçtim. :)Analayacağınız bir anımsama bu tartışmayı kısa kesmeme sebep oldu.

    Bir liderin bu kadar abartılması İslam’a uygun değil. Ama bunu sadece siyasi konjoktüre bağlamak doğru değil. Çünkü şia inancında bildiğiniz gibi molalar, imamlar gereğinden fazla abartılır ve bu bu inanç sistemininde ortaya çıkardığı bir sonuçtur.
    ……..
    Ben yapılan hataların abartılarak, bir ülke düzeninin dibine kibrit suyu dökülüp yakılması gerekilen bir konuma oturtulması durumuna müdahele ettim. Evet aynı korkular bizim laiklerde de var peki siz Türkiye Cumhuriyeti dikatatörlük rejimidir diyormusunuz? Sözkonusu İran olunca neden yapılan aynı uygulamaların benzeri bu ülkeyi dikatatörlük koltuğuna oturtuyor. Size de Batılı ve modernizim gözlükleri geçirildiğinden olmasın? Benim müdahele ettiğim nokta buydu işte. Eleştirirken bilinçli ve ölçülü ve yapıcı ve dostane olmak!

    Yukarıdaki alıntılarla ilişkili olarak sormak istediğim ve sizin de belki cevap olarak kabul edebileceğiniz bir tek sorum var;

    İran özelinde, eleştirilerin, batılı ve modernizm gözlükleri geçirilmemiş biri tarafından ve bilinçli, yapıcı, dostane olarak yapıldığından nasıl emin oluyorsunuz?

  77. Yazan:çuvaldız Tarih: Jun 12, 2010 | Reply

    Bir de “hangi halk?” diye sormamıştım sorum; “Hangi Din?” idi. Bu soruyu yazarken aklımdan aşağıdaki satırlar geçiyordu;

    “… ateşe tapan zata demişler ki, “Ne kadar zaman böyle yaşayacaksın, gel Müslüman ol, şehadet getir…” O da demiş ki; “Ben şehadet getirdiğim zaman, sizler gibi mi olacağım, yoksa Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim? Yani ben bir kere şehadet ettiğimde, hemen Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim?” deyince, demişler ki; ” Hayır, olmaz, sen imana gelirsin ama, Beyazıd-ı Bestami Hz. çok büyük bir zattır, o fevkalade bir zattır, bizim ulumuzdur.” Bunun üzerine; “Sizler gibi olacaksam, aynı kalmaya razıyım” diyor Mecusi
    http://www.derindusunce.org/2010/04/07/hamdim-pistim-yandim/

  78. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 14, 2010 | Reply

    İran özelinde, eleştirilerin, batılı ve modernizm gözlükleri geçirilmemiş biri tarafından ve bilinçli, yapıcı, dostane olarak yapıldığından nasıl emin oluyorsunuz?
    Sayın Çuvaldız;
    İran hakkında yapılan eleştirilerin(Batılı ülkeler tarafından çok büyük anti propanganda faaliyetleri yürütüldüğü için),İran’ı tanıyan ve yargıda bulunmak için yeterli bilgi donanımına ve araştırma hevesine sahip insanlarca, tarafsız bir şekilde yapıldığında yapıcı, bilinçli ve dostane olduğundan emin olabilirim. Kulaktan dolma bilgilerle ve hakkında yeterli araştırma yapmamış kişilerce yapıldığında ise bunun böyle olduğundan kuşkuya düşer eleştirilerimi yöneltirim.
    Ama tabii siz ısrarla, yok böylesi daha iyi, daha fazla bilgiye, İran halkını tanımaya gerek yok, bize söylenenler yeterli diyorsanız, bildiğiniz şekilde, kulaktan dolma bilgilerinizle, İran halkının hak ve özgürlüklere kavuşması için bağırmaya ve kavga etmeye davam edin. Evet Humeyni bir katildir, Ahmedinejad diktatör, düzenin meşruiyyeti tartışılır! Evet daha yüksek sesle lütfen! O zaman belki Afganistan’a,İrak’a özgürlük götürenler, İran halkından önce davranırda İran’ı da özgürlükten nasiplendirirler. Siz de o zaman rahatlarsınız belki!

  79. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 14, 2010 | Reply

    Sayın Çuvaldız;
    Mecusi’nin sözü ile bana vermeye çalıştığınız ibrete gelince! Uzun uzun yazdığım iki yorumda yapılanları tasvip etmediğimi, hatta eleştiri noktasında yaklaşık olarak aynı pencereden baktığımızı, karşı çıktığım şeyin eleştirinin şekli olduğunu defalarca, üstüne basa basa tekrar ettim. Bütün bunları gözardı edip hala bana böyle ibretlik tablolar gösteriyor ve ibret almamı bekiyorsanız bende size Mevlana’nın şu sözüyle cevap veriyorum; ‘Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır..’

  80. Yazan:çuvaldız Tarih: Jun 14, 2010 | Reply

    Sn.b.F.a,

    İran’ı tanıyan ve yargıda bulunmak için yeterli bilgi donanımına ve araştırma hevesine sahip insanlarca, tarafsız bir şekilde yapıldığında yapıcı, bilinçli ve dostane olduğundan emin olabilirim.

    Emin olduklarınızı rica etsem burada bizlerle de paylaşabilir misiniz? Belki sizin yaptığınız okumaları yaparak yanlış bildiklerimi düzeltebilir ve sizin gibi düşünmeye başlar ve vardığınız sonuçlara varabilirim!

    Ama tabii siz ısrarla, yok böylesi daha iyi, daha fazla bilgiye, İran halkını tanımaya gerek yok, bize söylenenler yeterli diyorsanız,

    Böyle diyor olabileceğime nasıl hükmettiniz?

    bildiğiniz şekilde, kulaktan dolma bilgilerinizle,

    Evet bir kısmı kulaktan dolma(hayatının 6 ayını orada geçiren ve şu an orada olan İranlı bir tanıdığım var ve siz bu kadar yazdıktan sonra yerinde tespit için kendisiden beni misafir kabul etmesini rica edeceğim sanırım 🙂 bir kısmı da bilinebilecek okumalarla ama dediğiniz gibi İran üzerine uzun uzun araştırmalar yaptığım ilgimi sizin gibi özellikle celbeden bir konu olmadı. İran rejimi neden sizin ilginizi çekiyor?(İran halkı demiyorum!)
    İlgi söz konusu olduğu için sizinle geçen yaz yaşadığım bir anıyı paylaşayım. Gökçeada da yolda kalmış ve otostop yapan orta yaşlıca turist bir çifte yardım olsun diye arabaya aldım.İkisi de Alman ama ABD vatandaşıymış.Öğretim görevlisiymişler.Kültürleri öğrenmeye meraklı oldukları için geçen sene de İran’a gitmişler.İzlenimlerini sorduğumda ilk verdikleri cevap; “dindar değiller” oldu.Bu sonuca nasıl vardınız deyince de: “camiler boştu” dedi.Diğer söylediklerini yazarak konuyu uzatmayayım.Söylemeye çalıştığım herkes görmek istediği penceren ancak görmek istediği kadarını görebilir.Daha önce de bu sitede ateizme paye kazandırmaya çalışan bir yorumcu bu çiftin çıkarımına benzer bir şeyler söylemişti; istatistiki verilere göre demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş ülkelerde kliseye giden insanların sayısı çok azmış! Bu da onun vardığı sonuç!

    İran halkının hak ve özgürlüklere kavuşması için bağırmaya ve kavga etmeye davam edin. Evet Humeyni bir katildir, Ahmedinejad diktatör, düzenin meşruiyyeti tartışılır! Evet daha yüksek sesle lütfen!

    Siz ne için bağırıyorsunuz? “Humeyni katil değildir, Ahmedinejat diktatör değildir, düzenin meşruiyetinin tartışılmaz olduğunu” kabul ettirtmek için mi? Siz böyle bağırdığınızda birileri “haa tamam, demek öyle bu halkın seçimi, saygı duyalım” deyip yapmayı planladıklarından vaz mı geçecekler? Mektuba, anlaşmaya ve BM ambargo kararına bakın!
    İran seçimlerindeki şaibeye, sokaklarda olup bitene bakın!Bunların hepsi “dış mihrakların” kışkırtması mıydı sizce?

    O zaman belki Afganistan’a,İrak’a özgürlük götürenler, İran halkından önce davranırda İran’ı da özgürlükten nasiplendirirler. Siz de o zaman rahatlarsınız belki!

    İthamlarınız gerçekten çok ağır. Üzgünüm ama öfkeli olduğunu düşündüğüm yaklaşımınız haklı olabileceğiniz noktaları görebilmeyi zorlaştırıyor. Ehemmiyet verip benimle ilgili ve haklı bulduğum teşhislerde bulunmaktan İran rejimine duyulan amaçlı, yıkıcı propagandaya duyduğunuz haklı öfke sebeplerinizi yeterince anlatamadığınızı düşünüyorum.

  81. Yazan:çuvaldız Tarih: Jun 14, 2010 | Reply

    Sn.b.F.a,

    Mecusi’nin sözü ile bana vermeye çalıştığınız ibrete gelince! Uzun uzun yazdığım iki yorumda yapılanları tasvip etmediğimi, hatta eleştiri noktasında yaklaşık olarak aynı pencereden baktığımızı, karşı çıktığım şeyin eleştirinin şekli olduğunu defalarca, üstüne basa basa tekrar ettim. Bütün bunları gözardı edip hala bana böyle ibretlik tablolar gösteriyor ve ibret almamı bekiyorsanız bende size Mevlana’nın şu sözüyle cevap veriyorum; ‘Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır..’

    Kusura bakmayın ama aynı penceren baktığımızı söylemek için oldukça garip yol izliyorsunuz!

    ve tekrar edeyim;

    Bir de “hangi halk?” diye sormamıştım sorum; “Hangi Din?” idi. Bu soruyu yazarken aklımdan aşağıdaki satırlar geçiyordu;

    Hangi din?
    Peygamberinin resmedilmesinin men edildiği, sadece Allah’a kul olmanın zikredildiği İslam dini yerine, bir siyasi liderin kültleştirilerek, bir devletin ve onun uygulamakta olduğu rejimi her türlü eleştiriden koruyup kollayan bir din mi? Hangisi dikta olarak yorumlanıp, muhalefet etmek üzere eleştirilemez? İnsafa davet hangisinde söz konusu edilebilir?

    Ve farkındaysanız sizin uzun uzun cevap verdiğiniz “İlk” yorumda yazdığım satırlar bunlar. “Hangi din?” diye yazdığım o an aklımdan geçen siz değildiniz ama neredeyse saldırganlık ölçüsüne varan cevabi yorumunuzu okuduktan sonra (ve belki de bu sebeple yanlış okuduğunuz) soruyu hatırlatma notunu düşerken maalesef sizin için de bu satırlar aklımdan geçmedi değil.
    Ve kesinlikle haklısınız;
    ‘Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır..’
    Siz öyle tafsilatlı bir şekilde anlattınız ki hiçbir şey bilmediğimi anlayabildim çok şükür. Elinize emeğinize sağlık.
    Bu verimli tartışmadan kendim için tekrar olsa da çıkardığım ibret;
    Hep eksik ve kötü tarafları gören gözler, iyi ve güzel olanlara kördür.

  82. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 14, 2010 | Reply

    Emin olduklarınızı rica etsem burada bizlerle de paylaşabilir misiniz? Belki sizin yaptığınız okumaları yaparak yanlış bildiklerimi düzeltebilir ve sizin gibi düşünmeye başlar ve vardığınız sonuçlara varabilirim.
    Çuvaldız
    Evet mesela Cihan Aktaş. Bu sitede zaten röportajı var. Onunla başalayabilirsiniz doğru bilgiye ulaşmaya. Yok yeterli diyorsanız daha önce de dediğim gibi ondan size doğru bilgiyi gösterebilecek kişilerin adreslerini vermesini siteyebilirsınız.
    Ama tabii siz ısrarla, yok böylesi daha iyi, daha fazla bilgiye, İran halkını tanımaya gerek yok, bize söylenenler yeterli diyorsanız,

    Böyle diyor olabileceğime nasıl hükmettiniz?
    Çuvaldız
    Böyle diyor olabileceğinize şöyle hükmettim; ben olayın başından beri sizi sıhhatini iyi bilmediğiniz haberler konusunda uyarmaktan başka birşey söylemedim ve siz de başından beridir bana muhalefet ediyorsunuz. Böylece, böyle diyor olduğunuza hükmedebildim.
    İran’lı tanıdığınızda misafir olarak kabul etmenizi istemenizin çokta komik olduğunu düşünmüyorum, eğer gerçekten bu ülke hakkında konuşmak istiyorsanız kısa bir süre de değil uzun bir müddet tanıdığınızda misafir kalmanızı salık veririm. Sadece bikaç kişi ile oturmaktan ibaret bir araştırma da değil, girip çıkmadığınızı çevre(Kum’dan tutun, Şiraz’a kadar, köylerden tutun derlet erkamıyla aynı sofrayı paylaşmaya kadar) kalmayacasına..
    İran rejiminin ilgimi çektiğini nerden çıkardınız? Ben 4 yıldır bu rejimin yönettiği ülkede üniversite eğitimi alıyorum. Gelmeden önce onlarca şey duyduk, tavsiye işittik, nardeyse tamamı boş, yersiz ve kulaktan dolma bilgilerle yapılmıştı. Buraya gelipte olayların dışarıdan göründüğü gibi olmadığını anlayınca doğal olarak insan, yanlışta olan insanları aydınlatma sorumluluğu hissediyor. Yoksa İran rejimi aşığı falan olduğum yok müsterih olun!
    İlgi sözkonusu olunca diye başlayarak anlattığınız hikaye de oldukça ilgisiz durmuş. Benim için ilginçliği olmadığını da bilmenizi isterim, o yorumları bir yabancı olarak ben kendim yapıyorum zaten..
    Ben Humeyni katil değildir yada Ahmedinejad diktatör değildir diye bağırmadım, ayrıca bu yorumu yazarkenki muhatabim siz değil Mehmet Bey’di kendisini pek ilgilendirmedi ve benim doğru bilgiye ulaşması hakkındaki tavsiyelerimi cevapsız bıraktı, ve eleştirim onun tavrındaki bu pervasızlığaydı. Siz alakasız biçimde İran rejimi hakındaki düşünceleriniz söyliyerek kendi çapınızda muhalefet ettiniz. Bu muhalefetinize binaen tepkimi dile getirdim. Bunu da bunun aksini dile getirmek için değil, dolduruluşa gelinerek yapılan eleştirlerin sakatlığını vurgulamak için bu şekilde ifade ettim. Yoksa kimsenin avukatlığını yapma ihtiyacı hissetmiyorum. Ama siz neden beni, sizleri orta yollu olmaya davet ettikçe onların safındaymışım gibi göstermeye yada görmeye çalışıyorsunuz? Peki bu ağır bir itham değil mi sizce?
    Nasıl eleştirmek istiyorsanız eleştirin, ben uyarımı yaptım, anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az..

  83. Yazan:çuvaldız Tarih: Jun 14, 2010 | Reply

    Sn.b.F.a,
    Yazdıklarınıza bakarak, bana tavsiye etmiş olduklarınızı sizin halehazırda yapmış oduğunuzu kabul ediyorum. Fakat neden İran’la ilgili tüm o bildiklerinizi bizlerle paylaşmadığınızı ise hâlâ anlamış değilim!

    Sizinle bu şekilde yazışmanın bir faydası olduğuna düşünmüyorum.Size ağır gelen ve üzülmenize sebep olan yazdıklarım için ise özür dilerim.

    Tavsiyeler, yol göstermeler, yapıcı eleştiriler için emek harcamışsınız. Hakkınızı helal edin faydalanmayı umuyorum.

    Selametle,

  84. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 15, 2010 | Reply

    Sevgili Çuvaldız;
    Tabi ki seve seve paylaşırım bildiklerimi, elimden geldiğince paylaşmaya da çalıştım aslında ama daha fazlası için birşey diyemeyecğim. Belki başka bir ortamda. Çünkü bu sitenin editorü kendi deyimiyle inatçı bir adam olduğu için benim söyleyeceklerimi dinlemeye yada kabul etmeye hazır değil. Çünkü kendisi sizin şu son merhalede anladığınız durumu başından beri biliyor ve buna rağmen söylediklerime kulak tıkayıp susmayı tercih etti. Haliyle bu konudaki hevesim yerini, nasıl isterseniz öyle düşünün gibi bir boşvermişliğe itti. Bu yüzden başka bir platformda başım gözüm üstüne..
    Bende bazen tartışmanın dozunu ayarlmakta ipin ucunu kaçırıyorum, o yüzden bende sizden özür dilerim.
    Hakkım varsa helal olsun, siz de hakkınızı helal edin..

  85. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Jun 15, 2010 | Reply

    Müslümanlarin Mecusiden ibret almasi caiz midir?
    Gazâlî Hazretlerine göre:

    “Hak olan ve bâtıl olan sözleri birbirinden ayırmadan hepsini red
    etmek, aklı za’îf olanların âdetidir. Böyle kimseler, hakkı kişi ile tanırlar,
    kişiyi hak ile değil. Akllı olan kimse, bu husûsda hazret-i Alînin “radıyallahü
    anh” şu sözüne uyar: “Hakkı kişi ile bilemezsin. Önce hakkı bil, sonra
    hak ehlini tanırsın.” O hâlde akllı kimse, önce doğruyu tanır, sonra söylenen
    söze bakar. O söz hak ise, kabûl eder. O sözü söyleyen, ister bozuk
    düşünceli, ister doğru düşünceli olsun. Hattâ akllı kimse, doğru olanı
    sapık düşüncelilerin sözleri arasından alıp, çıkarmaya çalışır. Çünki bilir
    ki, altının çıkdığı yer toprakdır. Bir sarrafın kendi bilgisine güveni oldu-
    ğu müddetce, hâlis altını kalp [sahte] paradan ayırmasının hiçbir zararı düşünülemez.
    Kalpazanla alış-verişde ancak köylü (sarraf olmayan) zarar
    görür. Sarrafa bir zarar gelmez. Deniz kıyısında dolaşmak, yüzme bilmeyenlere
    yasaklanır, mahâretli yüzücülere değil.”

  86. Yazan:b.F.a Tarih: Jun 15, 2010 | Reply

    İnsanın hata yaptığını bile bile bunu kabullenmek yerine, kendisini uyaranlara ‘benim hatamdan ibret al’ demesi caiz midir?

    “Hatayı kabullenmek şereftir.”
    Hz. Hasan

  87. Yazan:RA Tarih: Jun 17, 2010 | Reply

    Iran’i konusmak ya da Iran konusulunca susmak…Daha once de bu sitede defalarca Iran’i disardan yorumlamayin diye yazmistim.Sonra da yorulup sustum.Iranli’lar dinlerini severler,soylarini severler,devletlerini severler sevmiyorlarsa da gerekeni yaparlar…Yardim mi etmek istiyorsunuz,yanlislardan rahatsiz mi oluyorsunuz,oyleyse halkina baska halklarin ozgurluklerini calarak ozgurluk sunan devletler onceliklidir diyorum

  88. Yazan:Tayfun Korkut Tarih: Jun 17, 2010 | Reply

    Affettikce tepemize cikmalari tahammul edilebilecek bir durum degil.

  89. Yazan:bir site müdavimi Tarih: Jun 18, 2010 | Reply

    Susayım dedim ama sessizliğimi bozmak durumundayım.Bir af panağidir sarmış bazı arkadaşlarımızı.Görmeyen,bilmeyen de PKK davasından hüküm giyip de cezaevine düşen bütün sanıklar serbest bırakılmış(ya da bırakılmaları gündemde),bütün cezaevleri boşaltılmış,ortalık güllük gülistanlık olmuş ve tam da bunlar yapılıyorken,sanki “affedilenler”cezaevinin kapısından çıktığı gibi silahını kapıp teröre kaldığı yerden devam etmiş zanneder.

    Bilmiyorum,ya ben başka bir ülkede yaşıyorum ya da hayali aflar üzerine yani hiç olmamış,pratiğe geçmemiş bir şeyler üzerine habire mantık yürütülüyor.

    Bir kere silahlı veya silahsız PKK’lıların affedilmesi bir yana dört bin çocuk,yetişkinlere uygulanan kanunlarla yargılanmış ve yaşlarından büyük cezalara çarptırılarak hala cezaevindeler.”Taş atan çocuklar”diye bilinen TMK mağduru çocuklardan bahsediyorum.

    Tamam kardeşim,fazlasını hakediyorlar deyin,olmadı daha ağır cezalar verilsin deyin;ağır ceza yiyenler müebbete mahküm olsun,müebbetliler de idama…Gerekirse idam cezasını da geri gelsin…ÇOCUKLARIN CEZALARI DA İKİ KATINA ÇIKARILSIN!Ama ortada af namına bir şey yokken PKK’lılar affedildi şımardılar demek ne kadar akılcı bir yaklaşım?Yok böyle bir şey!

    Kısacası bunlar çok can yaktı,cezasız kalmamalılar demek ayrı bir şeydir-ki canı yanan,yüreği acıyan insanları anlayabiliyorum-fakat ortada bu şekilde üzerinde tartışılacak bir af falan yok ki.

    Ha,ne var?PKK denen silahlı örgüt zaten barıştan yana değildi.Açılım lafı geçtiğinden bu yana kankaları ETÖ ile beraber barışın önünü tıkamak için ellerinden geleni yapmışlardır.Reşadiye’yi,Bingöl’ü hatırlayalım…Bunlar tesadüfi değildir.Birileri bu memleketi kan gölüne çevirmek istiyor.Başta BDP olmak üzere,CHP bir yandan,MHP bir yandan zaten yeşeren barış umutlarının içine etmek için ne gerkiyorsa yapmışlardır.Hükümeti yalnız bırakarak takım halinde çalıştılar elbirliğiyle.Bunu fırsat bilen PKK belası da boş durmayarak terörü tırmandırmakta gecikmedi.

    Kısacası açılım daha başlamdan bitirildi,bitirilmek istendi.Çünkü kandan beslenen grüh bu memleketin insanına barışı,huzuru çok görüyor.Bunun için de barış ve huzur ortamı sabote edildi.Hadisenin özü özeti budur.

    Peki habire olmayan affa kafa yorup bu karanlık zihniyetin değirmenine su taşımanın manası nedir?Bilinçli ve sistematik şekilde savaştan yana tavır alınmışken “siz-biz”üzerinden duygusal tepkiler bize ne kazandıracak?Ölü sayısı üzerinden hesaplara girişmekle elimize ne geçecek?Hem bütün ölenler bu vatanın evladı değil mi?

    Bu şekilde körü körüne taraf mantığıyla hareket edersek,çok çok daha bir otuz sene birbirimizi tüketmekten başka elimize ne geçecek.

    Bakın,bu söylediklerimden kimileri bir pay çıkarıp çarpıtmasın lütfen.Ben bir kürt olarak PKK denen terör örgütünü lanetliyorum.Çocuklarımın,ülkemin geleceğini teröre umut bağlayacak son kişiyim.Ama lütfen gerçekleri de görelim.Gerçek şu ki,bu melekette asker cenazalerini bekleyen akbabalar da yok değil.Timsah gözyaşları dökmelerine aldanmayın,geçimleri bu savaşın devamına bağlıdır,bunları görelim artık.

  90. Yazan:MY Tarih: Jun 18, 2010 | Reply

    “Affettikce tepemize cikmalari tahammul edilebilecek bir durum degil.”

    iste bu PKK’yi memnun eder zira adamlar çok iyi biliyorlar ki öldüre öldüre bitiremezler Türkiye’yi ama Türk’ü Kürd’e düsürürlerse PKK’nin zahmet etmesine gerek kalmaz, biz birbirimizi bitiririz.

    Yakin zamana kadar “Kürt” kelimesini yazan gazetecilerin hapse atildigi bir ülkeden bahsediyoruz, ne affi? kim çikmis tepemize? %100 safkan Türk olan ergenekoncu TSK mensuplarinin PKK’ya silah verdigini bilmeyen kaldi mi? Gece görüs cihazlarini kapatip 100 dolara sinirdan adam geçirdiklerii bilmeyen kaldi mi? kendi darbeci ordusunu disiplin altinda tutamayan bir devlet terörle mücadele edebilir mi?

    tepemize çikan PKK degil TSK!

  91. Yazan:MY Tarih: Jun 18, 2010 | Reply

    pkk ve yeni anayasa

  92. Yazan:Tayfun_Korkut Tarih: Jun 18, 2010 | Reply

    ETO gudumundeki PKK’lilari affetmekle, Kurtleri affetmek farkli birsey. Suc islememis, suca yeltenmemis bir Kurtu affetmeye gerek yok ki zaten. Cunku hukum giymemistir. Ha, eger suc islemedigi halde hukum giymis bir Kurt varsa, tabi ki affedilsin. Ama, bu “PKK’lilar affedilsin” anlamina gelmez.

  93. Yazan:MELİKE DARA GÜNAL Tarih: Jun 18, 2010 | Reply

    Yazının başlığının konuyla olan ilişkisine antropolojik bir bilgiyle
    girmek doğru olacaktır. Kanibalizm; yani daha bilinen ismiyle yamyamlık,
    Animist(1) toplumların primitive(2) dönemden bugüne dek taşıdıkları bir
    inançsal gelenektir. Genel anlamda insan eti yiyiciliği olarak
    tanımlanabilecek kanibalizm terimi, günümüz Türkiye toplumunda bilinen
    anlamıyla vahşi bir yamyamlığı ya da çeşitli ekonomik ya da
    coğrafi-iklimsel sebeplerin bir sonucu olan basit (günlük) açlığın
    bastırılması yönünde bir tepkiyi ifade etmez. Primitive toplumların et
    yiyicilik anlayışı bir açlık ifadesinden daha derin anlamlar ihtiva eder
    ki; bu durum tamamen inançsal bir yaşayışın ürünüdür. Kabile
    savaşları ya da günlük av seramonileri sonucu elde edilen insan etlerinin
    yenmesi, açlık güdüsüyle harekete geçilen bir durum değildir. Herhangi
    bir sebeple elde edilmiş (çoğu kez avlanmış) insan etleri, avlanmış
    kişinin etinin yenilerek, onun ruhunun bir parçasının kendi bedenine ve
    doğaldır ki bedeninin barındırdığı ruhuna geçmesini sağlamaktır. Bu
    durumda et yiyiciliğinin asıl amacı açlık güdüsünün bastırılması
    değil, inançları gereği öteki dünyada kendisine ve yaptıklarına eşlik
    edecek ruhuna, dünyada yapıp ettikleriyle beraber eklenip güç vermesi
    imanıyla bir çeşit joker sağlamaktır. Avlanan kişinin dünyasal bedeninin
    barındırdığı ruhun kötü betimleri, ölümle temizlenmiş olmasından
    dolayı, yenildiği anda sadece iyi şeyler barındırır. Bu durumda ölü bir
    insan eti yemekten daha yeğ bir ruhsal gıda düşünülemez…

    Günümüz dünyasında hala kabile hayatı yaşayan ilkel(!) toplumlar dahil
    olmak üzere hiçbir kanibalist topluluk yaşamadığını, sadece geçmiş
    yaşantılarımızın ilginç birer hatırası olarak antropolojik kaynaklardan
    öğrendiğimiz ve çoğu kez korku ve tiksintiyle baktığımız bu ata
    yadigarı gelenekler, dünyanın en kocaman güvenlik ve demokrasi
    paranoyalarını da yaşayan en şizofren toplumunun da son moda imanını
    yansıtmaktadır. Dünyanın herhangi bir köşesinde olup biten her tür
    durumdan kendini sorumlu hisseden bu paranoya toplumu, her toplumun ruhundan bir
    parça yiyerek kendi ruhlarının açlığını öte dünyaya doygun olarak
    taşımak niyetindedirler.

    Demokrasi çığlıklarıyla, elele tutuşup ‘o ülke senin bu ülke benim, o
    bölgeye sen gir bu bölgeye ben’ diyerek, en vahşi, en kanlı işgal
    politikalarını meşru birer kutsal yasa haline getiren bu barbar toplumlar,
    zihniyetleri ve imanları gereği işgal bölgelerinin tüm kutsal hazinelerini,
    demokrasi damgasıyla mühürleyip ganimetleri arasına katmaktadırlar. Bu
    ganimetler yeraltı-yerüstü zenginliklerinden, ucuz insan gücüne, askeri
    teçhizattan, işgal edilen toplumun bütün bir tarihsel ve kültürel
    yaşamını temsil eden müzelerine varana dek pek çok şeyi de içermektedir.
    Neo- kanibalizm anlayışı, bugüne uyarlandığında, insan eti yiyiciliğinin
    var olduğu toplumların mı, yoksa demokratların(!) toplumlarının mı
    vahşet algılarıyla hareket ettiğini anlayabiliriz. Bu neo-kanibalist
    anlayış, her toplumun bedenini delik deşik ederek ruhlarını emmekte ve bu
    sayede her toplumun en iyi şeylerini de yapıp ettiklerinin arasına
    katabilmeyi amaçlamaktadır. Yeryüzünde komünal bir yaşam tarzı ya da
    paylaşım ruhu yokken, sınırlarını çekip özerk bir toplumsal yaşayış
    benimseyen her toplumdan, her halktan, sırf dünya adlı gezegeni
    paylaşıyoruz diye ruhunu talep etmek, primitive bir anlayışı bile temsil
    etmiyor! O halde kanibalizm öldü, yaşasın vejetaryenlik diyebilmek mümkün
    müdür?

    Demokrasi ve vahşet kültürünün yeniden tartışıldığı bu kan revan
    dönemde, neyin demokrasi neyin vahşet olduğunu biraz daha gözden
    geçirirsek, kilise vaazlarında Tanrı adına, O’nun kutsal ismi ve izniyle kan
    ve gözyaşı isteyenlerin, en demokrat, en modernist ve tabii en evrensel
    söylemleri dillerine pelesenk ettiklerini de görürüz…

    1 Animizm: Ruhçuluk
    2 Primitive: Akıl öncesi (Dönem)

    MELİKE DARA GÜNAL, Antropolog

  94. Yazan:çuvaldız Tarih: Jun 19, 2010 | Reply

    Sn.M.D.Günal,
    Verdiğiniz ruhçuluk örneğinden hareketle, cevabınızı merak ettiğim sorularım olacak; bir antropolog olarak sizce ulus devlet anlayışı(sınır çekerek özerk bir toplumsal yaşayış benimsemek!) için animizm denilebilir mi?

    Yeryüzünde komünal bir yaşam tarzı ya da
    paylaşım ruhu yokken, sınırlarını çekip özerk bir toplumsal yaşayış
    benimseyen her toplumdan, her halktan, sırf dünya adlı gezegeni
    paylaşıyoruz diye ruhunu talep etmek, primitive bir anlayışı bile temsil
    etmiyor! (M.D.G)

    Ulusu(ruh) oluşturan en temel öğeler(beden), ortak coğrafi mekan, tarihsel geçmiş ve dil, o toplumsal yapının kültür değerlerini de oluşturmaktadır. ( en iyi şeyler!)

    İlkel insana göre ruh bedene veya bedenin belli parçalarına bağlıdır.(!)

    Öteki dünyaya gitmeyecek olan ulus devletlerin kendisine ve yaptıklarına eşlik edecek eklemlenmiş joker ruhlara ihtiyacı olmadığına göre bu ulus devletlerin vatandaşları kendilerini hangi inanış için gönüllüce kurban(*) ediyor olabilirler?Ganimet?

    İnsan olmaklığı unutup, her şeyden önce vatandaş olmayı arzulayan ve yetinen gönüllü adanmışların inancı, devletleri ile özdeşleşerek “ebedileşmek” olabilir mi; etimi “sen” yiyebilirsin!

    Ne için? Ruhu talep edilen “av” olmak yerine, ruh talep eden avcı olmak için mi?

    (*)Kurban;

    Bu neo-kanibalist anlayış, her toplumun bedenini delik deşik ederek ruhlarını emmekte ve bu sayede her toplumun en iyi şeylerini de yapıp ettiklerinin arasına
    katabilmeyi amaçlamaktadır.(M.D.G)

    Anti-kapitalist(!) olmak ve karşı söylem geliştirirken farklı kurgularla yeni söylemler üretmek elbette anlaşılabilir. Fakat ganimet kabul edilenleri, “delik deşik edilen beden=en iyi şeyler!” olarak kabul etmek, avcı ile aynı zihniyete sahip olarak aynı dil üzerinden konuşmak anlamına gelmez mi?

    Bu ganimetler yeraltı-yerüstü zenginliklerinden, ucuz insan gücüne, askeri
    teçhizattan, işgal edilen toplumun bütün bir tarihsel ve kültürel
    yaşamını temsil eden müzelerine varana dek pek çok şeyi de içermektedir.(M.D.G)

    “vahşet kültürünü” tartışmaya, gönüllü kan ve can kurbanları olan ulus devlet anlayışını gözden geçirerek başlandığı takdirde neyin demokrasi olduğu daha net anlaşılmaz mı? Zihinlerdeki, uygun anı kollayan avcı devlet anlayışı değişmediği müddetçe vahşetten arındırılarak, damıtılmış bir demokrasi tanımı da yapılamayacaktır.

  95. Yazan:bir site müdavimi Tarih: Jun 19, 2010 | Reply

    ETO gudumundeki PKK’lilari affetmekle, Kurtleri affetmek farkli birsey.

    Kürtleri affetmek?

    Ne yani,yoksa Kürtlerin affedilmeye muhtaç oldukları mı düşünülüyor?

    Gerçi alıntılanan cümleden sonra yazılanlar(Suc islememis, suca yeltenmemis bir Kurtu affetmeye gerek yok ki zaten. Cunku hukum giymemistir.) kısmen yanlış anlaşılmayı tolere etmiştir,ancak yine de bir mantık hatası görülüyor.Zira yazılanlardan da anlaşılacağı üzre af ve/veya affetme,varsayılan belirli bir suça (veya hataya)istinaden burada tartışmaya açılmış.Dolayısıyla da Kürtlerin suçlu olduğu düşünülmediğine göre demekki burada öngörülen af/affetme sıradan Kürtleri değil,bir şekilde suça bulaşmış olan PKK’lıları kapsıyor olmalı.

    Ha, eger suc islemedigi halde hukum giymis bir Kurt varsa, tabi ki affedilsin.

    Burada da bir mantık hatası bulunuyor.Suç işlemediği halde hüküm giymiş bir insanın(cümlede Kürt olarak geçiyor)suçsuz yere hüküm giymesi hukuki bir hataya işaret eder.Hukuki bir hatanın azizliğine uğrayan kişi zaten mağdur konumunda olduğundan,burada affedilme değil geç gelen adeletten sözedilebilir.Şöyle düşünelim:yargı hatasıyla bir insan suçlu bulunuyor,yargı aşamasında hakketmediği uygulamalara maruz kalıyor-işkence görüyor,suçlu damgası yiyiyor,yılları çalınıyor,özgürlüğü kısıtlanıyor…Sonra suçsuz olduğu anlaşıldığında “hadi seni affettim”deniyor.E kusura bakılmasın ama bunun adı affetme falan olamaz her herhalde.

    Ama, bu “PKK’lilar affedilsin” anlamina gelmez.

    “Anlam”konusu oldukça muğlaktır.Sizin için bir şeye yüklediğiniz anlam başkaları için farklı anlamlar taşıyabilir.Elbette kendi düşünce tasraffunuz “PKK’lılar affedilemez”şeklinde kesin bir kanaate dönüşebilir.Lakin bu “anlam”dediğiniz şey size ait bir görüştür.Misal, yazıdan ve tartışılanlardan çıkardığım anlam sizin görüşlerinizle pek örtüşmüyor.Zira affedilmesi düşünülenler PKK’lılardır.Onaylanır veya onaylanmaz ayrı konu ama en azından yazılanlar ve okunanlar bu anlama çıkıyor.Dolayısıyla görüş olarak affa karşı olabilirsiniz,bunu anlayabiliyorum.Ancak affa karşı olmak ile “bu anlama gelmez,şu anlama gelmez”hükmündeki kesin yargılara ulaşmak birbirinden oldukça farklıdır.

  96. Yazan:Tayfun_Korkut Tarih: Jun 19, 2010 | Reply

    @ bir site mudavimi

    Demagojide varilabilecek son noktaya ulasmissiniz.

    Cok acik konusayim. Benim ulkemin askerine SIKILAN kursunun karsiliksiz kaldigi bilinci PKK’da yerlesecegine, onlarin “nasil da oldurduk Turkleri” diye irkci sevinc ve zafer cigliklari attigini gorecegime, hepsinin vucutlarinin milyonlarca parcaya bolundugunu, buyuk bir zevkle izlemeyi yeglerim. Arkasindan da Israil’de tas tas ustunde kalmayincaya kadar Tel Aviv’in bombalanmasini, Netanyahu’nun, Lieberman’in, Ehud Barak’in Filistin’liler tarafindan aleme ibret asilmasini izlerken orgazm olmayi yeglerim. Yetmez, bir de George Bush’un gozunun onunde ailesinin, kizinin olduruldugunu ve onun o acisini gormek isterim. Benim icin, tek bir askerimizin cani bunlarin hepsinden daha kiymetlidir. Acik olmayan birsey kaldi mi?

  97. Yazan:bir site müdavimi Tarih: Jun 20, 2010 | Reply

    @tayfun korkut,

    Bence bu kadar çirkef bir dile gerek yoktu,ne mal olduğunuzu zaten bilen biliyordu.Ne var ki ağzınızda tükürükler saçarak gerçek faşist yüzünüzü göstermiş oldunuz.Evet faşist olduğunuza dair sanırım yeterince net davranmışsınız.Bilmem anlatabildim mi bay ultra liberal faşist!

  98. Yazan:MY Tarih: Jun 20, 2010 | Reply

    Tayfun Bey,

    Yazacaklarimi iyi okuyun ve üzerinde derin derin düsünün.

    Büyük düsünür Foucault’da “gouvernmentalité” diye bir kavram vardir. Diger insanlarin davranislarini hatta düsüncelerini “uzaktan kumanda” ile belirleme diyelim isterseniz. Zira zorba bir hükümet size eziyet etse bile özgürce direnme hakkinizi elinizden alamaz. Ama siz eger baskalarinin sizin yerinize fikir üretmesini kabul ederseniz kisa bir süre içinde cinayetlere, tecavüzlere ve her çesit suça ortak olursunuz.

    Yukarida son yorumunuzda yazdiginiz satirlar neticesinde ülkenizin, Türkiyemizin bölünmesinde de FARKINDA OLMADAN ama bir o kadar da KOLAYCA suç ortagi olabileceginiz görülüyor.

    Yorumunuzdaki gibi bir sözü okuyan/duyan PKK veya Siyonist ekipten birisi “hah, demek ki yine Türklerin gidiklandiklari yeri bulduk” diye gevrek gevrek gülecektir.

    PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye? isimli makalemi okuyun lütfen. Okuyun ve düsünün. Bir iki ay yorum yazmazsaniz memnun olacagim. Sitede görmekten hoslanmadigimiz bu siddet dilini buldugunuz yere, Türk basinina iade edin ve efendi bir Tayfun olarak geri dönün. Eylül 2010’da görüsmek üzere.

    ALLAH’a emanet olun

  99. Yazan:EDiTÖR Tarih: Jun 20, 2010 | Reply

    Tayfun Bey, çok büyük kabalik ettiniz. Bizimle tartismaya devam edecekseniz Türkçe dilini kullanin, siddet dilin degil.

    internette “özgürce” siddet dili konusabileceginiz siteler var. Unutmayin.

    Yeni yorum göndermeden önce efendice özür dilemenizi bekliyorum.

    Saygilar

  100. Yazan:b.s.m Tarih: Jun 20, 2010 | Reply

    gergin geçen bir tartışmanın ardından konuyu tekrar açmak belki doğru olmayabilir.ancak kimi zıt fikirlerden, meselenin oldukça yüzeysel tepkilerle sınırlandığı izlenimi doğuyor.

    bir kere konu çatışma ortamının bir şekilde sonlandırılması üzerine başlatılmıştır.yani bize her türlü zararı dokunan bu düşmanlığın sona ermesi gerekiyor ki,zannedersem site okurlarından hiç kimse bu çatışmanın devamından yana değildir.

    tabii beklenti bu doğrultuda olduğu için çeşitli öneri ve fikirler ortaya atılıyor.bunlardan bir tanesi da karşılıklı “af”tır.yani yaşanmakta olan toplumsal gerilimin,tahripkar kavganın son bulmasını sağlayacak bir formül.zaten tartıştığımız af mevzusu da böylesi toplumsal bir uzlaşıyı kapsıyor.yani hedef budur.

    ne var ki,bu uzlaşı formülünü-vaya önerisini- dahi doğru okuyamıyoruz henüz.birincisi,bu toplumsal uzlaşıyı “genel af”ile karıştırıyoruz.ikincisi ve daha önemlisi ise henüz tam anlaşılamayan bu uzlaşı tartışılırken farklı fikirlerin karşılıklı kutuplaşma eğlimine evrilmesi.

    burada ortaya çıkan genel yargı şu:aftan yana olanlar ve karşı olanlar.bu kalıpsal yaklaşım doğal olarak bir halat çekme yarışına dönüşüyor.

    karşı olanlar af yanlılarını direkt pkk yanlısı görüyor,af yanlıları ise karşı görüştekileri kürt düşmanı.

    oysa durum hiç de sanıldığı gibi değildir.aftan,barıştan,uzlaşıdan yana olan kürtlerin büyük çoğunluğu pkk karşıtlarından daha çok pkk’dan illalah ediyorlar.zira bu örgütten çok çekmişlerdir ve bundan dolayı da başlarına gelen bütün belalardan bu örgütü sorumlu tutuyorlar.bu inatçı,bildiğini okuyan diktatörce tavır pek çoğuna büyük bedeller ödettirmiştir çünkü.ayrıca pkk’dan kurtulmak için daha pek çok nedenleri vardır.en başta kürtlerin büyük çoğunluğu batı kentlerinde yaşıyor.başta,bu sitede yorumlarıyla katılan kürtlerin büyük çoğunluğu bu grubun içerisinde yer alıyor.dolayısıyla yıllar öncesinden büyük kentlere göç etmiş,topluma karışmış,iş güç sahibi olmuş,çocuklarını bu kentlerde okutmuş kürtlerin olası bir toplumsal kaostan bir çıkarları bulunmuyor.bundan dolayı da, pkk’nın şiddette ısrar etmesine sanıldığı gibi sıcak bakmaları,şiddet yöntemlerini desteklemeleri düşünülemez.bölgede yaşayan kürtler ise zaten bıçak sırtında yaşıyor.huzur ve güvenliğe hasretler ve bu özlemin pkk’ca baltalandığının gayet bilincindedirler.

    dolayısıyla bu realite gözardı edilmemeli.kışkırtma ve provokasyonlar sonucu şiddet sokaklara taşımışsa bütün kürtler bunun gönüllüsü değildir.bunu iyi saptamak gerekiyor.

    aynı şekilde,pkk’nın yaptıkları yanına kâr kalmamalı diyen her kesim de kürtlere düşman değildir.sanırım onlar da meselenin derinliğini tam olarak idrak edemediklerinden çözümü pkk’nın temizlenmesinde görüyorlar.ancak ne var ki 25-30 yıl gibi uzun bir süre içinde kesintisiz süren bu “temizliğin” sonuç vermediği bir türlü anlaşılamamıştır.özetle sorun askeri yöntemlerle çözülseydi her halde bu güne kadar bir sonuç alınması gerekiyordu.toparlamak gerekirse,sorun ulusal güvenliğe endslenirken,bu güvenlik’in daha da riske girdiği görülmektedir.

    ne var ki bunca yaşanmış deneyime rağmen karşılıklı olarak şiddete ısrar edilmeye devam ediliyor.

    dolayısıyla öncelikle bu psikolojinin aşılması gerekmektedir.

    işte bu handikapı bir türlü aşamadığımız için,barış çabaları daha başlamadan bitiyor ve kaldığı yerden şiddet devam etmiş oluyor.

    sorun da çözüm de bellidir,artık şiddetle bir yere varılamayacağı ortadadır.eninde sonunda bu yangın elbette bir gün sönecektir.o halde teröre neden daha fazla kurban verelim ki.

  101. Yazan:Tayfun_Korkut Tarih: Jun 20, 2010 | Reply

    Eger haksiz yere kalbini kirdigim biri varsa ozur dilerim. Ofkemden dolayi asiri sert konustum. Ancak, PKK ile ilgili goruslerim aynidir. Bu saldirilarin affedilir bir yani yoktur. Operasyonlarin devami da, gelecekteki baris icin, catismalarin sokaga dokulmemesi, halkin bir otoritenin varligina inanmasi ve siddet ve terorle basa cikan bir merciin varligina inanmasi hayirli olanidir. Halk ciddi infial icinde. “Eger devlet, ordu bu isle basa cikamayacaksa, biz ineriz sokaga, terore terorle karsilik veririz” diye hazir kita bekleyen insanlar var. Insanlar kendini guvende hissetmiyor. Bu terorun sehirlere tasacagi, devam edecegi, tepki gostermedikce en sonunda evlerimizin icine kadar girecegi, sivillerin canini da alacagi seklinde bir kani hakim. Bu ruh halinin yansimasi da sert bir dil oluyor haliyle. Bu olaylar, halktaki irkci egilimleri artiriyor, irkcilik uzerinden siyaset yapanlarin ekmegine yag suruyor.

    Hepimizin akrabasi, esi, dostu askerde, gorevde, bazilari guneydoguda. Insanlar gergin, olaylar eksik olmuyor. TV’larda duyduklarimiz buzdaginin suyun ustunde kalan kismi. PKK’lilari affetmenin gundemde olmamasi gereken bir periyottan geciyoruz. Bu soylediklerimin ne fasizmle, ne irkcilikla uzaktan yakindan alakasi yok. Hukuk devleti ve adaletle alakali bunlar. Inanilmaz seylerden ceza yiyor insanlar. Bombos yolda kirmizi isikta gecen yayaya ceza kesiliyor. Devlet AB uyum yasalari adi altinda halki ceza yagmuruna tutuyor. Isim benzerliginden kaynakli bir yanlis anlasilmadan dolayi 1 hafta nezarethanede kalanlar var. Magdur duruma dusmus Kurt vatandaslarimizin gonlunu almak icin yapilan yatirimlar, teror yerine devletle isbirligi yapmayi tercih eden Kurtlere verilen imtiyazlar nedeniyle Ankara ve Kayseri gibi birkac buyuk sehir haric Ic Anadolu’ya, Ege’ye, Karadeniz’e yeterli yatirim yapilmadigini, devletin kendine diklenenleri mukafatlandirip, devletine bagli insanlari cezalandirdigini dusunen ciddi bir ofkeli kesim var. Halkta bir saskinlik, pismanlik, umitsizlik hakim. Bu durumdan faydalanan, kendine siyasi zemin yaratanlari da hepimiz biliyoruz zaten. Halkin bekledigi, TSK’nin icindeki PKK destekcilerinin ayiklandigina, TSK’nin PKK’yla isbirligi icinde olmadigina inanmak, TSK’nin PKK’ya darbe vurdugunu gormek. Bu nedenle operasyonlarin basariyla sonuclanmasini sabirsizlikla bekliyor halk.

    Bir de 2 ay boyunca yorum yazmayin demistiniz. Merak etmeyin, PKK bugun silah biraksa, demokratik cozum istiyoruz deyip dagdan inse su dakikada PKK ile ilgili olumsuz yorumlarimi dahi bitiririm. Baska seylerden konusuruz.

    Son olarak, sunu belirtmek istiyorum. Bugun, en cok sikayet ettiginiz Turk irkciligi atesini azaldikca harlayan, cogaltan PKK saldirilaridir. Buna bir de islami kesimin PKK’nin Israil destekli olduguna inanci da eklenince halkin buyuk bir bolumunde PKK’ya karsi ciddi ve caydirici bir operasyon duzenlenmesi konusunda ciddi bir talep var.

  102. Yazan:MY Tarih: Jun 20, 2010 | Reply

    Tayfun Bey Selam,

    olgunlugunuz için tesekkürler. Kendi hakkimi helal ediyorum.

    “Eger haksiz yere kalbini kirdigim biri varsa ozur dilerim. Ofkemden dolayi asiri sert konustum”

    40 bine yakin insanin hayatini kaybettigi böyle korkunç bir süreçte “Müslümanim” diyen herkes öfkesine hakim olmalidir. ÖFKE AKLIN DURDUGU YERDiR. Terörün çaresi ne öfkedir ne silahtir. Terörün çaresi ANCAK AKILDIR. Aklini kullanan, öfkeye, sloganlara, ezberlere direnebilen insanlar GEREKiRSE ve GEREKTiGi KADAR siddete basvurabilir. Ama bu kontrollü siddet çözümün ancak küçük bir parçasi olabilir.

    Vatanın bütünlüğü silahla mı korunur? isimli yazimizda çok net bir biçimde anlattik buna dair hakikatleri.

    Operasyonlarin devami da, gelecekteki baris icin, catismalarin sokaga dokulmemesi, halkin bir otoritenin varligina inanmasi ve siddet ve terorle basa cikan bir merciin varligina inanmasi hayirli olanidir. Halk ciddi infial icinde.

    Terörün hedefi zaten bu. Yani 5-6 tane asker öldürmekle bir yere varilmayacagini PKK sizden ve bizden daha iyi biliyor. Ama halk eger “devlet bu isi halledemiyor” derse terörist kazanir.

    PKK, yanlis giden nedir? Bundan sonra nereye? isimli yazimizda ASiMETRiK SAVAS konusunda yazilmis bir sürü kitap ismi verdik. Neden?

    ister komünist, ister fasist bütün teröristler ayni yöntemleri kullanir. Dünyada terörle mûcadele etmis devletler arasinda kazanmis olanlar var, kaybetmis olanlar var. Türkiye kazanacak mi? Belli degil.

    Siyasetçilerin nutuklarina bakmayin siz. Hiç bir sey garanti degil. Basta halkin, sonra basin ve devlet mensuplarinin AKILLI olmasina bagli terörle mücadelenin sonucu.

    Bu terorun sehirlere tasacagi, devam edecegi, tepki gostermedikce en sonunda evlerimizin icine kadar girecegi, sivillerin canini da alacagi seklinde bir kani hakim.

    Yakin zamana kadar “kürt” kelimesini yazan gazeteciler hapse atilirdi Türkiye’de. Kürtlerin yok sayilmasi ciddi bir kiskirtici eleman oldu. Kürt kardeslerimizin zihninde YIKICI ve KALICI PSiKOLOJiK ETKi YAPTI. Öfkenizi unutup asagidaki yaziyi okuyabilecek misiniz? “Müslümanim” diyen herkes gibi buna MECBURSUNUZ!
    Ax! Welate min – Ah! vatanım

    1938’de Dersim’de Alevi Kürtler katledilirken, 1980 sonrasinda Diyarbakir’da Kürtlere askerî hapishanelerde iskence yapilirken sustu bu millet. Sizin dediginiz masum sivillerin katledilmesi vb Güneydogu belki 100 yildir yasiyor bunu. Bu izdirap üzerine milliyetçi bir Kürt kimligi insa ediliyor. Edildi.

    Bakiniz: Kemalist bir PKK

    “Bu olaylar, halktaki irkci egilimleri artiriyor, irkcilik uzerinden siyaset yapanlarin ekmegine yag suruyor. “

    Demek ki teröristler ilerliyor, zemin kazaniyor. Sizce ÖFKELENEREK onlara destek olmak mi gerkir? Bu mudur vatanseverlik?

    PKK’lilari affetmenin gundemde olmamasi gereken bir periyottan geciyoruz.

    Tam tersine, siradan Kürtler ile PKK’nin arasini açmaliyiz. Ayrica PKKli olup da emir alan, kölelik yapan zavallilar ile PKK’nin idare kadrosunun arasini da açmaliyiz. Bu sebeple PKKlilarin affedilmesi her zamankinden daha büyük önem tasiyor. Türkiye’nin ve barisi sevenlerin elindeki en güçlü silah budur. AFFETMEKTiR.

    Bu soylediklerimin ne fasizmle, ne irkcilikla uzaktan yakindan alakasi yok. Hukuk devleti ve adaletle alakali bunlar.

    Kürtçeden baska hiç bir dil konusmayan anneler cezaevinde evlatlarini ziyarete gidince Türkçe konusamadiklari için geri çevrildiler. Ölenlerin cesetleri bile ailelerine verilmedi çogu kez. Ölenlerin PKKli olduguna OHAL (olagn üstü hal) zamaninda filanca yüzbasi karar vermisti. Mahkeme edilmeden, hakkiyla müdafaa edilmeden hayati DEVLET ELiYLE SON BULAN öyle çok Kürt var ki. Elbette çare hukuk devleti. Onun için yeni anayasa diyoruz. Onu için bireysel haklar ve özgürlükler diyoruz. Onun için Hukuk Devleti olmayan TC’nin isledigi suçlar cezasiz kalirken “PKKli diye fislenen zavallilardan intikam almayin” diyoruz.

    Halkin bekledigi, TSK’nin icindeki PKK destekcilerinin ayiklandigina, TSK’nin PKK’yla isbirligi icinde olmadigina inanmak, TSK’nin PKK’ya darbe vurdugunu gormek. Bu nedenle operasyonlarin basariyla sonuclanmasini sabirsizlikla bekliyor halk.

    Halk daha çok bekler. Ordusuna hesap sormaktan aciz halklar O ORDULARIN BOTLARI ALTINDA inlemeye mahkûmdur. Davul zurnayla askere çocuklarini gönderen babalarin terörden yakinmaya hakki yok. Ogullari tabutlarin içinde geri dönünce onlara birer madalya verilecek ve Ilker Basbug bizzat gelip omuzlarina vuracak. Bu onlara yetecek ve de artacak. “On tane daha oglum olsa yine yollarim” diye gerine gerine konusacaklar gazetecilere.

    Bir de 2 ay boyunca yorum yazmayin demistiniz. Merak etmeyin, PKK bugun silah biraksa, demokratik cozum istiyoruz deyip dagdan inse su dakikada PKK ile ilgili olumsuz yorumlarimi dahi bitiririm. Baska seylerden konusuruz.

    Düsünmek için bilgiye ihtiyaciniz var. Zaman veya bir baska gazeteden okuduklarinizla, kahvede duydugunuz geyiklerle düsünmeye çalisiyorsunuz. Ülkeniz için bütün yapabileceginiz cenazelere gidip slogan atmak olacaktir. Elini köpek biçimine getirip sallayan o güruhtan daha AKILLI oldugunuzu umuyorum hâlâ. Bunun için iki ay düsünün ve okuyun istedim. MAO, Fidel Castro, afganistan’da, Irak’ta görev yapmis amerikali generaller, cezayir direnisini görmüs fransiz subaylar bir çok kitap yazmistir. Bazisi “isyan bastirma” bazisi “terörle mücadele” veya “gerilla savasi” gibi isimler tasir. Ama hepsi ayni seyi anlatir: ASiMETRiK SAVAS.

    ASiMETRiK SAVAS’i anlamadan Türkiye’deki terörü de ANLAYAMAZSINIZ. Öfkelenip durursunuz veya korkarsiniz. Normal. Insan ANLAMADIGI seylerden korkar. KORKU insani kukla haline getirir.Siz (ve çevreniz) anlasilan korku ve öfke içindesiniz. Fasizmin en sevdigi kivama gelmek üzeresiniz.

    Son olarak, sunu belirtmek istiyorum. Bugun, en cok sikayet ettiginiz Turk irkciligi atesini azaldikca harlayan, cogaltan PKK saldirilaridir. Buna bir de islami kesimin PKK’nin Israil destekli olduguna inanci da eklenince halkin buyuk bir bolumunde PKK’ya karsi ciddi ve caydirici bir operasyon duzenlenmesi konusunda ciddi bir talep var.

    Cahillik, korku ve öfke içinde kivranan bir halk fikir degil KOMPLO TEORiSi üretir. çok büyük ve nihaî askeri operasyonlardan medet umar. Bir kurtarici bekler. Hitler, Stalin, Mussolini böyle zamanlarda dogmus liderlerdir.

    Fasizmin kucagina oturmak üzeresiniz. Sizinle yollarimiz ayriliyor. Zira ben Müslümanim ELHAMDÜLLILLAH! Kime hizmet ettigimi, mükafati ve cezayi kimden bekledigimi çok iyi biliyorum 🙂

  103. Yazan:burak Tarih: Jun 22, 2010 | Reply

    Din olgusu yüzyıllar boyunca hep insanın hayatı nasıl yaşayacağına, hayatta nasıl düşüneceğine yön vermiş ve görüyoruz ki hala veriyor. Öyle ki böyle büyük toplumsal bir sorunu bile dini referanslarla analiz etmeye çalışıp yine dini referanslarla çözümlemeye, paralelinde çözmeye çalışıyoruz. Neden bilemiyorum ama bu hakikaten bana çok saçma geliyor çünkü dini kullanıp insanlar kendi fikirlerini söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Nitekim Mehmet Yılmaz’ın dini refere ederek söylediği herşeyin tersini eminim ki yine dini refere ederek başka biri de söyleyebilir. Nitekim yorumları okuyunca Mr Sair’in böyle bir girişimi olduğunu da görüyoruz. Hatta en canlı örnek, Tayyip Erdoğan’ın “Öldürmeyeceksin” diye tutturduğu Tevrat’taki ayet muadili sözlerin aslında “öldürmeyeceksin” değil “yahudileri öldürmeyeceksin” olduğunu söyleyen bu şekilde yorumlayanaların da olduğu gibi.

    Demek istediğim, bu dünyada herkesin bir algısı var. Akil olmak için ille yazılı şeyleri refere etmemizin gerektiği konusunda çok şüpheliyim. Mesela benim algımın bana söylediğini refere ederek; nedir burdaki olay? Ya da hep beylik sözleri röperinde dönüp dolaşmamızın sebebi nedir?Bence çok açık; Şunun kararını veremiyoruz: Askerlerimizi öldüreni kaale almak mı daha aşşağılıkca, Askerlerimizin ölmesini izlemek mi daha ahmakça? Bence en başta bunun kararını veremeyen bir Türk milleti var. Hakkını vermek lazım gerçekten gerçekten müthiş zor bir karar. Belki bunun kararını verebilirsek bir adım ileriye gidebilip arkada dönen hesaplara ulaşabilme şansını yakalayabiliriz. Ya da 30 seneyi geçti böyle devam ediyor, 60 seneyi de geçer, böyle devam eder.

    Sevgiler.

  104. Yazan:Cengiz Cebi Tarih: Jun 22, 2010 | Reply

    İkinci seçenek: Bu 5000 insanın ekonomik olarak kazanılmasını yani meslek edinmesini ama aynı zamanda sosyal ve psikolojik olarak da “tamir edilmesini” sağlayacak bir “rehabilitasyon” programı uygulamak. Hukukçuların, sosyologların, psikologların, iş adamlarının ve Türkiye’yi seven herkesin el ele verip çalışacağı uzun soluklu bir projeyi hayata geçirmek.

    Evet ama bu yine de “ceza” sistemi içerisinde olmalı.

    Yani ülkede teröre katılmamış bir şu kadar “sorunlu” insan varken yazık ki bunu yapmış olanlara hiçbir yaptırımın uygulanmaması “hukuk felsefesi” açısından ne hakkaniyetli ne de pragmatik duruyor.

    Ama evet, sözkonusu cezai yaptırıma -özel şartlar dikkate alınarak- farklı bir biçim ve işlev yüklenebilir.

    Ölüm korkusuyla bir dağdan diğerine sürüklenen insanlar için “adalet sistemi” içerisinde yapılabilecek birşeyler olsa gerek.

    Terör örgütüne katılarak ona destek vermiş kimseler ne olursa olsun ciddi ölçüde suçlu.

    Sonuçta şu anda hapislerde bulunan tutukluların da büyük kısmı ekonomik ya da psikolojik sorunlu insanlar.

    Dolayısıyla bir iyileştirme olacaksa genel bir şey olmalı.

    Yaptırımı tümüyle kaldırmak değil, özel koşulları daha özenle dikkate almak.

    Bence af ancak bu şekliyle anlamlı olabilir.

  105. Yazan:günsel Tarih: Jan 30, 2011 | Reply

    Af etmek için önce af dilenmesi lazım,kimsenin de kimseden af dilemek veya affetmek gibi bir durumu söz konusu değil, ayrıca”Hak verilmez alınır” bu da böyle biline,dayatılmışlıklarla değil varsa özgül aklınızla düşünün gerçeği göreceksiniz,size yüklenenler sizi ancak köle yapar,özgür kılmaz özgül olmayan bir akla da kimse saygı duymaz…

  106. Yazan:Cemil Tarih: Feb 24, 2011 | Reply

    Afetmek Önceliklen hic bir PKK Li sizden af dilemez. Kürtler Sizi asla af etmez, gerci vicdaniniz Sizi af ediyormu . On yedibin faili mecul otuzbin Olum besbin koy bosaltma ve binlerce surgunden sonra Sizi af edecez daha bekleyin sanki her sey guluk Tide kürtler ayaklandi siz asimilasyoncu ve fasit yonetimiz yuzunden savascikti Sakin bunlardan dolayi kurtleri sorgulamayin simdi bile anadilde eyitimi bir lutuf diye bakan yonetiminiz var. Kurtlerin siyasi haklari yok. Buda Size daha cok Al yildizli taputlar gonderir. Veya af edilmek istiyorsaniz. Cadirlarinizi toplar orta asya kadar gorduyunuz butun insanlardan atalarinizin oldurduyu veya katliamlari Adina ozur diler seniz. Ordada buyuk bir ates yakip cocuklar disinda Son ferdine kadar icine atlarsaniz belki Siz af ederiz.

  107. Yazan:özlem yağız Tarih: Mar 28, 2011 | Reply

    Bu yazıyı yeni okudum. Çok insancıl çok güzel bir yerden bakmış Mehmet Yılmaz hadiseye. Tebrik ederim.

  108. Yazan:izzettin Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Cemil;
    Türklerin Orta Asya’dan beri yaptığı katliamlar için özür dilemesini istemişsiniz.Bunun hangi katliamlar olduğunu belgeleriniz ve kaynaklarınızla söylerseniz mutlu olurum.Bir de imla kurallarına sadık kalmanıza,yazınızda tek bir yazım hatası olmamasına bayıldım.Klavye başında iftira atmanın bedeli yok,yalana da vergi yok nasılsa.
    Bu af meselesi vicdanlarda çözülür.Evladını bu savaşta kaybeden analar yetkilidir bu affa devlet veya örgüt değil.

  109. Yazan:Sinan Karamanlı Tarih: May 11, 2011 | Reply

    Malesef o dönemde devletimiz adil değildi. Geçenlerde yine bu sitede görmüştüm, zavallı bir kürt anası anlatıyordu. Çocuklarına türlü eziyetler etmişler. Dağa çıkmaktan başka çare bırakmamışlar. Bu sebeple bir defaya mahsus pkklılar için af çıkartılması lazım. Yazara hak veriyorum.

    Sinan Karamanlı

  110. Yazan:hamdi Tarih: Aug 4, 2012 | Reply

    TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR TÜRK – KÜRT KARDEŞTİR PKK – ABD İSRAİL HEPSİ KALLEŞ ÇOCUK KATİLİDİR

  111. Yazan:Fatih Öksüz Tarih: Aug 5, 2012 | Reply

    Merhaba Derindüşünce sakinleri(pek sakin bir ortam göremesemde) ;
    Mehmet Yılmaz Bey’in yazısı ciddi oranda aksiyon yaratmışa benziyor.Tartışma konusu yazıyı ve yorumları okuduktan sonra Good Father serisinin tümünü izlemiş gibi hissettim,kafamda parçaları birleştirmeye çalıştım ama malesef toparlayamadım.Bir ara Mr^Sair’in yorumlarını okurken uykuya dalar gibi olmuşum.Ama yazı başarılı olmuş diyebilirim ne açıdan derseniz;tüm DD yazar ve yorumcularını bir arada görmek güzeldi.
    Kılıcınız keskin olsun…

  112. Yazan:azat Tarih: Aug 11, 2012 | Reply

    Kürt sorunu eşittir Türk toplumunun bölünme sendromu!

    Güncel meselelerden uzaklaşmayı istemek en
    büyük çabam olsa da dönüp duran bir girdap misali nereye gitsem beni içine
    çeken bir mesele üzerine herkes gibi konunun uzmanı kesilmeden bu ülkenin
    bir vatandaşı olarak birkaç kelam da benim söyleme hakkımın olduğunu
    düşünüyorum. Mesele uzun mu uzun bir geçmişe sahip, yaşım ilk
    başladığı yere kadar gitmeye müsait olmadığından görüp
    algılayabildiğim yerden soruna değinmekle yetineceğim kendimce.
    Kürt sorunu özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak ve
    cumhuriyetin ilk yıllarında alevlenerek bu güne kadar gelmiştir. Onlarca
    başbakan, cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı ve hükümeti geride
    bırakmasına, binlerce insanımızın can ve mal kaybına neden olmasına
    rağmen hala ilk günkü gibi (ne yazık ki) bütün problemleri ile dimdik
    ayakta. Gerçi kimilerine göre buna Kürt sorunu değil PKK neden olmuştur.
    Sanki biz bu iki kavramın birbirinin içine geçtiğini görmezsek öyle
    olmayacakmış gibi kendimizi kandırmaya devam edelim tabi. Ne zaman bir
    çözüm umudu ve ya meseleyi anlama çabası faaliyetine girişilse savaşan
    her iki tarafın üstün gayretleri sayesinde! umudumuz yutamadığımız
    büyük bir lokma gibi kursağımızda kaldı yine. Bu arda savaş mı dedim ah
    evet ne savaşı! Karşıda bir avuç eşkıya var zaten. Velhasıl kelam
    meseleye bu şekilde yaklaşımlarda işi iyice içinden çıkılmaz bir hale
    soktu. Bu ve bunun gibi onlarca neden daha sayılarak bu meselenin doğmasına
    büyümesine ve çözülememesine etkileri ortaya konabilir.
    Ancak ben bu meselenin çözümünün
    önündeki en büyük engelin Türk vatandaşlarımızdaki var olan bölünme
    korkusunun olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne zaman çözüm için gereken
    bir adım atılsa bunun sonucunun bölünmeye yol açacağı fikri bazı
    kesimlerce (ömürleri uzun olmasın ve de sağ olmasınlar ) alttan alta Türk
    vatandaşlarımıza verile verile bu fikir onlara benimsetildi. Bunun doğal
    sonucu olarak ta bugün insanların en temel hakkı olan ana dil de eğitim
    talebi bile konuşulurken bölünme paranoyasını tekrar ve tekrar öne
    sürmeye alışkanlık haline getirdiler. Sanki bölünmek o kadar kolay ve ya
    bölünmek çok kötü bir şeymiş gibi. Birbirimizi öldürmektense eğer
    çözüm olmuyorsa ayrı yaşamak daha iyidir bana göre. Ancak unutmamak
    gerekir bu ülkede bölünmek en son istek ve en zor seçenek, kimi kimden
    nasıl ayıracaksın. Ağızlara sakız olmuş bin yıllık kardeşlikten
    bahsetmiyorum, ben bu günkü toplumsal yapının buna uygun olmadığı ve buna
    yönelikte bir talebin olmadığını söylüyorum ve bu durum o kadar aşikar
    ki. Asıl bu şekilde devam edilirse kimilerinin Kürt baharı olarak şimdiden
    nitelendirdiği durum (14 temmuz 2012 Diyarbakır bunu ilk belirtisi olabilir)
    ortaya çıkarsa siz o zaman işte gerçekten bölünmekten korkun. Bunlara
    sebebiyet vermemek için daha fazla geç olmadan, gerçi daha ne kadar geç
    olabilecekse! Çözüm için acil harekete geçmek elzemdir.
    Çözüm için umudum var önümde yürüyorlar ama
    korkularımda var onlarda arkamda tetikte bekliyorlar. Çözüm için Türk
    toplumundaki bölünme sendromu giderilmeli. Nasıl mi giderilecek bilmiyorum
    ama düşünüyorum. Vicdan sahibi herkes de katkı için düşünmeli. Belki
    başka bir yazıda da bulduğum çözümü yazarım. Ama şimdiden bildiğim bir
    şey var Türk toplumundaki dindarlarda, solcularda milliyetçilik fikirlerini
    bir kenara bırakmazlarsa bu iş zor çözülür. Her zaman ki gibi yine şiire
    sarılıyorum son sözlerde. Ne güzel demiş Nazım HİKMET:
    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine

  113. Yazan:aziz yılmaz Tarih: Aug 12, 2012 | Reply

    Azad müstearıyla yazan yorumcu dostumuza katılıyorum; sorunun bugün başladığı noktaya dönerek çözümsüz kalışının nedeni bir şekilde toplum belleğine kazınan algılardır. Tabi bu yanlış algıları (veya çözüm önünde engel teşkil eden algıları diyelim) sadece “Türkler”e mal etmek yanlış. Zira- “karşı tepki” dahi olsa- kendilerini Kürt olararak tanımlayan ve/ya Kürt hisseden vatandaşlarımızın da sorunun çözümüne katkısı olmayan algı(ların) kuşatması altında olduğunu da unutmamak gerekir. Yine yorumcu arkadaşımızın “bölünme sendromu” üzerinden değerlendirecek olursak:
    Bir, evet en doğal hak talepleri dahi maalesef hatırı sayılır bir kitle tarafından bölünme ile eşdeğer tutulmaktadır.
    İki, ancak bu bölünme korkusunu- belki de bu algının ütettiği- bir “ayrılma” refleksi oluşmuş bulunuyor.
    Dolayısıyla bir tarafta yat kalk aman bölündük bölüneceğiz hafakanları geçiren, diğer tarafta ise sonucun (ayrılık kastediliyor) nereye varacağı kestiremeden “ayrılmayı” fetiş haline getiren iki zıt kutup oluşmuş durumdadır bugün. Tabiatıyla da sorun dönüp dolaşıp bu iki kutbun geriliminde takılı kalıyor.
    Tabi bu kadarla bitmiyor. Yani mesele salt bu iki kesimin karşılıklı halat çekmesinden ibaret değil. Bu psikoloji evet sorunun çözümünde önemli bir handikap lakin varolan bu psikolojiye karşın süreci kontrol altında tutan güç dengeleri var ve bu güç dengeleri daha belirleyici. Daha açık bir ifadeyle toplum, kuşatması altında bulunduğu algılarla uytulmasına karşın sürece müdahil değil yani olan bitenler toplum iradesi dışında gelişiyor. Ancak toplum-devlet/toplum-örgüt şeklinde özetlenebilecek bu ilişki biçimininde de bazı farklılıklar var. Örneğin Kürt cephesinde, Kürtler adına pkk kendini tek karar verici merci sayıyor. Ben mesela (bir Kürd olarak) Kürtlerin hakları için savaştan yana olduklarını hiç düşünmüyorum. Gel gelelim pkk tarafından savaş, kan, gözyaşı… bedeli ne olursa olsun Kürtlerin talebi buymuş gibi yukarıdan aşağıya bir baskı bir dayatma sözkonusu. Kısacası Kürt halkının hak mücadelesinde ne tür araçlara (demokratik,diplomatik, sivil vb.) başvuracağı sorulmuyor. Böyle bir tercih hakkı yok; pkk araç olarak şiddeti benimsemiştir ve topyekün Kürtlerin buna riayet etmesini dayatıyor.
    Türk cephesinde ise yetki ve güç hiyerarşisinde fazla bir fark olmamasına karşın, psikolojik anlamda toplum -devlet (hükümet, yöneticiler, kurumlar vb.)ilişkisinde bir nüans farkı var. Şöyle ki, karar verici konumda olan devlet kurum ve organlarıdır. Lakin bu kurum ve organlar, Türk halkına yıllardan beri aşılanan aşırı milliyetçi ve devletçi ideolojiler nedeniyle bugün artık çağın koşullarına göre insiyatif almaya, irade koymaya muktedir değildir. Elbette bunda ergenekoncuların, aşırı Türk milliyetçisi parti ve kurumların büyük rolü vardır. Ancak bu irade koyamayışın en büyük nedeni kafası milliyetçilikle doldurulmuş geniş halk kesimleridir. Habur açılımını hatırlayalım, başbakan gerçekten çözümden yana samimiydi ne var ki bütün kararlılığı 24 saati bulamadı. Bulamadı çünkü sadece mhp ve saz arkadaşları ergenokoncuların kışkırtmasını değil, kitlesel bir milliyetçilik rüzgarıyla karşılaştı ve geri adım atmak zorunda kaldı.
    Sonuç olarak maalesef bu psikoloji sorunun çözümden yana olan sayın Erdoğan’ı da vurdu ve milliyetçi çizgiye çekti. E halk bu kadar resmi ideolojiye engaje edilirse bu ülkede bakanı, başbakanı, cumhurbaşkanı…etkili ve yetkili kim varsa işte böyle milliyetçi söylemlere sarılır ve katı devletçi anlayışa geri dönülür. Süreç maalesef bu noktadadır.

  114. Yazan:mr^sair Tarih: Sep 29, 2012 | Reply

    Selamlar Derin Düşünce,

    Sanırım gelinen noktada yukarıda tekrarladığım şu sorununun:

    Lâiklik-Lâisizm tanımlamaları yapılıp Lâisizmden kesin şekilde ayrılmaya çalışarak ilkine sahip çıkarken gösterdiğiniz hoşgörüyü; neden, asker içinden Militarizmi çıkararak yapmıyor da, askerden her ağzını açanı adeta her çözümü askerin süngüsünün ucunda arayan kutsayıcı Militaristler olarak tek potada eritiyorsunuz?

    cevabı netleşmeye başladı. Cevabı Silivriden geldi..!

    Konunun yazarı ne düşünür acaba?

  115. Yazan:mr^sair Tarih: Mar 30, 2013 | Reply

    Merhaba,

    “Diyaneten af” ile “Siyaseten af” ayrımına değinerek, uluslararası terminolojideki “barış” kavramının hukuksal karşılığına atıfta bulundugum yorumlarımın, icraate yönelen bir gayeye kapı aralamasına seviniyorum. Militarizm özelindeki münazaralarımız ise âdil ve bütünleştirici olmaya çabalayan bir siyasi erkin yapısal çözüm arayışına ışık tutarak vicdanlarımızı rahatlatıyor.

    Saygılarımla

    ve sâir…

  116. Yazan:Tarih Tarih: Feb 13, 2017 | Reply

    Süleyman Nazif aslen II.Abdülhamid Hanı tahttan indirmiş cuntacılarla işbirliği yapmış ve sonra çok pişman olmuş paşalardan biridir.

  1. 52 Trackback(s)

  2. Jan 12, 2008: hareket vakti… » Affetmek Konulu Çeşitli Yazılar
  3. May 24, 2008: Derin Cumhuriyet iş başında…. : Derin Düşünce
  4. Jul 2, 2008: Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!) : Derin Düşünce
  5. Jul 16, 2008: Şu kaplaşmadan kurtulalım mı? : Derin Düşünce
  6. Jul 23, 2008: Şu kamplaşmadan kurtulalım mı? | SiyarGrup™
  7. Oct 1, 2008: Terör ne zaman duracak? : Derin Düşünce
  8. Mar 24, 2009: CNN Türk’de Mana Boyutlu Demokrasi : Derin Düşünce
  9. Jul 28, 2009: Fahişelik, şehitlik ve özgürlük : Derin Düşünce
  10. Aug 24, 2009: Barış istemeyen eşektir! : Derin Düşünce
  11. Sep 30, 2009: Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi? : Derin Düşünce
  12. Sep 3, 2010: Genel Kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : Counterinsurgency Field Manual : Derin Düşünce
  13. Dec 6, 2010: Şu kamplaşmadan kurtulalım mı? : Derin Düşünce
  14. Feb 4, 2011: Bir video: “Kötü” yoktur ama “İyi” vardır… : Derin Düşünce
  15. Jun 29, 2011: Affetmek: İlkeci Adalet Sonuççu Adalet’e karşı mıdır? : Derin Düşünce
  16. Sep 6, 2011: Güçlü bir orduya hâlâ lüzum yok! : Derin Düşünce
  17. Sep 14, 2011: Dikkat Kitap: Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler : Derin Düşünce
  18. Nov 15, 2011: Kürt’e asimile edilen Kürtler : Derin Düşünce
  19. Nov 30, 2011: Doğmak isteyen Kürt siyasetini boğmak… : Derin Düşünce
  20. Dec 15, 2011: Varlığım Apo’nun varlığına armağan olsun! : Derin Düşünce
  21. Jan 11, 2012: Uludere “kazası” ? : Derin Düşünce
  22. Feb 11, 2012: Senin Varlığın Kürt varlığına armağan olsun! : Derin Düşünce
  23. Mar 7, 2012: Korsan eylemleri BDP gençliğine mal etmek istiyorlardı! : Derin Düşünce
  24. Apr 24, 2012: Şiddet çıkmazının ilk kurbanı Kürtler oldu : Derin Düşünce
  25. May 14, 2012: Kürt kimliği daha ne kadar sömürülebilir? : Derin Düşünce
  26. Aug 20, 2012: PKK tarafından öpülmek… : Derin Düşünce
  27. Aug 24, 2012: Birlikte yaşam harcı ölüm olan ülkede yazılacak çok şey var! : Derin Düşünce
  28. Sep 24, 2012: PKK ve JİTEM: Aynı örgütün iki kolu? : Derin Düşünce
  29. Oct 9, 2012: “Kürd” adına Kürd çocuklar yakılır mı? :
  30. Feb 15, 2013: Barış istemeyenler de var…
  31. Feb 21, 2013: PKK’nın izin verdiği kadar “Kürd” olmak
  32. May 6, 2013: 12 Eylül bitti, kahvede sağcısı solcusu ‘Biz niye birbirimize düştük?’ dedi!
  33. May 30, 2013: PKK’lı da barışı istiyor
  34. Aug 5, 2013: Suriye’de Kürtler : Nereden Nereye?
  35. Oct 8, 2014: Fethullah Öcalan Kalmadı, Abdullah Gülen Verelim!
  36. Oct 8, 2014: 2ci Gezi Olayları : Kürd için(!) Kürd’ün hastahanesini yakmak
  37. Oct 20, 2014: Kürtlere rağmen savaş isteyen Kürtler kimi temsil ediyor?
  38. Oct 26, 2014: Sivil itaatsizlik yerine sivil terör?
  39. Oct 30, 2014: Yedi insanı kim neden öldürdü?
  40. Oct 30, 2014: MAZLUM-DER, Taraf Gazetesi ve binlerce aktivist salak yerine konabilir mi?
  41. Oct 31, 2014: Kürt öldüren Kürtler, Yeni Emre Uslu ve Yeni Taraf
  42. Dec 28, 2014: İsrail’in kuyruğuna basınca ya PKK havlıyor ya da gülenistler!
  43. Feb 13, 2015: PKK Kürtlerin CHP’sidir!
  44. Mar 1, 2015: Barışa susamış insanların kana susamış sülüklerle kavgası
  45. Mar 7, 2015: Kürt baharı başka baharlara benzemez!
  46. May 12, 2015: Seçim matematiğine kaptırıp seçmeni unutanları seçmen de sandıkta unutur
  47. May 24, 2015: Kürt gençleri Selahattin Demirtaş’ın mühimmatı mıdır?
  48. May 28, 2015: Biz Kürtler Yasin Börü’nün katillerine oy vermeyeceğiz
  49. Jun 4, 2015: Irkçı Kürd ile ırkçı Türk arasında ne fark var?
  50. Jul 28, 2015: Kaos ile terbiye | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  51. Aug 12, 2015: Binek hayvanı değil Kürt kadını! | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  52. Sep 2, 2015: Fahişelik, şehitlik ve özgürlük | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!
  53. Aug 14, 2017: Dikkat Kitap: Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin