PKK’lıları affetmek
By Mehmet Yılmaz on Ara 3, 2007 in Terör
Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyor:
“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme”
Kin tutma fiili yâd etmek anlamına gelmediği için bir katili affetmek de öldürülen yakınımızı unutmak anlamına gelmiyor.
Bizim dinimiz kinimiz değil İslâm dini olduğu için affetmenin zor olduğu durumlarda da önce dinimizin kaynaklarına dönüyoruz haliyle. Adaleti ve ilmiyle yolumuzu aydınlatan İslam büyüklerinden meselâ Hz Ali, Hz Ömer veya Hz. Mevlâna bakanlar kurulunda olsalardı terör sorununu çözmek için Başbakan Tayip Erdoğan’a ne gibi tavsiyelerde bulunurlardı?
Hz. Mevlâna “Kur’an’ı açıklamak için yazdım” dediği Mesnevî adlı eserinde şöyle söylüyor:
“Ey insan, başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir, görünmesidir. Senin varlığın, iki yüzlülüğün, zalimliğin, gafletin onlara aksetmiştir. O sensin, sen kendini yaralıyorsun; lânet ipliğini, kendine, kendin dokuyorsun.” (Cilt I, beyitler 1318-1320)
Bugüne kadar kaleme aldığımız yazılarda :
- Kuzey Irak’a yapılacak geniş çaplı bir harekâtın hem insanî hem de stratejik bir hata olduğunu, (Kuzey Irak’a girelim mi?)
- Ulus-devlet modelinin neden Türk-Kürt gerginliğini körüklediğini, (Ax! Welate min - Ah! vatanım)
- PKK ile mücadelede yıllardır insanî, hukukî ve askerî hatalar yapıldığını, (PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?)
- 12 Eylül darbesinden sonra Kürtlere yapılan haksızlıkların fanatik Kürtçülüğü ve ayrılıkçı terörü körüklediğini (Ata’mın hapishaneleri)
anlattık. Bu yazılarda sunduğumuz bilgiler ve alternatif bakış açıları bütün sorumluluğun teröristlerde olmadığını açıkça gösteriyor.
Ne var ki yürekleri PKK’lılara karşı öfkeyle dolu insanlar “Bu kadar çok şehit verilmişken nasıl affedebilirim? Affetmek şehitlerimizi unutmak olur. Öfkemi canlı tutmamak ahlaksızca olur” diye düşünüyorlar. Akıl yoluyla öfkelerinin sebebini kendilerine açıklayarak öfkeyi rasyonalize ediyorlar, oluyor size “haklı öfke”. Haklı zina gibi, elbette zıt, bir başka deyişle haklı haram!
Posta kutuma gelen anonim bir mesaj şu hikayeyi anlatıyordu:
Ölümü yaklaşan bir baba evlatlarını yanına toplamış, “ölmeden önce bir ricam olacak sizden” demiş. “Köşede duran bir çuval patatesten affedemediğiniz her insan için bir tane seçin.” Evlatları dediğini yapmışlar. Kimi bir iki tane seçmiş, kimi 5-6 tane. “Bunları gittiğiniz her yere götüreceksiniz, uyurken bile bu patateslerden ayrılmayacaksınız”. Çocuklar şaşkın vaziyette oradan ayrılmışlar.
Bir süre sonra yeniden babalarının başucuna toplanan çocuklar dert yanmış:
“Bu kadar ağırlıkla dolaşmak kolay değil, insanlar tuhaf tuhaf bakıyor. Hem patatesler kötü kokmaya başladı”. Babanın cevabı şu olmuş : “Gördüğünüz gibi kin tutarak, affetmeyi red ederek aslında kendimizi cezalandırıyoruz. Bağışlamayı ötekine verilmiş bir armağan sanıyoruz, oysa bağışlamak kendimize yaptığımız bir iyiliktir”
Teröre karşı olumlu gelişmelerin birbiri ardına medyada yer aldığı şu günlerde kendimize sormaya bile cesaret edemediğimiz bir soru var: Ne zaman bitecek? Yani tartışmasız bir biçimde ne zaman “PKK terörü artık bir
sorun değildir” diyebileceğiz?
- Beş yıl boyunca hiç bir saldırı olmazsa,
- Bölge halkının ortalama geliri ülke ortalamasına yaklaşırsa,
- Öcalan resmen bittiğini ilân ederse,
- Bütün PKK eylemlerinin sorumluları öldürülürse,
- PKK militanları topluma yeniden kazandırılırsa.
Bu son iki madde aslında terörle mücadelede en zor adımı tarif ediyor:
Suçluları öldürerek intikam almak veya onları kazanmak.
Diyelim ki yönetici kadro dışında PKK yanlısı olduğu şüphe götürmeyen 5000 kişi var. Bu insanların kardeşleri, ana ve babaları, nişanlıları elleri yüreklerinde her an bir kara haber bekliyorlar. Bu 5000 genci bir çatışma sırasında öldürmek, yakaladıktan sonra idam etmek ya da hapislerde çürütmek bunun en az on misli insana evlat, kardeş, sevgili acısı tattıracak. Türkiye “5000 teröristten kurtuldum” derken 50 bin potansiyel PKK’lı bulacak karşısında. 10 veya 20 yıl hapis çarptırılan bir gencin 30 veya 40 yaşında dışarı çıktığında (Kötü insan nasıl üretilir?) yeniden suç işlemekten başka hangi seçeneği olacak?
Zaten 25 yıldır yaptığımız da buydu. Askerler sayısal verilerden memnundu, “100 asker feda ettik ama 2000 terörist öldürdük” tarzından istatistiklerle övünüyorlardı ama biten bir şey yoktu ortada.
İkinci seçenek: Bu 5000 insanın ekonomik olarak kazanılmasını yani meslek edinmesini ama aynı zamanda sosyal ve psikolojik olarak da “tamir edilmesini” sağlayacak bir “rehabilitasyon” programı uygulamak. Hukukçuların, sosyologların, psikologların, iş adamlarının ve Türkiye’yi seven herkesin el ele verip çalışacağı uzun soluklu bir projeyi hayata geçirmek.
Müslüman olsun olmasın aklımıza ve kalbimize yakın gelen her insanı dinlemeye hazırız. Meselâ Gandi ‘Göze göz, bütün dünyayı kör bırakır’ dediği zaman bu söz bizde yankı bulur.
Ama bizler her şeyden önce ALLAH’a kulluk ediyoruz. O ALLAH ki bir kudsî hadiste
“Rahmetim gazabımdan üstündür.” (Müslim) buyurmuştur.
Artık vatan uğrunda ölmek/öldürmek değil de vatan uğrunda yaşamak ve yaşatmak zamanı olduğu kanaatindeyiz. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Müslüman olmanın bize getirdiği bazı sorumluluklar var.
İslâm’a göre neyin doğru, neyin eğri olduğunu anlamak icab ettiğinde elbette ki alimler konuşur. Biz de susarak okurlarımızı Mesnevî’nin birinci cildinin 3725-3985′inci beyitleriyle başbaşa bırakıyoruz:
İbadetteki ihlâsı, gönül temizliğini, Hakk’a bağlanışı Hz. Ali’den öğren. O ALLAH arslanını, hileden temizlenmiş bil. Savaşta bir yiğidi alt etti. Hemen kılıcını çekti. Onu öldürmek istedi. O yiğit, her peygamberin, her velînin övündüğü Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü. …O anda Hz. Ali kılıcını yere attı, onu öldürmekten vaz geçti. O savaşçı düşman, bu işe, bu beklenmedik acımaya, bu yersiz bağışlanmaya şaşırdı kaldı. Dedi ki: “Bana keskin kılıcını çekmiştin, beni öldürecektin; sonra neden kılıcı yere attın, beni bıraktın?
Hz. Ali buyurdu ki: “Ben kılıcı, ALLAH rızası için vururum. Ben ALLAH’ın kuluyum. Nefsimin, bedenimin kulu değilim. Ben, ALLAH arslanıyım, nefis arslanı değilim. Yaptığım işler, dinime bağlılığıma şâhittir. Ben savaşta; ‘Attığın zaman sen atmadın, ALLAH attı.’ ayetinin anlamını yaşıyorum[Enfal Sûresi 17]. …Benim kılıcım, haksız yere kana bulanmaz. Nefis rüzgârı, benim merhamet bulutumu nasıl yerinden kıpırdatır, sürüp götürebilir? Saman çöpü değilim; hilim, sabır, adalet dağıyım. Kasırga, nasıl olur da koca bir dağı yerinden koparabilir? İsteğim, dileğim, O’nun iradesi rüzgârından başka bir şeyle hareket etmez. Rûhanî ve cismanî kuvvetlerimin, gönül ordularımın başkomutanı, tek olan, eşi, benzeri bulunmayan ALLAH’ın aşkıdır. Hiddet, öfke padişahlara padişahtır. Fakat, bizim kölemizdir. Ben öfkenin ağzına gem vurmuşumdur.
Hilmimin kılıcı, hiddetimin boynunu vurmuştur da, bu yüzden Hakk’ın hışmı, bana rahmet ve rahat olmuştur. Savaşırken, yüzüme tükürdüğün için nefsanî bir benliğe, öfkeye kapılırım diye kılıcı gizlemeyi daha doğru buldum. ‘Kim ALLAH için severse, kim ALLAH için nefret ederse hadisine uymak, o emri yaşamak istedim.[Hadis-i Şerîf: “Kim ALLAH için sever, ALLAH için öfkelenir, ALLAH için verir, ALLAH için vermezse, şüphe yok ki o müminin imanı kemal bulmuştur.” Feyzü’l-Kadir, c. VI, s. 29.]
Ben ne yapıyorsam, ALLAH içindir. Taklid değildir. Hayale kapılarak, zanna, şüpheye düşerek iş görmedim. Ben görerek iş yaparım….Ben garazdan kurtulmuşum, hür bir adamım. Hür bir adamın tanıklığını dinle, kölelerin tanıklığı bir para etmez. Madem hürüm, öfke, hiddet beni nasıl olur da bağlar?
…Emîrü’l-müminîn Ali, o gence dedi ki: “Ey yiğit, savaşırken sen yüzüme tükürünce, nefsime ağır geldi. Benim huyum değişti. Yapacağım savaşın yanrısı ALLAH rızası için, yarısı da öfkem zoru ile nefsim için, intikam almak için olacaktı. Halbuki, ALLAH’a ait işlerde ortaklık uygun değildir. ALLAH seni kudret eli ile yarattı, süsledi. Sen ALLAH’ınsın, benim mahlukum değilsin. ALLAH’ın yarattığını, yine ALLAH’ın emri ile kır, dök; ‘Dostun camına dostun taşını at.’ demişlerdir.”
Hz. Ali’nin düşmanı, bu sözleri işitince, gönlünde Hakk nûru parladı, imana geldi. Dedi ki: “Ya Ali, meğer ben seni fena huylu kişilerle kıyas ederek, hata etmişim, cefalara düşmüşüm ve seni başka türlü insan sanmışım… Ya Ali, bana kelime-i şehadeti öğret ki, seni zamanın en üstün, en yücesi olarak gördüm.” O yiğidin kabilesinden, en yakınlarından elli kadar kişi, bu vak’a üzerine şevkle, aşkla dine yöneldiler, müslüman oldular. Hz. Ali böylece, hilim kılıcı ile bunca halkı, bunca insanı kılıçtan kurtardı. Hilim kılıcı, çelik kılıçtan daha keskindir. Belki, yüzlerce ordudan daha fazla üstünlükler elde ettirir.
11 [?]

54 Yorum
Yazan:saldiray Tarih: Ara 5, 2007 | Reply
Mehmet bey yazdıklarınız olması gerekenleri çok açık bir şekilde ortaya koymuş. Fakat yapılanlarla yapılması gerekenler arasındaki fark da çok büyük. Türkiye Cumhuriyeti bu dökülen kanı bitirmek adına teröristlerle iletişim kurmaya bile çalışmazken (“teröristle masaya oturulmaz”), gelecekte teröristlerin affedilmesini beklemek şu aşamada gerçekçi değil.
Yazan:ahmet Tarih: Ara 5, 2007 | Reply
pkk cı kürtler kürt devleti kurmak istiyorlar. türkiyeyi istiyorlar. istanbulu,izmiri,ankarayı.
hiçbir pkkcı kürt kalmayıncaya dek savaşa devam. bunlar bazı devletlerin taşeronu marksist kürtlerdir. bunlar kesinlikle kürtlerin içinden temizlenmelidir.
Yazan:Talha CAN Tarih: Ara 5, 2007 | Reply
Mükemmel bir yazı Mehmet Bey,
denge en büyük silahımız olmalı, ne nefret-kin ne de şecaatsizlik… Bunu dualarımızda dahi göstermeliyiz; bu alçak oyunların sahiplerinin öncelikle ıslahı, olmazsa iflahı ancak o da olmazsa helakı…
Tekrar teşekkürler…
Yazan:ali kurtar Tarih: Ara 5, 2007 | Reply
Merhaba.. ben buradaki safsatalardan rahatsız oldum.. okuduğum zaman aklıma gelen ilk düşünce “emperyalist zengin devletlerin, Türkiyeyi parçalamak için kiraladıkları güruhun fikri(!)” dedim ve arkasındanada “dindarların değil dini politikaya alet eden dincilerin, müslümanlığı , hristiyanlaştırmaya çalışanların fikir(!)leri” dedim.
Bu münasebetsiz fikirlerinizle herkesi kandıramazsınız. Ama sizede birşeyler söylememe fırsat verdiniğiniz için, içimden gelmesede teşekkür ediyorum. Derin düşünceleriniz sizin olsun.. Ben katkıntısız TÜRKüm övünüyorum.. Katkıntısız eksiksiz müslümanım övünüyorum. Alahın varlığına birliğine , Kuranıkerime noktasıyla virgülüyle inanıyorum. Her gün dini vecibelerimide eksiksiz yerine getiriyorum. Yapmayanları, inanmayanları kınamıyorum. Bana ailem 6 yaşında iken bunları öğretti. Ne öğretti ? Özetle şunları anlamlarıyla öğretti. ” Rabbim ALLAH, nebim Hz.MUHAMMED, imamım itikatta MATURUDİ, amelde İMAM-I AZAM EBU HANİFE”. Bana bunları öğreten eğiten ana-baba ve büyük atalarımdan ALLAH razı olsun. Beni ilkokuldan Hava Harb Okulunu bitirene kadar okutan eğiten hocalarımdan ALLAH razı olsun. Çünkü onlar bana TÜRK olmanın ne anlama geldiğini, dünyada hiç bir ırkın bu kadar medeni olmamadığını, 16 devlet kurmuş olduklarını, emperyalist hıritiyan dünya ve siyonist yahudilerin üzerinde yaşadığımız vatanı nasıl elimizden almaya çalıştıklarını öğrettiler. Bir çok sivil-asker osmanlının yapmaya cesaret edemdiğini, aklından bile geçiremediğini MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün gerçekleştirdiğini öğrettiler. Bana öğretilenlerden bu dünyada iki tane büyük MUSTAFA’nın olduğunu daha onbeş yaşında kendimce akl ettim. Birincisi Hz. MUHAMMED MUSTAFA. İkincisi MUSTAFA KEMAL ATATRÜRK. Bu öğretilerden dolayı da “laik” bir müslümanım, ırkçı değilim. Eğer müslümanlığa gerçekten inanıyorsanız lütfen İmam Maturudiyi okuyun. Okurken de elinize Türkçe açıklamalı bir KURAN-I KERİM alın. Ne kadar örtüştüğünü görürüsünüz. IRKÇI değilim deddim..evet değilim. Türküm, aslımın nerden geldiğini biliyorum. Anadoluya geldiğimizde buralarda yaşayan çeşitli ırkların ve inanışların var olduğunu biliyorum. Irkımız Orta Asyada “göçebe” yaşadığından gittiği her yerdeki kendinden olan veya olmayan insanlarla iyi geçinmeyi bilmiş kimseye saldımamaış yok etmemeiş ve insan saymıştır karşısındakini. Eğere aksi varit olsaydı “savaşçı” ve “yenilmez” karakteriyle Anadoludakileri yok ederdi ama etmedi. Çin yazıtlarına baktığmızda Türklerin yanında Kürtlerin de mevcudiyetini görmekteyiz. Her ne şekilde olduysa olmuş bizimle beraber Anadoluya gelmişler..beraber acı soğanı, ekmeği paylaştık… vatanı beraber savunduk.. beraber müslümanlığı kabul ettik. Sonra onlar yaşadıkları güneydoğu Anadoluda kan içici pislik arap istilacıların etkisi ve kültürleri ile olumsuz yönde değiştiler. O zamanki çetin doğa koşullarının da etkisi ile kendi içlerine kapandılar. Bazan farsların bazan arabların etkisi ile konuştukları dil değişti. Köyden köye , mezradan mezraya bile anlaşılamayan “dil” oluştu. Bunun ispatı, Pazarcık (Kahramançmaraş) ilçesi ile Elbistan (Kahramanmaraş) kürtleri kolay kolay anlaşamazlar. Bu durum Doğu Anadolunun birçok yuöresindede böyle..
Benim ve TÜRK milletinin KÜRTlerle bir alıp veremediğimiz yoktur. TÜRK_KÜRT ve diğer Anadolu halkları ERZURUM Kongresinde Misak-ı Milliyi imzaladılar. Emperyalizme kaşı birlikte savaştılar. Emperyalist devletler Yıkamadıkları, teslim alamadıkları vatanımız bölmek için genç cumhuriyeti yoketmek için maalesef Kürtleri kullandılar. Kısaca o yöredeki insanlarımızı kullandılar. Ve batı hiç bir zaman bu fikrinden vazgeçmedi. 11 nci yüzyıldan bu yana Haçlı Seferleri devam ediyor. 1960 lı yıllarda bazı kimseler büyük sömürü yazıları ile kürtlerin ve güneydoğunun ezilmişliğini dile getirdiler. Memleketin nersi zengin ve kalkınmışki ? Lütfen akıllı ve vicdanlı olun. Ben güneydoğuda 4 yıl dağ-bayır köy-kasaba mezra dolaştım. Orada ne “yok” ise sözgelimi İspartanın, Sivasın, Adpazarının köylerindede yok. Anadolunun diğer yöreleri çok kalkınmışta kürtlerin yaşadıkları yerler ihmalmi edilmiş. Eğer bunu savunuyorsanız ve bu düşünceyle PKK’ya af istiyorsanız ya siz buı ülkenin gerçeklerini ve emperyalizmin niyetini bilmiyorsunuz, kusura bakmayın öbür şıkkı söylemeye dilim varmıyor. Lutfen mukayese için Anadolu gezisine çıkın. Televizyonlarda zaman-zaman gösteriliyor..Kürt bilne ağanın beş karısı , ne bileyim elli çocuğu torunu..vs. Ey ahali bu yöre dışındaki “erkeklere” ben dahil haksızlık edilmiyormu ? Besleyip okutup, eğitebileceğinden fazla çocuk yağparsan, ve bakamazsan sahip olamazsan birileri onları alır ve sahip çıkar. Al sana PKK, tu kaka..vs. Devletin yaptığını tahrip ederler , vergi indirimi onlara.. ama onlar sabahtan akşama kadar kahvede oturur sigara içerler. Üretecekleri bir şey yok. Ağalık halen sürmekte. Bu ağalardan biriside PKKnın siyasi sözcüsü. Şimdi kalkmış abuk-sabuk bir yazyla PKK’ya af. Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunupta “az düşünen” beyinler. PKK’a af demek dün bu ülkeyi yutmak için gelen ve halen vazgeçmeyen emperyalizmi affetmek demektir. PKK, KÜRT değildir..uyanııııın.. üsküdarda sabah değil gün batımı oldu. Birinci ve ikinci dünya savaşından sonra kendine çeki düzen veren emperyalist ülkeler İRANda yıllarca petrol için kan döktüler. Akan kan müslüman kanı idi. Birinci ve ikinci körfez harekatıyla IRAK’ı igal eden A.B.D ve onun hamamoğlanı pardıon şamaroğlanı ingiltere eski başkanı “Yes SİR” MR BLair kan döktüler ve döküyorlar. Dökülen kanlar arapları sevmesemde müslüman kanı, TÜRKmenlerin ve hatta Kürtlerin kanı.Şimdi bazı saflar A.B.Dnin orada bir KÜRT devleti kurdurarak KÜRTLERİ DESTEKLEDİKLERİNİ SANIYORLARDIR. Emperyalistler bazılarını tuvalet kağıdı gibi kullanır sonra helanın dibine atarlar. Dün bize karşı PKKyı kullanıyorlardı. Şimdi yalanda olsa dünyaya karşı PKK terör örgütüdür diyorlar. Bu gayet normaldir, çünkü hıristiyan emperyalistlerin eski huyudur bu. Yarın bu bölgeden gidecekler İran, Irak, Suriye halkları bizbize kalacağız. İnsanca birbirimizin yüzüne bakmak istersek A.B.D nin ve ABnin oyunlarına gelmeyiniz. TEKRAR SÖYLÜYORUM, PKK’YI AFFETMEK A.B.D’Yİ VE İSRALİ AFFETMEKTİR. Ben yöre insanın çok iyi tanırım. PKK eğer silah zoruyla insanları sokağa dökmese kimse PKK için sokağa çıkmaz. Benim ve TÜRKlerin Kürtlerle bir sorunu yoktur. Aksini düşünen gidip aile yaspılarını incelesin. Güneydoğuda insanlarımız o kadar karışık evlilikler yapmışlarki inanamazsınız. Siz kimi kimden ayırıyorsunuz. Milletlerin dil birliği vardır. Adıyamanın köyündeki Pazacık halkını anlamaz.. Diyarbakır da yaşayan Karstakini anlamaz.. Bu durumu örtmek için emperyalist güçler KÜRT enstitüsü kurdular Kürtlere “dil icat ediyorlar”. Halbuki Kamçakta yarımadasından İngiltereye kadar, Fin topraklarına kadar bazı farklarıyla TÜRKçe konuşan anlaşan insanlar bulabilirsiniz. TÜRK olmaktan utanan, sonra TÜRK bayrağıyla resim çektirenlere duyurulur. ATATÜRK düşmanı , emperyalist uşakları eğer tartışmak istiyorlarsa ben buradayım. Para uğruna emperyalist uşağı olamadım, olmayacağım. PKK’yı affetmiyorum. PKK, kendini ilk duyurduğu olayda bir Kürt köyünü basmış, çocuklar, bebekler dahil herkesi öldürmüştü. Ne çabuk unuttunuz ? Onva “insanın kanını” döken örgütü nasıl affedersiniz. 1915 de Ermeniler Kürt Türk ayırımı yapmadan bebekler dahil yüzbinlerce insanı yok ettiler. İnanmıyorsanız tarihi kayıtları inceleyin. Peki ben buradan dedeleri ermeni katiller tarafından öldürülen Kürtlere soruyorum. Siz ermenileri affediyormusunuz ? Ben Kahramanmaraşlıyım ermeni katillerinin ne yaptıklarımı dedemden çok dinledim ve affetmiyorum. Bu cümleye kinaye olarak tekrar soruyorum ermeniler binlerce kürtü öldürdüler onlar ermenileri affediyormu ? Hiç sanmıyorum !. Tarihi iyice araştırın, ingiliz pisliklerinin genç Türkiyeyi yıkmak için Kürtleri isyana sürüklemesinin dışında Türk-Kürt kavgası olmamamıştır. Çok küçük yöresel köy kavgaları hariç bunca birbirmize düşman edilmedik. Uyanın. PKK emperyalist hıristiyan ve siyonist devletlerin yapılandırdığı bir örgüttür. Kürtler Dersimde Kullanıldıkları gibi son Otuz yıldırda kullanılmışlardır.
Türküm, aslımın nerden geldiğini biliyorum. Anadoluya geldiğimizde buralarda yaşayan çeşitli ırkların ve inanışların var olduğunu biliyorum. Irkımız Orta Asyada “göçebe” yaşadığından gittiği her yerdeki kendinden olan veya olmayan insanlarla iyi geçinmeyi bilmiş kimseye saldımamaış yok etmemeiş ve insan saymıştır karşısındakini. Eğere aksi varit olsaydı “savaşçı” ve “yenilmez” karakteriyle Anadoludakileri yok ederdi ama etmedi. Çin yazıtlarına baktığmızda Türklerin yanında Kürtlerin de mevcudiyetini görmekteyiz. Her ne şekilde olduysa olmuş bizimle beraber Anadoluya gelmişler..beraber acı soğanı, ekmeği paylaştık… vatanı beraber savunduk.. beraber müslümanlığı kabul ettik. Sonra onlar yaşadıkları güneydoğu Anadoluda kan içici pislik arap istilacıların etkisi ve kültürleri ile olumsuz yönde değiştiler. O zamanki çetin doğa koşullarının da etkisi ile kendi içlerine kapandılar. Bazan farsların bazan arabların etkisi ile konuştukları dil değişti. Köyden köye , mezradan mezraya bile anlaşılamayan “dil” oluştu. Bunun ispatı, Pazarcık (Kahramançmaraş) ilçesi ile Elbistan (Kahramanmaraş) kürtleri kolay kolay anlaşamazlar. Bu durum Doğu Anadolunun birçok yuöresindede böyle..
Yazan:ali Tarih: Ara 6, 2007 | Reply
sen neyi afetmekten neyi bağılamaktan bahsediyorsun analar ağllıyor onbinlerce şehit vermişiz bunların anaları babaları kardeşleri bacılarını da hesaba koyarak konuşun herşeye pkk gözüyle bakmayın birde bu yaşadığın TÜRKİYE gözüyle bakın pkk acındırarak yazılarınızı yazıp pkk destek vermeyin birde gözünüzde kapalıysa açın pkk ve arkasındaki devletlerin amacı TÜRKİYE yi bölmek…
Yazan:a_sunay Tarih: Ara 6, 2007 | Reply
Bugün bu konuşmaların yerini barış huzur ve refah türkiye için konuşsaydık arkamızdan gelen nesilin ne kadar huzurlu ve mutluluk dolu günlerin beklediğini düşünebilirdik.ama bu okadar zor ki .şimdi öyle bir hale geldikki bize silah çekene af çıkarmaya en enterasanı ise doğuda köyleri basıp çoluk çocuk kendilerine hizmet etmeyen KÜRT vatandaşlarımızı dahi öldüren bu insanlar başta kime ve neye hizmet ettiklerini bilmeyen cahil gözü dönmüş ana baba kardeş sevgisinden mahrum bir avuç çapulcudur.bunların üzerinden derin siyaset malzemesi yapan herkes onlar kadar şuçludur.Biz ULU ÖNDER ATATÜRK ÜN emanetlerine sonuna kadar bağlı TEK VATAN , TEK MİLLET,TEK BAYRAK altında birleşiriz.Türkiyede sadece TÜRK-kürt yoktur.Diğer etnik kökenlerde vardır.peki neden onlar provakasyona gelemektedirler.O etnik kökenlerin geçmiş tarihlerine bakarsanız her zaman OSMANLININ yanında olmuşlardır.Şu an PKK kimlerin hakkı için dağlardadır.Arkasındaki bölücü güçlere hizmet eden bir avuç zavallıdır.üç kuruşa satıldıklarını bile anlamayan,eline verilen silahın hangi bedelle verildiğini bilmeyen bir avuç cahildir.ülkemizde polisinden askerinden öğretmeninden memurundan işçisinden … kürt vatandaşımız yok mudur?biz türkten ne farkı var .yasalar bize farklı onlara farklı mı?çalışıyor batıdaki kürtlerin beraber yaşamda sorunu yokta kendi toplumuyla beraber olan gruplarda mı sorun .Asıl sorun şimdiye kadar Doğuya verilen önemdir.Verilmediğinden bu gün başı boş kalmış bir kültürün onlar üzerinde her oyunun oynanmasıdır.çok acı ama gerçek .bu gün diyoruzki hadislerden peygamberlerden ondan bundan eline silahı alanın imanı allahı peygamberi olurmu ?sizde başbakanın izindesiniz galiba,yazınızda sizde dinin üzerinden siyaset oluşturan insanları cahil konumuna sokan bu yazılarınızdan vazgeçin. YA SEV YA TERK ET.VATAN BÖLÜNMEZ BAYRAK İNMEZ.
Yazan:m.akran Tarih: Ara 6, 2007 | Reply
Bence safsata salatasından başka birşey değil yukarda yazılanlar, Sen neyi af ediyorsun onları dağa Türklermi çıkardı kendi tercihleri, ülkenin varını yoğun bomba diye dağlara yağdırtan onlar değilmi, ne çabuk unuttun masum öğretmenlerin katledilişini onlar insan değilmiydi, onların anaları babaları yokmuydu, şimdide sizin gibi safsatacılar çıktı, çünkü PKK köşeye sıkıştı şimdimi müslüman olduğunuz aklınıza geldi daha önceleri müslüman değilmiydiniz.Bu kürtçüler faşistinde faşisti hitler bile onların yanında masum kalır onun için bunları affedecek olanları bu millet afettemez ama allahta affetmez. AFFI ÇIKARANLAR ŞİMDİ NERDELER- BİRİ GEBERDİ GİTTİ DİĞERLERİ TARİHTEN SİLİNDİ. DEMEKKİ BU MİLLET AFFETMİYOR.
Yazan:Kelesoğlan Tarih: Ara 6, 2007 | Reply
70 milyonluk ülkenin %10 Kürt ediyor oda gerçek olsa onlar kendilerince bağımsızlık savaşı verecekler toprak koparacaklar güney kürdistanın yanına kuzey kürdistanı ilave etmeye çalışacaklar, Bana atalarımdan kalan bu toprakları ben onlara bırakacağım Tasımı tarağımı toplayıp gideceğim birde müslümanlık diyeceğim, öylemi!!!!!!!!!! Bunu yazarınında PKK olduğu kesin.
Yazan:kamil Tarih: Ara 7, 2007 | Reply
sitenizi şöyle bir gezdim de aklıma şu ata sözü düştü ” it ürür kervan yürürr” anadoluda saf müslüman türk halkı böyle diyor
TÜRK MİLLETİ NE DİYORSA OOOOOOOOOOOOO
at izinin it izine karıştığı şu günlerde her şeyi biliyor hayretle izliyor ve not ediyoruz
ve şunuda asla unutmayın başkalarına layık gördüğünüz her hak TÜRK içinde geçerlidir .
türk gençliğinin bu hakkı gençliğe hitabede vardır luzumunda kullanılacakır ……..
Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Ara 8, 2007 | Reply
Degerli Yorumcular, özellikle de öfkesiyle gözleri kamasmis olan arkadaslar,
Atatürk, Alpaslan Türkes, 70 milyonluk Türk Milleti veya 1.5 milyar müslüman veya 6 milyarlik insanligin tamami her konuda bir seyler söyleyebilir, sitemize 6 milyar yorum birakabilir.
Ama bu sözlerin toplam agirligi bir kum tanesi kadar bile etmez ALLAH’in sözleri karsisinda.
ALLAH’in sözlerini anlamaktan öte yasamis ve etrafina yasatmis olan bütün Enbiya ve Evliya karsimizda binlerce günes gibi parlarken elbette aklimiz ve kalbimiz bir kum tanesini dinlememizi emredemez bize.
Müslüman olmak demek domuz eti yememekten mi ibarettir? Inandigimiz gibi yasamayi unutup yasadigimiz gibi inanmak olur mu?
bir imam size gelip “pazartesi zina yapilirsa günah olmaz” veya “yagmurlu günlerde domuz yenebilir” derse cevabiniz ne olur?
Su halde kin tutma ve affetme konusunda ALLAH’in emirleri bu kadar açikken bizler ne hakla “PKK istisnadir, bu kosullar altinda ALLAH’in emirlerine uymasak da olur” diyebiliriz?
Selam, saygi ve muhabbetle
Yazan:Alper Yılmaz Tarih: Ara 8, 2007 | Reply
Ben Trakyalıyım. Trakya’da pek çok yerde insanlar işsiz. Ama Silahı eline alıp bu ülkenin asker evlatlarını öldürmüyorlar. Çoğu Trakya köylüsünün ilk okul ve ortaokul çağındaki çocukları soğuk kar kış demeden (Doğu ve Güneydoğudaki gibi) taşımalı sistemle okula gidip geliyor. Ben kendim yamalı pantolon ve altı delik ayakkabılarla okudum. Eğer dağa gerçekten çıkacak biri varsa o da benim. Ama biz bütün bu olumsuzluklara rağmen vatan toprağını bölmeye çalışmıyoruz. Aksine birlik beraberlikten bahsediyoruz. Sadece Güneydoğu Anadolu veya Doğu Anadoluda mı olumsuz şartlar var. Türkiye’nin her yerinde var. Oradaki çocuklar dağa mı çıkıyor PKK ya mı katılıyor. Bırakın bu safsataları. Eğer Suç varsa ceza da vardır ve haktır. Şahsi olarak birine saldırı varsa o belki şahsi olarak affedebilir. Ama Devlet Kanunu uygular ve gereğini yapar. Bununla mükelleftir. Eğer Zırt pırt af ilan edilirse kanunları kimse takmaz. Rahşan Affında olduğu gibi. Suç işlemiyenlerin günahı ne o zaman diye adama sorarlar. Eğer PKK lılara genel veya kısmi af ilan edilirse her kes kendi kanununu uygulasın o aman kim kim öldürmek isterse, kim neyi almak isterse, kim hangi bankayı veya devlet kurumunu dolandırmak isterse dolandırsın o zaman. Nasıl olsa af diye bir kavram var bu memlekette. Bir de şunu söylemek istiyorum. O yazıyı yazan şahıs şunu unutmasın. Osmanlı zamanında Padişahlar devlete karşı yapılmış suçları kesinlikle af etmemiştir. O padişahlar ki islamiyeti senden benden çok daha iyi yaşayan bilen insanlardı. Şimdi Sen Beyzade çıkmışsın siz Allah’tan daha mı iyi bileceksiniz gibi sözlerle insanların dini duygularını şahsi veya bir grubun (PKK)lehine kullanmaya ve kamuoyu oluşturmaya çalışıyorsun. Ben de sana şunu söylüyorum. Bay herneysen sen Osmanlı Padişahlarından daha mı iyi biliyorsun ve yaşıyorsun islamiyeti. Örneğin Yavuz Sultan Selim (Doğuda neler yaptığını iyi bilirsin) Hadi koy git yoluna bakayım.
Yazan:MEHMET Tarih: Ara 8, 2007 | Reply
ne yapmak istiyorsunuz onları affetmek gibi bir düşünceye sahip olmak onlara sempati duyuyorsunuz anlamına gelmiyor mu ? Allahı bilen sizler Allahsızları mı affetmemizi istiyorsunuz bence çok yanlış bir konu seçmişsiniz siz kimden yanasınız açık yazın bilelim.
Yazan:alperen Tarih: Ara 9, 2007 | Reply
Ah be güzel kardeşim. sizde hiçmi akıl yok. ben sadece bu düşüncelere gülerim. düne kedar kardeş olarakbildim bundan sonra da böyle bileceğim. ne özgürlüğü ne pkk sı. sahilleri sattık. sıra sizinde sonradan satacağınız (ABD’ye) sizin deyiminizle kürdistan benim deyimimle güney doğu ANADOLU kaldı.
Yazan:tunahan Tarih: Ara 9, 2007 | Reply
Sizinde pkk sempatizanı olduğunuz ortada şimdide internet aracılığı ilemi kendize sempatizan kazandırmayı düşünüyorsunuz. bu ülkenin evlatları şehit oluyor. bu topragı koruyorlar bir çok ocak battı şimdiye kadar bu vatanın hem evlatlatlarını şehit edecekler hemde bu vatana göz koyacaklar. bizde utanmadan kalkıp iyi yaptınız bu vatanda pkk nın da hakkı var gelin alın sizi affettik bu şerefsizliktir. pkk resmilerini acındırmak içimi şehit kardeşlerimizin altına koydunuz. bu ne kadar rezillik beee. işiniz nu vatanı bölmek ve pkk yı haklı çıkarmakmı allahın laneti üzerinize olsun
Yazan:Mustafa İSLAMOĞLU Tarih: Ara 10, 2007 | Reply
Sayn Mehmet Yılmaz düşüncelerinizden anlaşılıyor ki kendinizi çok zeki,çok müslüman(vaaz vermeye yetkili) zanneden ancak işin esasında açıkca pkk yandaşlığı yapan birisiniz.Ya da (ki bu iyi seçenek) gündemden,ülkede olan bitenden haberiniz yok,oturmuş sırf birşeyler yazmış olmak adına laf salatalığı yapıyorsunuz?) Peki bu noktada size sormak istiyorum : Şimdiye kadar affedilen onlarca Pkk militanı affedildikten sonra ne yaptı?.. Önce bunun cevabını verin ve sonra Allah adını ağzınıza alarak birşeyler söyleyin..Eğer bu sorunun cevabını verebildiyseniz ki cevab “tekrar dağa çıktılar” olmalıydı o zaman bize de sizin hakkınızda tek şey düşünmek düşer. O da “boşverin affedelim tekrar çıksınlar en fazla 3-5 şehit daha verir ya öldürür ya yakalarız sonra tekrar içeri atarız,ama orada durmaları dinimizce günah tekrar serbest bırakalım bi kaç kişi daha…” fikrinizdir. Düşünmeyen insanları kandırmak kolaydır.Ama bu işe dahi alet ettiğiniz Allah-ü Teâla’yı kandıramazsınız. Elbet sizde hainliğinizden dolayı en geç o büyük günde hesap vereceksiniz. Eğer söylediklerimi algılayabildiyseniz ve başta bahsettiklerimdn ikinci kategoriye giriyorsanız size bir nasihatim var : Gözünüzü açın..Teröristi azalan,bitme noktasına gelen,artık kaçacak deliği bile olmayan pKK son noktasına gelmişken,onlara terörist kazandırmaya çalışmayın..
Yazan:Mustafa İSLAMOĞLU Tarih: Ara 10, 2007 | Reply
Son bir şey daha eklemek istedim.. Fatih Sultan Mehmet’i bilmem ne kadar padişah,ne kadar ehl-i İslam sayarsın..Çünkü şu an cahil olduğunu düşünüyorum ve pek fazla bilgi sahibi olmadığını düşünerek kısaca bahsedeyim. Cihan Sultan Peygamber Efendimiz Hz Muhammed Mustafa (S.A.V) efendimizin ta o zamanlardan müjdesine nail olan bir padişahtır. Hocası Akşemsettin Hz. lerini anlatmaye dahi gerek duymuyorum. Şimdi gelelim asıl konuya: Fatih devletin bekası için kardeş katlini vacip kılmadı mı? Buna cevabını çok merak ediyorum? Yoksa sen bu insanlardan daha iyi bildiğini mi iddia edeceksin? Yavuz Sultan Selim Han Mısır a Sefere giderken Efendimiz (S.A.V) önünde yürüdü. Ama Yavuz hiç bir vatan hainini affetmedi,boyunlarını vurdurdu. Buna cevabın nedir? Ben sana kendi cevabımı söyleyeyim mi : Eğer bir ülkünüz var ise, Uhud’da islam ordusuna yapılan gibi arkadan saldıracağınıza,gelin erkek gibi TSK nın karşısında durun. O zaman belki haklı bi tarafınız olur..
Yazan:Mustafa İSLAMOĞLU Tarih: Ara 10, 2007 | Reply
Selam,saygı ve muhabbetle(!)
Yazan:bayındırormancılık Tarih: Ara 10, 2007 | Reply
yukarıdaki değerlendirmeleri okudum bumeseleyibusiyasetcilerin çözebıleceğinisanmıyorum çünkübuişinarkasındadışgüçler var pişmanlıkyasasınıistemesekte çıkacağa beziyor teröre pişmanlık yasasındanfaydalandırılırkendiğertaraftasikortabağkur verğicezalarındanhcizeuğramış evineekmekgötüremiyenlervarbunlarıdadikkatealınması gerekirdiye düşünüyorum
Yazan:bilal Tarih: Ara 10, 2007 | Reply
Değil affetmek onları.vatanımızın bir karış toprağında bile nefes almalrı bize haram diye düşünüyorum.hapisteki yandaşlarının ve dışardakii bir kaç çapulcunun en kısa zamanda leşleşlerini görmek ve şehitr yakınlarımızın bir nebze bile olsa rahat uyumularını isterdim.
saygılarımla
Yazan:Ç-Z Tarih: Ara 10, 2007 | Reply
@M.İslamoğlu,
“..gelin erkek gibi TSK nın karşısında durun. O zaman belki haklı bi tarafınız olur..”
demişsiniz.
Demek pkk elemanları yaklaşık 25 senedir “erkek gibi” TSK’nın önünde duruyor demek ki!
Demek “belki de onlar haklılar” öyle mi,en azından ölüme yürüdükleri için!
Siz bunu öfke ve kin nöbetinde,kaleminizden çıkanın ne olduğunun farkında olmadan yazdınız galiba!
Yazan:Ç-Z Tarih: Ara 10, 2007 | Reply
“Ama Yavuz hiç bir vatan hainini affetmedi,boyunlarını vurdurdu.”
Vatan haini olmak için önce “vatandaş olmak” ve vatandaşlık haklarından mümkün olduğunca yararlanmış olmak gerekir,işte o zaman “hainlik”ten söz edilebilir.
TSK,Türkiyenin doğusuna sefere mi çıktı?
Yazan:Berceneklı Feyalı Hacı CIRIK Tarih: Ara 11, 2007 | Reply
VAY BE KARDEŞİM
Vay be kardeşim gör halimizi
Dağa taşa serildik öle öle
Çakal kurt yer oldu ölümüzü
Taş toprağa sarıldık göre göre
Ağıtlar yakıyor ana bacımız
Derince açıldı yara sızımız
Barış içindir yanar bu özümüz
Yağmur suya karıldık bile bile
Kurşunlar dinlemez feryadı inan
Sarıldık kefene çıkmıyor duman
Şafagın köründe vurulduk aman
Ağık söyler arıldık dura dura
Çiçeği burnunda biz gençlerin
Güveni sayıldık faşist piçlerin
Hedefi olmuşuz zalim güçlerin
Sulu çamur kuruduk sara sara
Öldük diirildik söylediler gazi
Reklam eylediler gördüler bizi
Vatan millet adına verdik sözü
Kurşun değer burulduk sıra sıra
Fezali bir bele bine çıkarsa
Deme bu yarayı doktor sarsa
Neyler tabip haklı olanı körse
Haber geldi sorulduk kara kara
Yazan:Berceneklı Feyalı Hacı CIRIK Tarih: Ara 11, 2007 | Reply
Herhangi bir insanca konuşulmaz,yazılma,toplumun ortak payları ön pilanda görülmezse, işte bu o toplumu o ülkeyi bir gün felaketin eşiğine getirir.Bu dumanlı havadan ve bulanık sudan rand çıkaranlariçin geçim kaynağı yaratılır.O ülkede yaşayan her din.ırk çeşitli kültürden insanların üzerindeki yasaklar kalkmalı. bu iş için o ülkenin insanları vatandaşları elbirliğinde huzur içinde yaşamak için mücadele etmeli.Devlet burda hepsine eşit mesafede olmalı bu toplum katmanlarının barış içinde yaşamalarını korumalı. Bana göre kısada olsa anlatmaya çalıitığım doğru olsa gerek saygılar.
Bir şiirlede seslenmek isterim.
DOĞUDA HESAPLAR
Kapital bezirgan çattı silahın
Doğuda hesablar petrole niyet
Kim dinler ezilen halkın ahın
Doğuda hesablar petrole niyet
Pilanlı savaşla halkı bölmeye
Siyaset yapılır haklı olmaya
Üretir silahı insan vurmaya
Doğuda hesablar petrole niyet
Ölenle öldüren savaşda erdir
Gerçek oki bilinmez sanki sırdır
Avrupa amarika kırdır ha kırdır
Doğuda hesablar petrole niyet
Talaban barzani sahne piyonu
Kapital döyüztler oynar oyunu
Yelpaze randcılar alır payını
Doğuda hesablar petrole niyet
Geçmişte ingiliz savaşı yaptı
Doğuda kaynayan petrolü kaptı
Üretimde aslan payını sattı
Doğuda hesaplar petrole niyet
Türkün ve kürdün hesabı almaz
Yapılan savaşı yarayı sarmaz
Böyle gidişle göz yaşları dinmez
Doğuda hesaplar petrole niyet
Böl yönet yöntemi hayata geçti
Uygun olan bölge doğuyu seçti
Hesabı kitabı çizmeyi aştı
Doğuda hesablar petrole niyet
Bağlıydı göbegi yıllar önceden
Demirel ile erbakan türkeş;den
Ecevit ;de vardı içinde serden
Doğuda hesablar petrole niyet
Maden;le petrol olmadığı yerde
İnsanın başı hiç girermi derde
Merhamet edilmez türkle kürde
Doğuda hesaplar petrole niyet
Son yüz yılın sinsi paylaşımı var
Kendini yönet dünya olmasın dar
Soguk sıcak iç savaş yaşamı zor
Doğuda hesaplar petrole niyet
Hangi dilde söylesem anlar insan
Fezalim istemez dökülsün bu kan
Yeter be kardeşim gafletten uyan
Doğuda hesaplar petrole niyet
Yazan:emre Tarih: Ara 12, 2007 | Reply
senin gibiler oldukça mehmet bu ülkede terör bitmez ama unutmayınki; sen ve senin gibiler: bu vatan böle kazanılmadı böle kaybedilemez sen pkkya sölicene önce kendin çık bakalım tck nın, türk insanın karşısına. bu vatanı 3 5 çapulcu, 3 5 bölücü, ve senin gibi birkaç ağzıyla oynayan hainler bölemez
Yazan:fizikci Tarih: Ara 12, 2007 | Reply
Bayındırorman,
Abi klavyeni bi teknik servise gösteriver, space tuşu tutukluk yapıyor galiba. :)
Yazan:lazkopat Tarih: Ara 12, 2007 | Reply
AFF ETMEK ICIN COK FAZLA KAN AKMADI MI? onlari affedecegimize türk ve kürt barisi icin cabaliyalim, imkansiz türk ve köpek (pkk) barisi degil.
www.kingeggo.de.tl
turkishmassakaberlin
Yazan:kamil Tarih: Ara 14, 2007 | Reply
doktara görünmenizde fayda
çünkü pkk nın şimdiye kadar yaptıklarının üstünü YÜCE ALLAH’IN ADINI KULLANARAK ÖRTMEYE ÇALIŞIYOSUNUZ tabi bunda sizin dini inançlarınız değilde bence kan ve tarikat bağlantıları yatıyor olabilir ( müslüman pekekelide olabilirsiniz ) ALLAH adını kullanarak mal mülk edinenleri milletin içine fitne fesat sokanlarıve ihanet edenleri kahretsin
Yazan:mr^sair Tarih: Ara 14, 2007 | Reply
Merhaba Derin Düşünce. Uzun bir aradan sonra, yapacağım ilk yorumun bu başlık altında olacağını tahmin etmezdim. Herkesi saygıyla selamlar, ve Mehmet Bey’in yazısı üzerine düşüncelerimi aktarmak adına söze başlarım:
Çizdiğiniz tabloda affın İslâmÎ bir haslet olduğu ve bir mü’minin vicdani ihtiyarından ziyade, bir devletinde benzer bir ölçüden hareketle: ‘affetmek büyüklüğün şânındandır’ türü muhakemeler ile kendi birlik ve bütünlüğüne, silahlı kuvvetlerinin beka ve itibarına, vatandaşlarının can ve mal iktisabı bakımından huzur ve refahına kast eden bir oluşumu ‘affetmesini’ ummak; bu ikisi arasında ahlak ve mantık bağlamında paralellik kurmak yanlış olmanın ötesinde, isnadı düşünüldüğünde en azından ’safça’ bir beklentidir. Bırakın lâik bir devleti, şer’i bir devlette (teokratik demiyorum) dahi vâki olmayan bir ‘af’ tanımıdır bu…
Bu, hem modern hukukumuz hem de yanlış bir biçimde Sartre’ın varoluşsal hümanizmine benzer bir halet-i ruhiyede analiz ettiğiniz İslâm dininin ‘hoşgörü’sü bağlamında yanlıştır. İslâm, sizin de değinmeye çalıştığınız ‘intikam’ duygusunu ve bundan hareketle işlenen katilleri kesinlikle yasaklamış ya da onu başka bir şekle sokmuş, adına da kısas demiştir. Kısas, misli ile mukabele etmek, misli ile takas etmektir. Maruz kalınan zarar ile verilecek ceza arasında sıkı bir eşitliği gerektirir. Modern Ceza Hukuk’umuzda da, cezaların, suçların ağırlık derecelerine göre önleme ve iyileştirme amaçları göz önünde tutularak adaletli bir ölçü içinde konulması, ceza hukukunun temel esaslarından kabul edilmiş, mevzuatta da ’suç ve cezaların kanuniliği’ biçiminde yer almıştır. Bu hükmü, anayasa mahkemesinin birçok gerekçeli kararında görmek mümkündür.
Af, suç/ceza/infaz hukuku bakımından yararlı olup olmadığı tartışmalı bir yöntemdir. İslâm Hukuku’nda ceza ile hem suçlunun önlenmesine, yani ona bu suçu işleme genişliği veren imkânların (özgürlüğü ve mal iktisabıda bunlardan bazıları) sınırlandırılması amaçlanır; hem de genel olarak kamunun huzuru ve zarar görenin aynı zamanda İslâm toplumu olduğu düşüncesi ile kimi suçların cezasında caydırıcılığı artırmak babında ifşa yolu tutulur nihayetinde suçun önlenmesine çalışılır. Modern Ceza Hukukumuzda da ceza için iki amaç belirlenmiştir ki bunlarda: özel önleme ve genel önlemedir. Af ceza için belirtilen bu amaçlara her zaman uymamaktadır. Affın haddi, kimleri kapsayacağı; af yasasına eklenen ‘özel’ maddeler ile kimi zaman şahsileştirilip siyasileştirilmesi de affın başlı başına sorunları arasındadır.
Sadece en basit ve ilk akla gelen şekli ile ‘af’ istemi, tam olarak neyi istediğinizi ifade etmiş olmaz ve yukarıdaki yorumlarda da olduğu gibi tepkileri üzerinize çekmenize sebep olur. Madem ki elinize kalemi aldınız; o halde ne söylediğiniz kadar onu nasıl söylediğinizin de önemli olduğunu gözden ırak tutmamanız gerekecektir.
İlkin affın kapsamı için ne düşünüyorsunuz? Halen cezaevinde olanlar için mi? Bir ceza indirimi şeklinde mi yoksa büsbütün salıverme yoluna gidilerek mi? Halen askeri makamlarında onayı ile yürürlükte olan etkin pişmanlık üzerinde oynamalarla bir nev’i daha etkin ve geniş bir düzenleme mi? Yoksa bunlarında ötesinde, silahlı eylemlere katılan örgüt üyeleri ve yönetici kadrolarında yer alacağı çok daha cüretkâr bir ‘af’ mı?
5000 kişinin rehabilite edilmesi ve iş sahibi edilmesinden söz etmiş ve bunu bir çözüm önerisi olarak sunmuşsunuz. Tutuklu ve hükümlülerin hem çalışma hayatına alıştırılmaları hem de geleceklerinin güvenceye bağlanması ve topluma kazandırılmaları bakımından olumlu katkı sağlayacağı düşünülerek sigortalı edilerek el emekleri ile ürettiklerinin satışından da gelir sağlayabilmekteler. Bu yolla tutuklu ve hükümlülerin bakmakla yükümlü oldukları aile bireylerine de sağlık hizmetlerinden yararlanma imkanı verilmiş durumda. Ödeme gücü olmayan hükümlü ve tutukluların primleri ise ilgili ve yetkili kurum tarafından karşılanmakta. Bunun için ne gerekli peki? Terör örgütü için de suça karışmamış olmak ve halen yürürlükte olan etkin pişmanlık yasasından yararlanarak adil yargılama talep etmek, ana-baba ocağına dönmek. Bir elinizde silah, sırtınızda mayın, ellerinizde de sözde Kürdistan bayrağı; üstünüzde Öcalan, cebinizde uyuşturucu ve kaçaktan sağladığınız haram kazanç, gayenizde de federatif bir Türkiye hayali varken ‘af’ dilemek pek fazla inandırıcı görülmüyor.
Mehmet Bey; bu noktada takdir edersiniz ki, sınır ve şumülünü belirtmeksizin temenni ettiğiniz af ile, bir inananın tamamen ilahi vuzuh ile hakkından feragat etmesi, uğradıgı zararın üstüne sünger çekmesi, mükafatını Din Günü’nde bulmayı umduğu ‘af’ arasında çok fark vardır.
Pek çok defa, kavramların doğru ve ait oldukları mecralarda kullanılması gerektiğine vurgu yapan siz… Dinin af, merhamet, hakkından feragat, şeklinde; sevap ve Allah rızası umularak yapılan hasletini, hukukî bağlamda çok farklı bir anlama gelen; salıverme, yargılama ve infazın durdurulması, erteleme gibi kavramlarla örtüştürmeye çalışarak aynı hatayı işlemiyor musunuz?
Bir mü’min, Allah rızasını umarak hakkını helal edip affedebilir; ama devletler hukukunda ya da başlı başına hukuk da hakkını ilahi bir makamın adaletine sığınıp, Din Günü’nün tecellisine iman ederek mağdurdan affetmesini istemek gibi bir salahiyeti yoktur. Bir devletin nizamı ve çıkaracağı yasalar, o kanuni düzenleme ile beklenilen moral güç ve sosyo-politik hesapların ötesinde hedefleri gütmekte, en başta toplumsal huzur(bu muallakta kalan mücerred bir kavram değildir, bilakis her iki hukukta da ayağı yere basmaktadır.) ve uzun vadeli bir stratejiye tevessül etmektedir.
Affın inananlar için önemli olduğu vurgusu ile mükafatlarını yevm-ul kıyamette alacakları bir illetin(senet) en cesur hamlesini, ekseriyetin reyini almış olsa da bir o kadar da muhalifin reyi hilafına iş başında bulunan bir hükümetten bekleyip, külfeti siyasetin boynuna yüklemek yanlış olsa gerektir. Böylesi bir imanı olmayan ve tarif edilen tip de bir affa iltifat etmeden dünyeviliğin sahasından çıkmak istemeyen birçok inanç/inançsızlık sahibini de karşınıza almış olursunuz. Affın devletin vatandaşına güvenini ispatlaması adına denenmesi gerektiğini düşünebilirsiniz, ama bu bir taahhüddür ve bu taahhüd ile mütekellif olmak istemeyen kalabalıkların öfkesini kazanma ihtimalide yüksektir, hele hele bunun kararını alırken onlara sormamışken…
Devlet’in vatandaşlarına karşı işlenen suçlardan dolayı affetme yolunu seçmesi, söz konusu vatandaşlarını mutlu etmekte midir? Zarara uğrayan, canı yanan ile; aftan nasibini alan arasındaki hoşnutsuzluğun telafisinde, ve topluma kazandırma savunusu ile hareket ederek, hiç bir suça karışmamış olan halim selim vatandaşın zihninde ’suç cezasını bulmuyor, suçlular ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor’ düşüncesinin oluşmasında ve bunun patalojik bir travma halini alması durumunda, yine hukuki/kanuni olan af seçeneğinin tekrar herhangi bir siyasi(!) kaygı ve müdahaleden etkilenmeden yürürlüğe girmesi kolay olacak mıdır? Şu hal de nasıl bir tutum takınılması gerekecektir?
Cemiyete karşı işlenen suç ile ferde karşı işlenen suç ve buna uygulanan ceza/yaptırım/tazminat/kınama/ta’zir aynı kefede tartılmaz. Bu İslâm Hukuku açısından da farklı bir muameleye tâbi tutulur.
İslâm yalnız failin yahut birden fazla ise faillerin öldürülmesine müsaade ederek cezayı şahsileştirme yoluna gitmiştir ki bu da Modern Hukukun ‘cezaların bireyselleştirilmesi’ amacı ile örtüşür. İkisi de aynı zamanda kısas yerine affı da tavsiye etmek suretiyle insan hayatına büyük bir değer vermiştir. O nedenle ki, İslâm’ın hoşgörüsünden esinlenen bir af beklentisini haklı göstermeye çalışarak, bunun İslâm Hukuku’nun esas ve mebdeleri bakımından da tutarlı ve sahih bir gerekçesinin olduğunu iddia etmiş olduğunuzda; had cezalarının Allah’ın hakkı olmak itibariyle dini bir mahiyetinin bulunduğunu görmeksizin bir hata daha işlemiş oluyorsunuz. Kamusal tesirleri olan böylesi bir mevzuda, hak dururken, şahsî olması hasebiyle umuma bağlayıcılığı olmayan, tamamen vicdani bir ‘hoşgörü’ beyanı ile hüküm çıkarmaya çalışmanız da cabası. Hoşgörü adliyenin kapısından girene kadar hatta o suça teşebbüs etmeden evvel geçerlidir. O kapıdan girdiğinizde hoşgörü değil, ‘hafifletici sebepler’ ve ‘iyi hal’ geçerlidir.
İslâm’dan gerekçelerle af temenni ederken, bunun İslâm Hukuku açısından nasıl bir mânâsı olduğuna dikkat etmemenizi ben yukarıdaki yorumcuların aksine, ‘dikkatsizlik’ olarak değerlendirmeye çalışıyorum. Dilerseniz buna kısaca değinelim:
İslam taammüden adam öldürme fiiline kısas uygular. Ama bu mutlaka uygulanır demek değildir, maktulün yasal varisleri bundan vazgeçme hakkına sahiptirler. İslam Hukuku’nda had cezalarında ise farklı olarak Hukukullah ın ihlali anlamına geldiği için vârisin, velinin af hakkı yoktur. Hem mal çalan, hem de katil yapanlar, işledikleri suç(katil) ‘kısas’ değil, ‘had’ olduğundan asılarak idam edilir ve teşhir edilirler; vârisin, velinin bu durumda ‘af’ hakkı yoktur. Milli Mücadele döneminde de, Kuvva-i Milliye güçleri yerel unsurlar dahilinde, ülke bir işgal ve topyekûn bir savaş halinde bulunduğundan hukukî kararların geciktirilmemesi zaruretine hâiz olması hasebiyle cezayı infaz etmiş, bu durumdaki suçlular idam edilerek teşhir edilmişlerdir. Tabii cezanın infazında(yerine getirme) ululemrin cezayı farklı şekilde uygulama hakkı da var.
Dava hakkının, kararının veliye ait olduğu yalnız öldürme ve sonrasında tövbe etmiş olma(açık bir pişmanlık) durumlarında, veli isterse kısas veya diyet hakkını kullanır, isterse af eder.
İslâm’da Allah’ın Vedüd, Rahim, Rauf, Gafur (c.c) isimleri onun rahmetinin ve hidayetinin sonsuz olduğunun işareti olmasına karşın Cenab-ı ALLAH ‘ın af ve mağfiret tecellisinin ancak O’ndan istiğfar ile bağışlanma umarak, hakiki bir pişmanlığı taşıyan tevbe ile makbul ve kabul olacağıda unutulmamalıdır. Af etmeden evvel, af edilmenin istenmesi; bağışlanmanın ümid edilmesi ve bir daha işlememeye de azm-u cezm-u kasd eylemek gereklidir. Buna ‘diyâneten af’ diyebiliriz. Ayet-i Kerimede ki gibi: ‘Vestağfirillah innallahe kâne Ğafurar Rahiyme…’ Önce istiğfar, sonra Allah ın bağışlayan isimleri…
Hamorabi Kanunu’ndan, Roma Hukuku (Schwarz ın Roma Hukuku Dersleri ) na; İsrail Hukuku’ndan Fatih Kanunnâmelerine kadar ve dahası mecelleye kadar idam/tazminat/sirkat/ta’zir türü suç ve ceza türleri değerlendirilmiş, medeniyetler -kimileri halen daha- bu kaideler ile yaşaya gelmiştir. İdam’ın gayr-i insani olduğu, affın ise en yüce hümanizma olduğuna inananlar bulunabilir, gayet doğal… Ama, sırf bu hesapla hukukun tarihi ve sosyolojik gelişim sürecini tanımaksızın; kısa okuma, eksik işitme ve tek yönlü muhakemelerle, kimilerinin kimilerini ‘gerici’ diye yaftalamasını yadırgarım. İnanın insan okudukça keskin olan yanını daha da törpülüyor. Hayata tek yönlü bakamaz, çok çabuk nefret edemez hale geliyorsunuz. Olayların içinde öylesi taraflar görüyorsunuz ki, zihniniz taammüden işlenen maslahat üzerinde irtifa kazanıyor. Her ânınız düşünceli geçiyor. Buna ‘yakaza’ hali diyorlar… Her neyse… Yorumcu arkadaşlara bu kısmı anekdot kabilinden düşmüş olalım.
Sözünü ettiğiniz ‘af’ hadisesi daha önce de gündeme gelmişti:
Üçlü koalisyon hükümeti döneminde 2000 yılında hazırlanan ve 1999 yılına kadar olan suçlardan dolayı şartlı salıverme ile dava ve cezaların ertelenmesini amaçlayan yasada, TCK’nın 125. maddesini istisna tuttuğu için bölücülük ve terör örgütünün amaçları doğrultusunda adam öldürmekten verilen idam hükümlüleri düzenlemeden yararlanamamıştı, sonradan da idam kalkmıştı zaten…
Önce 2003 yılında imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. protokolü ile barış zamanında işlenen suçlardan dolayı idam cezası kaldırılmış, bir sene sonra da ’savaş ve savaş tehlikesi halinde de’ kaldırılması için 13. protokol imzalanmıştı. Acaba sonuncusunu imzalayarak taahhüdde bulunmamış olsaydık, bugün Meclis kürsüsünde, her zamankinden daha güçlü bir ’savaş’ verdiklerini söyleyenler bu kelimeyi kullanmakta bu denli gözüpek olabilirler miydi?
Malum, 5 milyon 350 bin Kürt kökenli seçmenden yalnızca 1 milyon 700 Bin’i: Türkiye’de şuan apaçık bir ’savaş’ olduğunu ve bunun da ancak ’sözde demokrasi’ yolu ile çözüleceğini savlayan Kürt ayrılıkçı-terör hareketinin siyasi uzantısı bir partiye oy verdi. Ama, Kürt vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu tarafından asla desteklenmedi. Bu kösteklendiği anlamına da gelmiyor. Çünkü, Kürt’lere demokratik teamüller ve müktesebat gereği bir takım haklar isteyen siyasi kanat, kendi için de ılımlı olanlarca bu isteklerin dile getirilmesine asla izin vermedi, verdiğinde de kimlik hassasiyetlerini dile getirmek için seçilen üslup ve figüranları PKK belirledi.
Yukarıda izah etmeye çalıştığım: İslâmi, hukukî, kavramsal ve siyasi veçhelerinin yanında, uluslararası konjönktürde tartışılan bir başka yanı da vardır ve terörle mücadele üzerinde yoğunlaşılmaktadır.
Uluslararası terörizm kapsayıcı sözleşmesi hazırlıkları ile 90′lı yıllardan bu yana üzerinde mutabık kalınmasına çalışılan sözleşmelere, terörün nihai bir tanımının statik hüviyete kavuşturulması adına eklemelerde bulunulmaya çalışılıyor. Taraf olan tüm devletler terör eylemlerini iç hukuklarında suç saymak ve siyasi/ideolojik/felsefi olsun herhangi bir sebeple de meşrulaştırmayacaklarına dair teminat vermeye çalışıyorlar. Çünkü yalnız biz değil birçok ülkede bundan muzdarip. Artık bu tanımları aşan çok çeşitli suçlarla(cyber suçlar gibi) mücadelede çok farklı yöntemler de geliştiriliyor. Ama bunlar arasında affın kullanıldığına rastlamak güç. Bunca zamandır PKK nın terör örgütü olarak tanınması ve gerekli kaynaklarının kurutulması için beklenen uluslararası desteğin ancak son zamanlarda sağlanabilmesi ve terör(devlet terörü hariç) konusunda ortak bir zeminin tesis edilmesi çağrılarının buluştuğu dönemde, af seçeneğini kullanmak ne kadar geçerli ve işe yarar olacaktır kuşkuludur.
Bu ‘af’ seçeneği, sizin de çok sıkı desteklediğiniz AKP Hükümetini’nde gündeminde görülmüyor. En azından sizin tarif ettiğiniz biçimiyle görülmüyor. Açıkçası, terörle mücadele yasası hazırlanırken AKP bir terör tanımı -ki farklı ve oynak tanımlar var- üzerinde çalışmıştı. O tanım göz önüne alındığında, AKP nin sizin bir başlık atıp, altını dolduramamanıza benzer şekli ile ‘af olsun torba dolsun’ nev’inden bir ‘af’ çıkarması olası görülmüyor. Yapması gerekenin; güvenlik güçleri ile birlikte, tüm bölge ülkeleri ile koordinasyon halinde, mümkün olan tüm imkânların seferber edildiği bir terörle mücadele politikası yürütmek olduğunun bilincinde hareket etmeye çalışıyor.
Mehmet Bey… Adeta bir araştırma tezi hazırlar gibi, planlama ve çalışma esnasında sarf ettiğiniz emeği görmezden gelmenin imkansız olduğu, arşive alınacak nispette; sık sık göz gezdirilerek hatırlanmasına ve ilavelerle de geliştirilmesine imkân sağlayan; incelendikçe okuyucularını, konunun hem tarafı hem de konusu haline getiren, içten bir öz eleştiri mesabesinde yazılarınızı daha önce okumuş ve altında her seferinde bir kaç sayfalık yorum bırakmış biri olarak, bu yazınızın beni hayal kırıklığına uğrattığını üzülerek belirtmek isterim.
Site yazarlarından hiç birinin yazı altına yorum yapmaması/yapamaması ve daha önce de bir yorumum da belirttiğim üzre ‘ahbap-çavuş’ ilişkisi ve hiyerarşisini ta’lim eden ‘derin düşünce’(!) kimliğini, yalnızca bir isnad ve ütopya olarak temennadan öteye götürememesi hakkında da söylenecek sözler var.
Bakanlar Kurulu’na müşavir kıldığınız Mevlana HZ ‘nin oğlu Alaaddin Çelebi’nin, Moğol zulmü ve akınlarına karşı direnirken şehid olmasına; Hazret-i Mevlana ‘nın Moğolları affetmek gibi bir tavsiyesinin olmadığına; Mesnevi ‘den size işaret edebileceğim kimi beyitleri (5. cild 2200-2500 vs..) okuduğunuzda, Mevlana Hz nin üslubu ve derinliğinin, onu yüzeysel okuyarak ve spontane mesajlar (herkesi affet gibi) çıkarılarak anlaşılamayacağından söz etmedik, ama sağlıklı bir kanaat edinmek için çabalayacağınızı düşünüyorum. Dahası Hz. Ali’nin affeden bir gönül yüceliğinin olduğundan dem vurduğumuz gibi, zalime ve fitneye karşı kılıcının ne kadar da keskin olduğundan da söz etmedik. Belki daha sonra…
Sizi okudukça bazen aklıma Bekir Bey’in kulaklarını çınlatmakta gelmiyor değil hani…
Beni okuduğunuz için teşekkür eder, saygılar sunarım.
ve sâir…
Yazan:moon Tarih: Ara 14, 2007 | Reply
ben size katılmıyorum yazınızı tam okumaya tahammül edemedim eğer ailenden birini kaybetseydin böyle düşünürmüydün oturup önce bunu düşün
Yazan:MY Tarih: Ara 14, 2007 | Reply
Sayin MrSair,
Sizi okumaktan memnuniyet duydum.
Bu yazinin maksadini anlamak için içinde link verdigim 4 yaziyi okumus olmak gerekiyor.
Özetle Türkiye’de terör yapan tek güç PKK degil. Devlet eliyle terör yapilmis uzun bir dönem var “çok yakin” tarihimizde.
Islemeyen bir yargi sistemimiz var. Yasalarda tarif dahi edilmemis suçlardan hüküm giyen insanlar var.
Bunlar yokmus gibi, Türkiye bir Asr-i Saadet yasiyormus gibi PKK’ya kapilmis gençleri herseyin tek suçlusu görmek bir Müslümana yakismaz.
Yoksa kendimizi Mevlana’nin mirasçisi ilân etmeyi birakalim, Mevlana sekeri yiyelim, Mevlana yüzügü takalim, Sema “gösterilerini” defile ile yapanlara da kizmayi birakalim.
Kendi adima “içi bosalmis” ve folklorik bir Islam istemiyorum.
Gene de herseyin en dogrusunu bilen ALLAH’tir.
Muhabbetle
Yazan:MY Tarih: Ara 14, 2007 | Reply
“‘ahbap-çavuş’ ilişkisi ve hiyerarşisini ta’lim eden ‘derin düşünce’(!) kimliğini,…” (MrSair)
Siz militaristsiniz diye gördügünüz her gruba askerî bölük muamelesi yapmayin :-)
DD bir grup arkadasin kurdugu bir fikir platformudur. Ne fazla ne de eksik.
Yazan:mr^sair Tarih: Ara 15, 2007 | Reply
Merhaba Mehmet Bey;
Siz militaristsiniz diye gördügünüz her gruba askerî bölük muamelesi yapmayin:-)
Kısa bir hatırlatma ile söze başlayalım olur mu: ?
Derin Düşünce ‘de, ‘Düşünce Teröristleri’ adlı başlığın altındaki tartışmaların ardından, mr^sair ‘in de ‘fikir platform’unuzdan uzak tutulması gereken bir ‘militarist’ olduğu konusunda dikkatli olunmasına dair ikazları dile getirenin siz olduğunu açıkçası tahmin etmiştim. Yorumlamadan önce takip ederek okumayı ve kime yorum yazdığımı da araştırmayı adet edinmişimdir. On defa okur bir defa yorum yazarım. Suat Bey de o başlık altında beni kategorize etmek için, son derece abartılı ve isabetsiz kavramlar seçmişti; ama kendisinin bana olan desteğini sürdüreceğine dair teminat vermesi ve çağrısını devam ettirmesi, müsterih hislerle samimiyetinden emin olacağım izlenimi uyandırmıştı. Sonradan grup içinde bir huzursuzluğa ve adam kayırmacılığa sebep olmasından imtina ederek uzak kalmanın münasip olacağını düşündüm. Zor durumda kalmasını istemem. Kendisini her zaman samimi bulmuşumdur. Ama bu hislerim sizin için maalesef ki geçerli değil.
Evvel ki tartışmaların akabinde, 19 Temmuz tarihinde ‘Haydi Savaşa’ başlığı altında, aşırı Türkçü-Turancı arkadaşların afakî yazımlarının geçtiği bir sırada ve tam da bu ‘militaristlik’ sakızının ağızda gevelendiği esnada, kısa bir özet ve sorularım olmuştu. Aşırı Türkçü-Ulusalcı-Turancı söylemler ile başlığa refakat edenlerin yorumları altına yazmış ve güya beni ‘militarist’ olarak sınıflandırıp teşhis etmenize sebep olan yazılarımı aktarıp kimi sorular sormuştum. Şöyle idi:
Önümüze enteresan numuneler çıkıyor ve hak etmediğimi düşündüğüm kavram yakıştırmalarının menzil ve tesirini artıran muteber insanların, bu çıkışlar karşısında, “kurunun yanında yaşta yanar” tarzında mı meseleyi açıkladıklarını merak ediyorum.
Şöyle yazdığım için:
beni destekleyeceğini söyleyerek, davetini sürdüren büyüklerimizce: Orduyu kutsallaştıran bir militarist…
diyerek, sivil ve askerî hataların altını çizip, tek başına birinin yüceltilip diğerine buğz edilmesinin yanlışlığına ve karşılıklı güvenin geliştirilmesine temas ettiğim ve bunu da;
şeklinde ifade ettiğim için… Beni gizli niyet ve planları olup, sağ gösterip sol çakmayı hedefleyen bir muzır muhalif pozisyonda, Tağut’a hizmet eder halde görenlere:
Dediğim için; cehalet değilse safdillik göstermekle eleştirilmiştim.
Acaba, Lâiklik ve Lâisizm ayrımında gösterdiğiniz rikkati iş Orduya geldiğinde, ona olan küskünlük ile birlikte halk nezdinde ki moral gücüne işaret edenlere göstereMemeniz ve top yekûn militarist kavramı içine sıkıştırmanız ile sergilediğiniz ikircikli duruşu, şu yukarda ki numune için de gösteriyor musunuz? Kullandığınız kavramları âdil(!) olarak taksim ettiğinizde benim hisseme düşenlerde aynı mı acaba?
Lâiklik-Lâisizm tanımlamaları yapılıp Lâisizmden kesin şekilde ayrılmaya çalışarak ilkine sahip çıkarken gösterdiğiniz hoşgörüyü; neden, asker içinden Militarizmi çıkararak yapmıyor da, askerden her ağzını açanı adeta her çözümü askerin süngüsünün ucunda arayan kutsayıcı Militaristler olarak tek potada eritiyorsunuz?
Teşekkürler…
O tarihte böyle sormuş ama bir cevap da alamamıştım.
Son cümleniz şöyle: DD bir grup arkadasin kurdugu bir fikir platformudur. Ne fazla ne de eksik.(M.Yılmaz)
Dilerseniz buna sizin de tanıdığınız birinin, yine size yazdığı cümleleri ile cevap vereyim. Kulaklarını çınlatmam boşuna değilmiş demek ki… Kendisi zamanında şöyle yazmış:
DD’yibiz kurduk uc bes genc arkadas ile. Benim niyetim dogru durust bir dergi idi; ama is sulaninca geri cekildim. Bir arkadas haberimiz olmadan sizi davet emis; hadi olsun dedik. DD’ya neyin yakisip yakismadigina karar verme hakkini neye dayanarak kendinizde goruyorsunuz? Edep ya hu! (Bekir L.Yıldırım)
Ve sâir
Yazan:Aborjin Tarih: Ara 15, 2007 | Reply
Faşizan duygularla hareket etmek ne kadar doğru?!…İttihat ve terakki Ermeniler ile ilgil nasıl harekt ettiler ve ülkeyi hangi uçuruma yuvarladılar.Hala bu faşistlerden bu ülke kurtulmayacak mı?Faşistlerden bıkarak dağlara çıkan başka faşistler o faşistlerin ordusundaki zavallı ülkem evlatlarını öldürüyorlar.Bumerang dönüyor ve sahibine isabet ediyor.Bu insanların faşist duygularını azdıran ülkesini seven(!) faşistlerin hiç mi suçu yok.”Türk” de “Türk”, “Kürt” de “Kürt” yoksa “Ermeni”….Yeter artık.Milliyetler üstü bir anlayış olan İslam dininden uzaklaşan yurdum insanlarına yazık oluyor.Artık Kemalist Faşistler,İttahatçı artıkları bu ülkeden kanlı ellerini çeksinler.
Yazan:MY Tarih: Ara 15, 2007 | Reply
@MrSair,
Ayni ülkenin ¨”kafa kagidini” tasiyan 40 bin insan birbirini öldürürken bütün bunlari düsünecek, yazacak zamani nereden buldunuz?
Bol bol dedikodu yapmissiniz kusura bakmayin. Hiç birine cevap vermiyorum.
Had bildirme, koz paylasma meraklisi arkadaslara da genel olarak fazla ayiracak zamanimiz yok. Istemeden kalbinizi kirdiysak affedin, hakkinizi helâl edin. Benim de hakkim size helâldir.
Gelelim asagidaki sorunuza :
Lâiklik-Lâisizm tanımlamaları yapılıp Lâisizmden kesin şekilde ayrılmaya çalışarak ilkine sahip çıkarken gösterdiğiniz hoşgörüyü; neden, asker içinden Militarizmi çıkararak yapmıyor da, askerden her ağzını açanı adeta her çözümü askerin süngüsünün ucunda arayan kutsayıcı Militaristler olarak tek potada eritiyorsunuz?
Sorunuzu tam olarak anladigimdan emin degilim. Anladigim kadariyla :
Mesleklere erdem atfetme Türkiye’de sikça rastlanan bir durum.
AAA Bir hakim nasil rüsvet yer?
AAA Bir doktor/ögretmen nasil tecavüz eder?
Bu saçma bir tavir. Zira tip fakültesinde insan vücudu, hukuk fakültesinde kanunlar ögretilir. Insan sirf kanunlari ögrendi diye erdemli olmaz. içinde varsa bir kimse “ben artik hakim oldum, dürüstlügümle de insanlara örnek olmaliyim” diyebilir.
Nefsin terbiyesi ayri bir konudur. Tahsil cahilligi götürür. Iyilik/kötülük mesleki egitimle alinmaz.
Hal böyleyken er egitimi veya harp okulu okudu diye bütün askerleri EVLiYA ilan etmenin de anlami yok.
Daha önce yazdiklarinizdan anladigim kadariyla üniformali ve silahli kimselere “kafadan” bir 10 puan ekliyorsunuz.
ASKER NEYLERSE GÜZEL EYLER tavri bence militarizmdir.
Bir ordu mensubunun yaptiklarini elestirmek o kuruma saldirmak demek degildir, biliyorsunuz bunu.
Hadise bundan ibaret. Eger tartismak istiyorsaniz kisilerden degil olaylardan, ilkelerden, kanunlarda, dinlerden ve tarihten bahsedelim. tek tek ali-veli muhabbeti yapmayalim. Hepimiz bir gün toprak olacagiz.
Muhabbetle
Yazan:mr^sair Tarih: Ara 15, 2007 | Reply
Her zaman ki sukûnet ve metanetim ile sizi ve okuyanları selamlarım Mehmet Bey;
Sanırım ilk başta beni okurken hissettiğiniz memnuniyet; yerini, söylediklerinizi de gölgeleyen bir tavra bıraktı. Her şeye rağmen daha sabırlı ve hususiyetli bir irade örneği göstermenizi ve dedikodu yapmak, had bildirmek, koz paylaşmak gibi olumsuz nitelemeler yapmadan evvel, isnatlarınızın öfkenizden beslenerek abartılı bir hal almasını önleyebilecek uzman duruşu gösterebileceğinizi umardım.
Karşınızda hayat tecrübesi sınırlı olan bir genç bulunuyor, hem de inanıp bağlandığı uhrevi değerler noktasında sizinle mutabık olan bir genç. Son derece saygılı ve mâkul eleştirisine karşılık olarak, ‘yıkıl şurdan militarist’ yanıtı alan bir genç. Esas teşkil eden konularda uyuşmanıza rağmen, fürûya dair bir mesele de tenakuza düştüğünüz; sadece siyasi bir ayrıntıda uyuşmanıza rağmen, imân ve şuur dünyalarınızın çok çok farklı olduğu birine kıyasla, daha cana yakın bulmadığınız, aksine itici gördüğünüz bir genç.
Muhakkak sizden öğrenebileceğimiz eskilerin deyimi ile ‘lügat-i fasih’ ten sayılabilecek pek çok malûmat bulunmaktadır. Bunlar arasında, siyaset bilimi açısından asker-sivil ilişkilerine dair tartışmaların en başına konan militarizm olgusunun; yanlış ve kasıtlı olarak ordu-askerlik bağlamında değerlendirilerek, adeta şizofrenik bir tavırla daha ılımlı ve rasyonel yaklaşan herkesin, sanki yerilmesi, kınanması için ‘vay gidi militarist’ naralarına muhatap tutulması ve üniforma obsesyonu taşıyan vebalıya dönüştürülmesinin bulunacağını sanmıyorum.
Bu tip dar bir militarizm tanımı, Proudhon dan bu yana şekillenmiş kavramın, sol ve sağ siyasi literatüründe de bulunmamaktadır. Sizin dahi hangi militarist tanımlamadan hareketle beni bu kefeye soktuğunuzu ve bununla elinize ne geçtiğini, benden neyi söküp almaya tevessül ettiğinizi anlamış değilim.
Militarizmin; oğlunu askere gönderen bir babanın duyduğu onur, nöbet tutarken vazifesini layıkıyla îfa eden bir erin hissettiği gurur, ve ülke müdafaasında demokratik kurumlardan, toplumsal güvenoyundan hareketle sürdürülen terörle mücadelenin huzuru ile bir alakasını kurmaya çalışıyorsanız, çok farklı bir militarizm tanımına, bambaşka bir kuramsal anlam yüklemiş bulunuyorsunuz.
Gündelik konuşmanızda iki laftan birini karşınızdakini ‘militarist’ diyerek mimlemek oluşturuyor. Böylelikle bu kavramında bilimsel/felsefik/ideolojik bir söylem olmaktan çıkarılmasını savunuyor, ama bu kavram ve beraberinde kurduğunuz kalıp tümceleriniz olmadan da analiz yapamaz hale geliyorsunuz. Söyleminizi politikanızın ayrılmaz bir parçası olarak politik içerimli bir kavram yapısalcılığı olarak şekillendiriyorsunuz. Post-strüktüralist bir ufuk çiziyorsunuz şu durumda…
Şöyle bir bakıyorum da: Militarizm teorisi; sizin bir kalıba soktuğunuz, söylemsel ve dilsel bir takım kurgular, kendinizce âidiyet kurup eleştiri hakkını da özgür ve yetkin biçimde kullanabilme genişliğini elinizde tuttuğunuz pratiklerle hiç de paralellik göstermiyor.
Karşınızda askerî bir kimlik ve telakki ile sorunsuz ve kendi kendini doğrular bir izahatla, sivil hayatı ve süreçleri şekillendirmesi zorunluluğundan söz edip buna özlem duyan biri olmaMasına, ve bilakis önceki yazılarında da sivil inisiyatif kadar bürokratik ve askeri iş birliğinden söz edip:
diyerek meram anlatma derdinde olan bir gence ‘dedikoducu militarist’ yaftasını vurmak sizce ne kadar âdil karşılanabilir?
Halk nezdinde, onun bakış açısıyla: askerliği kısıtlı bir süreliğine vatan borcu olarak tamamlayıp evine alnının akı ile dönecek 18 lik delikanlının temsil ettiği ordu ile sözünü ettiğiniz emir komuta zincirinin en üstündeki genel kurmayın temsil ettiği ordunun arasında fark yoktur dediğimizde de mâlum sesi (-yıkıl militarist!-) işiteceğiz öyle mi?
Üçüncü dünya ülkeleri bağlamında yürütülen asker-sivil ilişkileri tartışmaları, silahlanma (cyber, nükleer vs..) dünya savaşları, işgaller ve terör örgütlerine karşı yürütülen mücadelenin bunun dışında, ‘devlet terörü’ gibi alakasız ve zorlama kavramlarla nitelendirilmediği bir yüksek panoda asılı bulunan kuramsal bir kavram olan militarizmi; simitçilerin simitlerini sararak sattıkları simit kağıtlarının üzerine basarak halkın arasına karın doyurma vasıtası olarak sokmanız da takdir görmez inanın.
Hani ilkokul çocukları birbirlerinin söylediklerini kendilerince garip ve kabul edilmez bulduklarında şöyle derler ya: ‘saaalak saaalak’… İşte sizin de ‘hepiniz birer militarist’siniz yakıştırmalarınız da böyle anlaşılıyor korkarım. Kavramları ait oldukları düzlemlerde tartışmaktan yana olan benim gibi insanlara, bilimsel, ilimsel maslahattan uzak tecessüs benzeri bir tatbik ile ‘asker ululayıcı militarist’ sloganları atarak zihinsel tevkif gerçekleştirmeye çalışmanız yakışıksız durmaktadır.
Bana yaptığınız eleştirileri dindarlar arasına karıştığınızda pek çok kez hariçten gelen sataşma ve müdahalelere karşılık dayanak ve pozitif argüman olarak kullandığınız için de, kendi içinizde çelişik bir görünüm arz etmeniz muhtemeldir. Aksi durumda ‘beni böyle kategorize etmeniz yanlış’ diyerek savunma çıkarmanız mesnedsiz kalacaktır. Dikkatli olmak gerek.
Şu yazdıklarınız hakkında:
Yazdıklarımdan şu cümlelerinizi ve kendimce ilgisiz bulduğum sorularınızı haklı gösterir bir önerge çıkıp çıkmadığının değerlendirmesini ise bizi okuyan ve tarafsız bakış açısı ile adil hüküm çıkartacak arkadaşlara bırakıyorum. Lütfen yazılarımdan Mehmet Bey ‘in şu birkaç cümlesini haklı gösterir bir mânâ çıkıp çıkmadığı hususunda görüşlerinizi bekliyorum. Yazdıklarımla düşündüklerim uyuşmuyor mu, yoksa Mehmet Bey mi okuduğunu anlamıyor bunu anlamam için yardımcı olunursa sevinirim.
Şöyle demişsiniz:
Mehmet Yılmaz: Bol bol dedikodu yapmissiniz kusura bakmayin. Hiç birine cevap vermiyorum
Bu sitede birkaç defa karşılıklı tartışma ve sohbet imkânı bulduğum tek kişi Suat Bey dir. Bu sohbetlerimiz esnasında kendisine sizin ile ilgili: ne en ufak bir tartışma açmış, ne de sizin hakkınızda olumlu olumsuz fikrimi beyan etmiş değilim. Beni militarist diyerek etiketleyenler arasında sizin olup olmadığınızı, ‘Düşünce Teröristleri’ başlığındaki ve daha başka benzer konulardaki yazılarıma hiçbir cevap, eleştiri yazmamasına rağmen grup içinde varlığımın mahzurlu olacağına kanaat getirerek, bu husus da kulis yapanın siz olup olmadığınızı sorduğumda da bir cevap vermemişti. Bunun haricinde sizin hakkınızda konuşmuşluğum olmadığı gibi kendisi ne beni tanır ne de ben onu tanırım. Bu Bekir Bey için de geçerli bir durum. Kendisi ile beni dedikodu yapmakla suçlamanızı haklı çıkaracak en ufak bir diyalogumuz olmamıştır. Sizin hakkınızdaki düşüncelerim okuduklarımdan çıkardığım mânâdır.
Durum böyle olunca ilk etapta aklınıza gelen ithamların; görünüşteki sükûnetinize rağmen, iç yaşantınızdaki dalgalanışları teskin etmek adına geliştirdiğiniz savunma içgüdüsünden kaynaklandığını düşünmem gerekiyor sanırım.
En önemlisi yine Derin Düşünce ‘de bir başka yorumumda, sitede yazdığı bir hakaret/küfür nedeni ile bir daha yazması engellenen ve hakkında kınama yayınlanan bir yorumcunun ardından ısrara mucip bir hakaret edilmesi sonrasında, ‘dedikodu’ üzerine şöyle yazmıştım:
Eger tartismak istiyorsaniz kisilerden degil olaylardan, ilkelerden, kanunlarda, dinlerden ve tarihten bahsedelim. tek tek ali-veli muhabbeti yapmayalim. (M.Yılmaz)
Mehmet Bey, ilkyazım ile benim de sizden beklediğim aynen bu idi. Şuana dek bu sitede hiçbir yorumumda şahsileştirme ve lâubali bir üslup göremezsiniz. Eklediğim birçok yorum, o başlığın altındaki ilgili yazarın yazısından çok daha uzun ve mufassal bulunmaktadır. Çünkü her yazım benim için imza atmak gibidir. Yazınıza eleştirilerim ile işaret ettiğim kurgusal yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlayıp bunun üzerine cevap hakkınızı kullanmak yerine bunlara değinmek yerine, bismillah demeden: ‘vay militarist hoş geldin’ tadında geçiştiren sizdiniz.
Bekir Bey ile aranızdaki husumetleri giderip gideremeyeceğiniz üzerine Suat Bey ‘e fikir danışan biri olarak, kendisini hatırlatmam da bir sakınca gördüğünüz için mi ‘ali-veli’ dediniz bilmiyorum ama kendisi şuan üzerinde bulunduğunuz ‘fikir platform’unun hayat kazanmasında hiç değilse ismi geçmiş biridir. Bu münasebetle isminin geçmesi sizi rahatsız etmemeli diye düşünüyorum.
Son olarak sorum tam olarak şöyle idi ve ben halen cevabını almış değilim:
Acaba, Lâiklik ve Lâisizm ayrımında gösterdiğiniz rikkati iş Orduya geldiğinde, ona olan küskünlük ile birlikte halk nezdinde ki moral gücüne işaret edenlere göstereMemeniz ve top yekûn militarist kavramı içine sıkıştırmanız ile sergilediğiniz ikircikli duruşu, şu yukarda ki numune (söz konusu başlıktaki aşırı Türkçü-Turancı yorumcu) için de gösteriyor musunuz? Kullandığınız kavramları âdil(!) olarak taksim ettiğinizde benim hisseme düşenlerde aynı mı acaba?
Lâiklik-Lâisizm tanımlamaları yapılıp Lâisizmden kesin şekilde ayrılmaya çalışarak ilkine sahip çıkarken gösterdiğiniz hoşgörüyü; neden, asker içinden Militarizmi çıkararak yapmıyor da, askerden her ağzını açanı adeta her çözümü askerin süngüsünün ucunda arayan kutsayıcı Militaristler olarak tek potada eritiyorsunuz?
Takip ettiğiniz için teşekkür eder, saygılar sunarım…
Ve sâir…
Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Ara 16, 2007 | Reply
@MrSair,
12 Eylül Darbesini yapanlar yargilanmali mi sizce?
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Ara 16, 2007 | Reply
Sevgili Sair;
Konu hayli eski ama yine de değinmeden geçemedim. Sanırım tartışmaya sebep olan temel nokta bu cümleniz idi. Diğer konular DD’nin kendi iç işleyişi vs. lerin konuşulacağı yer burası değil. Bu sebeple sadece bu cümleye ilişkin birşeyler daha söyleyeyim.
Aslen yığınlar nezdindeki itibar beni hiç ilgilendirmiyor.
150-200 eşkiyaya karşı sınıları içindeki koca taburu koruyamayıp 4 saat boynunca yardım götüremeyen, esir düşen askerleri sebebiyle düşen itibarını kurtarmak için çareyi onları hapse tıkmakta bulan, 12 yaşındaki çocukların Mevlüd kandilinde ilahi söylemelerine, uyku saatlerine karışıp “irtica geliyooor” paranoyası ile bildiri yayınlayan, şehit cezanelerinde namaza durmak yerine baston yutmuş gibi kenarda bekleyen, ülkenin cumhurbaşkanını, başbakanını, eşleri, toplumun kadınları % 65′inin olduğu gibi başları kapalı diye resepsiyona davet etmeyen, protokalden Hayrunisa hanım var diye karşıalam sırasında kaçan, dağda üsteğmeni unutan, bu ortaya çıkınca da “belk firar etmiştir” diyen, korkutmak için sağa sola bomba attıran, sivil mahkemede 39 yıl hapsi istenirken askeri mahkemede beraat eden “iyi çocuklar”ı bünyesinde bulunduran, koruyup kollayan, on yılda bir darbe yapıp toplumun anasından emdiğini burnundan getiren seçilmiş başbakanını asan, onyıllardır demokratik bilincinin yeşermesine ölümcül darbeler vuran, 12 Eylülde Diyarbakır Askeri cezaevinde malum işkenceleri yapılmasına göz yumup PKK’nin dağ kadrosuna zemin hazırlayan ve neticeten bizlere 40 bin can ce yüzmilyarlarca dolarlık zarar açan bir isyana zemin hazırlayan, 28 şubatta terörü falan unutup polisin elindeki ağır silahları almak için özel timi dağıtan ve terörle mücadelede ülkenin egücünü zayıflatan… Ve daha sayaya üşendiğim pekçok meselenin müsebbibi.. Mi yozlaşmamış, rezil olmamış? Geçiniz..
Hala halk arasında bir itibar var ise de bu, ordunun yönetim kademelerinden dolayı değil, halkın kendi evladlarının da ordu bünyesinde “bedava asker” olarak bulunmasından, ordunun halk nezedinde “Peygamber Ocağı” olarak görülmesinden kaynaklanıyor, bizim komutanlardan dolayı değil. Ki ben de bem burada hem başka yerlerde komuta kademesini eleştiriyorum.
Ne askeriye ne devlet benim gözümde kutsallığı olan kurumlar değillerdir. Benim vergilerimle oluşturulmuş kurumların bana kafa tutmasını kabullenecek değilim, had de bildiririm, hatasını yakaladığımda yerden yere de vururum. Çünkü bir kutsallığı yok..Bu nefret falan değil, olsa olsa hakkını teslimdir.
Hele ki ülkemiz özelinde ittihatçı ekolün askerî damarının, toplum üzerinde bu derece iğdiş faaliyeti yaptığını bilmeme rağmen bir iltimas gösterilmesini beklemek benim baktığım yerden yanlıştır.
İlk tartışmayı çok net de hatırlamıyorum, bakmaya gerek de duymadım; ama yukarıda söze -ya da açılımına- karşılık olarak size “cehalet değilse safdillik” gösterdiğinizi söylediysem bunu tartışma uslubuma veriniz. Mesela, bunun yerine; anlam bakımından, aynı şeyleri düşünmediğiniz, eksik bilgisi olduğunu, ya da fazlasıyla iyi niyetli olduğunu düşündüğünüz samimi kişilere nasıl bir cümle kurardı iseniz, onu ikame edebilirsiniz, mahzuru yok.
Selamlar.
Yazan:enternasyonal Tarih: Ara 16, 2007 | Reply
Onlar da bizi affedecek mi? Yani “ölü ele geçirilen”lerin annesi, babası, kardeşleri, arkadaşları…
Bence affetmek sözcüğü yanlıştır, barış sözcüğünü kullanmak gerekir. Tercih türlerin ve kürtlerin. Ya onlar bizim binlerce insanımızı öldürdü diye çatışmaların devamını isteyip binlercesinin daha ölmesine razı olacağız. Ya da kan davasını bırakıp barışacağız.
Yazan:mr^sair Tarih: Ara 18, 2007 | Reply
Saygıdeğer Suat Bey;
Sâir’in her zaman ki sukûnet ve metanetinden taviz vermeyeceğini ve önce ki başlık da olduğu gibi burda da izah etmeye çalıştıkları ile yanlış anlaşılmaktan kurtulamayacağını görmüş bulunuyorum.
Bu şekilde yazan siz olmasa idiniz, ’siyahı savunan bir beyaz olarak, kendimi ancak bir siyaha inandırıcı kılabilmenin’ yolunu, münazaranın kemâl-i iştiyakı ile kolaylıkla bulacağımı da sözlerime eklemek isterim.
Fikirle hisleriniz arasındaki duygulaşmış düşüncelerinize saygı duyuyor ve beni; ‘eksik bilgisi olduğunu, ya da fazlasıyla iyi niyetli olduğunu düşündüğünüz samimi kişiler’ den sanmanızın fazlaca sığ olduğunu söyleyerek tatlıya bağlıyorum. Ne demeye çalıştığım, işaret ettiğim başlık altında olduğu gibi yukarda da tarafımdan izhar edildi diyor, ve okuyanların iz’anlarına teslim ediyorum.
Nedendir bilinmez, sizi yine de samimi ve görmediğim halde zihnimde beliren sıcak bıyık altı gülümsemeniz ile tasavvur etmeye devam ediyorum.
Merhaba enternasyonal;
Bugüne kadar yaşayan bütün toplumların tarihini, sınıf mücadeleleri tarihi olarak gören bilindik Marksist-Leninist (daha çok bildiğim kadarı ile Engelist, yanlışsam düzeltiniz) bakış sahipleri; sınıf mücadelelerinden daha umumi ve evrensel bir hadise olan ’sınıfların işbirliği’ hakikatini daha da geliştirip, kendi duruşlarını tepetaklak, ezberlerini de revize eden bir kavramla meseleye bakmaya başlamışlar gibi görünüyor: “barış…”
Örgütün kurallarını ihlâl ettiği isnadı ile emir komuta kademesindekilerin verdiği, ve tüm örgüt mensuplarına ibret teşkil edip, herhangi bir teşebbüste; örgütün soğuk ve sindirici elini ensesinde bulacağı korkusu uyandırılan, ve sorgusuz idam edilen zavallı Kürt Çocukları ne olacak?
Onların aileleri örgütün bu katı ve alternatifsiz, sorgulanamaz tutumu ile barışık olacak; ama, etkin pişmanlık, hafifletici sebep, itirafçı indirimi uygulayıp silah bırakmaya ve adil yargılama kanallarından geçerek normal yaşamına dönmeye davet eden TSK ile ve ona tam desteğini her seferinde beyan eden Türk Milleti ile ‘barış’mayacak, öyle mi?
Bu hangi vicdanî hükmün gereğidir?
Nazilerin idam ettiği SS lerin, Sovyet rejiminin emperyalizmle işbirliği yaptığı gerekçesi ile sürgüne yollayıp, kurşuna dizdiği (bunun için istatistik ve belge isteyebilirsiniz hakkınız var!) kızıl ordu askerlerinin sayısının; düşman ateşi altında verilen zayiatlardan geri kalır bir yanı olmadığı gibi… PKK ‘nın da bir örgüt içi hesaplaşma ile sorgusuz sualsiz infaz ettiği örgüt mensubları ve onların acılarını yaşamaya terk ettiği ailelerini düşünecek olursak, nasıl bir ‘affet’meden söz ettiğinizi anlamaya çalışabiliriz belki…
Teşekkür eder, saygılar sunarım…
ve sâir…
Yazan:Rumuzyok Tarih: Ara 18, 2007 | Reply
Sair Bey,
Afbuyrun laf dolandırıyorsunuz ve duygu sömürüsü yapıyorsunuz.
“Barış” ve “Af” sözcüklerine insanların yüklediği anlam, salya sümük bir duygusallık değil; doğu insanının yaşamını iyileştirecek sosyo-politik-ekonomik pakettir. Bu paket üzerinden PKK’ya silah bıraktırılmaya çalışılıyor.
Bırakın bu yufka yürekli, diğemkar, adil devlet-ordu ayaklarını…
Yazan:mr^sair Tarih: Ara 18, 2007 | Reply
Merhaba Rumuzyok;
Aranızda şuana dek herhangi bir şekilde; fikri mülahaza, siyasî münazara, ideolojik konsultasyon gerçekleşmemiş, üslup ve beyanındaki farklılıkları sezmenize imkân verebilecek felsefî ve tatbikî sohbet, okuma, işitme kâbil olmamış birine karşı; ferdî olarak kışkırtma, umumî olarak da ‘gaf’ biçiminde telakki edilebilecek bir sûrette tartışma aramanız evvel emirde seçebileceğiniz en hatalı yöntemlerden birisidir.
Bu durumda olmanızın sebebi belki; kalıplaşmış düşünceleriniz; belki, zaman ayarlı bir sinir bombası gibi kendi elinizde patlamış olmanız, ya da yazmaya başlamadan önce pencerenizi açık unutmanız olabilir. Şimdiye dek, okuyan, okutan, yorumlayan hiçbir kimseye karşı sizin kullandığınız türde bir üslup kullanmamış, dahası ne askerlik arkadaşınız (erkek iseniz) ne de bir çay sohbeti rahatlığı ve laçkalığında yazabileceğiniz biri olmayan mr^sair ile bundan sonra da akla ve mantığa dayalı münazara gerçekleştirmeyi umuyorsanız daha oturaklı ve vakûr yazma yolunu seçmelisiniz.
Eğer kelime haznenizde; muhatabınızı bizatihi pasif, emekle yazdıklarını aşağılayıcı, durmaya çalıştığı saygılı ve sabırlı zemini de kayganlaştırıcı olarak ifadelendirmeye (ifade edememeye) yarayacak olan sözcükler; mânidar, hürmetkâr ve düzgün kullanılmaya müsait olanlarından (diğemkar değil, diğergâm) daha fazla ise, sizin itikadınızda susmak da bir hâl çaresi olarak denenebilir gözükmektedir.
Bu başlığın açılmasına sebep olan yazı ve müellifine olan eleştirilerimi yaparak; ‘af’ konusunun hukukî, yakın tarih siyaseti ve uluslar arası hukuk bağlamında Mehmet Bey ‘in tarif ettiği şeklinin sakıncalarına değinmiştim. Kendisi, dinen affın olumlu olduğu tezinden hareketle, siyasi bir affı şekillendirmeye çalışmıştı ki; yukarıda da ifade ettiğim üzere ‘siyaseten af’ ile ‘diyâneten af’ ın birbirine karıştırılmaması gerektiği üzerinde durdum. Yeni bir tartışma kapısı açmadan evvel, bunlara ekleyecekleriniz ya da sıralayacak eleştirileriniz varsa söz sizin.
Tartışmanın ilerleyen safhalarında ortaya bodoslamadan bir dalış ile tartışmanın seyrini etkileyen bir açılım geldi: ‘barış’… Bu katkıyı yapan arkadaşa bununla tam olarak ne kastettiğini izaha zorlayan karşılaştırmalı sorularım oldu. Ve buraya kadar gerek af olsun gerek barış olsun bu kavramlar üzerinden bir duygu sömürüsü gerçekleştirenin ben olmadığım üzerinde zihninizde istifhamlar oluşmasına sebep olacak herhangi bir ilavemde olmadı.
Bu ifadeniz içinde ‘sosyal’, ‘politik’, ‘ekonomik’ gibi son derece kapsamlı ve iz düşümlü, üzerine ciddi ve kapsamlı murakabelerin yapılması icap eden, içinde kullanıldığı cümleyi şaşalı gösterebilen ama, analitik düşünenleri de sorgulamacı olmaya iten ilginç birkaç kavram bulunmaktadır.
Sözünü ettiğiniz paketin bu yönlerinden bahsedebilir ve kimlerin elinde şekillenerek uygulamaya geçirileceğini, hükümetin bir taslağının mı yoksa ilgili Devlet kurumlarının mesailerinin bir neticesi mi olduğu hakkında bilgi verebilirseniz memnun olacağım.
Eğer sırf bu yönleri ile plan ve koordinasyonu gerektiren kısa ve uzun vadeli (!) bir ‘paket’ ise ne mevcut iç hukukumuz ne de uluslar arası kamu hukuku bağlamındaki tanımı ile uyuşmayan ‘barış’ anlayışınızın, benim düşüncemin aksine, doğru yerde doğru kavram ve tanım ile doğru kurguyu tesis etmenizde yararlı olduğu hakkında beni ikna etmeye zaman ayırabilir misiniz?
Teşekkür eder, saygılar sunarım…
Ve sâir…
Yazan:Rumuzyok Tarih: Ara 18, 2007 | Reply
Sair Bey,
Kafam saat gibi çalışır; emin olun, ezberci de değilim :-) Lafı uzun tutmayı sevmem, zira siyasi meselelerde lafı uzun tutmak pek işe yaramaz. Herkes bildiğini okur.
Gerektiğinde “hade len” demek mis gibi oluyor. Tavsiye ederim, gerçi siz ağır takılıyorsunuz. Beni kalaylamışsınız :-)
<
Verin-kurtulun işte :-)
İkna oldunuz mu?
Yazan:mr^sair Tarih: Ara 19, 2007 | Reply
Merhaba Rumuzyok;
Ne gariptir, güzel Türkiye ‘mde: ‘komik’ adamlar, ciddi mevzuları; ciddi adamlarda, ‘komik’ mevzuları konuşur, buna teşvik edilir olmuş..! Hakikaten buna ‘ikna’ oldum.
Teşekkür eder, saygılar sunarım…
ve sâir…
Yazan:Rumuzyok Tarih: Ara 19, 2007 | Reply
Tabii, memleketimizde özgürlük var :-)
Özgürlüğe karşı olan şahıslar, bin dereden su getirir; bol bol lafazanlık yapar. Eğer, açık fikirli birisi olsaysaydınız, zurnanın zırt dediği yeri de konuşabilirdiniz.
Kürtlerin kendi kaderini tayip hakkını kabul etmeden bu iş tam anlamıyla çözülmez. Daha devam edecek sanırım bu mesele..
Yazan:Rumuzyok Tarih: Ara 19, 2007 | Reply
tayip=tayin olacaktı..
Yazan:Hasan Tarih: Ara 19, 2007 | Reply
Saçmasapan bir yazı
Yazan:enternasyonal Tarih: Ara 24, 2007 | Reply
mr^sair
Merhaba
Sosyalistlerin bir sloganı vardır. “Sınıflar arası barışa, uluslar arası savaşa HAYIR!” Çünkü sosyalistlere göre sınıf çelişkisi gerçek bir çelişkidir. Örneğin bir köle ile onun efendisi; toprak sahibi ile köylü; işçi ile patron gerçekten çözülmesi gereken bir çelişkinin unsurlarıdır. Ancak bir kürd ile bir türk; arab ile ermeni vd. birbirlerinin doğal düşmanı değillerdir. Bunun için çeşitli halklar ve uluslar arasındaki savaşlar o halkların büyük çoğunluğu için saçmalıktan ibarettir. ABD’nin Irak’a açtığı savaşta kârlı çıkan emeği ile geçinen yoksul veya ancak geçinebilen ABD’li bir işçi değil, silah tüccarları ve diğer burjuva kesimleridir.
Bir köleye efendin ile barış demek “sen çalış o yesin” demekle eşdeğerdir. Ezilen ve sömürülen sınıfa sınıf işbirliğinden bahsetmek daha az sömrülmeye razı ol demektir.
Fakat bir arab ile yahudi; çeçen ile rus; türk ile kürd arasındaki barışa olumsuz bakmak, ulusların birbirlerinin doğal düşmanları olduğunu kabul etmek ve bu yüzden savaşın, çatışmaların doğal olduğunu, olması gerektiğini söylemek demektir.
Türkiye’de vicdanî red hakkını kullananların yani dağa asker olarak çıkıp ölmek ve öldürülmek istemeyenlerin başına neler geldiğini biliyoruz. İğne-çuvaldız meselesi…
Kaldı ki barışın veya affın olmaması tüm bu sorunlara gerçek bir çözüm sunuyor mu ki sorunun çözümüne yönelik barış adımının atılmaması için yaşanan olumsuzlukları öne sürüyorsunuz.
Kürt halkı türk halkıyla elbette ki barışır. Ancak tüm suçu kabullenip “affedilmeyi” bekler mi sizce? Onun için af değil barış dedim. Burada “biz” sütten çıkmış ak kaşık veya melek değiliz; “onlar” da tüm kötülüklerin kaynağı şeytan değiller.
Yazan:mr^sair Tarih: Ara 24, 2007 | Reply
Merhaba enternasyonal;
Sosyalistlerin pek çok sloganı vardır, lâkin bunları göz önüne aldığımızda hepsinde tesadüf edilen bir dikotomi vardır. Dünyayı ve insanlık tarihini karşıtların mücadelesi şablonundan hareketle anlamlandırmaya çalışan; tarih, ekonomi, siyaset, iktidar algısını bunun üzerine kuran bu ideolojik yapının, bu dikotomik sorunsallığın en hassas çözümlemelerini tespit ve tayin de kullandığı analizlerin en vazgeçilmez kavramı çelişki dir. Pek tabii sosyalizm çeşitleri ve geçiş aşamaları üzerine düşündüğümüzde değerlendirmelerimiz farklılık gösterir ama genel itibari ile böyle diye düşünüyorum.
Marx’ın sınıf mücadelesi teorisi yalnız ekonomik sınıflar arasında bir düşmanlık olduğunu ve en önemli vakıanın da yalnızca bu olduğunu ileri sürdüğü ideolojisinin, şimdilik yüzeysel olarak yanlış gördüğüm bir noktasına değinerek size mesaj vermeye çalışmıştım.
Sınıfların işbirliği ile kastedilen şey: Sınıflar arasındakinden başka, milli, kavmî, dinî ve siyasî zümreler arasında da bir çok düşmanlık ve mücadele şekilleri olması hasebiyle, salt sınıf mücadelesinden ziyade, bambaşka şekillerde cereyan eden mücadeleler olduğu ve bunların belki de çok daha önemli olduğu vurgusudur. O nedenle yalnızca köle-efendi dikotomisi ile sınıf mücadelesi tertipleyip; sosyalizm harici her düşünce ve ideologyanın bu ve benzeri zıtlıkları, kapitalist süreçlerin ‘vurgunculuk’ tuzağına düşürerek yapmacık bir ittifaka zorlayacağı, bunun adına da ‘barış’ gibi esasen uluslar arası kamu hukuku alanına giren terminolojik olarak kullanıldıgında anlamlı kalacak bir kelimeyi seçip kullanmaya kalkışacağını beklemek abartılı olsa gerek.
Sıkça kullandığınız ‘barış’ türünün paradigmasının, ‘dayanışma hakları’ çerçevesinde yapılan tartışmalar ile gündeme getirildiğini bildiğinizi düşünüyorum. Dolayısıyle; farklı sınıfsal kategori (bu sınıfsallaşma üzerine tartışmayı başlı başına ele almak gerek) lere mensup bambaşka alt kültürlerden, etnik gruplardan insanların bu ‘dayanışma hakkı’ nı kullandığına şahid olduğunuzda ‘sınıfsal işbirliği’ kavramına tez elden karşı çıkmakta bir kez daha düşüneceğinizi umuyorum. Kropatkin’in ‘Yardımlaşma’ adındaki eserinde de olduğu gibi, insanların ilerlemesinde sınıflar arasındaki dayanışma ve iş birliğinin, kinden ve çatışmadan çok daha büyük rolü olmuştur.
Köle-Efendi örneğiniz…
Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi nin 4. maddesi ile: “hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz..” denilerek, sizin söze başlarken kurgu ve izahtan evvel kullanmaya giriştiğiniz köle-efendi örneğinizi gereksiz ve yersiz kılmaktadır sanırım. Kurum ve aktörleri ile yoğun mücadele ve siyasi süreçlerin neticesi olarak kaldırılmış, söz konusu Beyannâme ile birçok dünya devletinin bu hukukî metnin bağlayıcılığına iştirak etmiş olması durumunda dahi ideolojik savunmaların bu tip miadı dolmuş örnekler üzerinden yapılıyor olması garip kaçmıyor mu?
Bu nokta da bilmem acaba modern Batı devletleri yahut Afrika ‘nın maden zenginlikleri üzerine çöreklenen kapitalistlerin sömürücülüğüne işaret eder örnekler mi vereceksiniz? Çalışma koşullarının ağırlığı, çalışan (işçi, me’mur, çoçuk, hamile..) ların durumlarına göre yaşadıkları maruziyetlerin onarılması, insanî bir kazanım için ihtiyaç duyulan tüm hukuksal metin, sözleşme/kanun/mahkeme kararı uluslar arası anlaşma ve iç hukuklar gereği düzenlenmiş ve çalışanların haklarını arayacakları kanallar açık tutulmaya çalışılmıştır.
Hâl böyleyken, birinin mecaz anlamı ile ‘köle’ gibi çalışması ile ‘köle’ sıfatı ile çalışması arasındaki farkın; ‘eşek’ gibi çalışmak ile ‘eşek’ olup çalışmak arasındaki fark kadar mâkul olduğu tarafınızdan te’yid görecektir diye umuyorum.
İşçi-İşveren ilişkisini, bir ‘kölenin efendisi ile barışması’ olarak değerlendirmeniz talihsizdir.
Sendika, Federasyon ve Konfederasyonların şu ifadenize göre, sizin bakış açınızla adeta ‘şer’ çarkında birer dişli olduğunu düşündüğünüze ihtimal vermek istemiyorum. Elbette ki siyasal partiler, baskı grupları ve söz konusu İşçi/Çalışan haklarına matuf kurulmuş, çoğunlukla işçi işveren arasında uzlaştırıcı olmaya çalışan mekanizmaları, haksız ve yanlı bir işbirliği içinde görmek mümkün; lâkin unutulmamalı ki bu durum, her ülkenin siyasal kültürüne, sosyal yapısına ve parti sistemlerine göre değişiklik göstermektedir. Meselâ; Fransa ve İtalya ‘da işçi sendikaları ile sosyalist ve komünist partileri arasında organik bir bağ bulunmamasına rağmen, sendikalar büyük ölçüde bu partilerin egemenliği altına girmişlerdir. Pek çok defa Türkiye ‘de de Türk-İş gibi, bünyesinde değişik politik eğilimleri içinde barındıran karma yapıdaki konfederasyonların, belli siyasal partilere yakınlık kesbettiği üzerine yorumlar yapılır, tartışmalar açılır. Hatta bu kurumların sözcüleri, medya da beyanat verip muhtelif tartışma ortamlarında konuşarak, muhalif siyasi grupların eleştirilerini göğüslemek, üyelerinin de baskısını önlemek zorunda kalırlar. Şu durumda bile, hem sermaye sahiplerinin hem de çalışanların; dilerlerse ortak menfaatlerine, dilerlerse ortak amaçlarına uygun bu doğrultuda faaliyet gösteren eylem odaklarında görev almaları önünde de bir engel yoktur. Bu husus anayasal bir haktır. Bu nokta da mevcut Türkiye pratiği üzerinden yapılabilecek pek çok tartışma elbette vardır, ama bu asla ve kat’a sizin üzerinde durduğunuz ‘köle-efendi’ dikotomisinin dile getirilmesini gerektirecek kadar da köhne değildir.
Bir defa ‘barış’ sözcüğü sık sık ifade ettiğim üzere uluslar arası hukukta ciddi bir anlamı karşılamaktadır. Bu devletler için bir lütuf değil, bilakis bir yükümlülüktür. Ama bu yükümlülük, Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca ve Güvenlik Konseyi’nin münhasıran yetkisi dahilin de devletlerin birbirlerine karşı ileri sürebilecekleri bir hakkı anlatmaktadır. Söz konusu metinlerde ve uluslar arası literatürde ‘barış ve güvenliğin korunması’ şeklinde yer alarak, temel bir amaç ve ilke olarak da sahiplenilmektedir. Uluslar arası hukuk ve buna irtibatlandırılan iç hukukumuz gereği, kullandığınız ‘barış’ kavramının hukukî bir tarafı yoktur, eğer olduğunu iddia ediyorsanız: Ne mevcut iç hukukumuz ne de uluslar arası kamu hukuku bağlamındaki tanımı ile uyuşmayan ‘barış’ talebinizin; benim düşüncemin aksine, doğru yerde doğru kavram ve tanım ile doğru kurguyu tesis etmede kullandığınız bir şekilde izahını yapabilir misiniz?
Böyle bir açıklamayı yapamayacağınızı biliyorum, çünkü savunmanızın sadece şahsî bir kanaat ve siyasî bir fikir olarak tarafınızdan dillendirildiğinin farkındayım. Yok eğer, geniş halk kitlelerini arkanıza aldığınızı iddia ediyor, şuana kadar ‘savaş mağduru’ olup şimdiden sonra ‘barış’ özlemlisi insanların iç seslerini hukukî olmasa da siyasî savurganlıkla dile getirdiğinizi savunuyorsanız, size sormak gerekiyor: Kimden söz ediyorsunuz? Sizi kaç kişi destekliyor? Sizinle aynı ‘barış’ tanımını uman kaç kişi var? Söz konusu ‘barış’ için yukarda bir yorumda arkadaş ‘paket’ ten söz etti, kendisine de sordum:
Bu ifadeniz içinde ‘sosyal’, ‘politik’, ‘ekonomik’ gibi son derece kapsamlı ve iz düşümlü, üzerine ciddi ve kapsamlı murakabelerin yapılması icap eden, içinde kullanıldığı cümleyi şaşalı gösterebilen ama, analitik düşünenleri de sorgulamacı olmaya iten ilginç birkaç kavram bulunmaktadır. Sözünü ettiğiniz paketin bu yönlerinden bahsedebilir ve kimlerin elinde şekillenerek uygulamaya geçirileceğini, hükümetin bir taslağının mı yoksa ilgili Devlet kurumlarının mesailerinin bir neticesi mi olduğu hakkında bilgi verebilirseniz memnun olacağım.
Ortada bir suçlu aramıyorum. Affetmek konusunda Mehmet Bey’in yazısına eleştirilerimi okuyabilirsiniz. Barış a gelince zaten bundan söz ettik. Kürt Halkı için de; ülkesine, devletine, dahası Türk Milletine küsmüş olanlar var mı? Küsmek ayrıdır, eline silah alıp terör yapmak ayrıdır. Suçunu kabul edip, ‘etk