RSS Feed for This Post

Hamdım, piştim, yandım

“… ateşe tapan zata demişler ki, “Ne kadar zaman böyle yaşayacaksın, gel Müslüman ol, şehadet getir…” O da demiş ki; “Ben şehadet getirdiğim zaman, sizler gibi mi olacağım, yoksa Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim? Yani ben bir kere şehadet ettiğimde, hemen Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim?” deyince, demişler ki; ” Hayır, olmaz, sen imana gelirsin ama, Beyazıd-ı Bestami Hz. çok büyük bir zattır, o fevkalade bir zattır, bizim ulumuzdur.” Bunun üzerine; “Sizler gibi olacaksam, aynı kalmaya razıyım” diyor Mecusi…

Fatih Çıtlak ile sohbet

 Efendim, bazı sözler var ki, dolu dolu yaşanmış bir ömrü tanımlayıp atıverir ve her şeyin özetidir adeta. Mevlana Hz.’nin “Hamdım, piştim, yandım” sözü de öyle… Derinler derini bu söz ne anlama geliyor?

 Zaten bir ömür, onun için yaşıyoruz. Kâinat var olduğundan beri fikirler, sözler hiç bitmemiştir. Fakat ne olursa olsun insanlar, fikirlerin peşinden değil, daha ziyade o fikri temsil eden insanların peşinden gitmiştir. Bu insanların zaafı değildir. Bu, insanların tabiatıyla alakalıdır. Zira Allah, kelamını, indirdiği, tenezzülen insanlara bahşettiği halde, onu yaşayan, yansıtan, kendisinde gösterebilen insanları yani peygamberleri göndermiştir. Peygamberler de kâfi değil, bazı hususlarda anlamamız için… neden? Bizim idrakimizle ilgili… Peygamberleri de anlatabilecek, yerine ashabını, arkadaşlarını göndermiştir. Ve yine Allah’ın rahmeti…

 Belki bunların hepsi kâfi olabilir ama Allah-u Teala’nın rahmetinden dolayı, ayrıca ashabını anlayabilecek ve bize anlatabilecek velilerini göndermiştir. Dört haslet, dört özellik… Siz buna fikir diyebilirsiniz, kavram diyebilirsiniz, ama dört şey, dört insanda sembol olmuştur. Zühd-ü Cüneyt, zühd-ü cüneyd-i bağdadi… Zahidlik deyince akla Cüneyd-i Bağdadi efendimiz gelir olmuş… Terk-i İbrahim Ethem; terk denince İbrahim Ethem Hz. akla gelir olmuş… İrfan-ı Bayazid, irfan denilince Bayazıd-ı Bestami Hz. artık alem olmuş, sembol olmuştur… Aşk deyince akla gelen zat da, Hz.Mevlana‘dır. O yüzden derler ki, Zühd-ü Cüneyt, Terk-i İbrahim, İrfan-ı Bayazid, Aşk-ı Mevlana

 Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz’in, çokça konuşulmasının sebebi, şahsının diğerlerinden büyük veya küçük olmasıyla alakalı değildir. Anlattığı şeyin çok önemli ve büyük olmasıyla alakalıdır. Zahidlik de, terk etmek de, irfan da, kanaat, mürüvet, sahabet ve ubudiyet gibi en yüksek noktasını kapsayan ve kaplayan kavramların da hepsinin içine baktığımızda, bunlar ancak ve ancak Allah’ı ve Resulünü her şeyinden çok severek yani âşık olarak yaşayanların halidir, harcıdır. Dolayısıyla Hz. Mevlana esas cevherden bahsettiği için, esas unsurdan bahsettiği için adeta bütün evliyaullahın veya evliyaullah vücudunun ağzı, dili olmuştur. Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz o kadar insanl ara yakın, herkeste bulunan cevherden bahsettiği için o kadar yakin konuşmuştur ki, bazen onu başka dinin mensubu zannedenler bile çıkmıştır. Hayır, o başka bir dinin mensubu olduğu için değil, gerçek dini aşkla yaşadığı için, herkes kendinden bir parçayı onda görmüştür. Zira bizim günümüzde çekilen sıkıntı, dinimizin eksikliği değildir.

 Dinimizin güzelliğindeki kusur değildir. Kitabullah’ın bilinmeyişi değildir. Bunu anlatacak insanların, hayatlarında bunu yaşayarak göstermeyişidir. Eğer yaşanarak gösterilseydi, bu şekilde olmazdı. Şöyle bir örnekle açayım; Hz. Bayazıd-ı Bestami zamanında, bir Mecusiye yani âteşgede, yani ateşe tapan zata demişler ki, “Ne kadar zaman böyle yaşayacaksın, gel Müslüman ol, şehadet getir…” O da demiş ki; “Ben şehadet getirdiğim zaman, sizler gibi mi olacağım, yoksa Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim? Yani ben bir kere şehadet ettiğimde, hemen Bayazıd-ı Bestami gibi olabilecek miyim?” deyince, demişler ki; ” Hayır, olmaz, sen imana gelirsin ama, Beyazıd-ı Bestami Hz. çok büyük bir zattır, o fevkalade bir zattır, bizim ulumuzdur.” Bunun üzerine; “Sizler gibi olacaksam, aynı kalmaya razıyım” diyor Mecusi…

 Bugünkü durumu anlatır gibidir bu söz… İnsanlar, tabi kıymetli dergi mensubu ve bu hizmette bulunan kardeşlerimizi, hatta okurlarımızı tenzih ederim, fakat şu bir gerçek ki, bugün insanlığın dindarlığı tercih edemeyişi veya tercihini dinden tarafa, Hz. Mevlana‘nın anlattığı güzellikten tarafa kullanamayışlarının sebebi, bizim şu anda hem o dini hem de o Hz. Mevlana‘yı yaşayan insanlarımızın azlığından kaynaklanıyor. Çünkü konuşmamın da başında arzettiğim gibi, insanlar şahsiyetlerin arkasından giderler. Fikirler düşünceler hep vardır. Hep de olacaktır fakat neticede karakterlerin, daha doğrusu şahsiyetlerin arkasından giderler. Bir kere bunu tesbit etmek lazım ve niye Hz.Mevlana‘ya gid iyorlar diye gücenmekten ziyade, önce bizim bu sırrı çözmemiz lazım. Acaba bizim göremediğimiz, derya içindeki balıklar olarak bizim farkedemediğimiz bu güzellik nedir? Galiba önce dinlemekle başlıyor bu iş…

 Bir kere söylenen sözlere kulak vermek lazım. Biz yeni dünyayı bir çok teknolojiyle, bir çok buluşla yeniledik zannediyoruz. Ve medeniyeti kurduk zannediyoruz. Bu bizde bir sağırlık uyandırıyor. Bildiklerimiz, şu anda geldiğimiz noktalar, bir şeyleri başarıyor olmamız, bizi bazı söylenen şeylere karşı sağır yapıyor, dinlemez hale getiriyor. O sanayi devriminden sonra Batı’nın çok evvelce fark ettiği iflası, yeni yeni de bizlerin, belki üçüncü dünya ülkelerinin çok şiddetli bir şekilde fark ettikleri, farkına vardıkları hal olarak düşünürsek, dinlemenin, Mesnevi’nin başındaki “dinle” sözünün, ne kadar muazzam bir söz olduğunu, hem kendini kaybetmemek için dinle, hem Allah’ı, Kitab’ı öğrenmek için dinle, Peygambere kulak ver, insan olduğunu unutmamak için dinle, karşıdakinin insan olduğunu unutmamak için insanı da dinle… manasına gelebilecek en muaz zam ifadeyle ve mesajla başlıyor. Bu sempatik ve insanı hemen içine alan bu söz, “dinle” sözü, bizim dikkatlerimizden kaçsa da, dinlemeyi artık unutmuş olan toplumların dikkatinden hiç kaçmamıştır. Hz. Mevlana‘nın bir başka sözü, ona ithaf edilen “Hamdım, piştim, yandım” sözüyse, adeta bir muamma gibi karşımıza çıkan bu söz, dinin muhteşem bir özettir. Bu, İslam’ın özetidir. Bu, dünyaya gelişteki sâlim olmamızın, fıtratımızı bozmadan, Allah’ın dinine mensup olarak, kendi tabiatımızı bozmadan yaşama ki, adı İslam’dır bunun emaneti bozmadan, emanete ihanet etmeden yaşamanın adıdır İslam… İşte bu, İslam’ı özetleyen bir sözdür. Ne demektir? Her mümin muhakkak şu vazife üzere dünyaya gelir. “Bilmek, bulmak ve olmak…” “Hamdım, piştim, yandım” sözleri bunlara tekabül eder. Bilmek insanın ilkönce hamlığını atar, kabasını alır. Ama görmek gibi değildir.

 Bir kere bileceksiniz… Bildikten sonra, bir idrak size verilecek. İdrak, beraberinde niyeti getirir. Niyetle hareketlerinizi değiştireceksiniz ve bir ayırım içerisinde olacaksınız. Amelle ibadeti birbirinden ayıran şey niyettir. Fakat niyet, idraksiz olmaz. İdrak etmek için evvela bilmek lazımdır. Ama idrak edip niyet ettiniz, niyet ettikten sonra yaptınız, yaptıktan sonra, amel ettikten sonra sizde bir ‘bulma hali’ zuhur eder. Çünkü din, yaşanınca anlaşılır. Anlaşılınca yaşanmaz…

 En önce teslimiyet ister, bildiğinizle hemen amel etmek ister. Amel ettikten sonra, “namaz böyle bir tatmış, zekat böyle bir güzellikmiş, zikirle demek ki kalp böyle mutmain oluyormuş” diyerek, kendinizce bir buluş olur sizde… Bulursunuz, bildiğinizi bulursunuz, ama o da kâfi değildir, şimdi o bulduğunuz şeyle mutasarrıf olma hali sizde olması lazımdır. Siz çünkü sadece bulmak için değil, buldurmak için dünyaya gelmiş insanlarsınız. Zira siz, Allah’ın halifesisiniz… Allah’ın halifesi demek, kendisine hidayet için gelenlere, ilim için gelenlere, mürüvvet, kanaat, bulmak için gelenlere, nefsinden kurtulmak için gelenlere, ruhunun aydınlığına kavuşması için gelenlere, Allah’ın elçiliğini yapan zat demektir. Bizler halife namzedi olarak yaratıldık, bulmamız kafi değildir, “böyleymiş” dememiz kafi değildir. “Öyle olmak” şartı vardır, işte onun adına da “olmak” deniyor. İnsan-ı kâmil ve veliyullah dediğimiz zatlar, “ol“an zatlardır. Diyor ki Hz. Mevlana, “Sen bana özeniyorsan, işte bildim, buldum ve Allah’ın izniyle oldum. Ama ben bunu Mevlana oldum da yaptım, şunu unutma ki, sen de bir Mevlanasın… Sen de kendi Şems’ini, sen de kendindeki “Hû” sadasını bul, dinlemeyi öğren, eğer özeniyorsan bana, işte kendi hamlığından kurtul, kendini düzelt ve piş; ondan sonra ma’sivadan teşekkül eden vücudunu yak, geriye sadece Hz. Allah’a kavuşacak şeyi bırak…”

 İşte bu sözleri; “hamdım, piştim, yandım” sözleriyle, ifade ediyor, yani oradaki yakılmanın manası bir meyvanın pişmesi gibidir. Ağaçta ağacın budağını ve diğer şeyleri yakarsınız, onlar ateş içindir. Meyva olarak olgunlaşan, pişen bir şeyi ateşe atmazsınız, meyva pişmez, meyva, ateşle terbiye olmaz, o güneşle terbiye olmayı öğrenmiştir. Uzaktan gösterilen ateşi idrak etmiş, kendi kabiliyetine göre meyvalaşmıştır. Evet, o meyvanın çekirdeğinde o ateş de vardır, o yaprak da vardır ama meyva da vardır. Hz. Mevlana diyor ki; “Hamdım”, “ham” kelimesini kullanarak “yandım” kelimesine geliyor. “Hamdım, piştim, yandım” derken, ben öyle bir olgunluğa sahip oldum ki, Allah Teala’ya bakan vechimi, yüzümü, Allah’a öyle bir verdim ki, kendi benliğimden eser bırakmadım. Ben kendimi böyle yaktım. Böyle yana n bir insan bir daha cehennem ateşinde yanmayacaktır. Bu, nefisten kurtulmak, ateşten ve savaştan korkan insanlara bir kapı açmak için söylenmiş bir sözdür. İşte “dinle” derken bu var. Hem nasıl insanı dinleyeceğimizi, nasıl insan olmak için dinleyeceğimizi, Cenab-ı Pir, hem sözleriyle, Mesnevi’yle, hem de en önemlisi hayatıyla ortaya koymuştur. Sıkça verdiğimiz misaller var. Mesela Hz. Mevlana diyor ki; “Benim bu yazdığım Mesnevi’de tevhidden başka bir şey görüyorsan, o senin kendi şaşılığındır ve kalbinin bozukluğudur. Ben burada “Lâilahe illallah” tan başka bir şey anlatmıyorum. Veya Muhammeden Resulullah olan Hz. Peygambere indirilen Kitab’ın tefsirinden başka bir şey yapmıyorum. Eğer sen, baktığında Mesnevi’yi, kedi, köpek hikayesi, şu bu var zannediyorsan, beni hele hele başka dinin mensubu gibi gösteriyorsan, Peygamber aşkından uzak gibi düşünüyorsan, o tamamen senin kendi itikadın, o tamamen senin kendi şaşılığın dır diyor. Ben bunlardan münezzehim, ben bunlardan beriyim diyerek, Mesnevi’de “Bu, dinin aslının aslının aslıdır” sözüyle dinin özüne talip olduğunu, bilmek, bulmak ama muhakkak olmak gerektiğine işaret ederek, yaşamak icap ettiğini daha Mesnevi’nin başında anlatıyor. Günümüzde olan hadiseler, yanlış anlamalar, bizi bedbin, kötü görüşe sevketmeli mi? Hayır, etmemeli…

Hz. Musa (AS) gibi bir peygamberin dinini tahrip etmiş insanlar, Hz. İsa (AS) gibi, Allah’ın birlik inancını, tevhid inancını anlatmak üzere dünyaya gönderilen, ruhlar âleminden seçilen koskoca bir peygamberi bile “Allahın oğlu” diyerek sevmeye, taltif etmeye yönelmiş ve sapıtmışlar… Dolayısıyla peygamberler ki, Allah’ın korumasındadır onların sözlerini bile çarpıtan insanlar olduğunu düşünürsek, Hz. Mevlana‘nın sözünün, Cenab-ı Pir’in sözlerinin çarpıtılması ve çok sevdikleri halde, dinin yani Hz. Peygamber’in anlattığı şeyin haricinde, ehl-i sünnet ve’l cemaat dediğimiz o çerçevenin dışında Cenab-ı Pir’i görmek isteyenler de olacaktır. Nasıl ki, Hz.Peygamber’in çerçevesinde Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı göremeyenler olduğu gibi, Hz. Mevlana‘yı da o çerçevenin içersinde göremeyenler de muhakkak çıkacaktır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken, belki kıymetli okurlarımızla paylaşmamız gereken şudur; ben şöyle açayım bu sözü… Kıymetli eğitimci ve adeta bir neslin yetişmesine katkıda bulunan büyük insan Mahir İz Hoca, “Evladım, caminin dışına yumruk sıkmayın, caminin içine yumruk sıkın” dermiş… Kendi insanımızın, bizi dinleyen insanımızın yetişmesi çok önemlidir. Dışarıdaki hadiseleri anlatmakla bir yere varamayız. İçerde olduğunu iddia eden insanların kendisini yetiştirmesi lazımdır. Kuran’ı anlattığı, Kuran’ı okumayı tavsiye ettiği halde okumayan insanlar, Peygamberi sevdiği ve ümmet-i Muhammed olduğunu iddia ettiği halde Peygamberi bilmeyen, tanımayan ve sevmeyenler, Hz. Ebubekir’i sevdiği halde hayatını bilmeyenler, Hz. Ali’yi sevdiği halde Hz. Ali’yi bilmeyen insanlar olduğu müddetçe, bu tartışmaların sonu gelmeyecektir. Dolayısıyla, en önce ‘ben biliyorum, ben sahip çıktım ve çok seviyorum’ diyen insanların muhakkak o donanıma sahip olmaları lazımdır. Bu çerçeve içinde konuşalım. 

Mevlana Hz.’nin insanı bir ortaya koyuşu var. Vesveseyi anlatışı, aklı, kalbi anlatışı muhteşem… Günümüzde insanların hepsinin bu konularda çektiği sıkıntılar var yani günümüz insanının, Mevlana Hz.’nden, pragmatik bir şekilde istifade etmeleri kaçınılmaz bir şey… Fakat pişmeyince hamlığı, yanmayınca pişmeyi ve yine hamlığı bilemiyorsunuz. İşin başında insan, kendi hamlığını nasıl bilecek? İnsan bu anlamda kendini nasıl tanıyacak?

Arzetmek istediğim nokta da tam buydu… Şimdi Cenab-ı Hak, nasıl hidayet namına insanları yoluna çağırmış… En mükemmel insan, hatta en mükemmeli de en sonda gördük diyor ya, Peygamber Efendimiz (sav)’i… O bile diğer peygamberlerin mükemmelliği anlaşılmazsa, Hz. Peygamberin mükemmelliği anlaşılamaz diyor. Peygamber Efendimizi, daha önceki peygamberleri gördüğü için insanlar, mükemmelliğini fark ettiler. İnsanın mükemmelliğini insana anlatabilecek olan, mükemmel insandır, kâmil insandır. Allah-u Teala bunu kaideye bağlamıştır. Kendisi, ilahi metod olarak bunu va’zeylemiştir. Ham kişi nasıl anlayacak, hamlığı… En önce, kâmil insanın varlığını kabul edecek. Ekmel-i mahlûkat olan Hz. Peygamberi kabul edecek. Hz. Peygamber’in ekmel-i mahluk olduğunu kabul etmezse, o kişinin, Kur’an’la alışverişi bile bitmiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de Sure-i Bakara’da hemen il k ayetlerde, “hüden li’l muttakin”in manası konusunda, deniyorki, oradaki “li’l muttakiyn” “takvaya erişmiş olanlar” manasında olmaz, çünkü takvaya erişmiş olsa zaten hidayete erişmiş olacak… Müfessirler bu konuda; “ben gerçekten öğrenmek istiyorum ve gideceğim yer hususunda bilgim yok, nasıl öğrenebilirim” endişesini taşıyan, “kudretten çekinen varlıktır” diyor. Onlar hidayete ericidir. Böyle bir insanın, böyle bir kaygısı olmadan ve insanı daha henüz görmeden bakınız şeytan, Allah’ın emrine itaatsizliği insan üzerinden yaptı. İnsanı tanımayan, eksikliğini asla bilemez. Allah insanı, hem kendisinin bilinmesine, hem de insanın kendini bilinmesine köprü yaratmıştır. Kâinatta en bilinmeyen şey insandır, varlık olarak… Dolayısıyla hamlığı bilmek için en önce, kâmil bir insanın varlığını kabul etmemiz lazım. Böyle bir insanın varlığını kabul edenlere hitap ettiği için Hz.Mevlana, Mesnevi’de “dinle” diye başlıyor. Kamil insan ı dinle…

O evreleri geçirmiş, o evreleri geçirmiş, “hamlıktan kurtulan insanı dinlemeye başla” diyor. Dinlersen hamlığını anlarsın… Sen de hamlığını anla. Hamlığın geçti; piştiğini anlarsın… Ne kadar piştiğini anlarsın. Yandın mı yanmadın mı? O ölçüye vurmadan anlayamazsın. İnsanın sahibi Allah’tır. Fakat terbiye edicisi, mürebbisi ve onun mukayese edici olanı insandır. Allah bunu kaideye bağlamıştır. En başta bunu anlamak lazım. Hz.Mevlana farklı bir şey söylemiyor. Akıl hakkında söylediği şeyler veya islami kavramlar olarak baktığımız şeyler, -yani nelerdir bunlar, namaz, ibadet, hac, zekât- bunların hepsiyle Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz, bunları yaparken bunun zevkini almak için, mesela insana çorbanın tadını almak için “şu kadar kalorilik, şöyle bir süzmeden geçirilmiş şu miktarda tahılgil, karbonhidrat yüklü, protein yüklü” dediğinizde hiç kimseye cazip bir şey değildir. Fakat “Mis gibi kokuyor, ne kadar da güzel” dediğinizde, sizin artık onun hiç bir şeyinden bahsetmenize de lüzum yoktur. Aa çok tatlı anlatıyorsunuz deniyor! Hayır, kandırmak, bunu kalbine sindirmek için anlatmıştır Hz. Mevlana… “ohh ne güzeldir” demiştir, “ne kadar tatlıdır kulluk” demiştir. Esasında aynı şeyi tarif etmiştir. Aynı aşı tarif etmiştir, fakat insanları kalbinden yakalamıştır, çünkü konuştuğu aşktır. Hz. Mevlana Hacc’ı anlatırken Hacc’a özendirir. Namazı anlatırken namaza özendirir. Hz. Mevlana tövbe edenleri utandırır, bir daha tövbe ettirir; çünkü zevkini, lezzetini almadan bırakmaz. Sahiplik yapar onlara, mürebbilik yapar. Mürebbiliğin bir eşanlamlı kelimesi de < B style=”COLOR: black; BACKGROUND-COLOR: #ff9999″>Mevlana’dır. Mevlâ kelimesidir. Mürebbi manasındadır. Dolayısıyla “hamdım, piştim yandım” sözüyle, en önce dinlemeye teşvik ediyor ve kendisini aradan çıkartarak “dinle neyden” diyor. Sadece o ilk beyit bile, 20-30 mana verilebilir metin şerhi olarak…

Fakat neticede insana farklı bakışı nerden yakalıyor, farklı baktığını nerden anlıyoruz? Biz farklı diyoruz ama literatürlere bakmadan farklı olduğunu hissediyoruz, neden? Çünkü hepimizi orijinal bir hisle test ediyor. Bize hitabettiği belli, “çok değişik”, dedirtiyor bize. İşte bu yakınlık onun Allah’a, Resulüne duyduğu aşktan, yakınlıktan ileri geliyor. Çünkü aşk geldiği zaman hikmet kavgası da ortadan kalkar. Aşk geldiği zaman tamamiyle sulh ister. Aşkta taraf kalmaz. Aşkta sadece edep vardır, maksud vardır. O, maksuda dikkat çekiyor. 

Mevlana Hz.’nin bir papazla karşılaştığında, papazın saygıyla eğilmesi karşısında, papaza, daha çok eğilerek tevazu gösterdiği, papazın doğrulduğunda bunu çok büyük bir hayranlıkla karşıladığı ve bunun üzerine Hz. Mevlana‘nın; “Elhamdülillah, tevazuda da kafiri geçtik.” dediğini görüyoruz. Yani o, güzel ahlakı temel ölçü ve esas alıyor davranışlarında… 

Demin de buyurduğunuz bu muhteşem hadise gibi, söz vardır, “Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervaneyi.” Bir insan kendisi ateş olmadan, kendisi şem’a olmadan hiçbir mumu hiçbir kandili uyandıramaz. Biz bir kere bunu “es” geçiyoruz. Diyoruz ki biz bilerek anlatabiliriz, hayır… Bilerek anlattığımız şey, bilen insanlara göredir. Yaşayarak anlattığımız şey, yaşayan insanlara göredir. Niye Hz. Mevlana‘nın hayatında bir fiiliyle bu kadar insanı hidayet tarafına çeken Hz. Mevlana varken, bu kadar yetişkin, bu kadar kültür, elimizin altında tefsir ve hadis metinleri varken, iletişim bu kadar artmış, böyle olmasına rağmen, niye biz hala basit mevzularda bile birbirimizle diyalog kuramıyoruz? Çünkü bilgiler bizde yük olarak kalıyor. Bildiği şeyin önemi ş urada; bir kere en başta, “hayırlı bir ilim nasip etsin” sözü var Peygamber efendimizin…

İlmin hayırlısını, kendisine lazım olacak kısmını, kendine ve insanlığa faydalı olabilecek kısmını alıyor. Aldıktan sonra hiçbir zaman sözde bırakmıyor, hal şekline getiriyor. Biliyorsunuz, şeriat, tarikat, marifet, hakikat sözleri şu dört maddede özetlenebilir. Şeriat, kavl-i Muhammedi, tarikat, fiil-i Muhammedi, Hakikat, hal-i Muhammedi, marifet sırr-ı Muhammedi… Hepsi Hz.fahr-i âlemde mevcuttur, hepsi O’nda dürr olmuştur, bütün tahsil oradan yapılır, iç içedir, ekmel-i mahluktur iki cihan serveri efendimiz… İnsan, şeriatı da, tarikatı da, marifeti de, hakikati de kendisi yaşamadan, asla ve asla karşıya bu bilgiyi; bilgi olarak değil, hal olarak aktaramaz. Biraz dikkatli baktığımızda Peygamber (sav) Efendimizin, süt annesinin akrabası olan veya başka kişiler geldiğinde, daha henüz kafir ya da Müslüman olduklarını bile söylemeden, ridasını çıkartıp yer e sermesi var…

İki cihan serveri Efendimizin hayatı var. Efendim, işte bilsek kafi değil mi? Kafi değil, neden? İnsan her asırda, yaşayan insan istiyor. Buradan çıkan en büyük şey budur. Hani N. Fazıl’ın dediği gibi, ‘O, o’ diyeceğine ol, kendin ol.” diyor ya… Bizim günümüzün insanının muhakkak surette bir kere en azından ‘olmaya’ ihtiyacı vardır. Bir fıkra var burada. Ben çok anlatırım. Yeniçeri evde kavga etmiş karısıyla… O hışımla dışarıya çıkmış. Sinirlenmiş evde… Bakmış, senelerdir komşusu olan bir Rum var. “Gel buraya” demiş, yere yatırmış, palayı çıkartmış, boğazına dayamış, “Çabuk Müslüman ol.” demiş… “N’aptım ben şimdi kuzum” demiş, Rum,” Hadi öyleyse, söyle nasıl olacağımı olalım…” O zaman yeni çeri ayağını kaldırmış adamın göğsünden, yerine sokmuş palasını; bıyıklarını burarak, “Ya ben de bilmiyorum, gel, hocaya bir soralım” demiş…

Şimdi günümüzde bir şeyleri savunurken bile bu noktadayız. Şu anda insanlar bizden Hz. Mevlana‘nın nasıl bir adam olduğunu dinlemek istemiyorlar; Mevlana görmek istiyorlar, işte bu!… “Efendim, şu, zamanımızın Ebu Cehil’i vs. Ebi Lehebleri şunlar, Firavunları bunlar, Nemrudları bunlar diyorlar”, değil mi? Bütün insanlar bundan şikayet ediyor. Bütün bunlar doğru, tamam.. Ben onlara şunu soruyorum, Aşere-i mübeşşere nerede, Ashab-ı Kiram nerede, Abdulkadir Geylani nerede, Şah-ı Nakşibend, Hacı Bektaş-ı Veli, İbrahim Düssiki nerede? Bunlar olacak, kıyamet gününe kadar da devam edecek… Bizim eksikliğimiz burada değil, bunların çoğalması değil; Ashab gibi, evliyaullah gibi hazeratın şu anda olmayışı… Muhakkak var, kıyamet günü sabahına kadar olaca k… Fakat her halde Hz.Mevlana gibi insan, henüz azlığı, en azından kıvam olarak baktığımızda çok olmadığı aşikar, eksikliğimiz burada… Veyahut böyle insanların etrafında olması gereken insanların azlığı aşikar, eksikliğimiz burada… İnsanlar bize geldiğinde tarihimizdeki insanları öğrenmek için gelmiyorlar, onların elindeki tarih ve tasavvuf eserlerinde bizdeki yazılan kaynaklar kadar kaynak var. Onlar insan görmeye geliyorlar. Ve biz bu insanı gösteremediğimiz için, hala aynı sefih ve düşük bir halde kalmakta ve bulunmaktayız. Güzel bir tablo çizemiyorum belki, ama günümüzde Amerika’da bilmem kaç yerde Mevlana kürsüsü olduğu halde, bizde hala Hz. Mevlana kürsüsünün olmayışı bile, Ona verdiğimiz önemi gösteren üzücü bir örnektir. 1914′te I.Dünya Harbi’nde, 1918′de Londra’da Mesnevi basılmışken, sağlam taş gibi b ir metin basılmışken, hala bizde bazı kaynaklarımızın eksik oluşu, Hz. Mevlana‘yla ilgili eserlerin birbiriyle tenakuz halinde olması, oldukça düşündürücüdür. 

Sade bir soru olarak sormak gerekirse, Mesnevî niçin Farsça?..

O zaman yaşayan, Maveraünnehir’de yaşayan kişilerin, Türk toplulukların resmi dili Farsça. Fakat Hazar’ın aşağısında ve yukarısında konuşulan Farsça farklıdır. Yani İran, pehlevi Farsçası da farklıdır. Şöyle düşünün, mesela çok büyük bir düşünür, 1950′de muhteşem bir eser yazıyor Asya’da, tüm dünyada ödül alıyor, fakat Rusça… Diyebilirmisiniz ki, “niye Rusça?” Rusça, çünkü adamların resmi dili Rusça… Mevlana Hz. Türklere ait olduğunu kendisi söylüyor ama bugünkü milliyetçilik ruhuyla söylüyor bunu, ırk itibariyle değil… Çünkü Hz.Ebubekir’in soyundandır.

“Ben Farsça konuşuyorum ama aslım Türk’tür” diyor. Sosyolojik olarak böyle… Bu sözüyle orada hem kendisinin soy taassubu olmadığını gösterir ve bir vatan şuuru ortaya koyar, hem de Hz.Mevlana‘yı Fars kültürüne ait gibi göstermek isteyenlere kendi ağzıyla bir cevaptır… 

Efendim, teşekkür ediyoruz

Trackback URL

  1. 21 Yorum

  2. Yazan:Furkan Tarih: Apr 8, 2010 | Reply

    Yazı çok güzel. İslamı gerçekten yaşayan insanların azlığını anlatıyor tamam bu da doğru ve yerinde bir tespit kanımca, katılıyorum. Ama neden böyle olduğumuza dair bir fikir ileri sürmüyor. Bir hastalığı tedavi etmek için önce hastalığın sebebini bulmamız gerekmez mi ? Osmanlı’da jön türklerle başlayan, ittihat terakki ile devam eden ve sonunda zirvesine devrimlerle ulaşan pozitivizm değil midir insanları maneviyattan uzaklaştıran. Devlet eliyle yapılmamış mıdır dünyevileştirme.
    Bu bence babasının zorlamasıyla hırsızlık yapan 4 yaşındaki bir çocuğa neden hırsızlık yapıyorsun diye kızmaya benziyor. Asıl sebep burada babası, çocuğa kızsan da bağırsan da bir şey değişmeyecek. Çünkü senin dediklerini anlayacak yaşta değil. Ama babasına da bir şey diyemiyorsun çünkü adamın elinde sopa var. O zaman dürüstlük müdür, resmi ideolojiyi eleştirmeden, (ya da firavunlara laf söylemeden) müslümanları suçlamak.

  3. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 8, 2010 | Reply

    Furkan bey,

    Allah Firavun’u gönderirken Musa’yı da (AS) göndermiş. Bu, her devirde böyledir. Hayat seçimlerle doludur. Şahikalara şerhalardan çıkılmaz. Eskiden insanlar dine, imana ait bir meseleyi öğrenebilmek için günlerce yayan yol alırlarmış. Şimdi elinin altında internet, popon kuru, keyfin yerinde, daha basit ilmihal bilgilerini bile bilmiyorsan “Firavun devlet, ben sana yapacağımı bilirim” demenin pek mazeret teşkil etmemesi gerekir.
    Siz bakmayın eskiler devletten, pozitivizmden çok çekmişler ama günümüz tatlı su müslümanlarından çok daha büyük hizmetler etmişler. Seçim meselesi. Yaratılış amacını öğrenmek ve Allah’a yakınlaşmak mı amacın, yoksa biraz ondan, biraz bundan hem ahireti, hem zevahiri kurtarırız cinliği mi mesele bu. Yoksa maşallah insanımızın aklı kendiyle doğrudan ilgili olmayan her meseleye iyi çalışır. Şimdi sokaktan çevirsem adam bana Barcelona’nın yedek kulübesine kadar sayar ama esma-i hüsnayı bilmez. Adamın meselesi o değil ki, seçimini farklı yapmış. Hayatın, ölümün, varlığımın amacı nedir diye derdi olan insanın meselesidir bunlar. Dertsiz, kaygısız adam da “napiyim beni pozitivizm çarptı” der.
    Mevlana, “iman ve taat yolunda bir nefes alır da zarar edersen ben kafirim!” diyor. Bu yolda bir nefes alıp da zarar mı ettin? Pozitivizm, Firavun, şartlar, şurtlar bahanedir kardeşim. Derdin var mı sen onu söyle?

  4. Yazan:ufuk tan Tarih: Apr 9, 2010 | Reply

    Mevlanayı anlayabildikmi gerçekten,peki Şems’i anlayabildikmi.”Ne olaursan ol yine gel,bizim dergahımız ve gönlümüz her kese açıktır”.Bu sözün anlamını kavrayabilen varmı.Hiç kimseyi ötekileştirmeden kabul etmek,günümüzde neden bu kadar zor.”Ama”larla başlayan sözcükleri kullanmayı bıraktığımız an Mevlananın,Şemsin bıraktığı yerden devam edebiliriz.

  5. Yazan:eg Tarih: Apr 9, 2010 | Reply

    öteki tarafta eşcinsellik üzerinden yorum yazdığınız için bir cevap yazma ihtiyacı duyuyorum. mevlana; liberallerin “ne yaparsan yap; discoda türlü gariplikler eşliinde sema yap tarzı” bir hoşgörü değildir efendim. ayrıca ne olursan ol yine gel sözü mevlana’ya ait de değildir. ayrıca gidin bir mesnevi’ye bakın bakalım; mevlana eşcinseller konusunda ne söylüyormuş!!!

  6. Yazan:ufuk tan Tarih: Apr 10, 2010 | Reply

    Mevlananın insanlar için ne söylediğini çok iyi biliyorum.Saptırmaya çalışanlar boşuna uğraşıyorlar.Dediğim gibi tarihin çöplüğüne yolculuklar.

  7. Yazan:aziz yılmaz Tarih: Apr 11, 2010 | Reply

    Prensipte bir konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımı düşündüğümde fikir beyan etmekten kaçınırım.Söyleşinin ana temasını oluşturan “kamil olma”yani olgunluk üzerine söyleyeceğim fazla bir sözüm yok,olmasını isterdim kuşkusuz.Sadece,insanın kendi özüne dönmesi,hakikate ulaşması yani belli bir farkındalığa erişmesi üzerine,bunun önemine vurgu yapılmış bir sohbet olarak okudum,anladığım bununla sınırlı.

    Bu bağlamda ilgiyle okuduğum ve genelde olumlu bulduğum bir sohbet olmuş.Başta da söylediğim gibi,fikir bazında karınca kararınca bir şeyler katabileceğim donanıma sahip değilim.

    Ancak yazıyı son derece faydalı bulmama ve feyz almama karşın,aşağıya alıntılayacağım kısım,verilmek istenen mesajla biraz çelişir gibi olmuş.Muhalefet etmek adına değil, kafamda beliren soru işaretlerini gidermek adına diğer katılımcılarla paylaşmak istiyorum.

    Mevlana Hz.’nin bir papazla karşılaştığında, papazın saygıyla eğilmesi karşısında, papaza, daha çok eğilerek tevazu gösterdiği, papazın doğrulduğunda bunu çok büyük bir hayranlıkla karşıladığı ve bunun üzerine Hz. Mevlana‘nın; “Elhamdülillah, tevazuda da kafiri geçtik.” dediğini görüyoruz. Yani o, güzel ahlakı temel ölçü ve esas alıyor davranışlarında

    Şimdi kısa kısa geçeyim.
    1.Papaz,bilindiği gibi Hırıstiyan din adamı oluyor.Peki farklı dine mensup din adamı-ya da sıradan inanan olsun-kafir olarak mı tanımlanıyor ya da her gayrimüslimi kafir olarak tanımlamak doğru mu?
    2-Anladığım kadarıyla,”papazla karşılaşma anı”ndan sözedilirken papazın aykırı bir davranışından değil,gayet insani bir incelik betimlenmiş.Hz.Mevlana bu jesti karşılıksız bırakmamış.Yani gayet medeni bir selamlaşma olmuş.Dolayısıyla hz.Mevlana’nın ağzından muhatabı kafir olarak tanımlama dışında,olay, tevazuda rekabet edilmiş gibi bir izlenim bırakıyor.O halde,
    3-Bu diyalog,”Elhamdülillah,tevazuda da kafiri geçtik”cümlesi gerçekten Hz.Mevlana’ya mı ait?Kendisine atfen yazılan hiç bir kaynakta Mevlana’nın farklı dine mensup insanları kafir olarak tanımladığına ben tanık olmadım.İnternet üzerinden Mesnevi’yi bir kez okumuşluğum da vardır,benzer bir tanımlamayı hatırlamıyorum.
    4-Ha,gözümden de kaçmış olabilir,amacım bir iddiada bulunmak değil.Ancak,şayet sorunlu bulduğum bu tanım Mevlana’ya aitse-ki,olmadığını düşünüyorum ya da umud ediyorum-peki bu da gönülleri fetheden böylesi bir zat için büyük bir tezat değil midir?Zira sırf gayrimüslüm olduğundan ötürü insanlara kafir demek hem haksız bir ithamdır hem de tam anlamıyla ötekileştirmedir.Düşünün bu sitede farklı dinlere mensup katılımcı dostlarımız var ve eminim bu tanımlama biçimi onları rahatsız etmiştir.Kısacası Mevlana gibi tüm dünyaya hoşgörü timsali olmuş bir şahsiyet zannetmiyorum ki insanların rencide olabileceği bir sözü sarfetsin.Bu onun felsefi değildir ve olamaz.Ben böyle düşünüyorum.

  8. Yazan:MB Tarih: Apr 11, 2010 | Reply

    İnsanı kendine getiren çok güzel bir yazı olmuş…Evet dertlenmek lazım. Ama dünyanın basit dertleriyle değil tabii. Öyle bir dertlenmek gerek ki; dünyanın bütün musibetleri bu asli derdimiz yanında sinek ısırığı gibi kalmalı.

    Bu işin lafazanlığını yapmak kolay elbette.
    Bu bağlamda kendime bir özeleştiri olsun diye yazıyorum bu yorumu…

    Bir de aklıma, dert sahibi gönül erlerinin duaları geldi aklıma. Dert sahibi olmak başka birşey. Adeta farklı boyutun insanları… Bakın nasıl dua ediyorlar:

    “Allahım, Senden iman davasına meftun deliler istiyorum; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı içinde, din ve diyanetinden dolayı kendisine “mecnun” denilecek dostlar ver bana. Kendi çıkarlarını hiç düşünmeyen, makam-mansıp, mal-mülk, şan-şöhret ve servet ü saman sevdasına düşmeyen beş-on yârân ver. Ne olur Rabbim! Senin hazinelerin geniştir; dilersen isteyene istediğini verirsin; bana da dininin delisi beş-on insan ver!”

  9. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Apr 11, 2010 | Reply

    Aziz Bey Haklisiniz, böyle büyük bir zatin papazlarla “tevazu yarisi” yapmasi biraz anlamsiz görünüyor, hatta böyle bir sorunun sorulmasi bile biraz abes kaçmis o kadar güzel bir sohbetin ardindan. Galiba Fatih bey soran kisiyi kirmadan konuyu baska yere çekmeye çalismis :)

  10. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    Aziz bey ve Mehmet,

    Yazıyı alıntılarken soru, yazı içinde gibi olmuş. O ifadeler Fatih bey’e ait değil. Soru soran kişiye ait ve hatalı.

  11. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    Aziz bey,

    Çok dikkatlisiniz, doğru yakalamışsınız. Mevlana Hz’lerinin böyle bir menkıbesi anlatılır ama bununla ilgili hiçbir kayıt bilmiyorum. Bediüzzaman’ın dediği gibi kafire bile “hey kafir!” denilmez. Köre, “hey kör” denilmediği gibi. Çünkü eziyettir. Kur’an’da nehy vardır.
    Bununla birlikte kamil insanlar, nefislerinin büyüklenmesi karşısında bu tekebbür duygusunu ezmek için kendilerini alçaltmışlar ve tevazunun insanlık tarihindeki en yüksek numunelerini sergilemişler. Bu zaviyeden, Mevlana Hz.’lerinin bir papazın karşısında çeşitli hikmetlere mebni eğilmiş olması mümkündür. Ama bir insan-ı kamil, bunu yaptıktan sonra bunu tevazu için yaptığını söylemez. Orada bir aktarım hatası veya menkıbede bir arıza olsa gerek… Allahu a’lem bissavab.

  12. Yazan:789 Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    Aziz Yılmaz Bey’e

    Bu ifade Eflaki Dede’nin Arifler’in Menkıbeleri eserinde geçer. Eflaki Dede’nin Ulu Arif Çelebi zamanında yaşamış olduğunu ve menkıbeleride bu zamanda derlediğini paranteze almakta fayda var. Buna rağmen Menkıbeler birincil kaynaklardan sayılır.

    Mesnevî’yi okumuş olduğunuzu yazmışsınız. Mesnevî’de geçen Hz. İbrahim kıssasını hatırlayınız. Orada da bir kafiri yemekte ağırlamak istemez. Daha sonra uyarı alır ve yemeğe davet eder. Gene Musa Hz. nin çobanla olan hikayesini hatırlayınız.

    Bizim anladığımız kadarıyla bir insanın kâfir olup olmaması onun insanlığına, insan oluşuna bir halel getirmiyor. Gene tevazuya layık, gene sofrada bir köşesi var. Kâfirlik ise ayrı bir mevzu. Allah’a (teslis ile) şirk koşan, Peygamber Efendimizi tanımayan kişiye de terminolojik olarak ne diyeceğiz? Bir de bunun üzerinde düşünmek lazım. Dinler arasında bu nevîden karşılıklı kâfirlik suçlaması var zaten. Bunu alınganlık mevzu yapmak yanlış.

  13. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    Menakıb-ül arifinde menkıbenin orjinali şu şekilde geçiyor:

    Kostantiniyye ülkesinde bilgin bir rahip vardı. Mevlâna”nın ilmini, yumuşaklığını ve alçak gönüllüğünü işitmiş, ona âşık olmuştu. Mevlâna”yı görmek üzere Konya”ya geldi. Şehrin rahipleri onu karşılayıp ağırlamada bulundular. Bu doğru rahip, o hazretin ziyaretini rica etti. Tesadüfen yolda karşılaştılar. Rahip üç defa Hudâvendigâr”a secde etti. Secdeden başını kaldırınca Mevlâna”nın da secdede olduğunu görüyordu. Derler ki, Mevlâna hazretleri rahibin önünde otuz üç defa baş koydu, rahip feryat edip elbiselerini yırttı ve: “Ey dinin sultanı! Benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne alçak gönüllülük ve kendini hor görmekliktir?” dedi. Mevlâna: ” “Ne mutlu o kimseye ki Allah onu malla, güzellikle, şerefle ve saltanatla rızıklandırdı. O da bu malı ile cömertlik yaptı, güzelliği ile iffet sahibi, şerefi ile alçak gönüllü ve saltanatı ile adalet sahibi oldu.” hadisini buyuran sultanımızdır. Tanrı kullarına nasıl alçak gönüllülük göstermeyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmeyeyim. Eğer bunu yapmazsam, neye ve kime yararım?” dedi.

    “Allah yolunun güneşi olan ve nefsini zelil eden kimseye ne mutlu, dedi.

    Onun kulluğu sultanlıktan iyidir, çünkü ben daha hayırlıyım sözü şeytanın ağzından çıkmış bir sözdür.” (Mesnevî, C. IV, s. 476/3344, 3342) Bunun üzerine zavallı rahip derhâl arkadaşlarıyla birlikte iman getirerek mürit oldu ve fereci giydi. Mevlâna hazretleri mübarek medresesine geldiği vakit Sultan Veled ve arkadaşlara: “Bahâeddin, bugün zavallı bir rahip bizim alçak gönüllülüğümüzü elimizden kapmaya niyet etti, fakat Tanrı”nın uygulaması ve Peygamber efendimizin yardımı ile biz bu alçak gönüllülükle ona galip geldik. Çünkü o tevazu, küçüklük ve miskinlik Müslümanlara Hazret-i Mustafa”dan kalmıştır.””6

    Kaynak:Eflaki syf:573-575
    Yani, menkıbede kafir sözcüğü geçmiyor. Zaten Mevlana Hzretlerinin tevazuyu sahiplenmesi gibi bir şey söz konusu olamaz. Şeffaf bir ayna gibidir, ona bakan aynada yansıyan nur-u Muhammedi’yi (S) görür.

  14. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    Dinler arasında bu nevîden karşılıklı kâfirlik suçlaması var zaten. Bunu alınganlık mevzu yapmak yanlış.

    Kafir, kelime anlamı olarak “örten, gerçeği gizleyen” demektir. Yani Kur’an’daki bu ifade aslında aşağılayıcı değil, tüm Kur’an ayetlerinde olduğu gibi gerçeği vasfedici bir terimdir. Aynı tek Allah’ı kabul etmeyin şirk koşan insanlara “müşrik” denildiği gibi. Ayrıca, ehl-i kitaba kafir denip denemeyeceği İslam alimleri arasında tartışma konusu olmuştur. Çünkü Kur’an’da ehl-i kitap için “kafir” terimi kullanılmıyor. Yanılıyor olabilirim. Aksini bilen varsa söylesin, hepimiz bilgilenelim. Diğer dinlerin suçlaması bize ölçü olamaz. Bizim inancımıza göre tek bir din vardır, o da İslam’dır. Biz, Kur’an ahlakına uygun yaşayıp konuşmakla yükümlüyüz.

  15. Yazan:789 Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    “72- Allah, şüphe yok ki Meryem oğlu Mesîh’tir diyenler kâfir oldular ve Mesîh, ey İsrailoğulları demişti, Rabbime ve Rabbinize kulluk edin; şüphe yok ki Allah’a eş tanıyana Allah, cenneti haram etmiştir, onun yurdu ateştir ve zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur. ” Maide Sûresi

    “6- Kitap ehlinden kâfir olanlar ve şirk koşanlar, şüphe yok ki cehennem ateşindedir, ebedîdir onlar orada, onlardır yaratılmışların en kötüleri.” Beyyine Sûresi

  16. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    789,

    Teşekkür ederim. Daha çok Kur’an okumalıyım… Fakat bu bir şeyi ispatlamıyor. İslam inancına sahip olan bir kişi için diğerleri kafir olabilir. Ama İslam inancına göre bunu bir tahkir olarak kullanmak yanlıştır diyorum. Bu konuda Bediüzzaman’ın görüşünü benimsiyorum. Şöyle diyor:

    “Kâfirin iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri (yaygın olanı) dinsiz ve münkir-i Sâni (Allah’ı inkar eden) demektir. Şu mana ile ehl-i kitaba ıtlak etmeye (söylemeye) hakkımız yoktur. İkincisi: Peygamberimizi ve İslamiyet’i münkir (inkar eden) demektir. Şu mana ile onlara ıtlak etmek (söylemek) hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen (geleneksel olarak) evvelki mananın tebâdüründen (akla gelmesinden), bir kelime-i tahkir (hakaret kelimesi) ve eziyet olmuştur.”

    Menkıbede “kafir” kelimesi geçmediğini de gösterdik. Bence tartışma bitmiştir.

  17. Yazan:hasan Tarih: Jun 19, 2011 | Reply

    merhaba ben bi konuda sizden yardım istiyorum mevlananın bir papazla karşılaşıp tevazda onda öne geçmesi il ilgili kısımın kaynağını verebilrmisiniz

  18. Yazan:firdevs yıldız Tarih: Jan 25, 2013 | Reply

    burada yorum yazan herkesten özür dileyerek başlayayım.hiçbiriniz kadar eser okumadım ben o yüzden affınıza sığınıyorum.belki komik gelecek ama son zamanlarda çekim yasası diye bişeyden bahsediliyor.tamamen dünyevi isteklerimden dolayı bu konuyu araştırıyordum.ne düşünürsen onu yaşarsın bu işin mantığı.mesneviye kadar götürdü beni.mevlana hazretleri ölmeden önce ölmekten bahsediyor.nefsimiz varken işte bunu başarmak zor tabi.ama istersende bir o kadar kolay.mevlana hazretleri bunun yolunu gösteriyor mesnevide.karşınızdaki her insan sizin aynanızdır diyor.o aynaya bakıp kendinize çekidüzen verirseniz ölmeden önce ölmeyi başarırsınız diyor.yani bir insan yalan söylüyorsa ve sinirinizi zıplatıyorsa,aslında siz kendinize kızıyorsunuz diyor.nerde kime yalan söyledin kendine kaç kez yalan söyledin.bunları tespit et bunu düzelt diyor.insanlarda kızdığın öfkelendiğin herşey sende var diyor.bunları düzelt kendinde dünya kendiliğinden düzelir diyor.bunu en güzel aslan ile tavşanın hikayesinde anlatıyor.biz bu dünyaya allahtan gelen özelliklerimizi sergilemeye geldik.allahın 99 ismi insanda mevcut ama az miktarda.bunları görelim diye hz.muhammed s.a.v.i rehber olarak gönderdi bize.hz.mevlana bizim sahip olduğumuz en büyük değer islamiyet sevdirerek ancak öyle anlatılır herhalde.bence kafire falan takılıp kalmaktansa herkes içindeki kafiri(şeytanı)öldürsün dünyada hiç kafir kalmaz.son olarak herkesten yine af diliyorum.

  19. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Jan 28, 2013 | Reply

    Firdevs hanım,

    Maharet çok kitap okumakta değil. Herşey meyille başlar diyordu bir Allah dostu. Bakın böyle bir meyil sizi Mevlana hazretlerinin kapısına çıkarmış. Ne mutlu!
    Mesnevi, acayip bir kemalat kitabı. Kısacık bir tavşan-aslan hikayesi bile bir insanın bütün ömrünü değiştirmeye yetebilir. Gereken tek şey bunu istemek, meyletmek.
    Ne güzel buyurmuşsunuz, dış alemdeki kafirden çok insan kafir nefsiyle uğraşmalı. Mevlana hazretlerinin şaşı çırak hikayesinde anlattığı gibi. İkilik şaşı bakışımızdan çıkıyor.
    Katkılarınızın devamını diliyoruz.

  20. Yazan:leyla Tarih: May 15, 2013 | Reply

    hiç beğen medim ben sözün anlamını sordum ama siz maşallah kompazisyon yazmışsınız………..

  21. Yazan:Sıdıka Tarih: Jul 25, 2013 | Reply

    Ben, öncelikle Aziz Yılmaz Bey’in fikirlerine katıldığımı belirtmek istiyorum.Bende Mevla’nanın fikir ve öğretilerini benimsemiş biriyim.Okuyorum,araştırıyorum,fikir süzgeçimden geçiriyorum.Ama yinede bu konularda halen çok donanımlı olmadığımı düşünüyorum..Tasavvuf çok derin bir konu..Hamlıktan,yanmaya,yanmaktan pişmeye yaşanan sürecin okadar kolay ve basit olmadığını bunun için insanın nefsini terbiye etmesi,kendini ve karşısındakilerini tanıması,anlaması,hoşgörü ile donanması gerekmekte.Ancak bu hoşgörü her hadise ve olayda olacak anlamına da gelmemeli..Dinen ve ahlaken hoş olmayan kendine ve diğer insanlara yapılacak nahoş ve çirkin olaylar,zulümler tabi ki tasvip edilmez.Gereken ceza verilmeli.Ancak O tarz kişileri dışlamadan önce onları bilgelikle erdemle örnek olarak ve gerekirse bizzati gocunmadan ilgilenerek, doğru yolu bulmalarına yardım edilmeli,anlamamkta israr ediyorsa bundan böyle hoşgörü bu kişilere gösterilmemeli..Bu benim düşüncem. Hz.Mevlananın da bu görüşü savunduğunu düşünüyorum.Hoşgörülü olmak adına herşeye göz yumduğu düşünülemez.Allah aşkıyla yanan bir gönül ve Allahın yüceliğini ve doğrularını ilke edinmiş bir kişi,insanlığa örnek olmak ve doğruları göstermek bilincine sahiptir.İslamın ışığınıda doğru bir şekilde yayar.İnsanları zorlayarak değil.Ayrıca farklı dinlere mensup insanlarıda kafir olarak nitelendirmez.Kaldı ki Mevlana dergahını ve bilgilerini hiç kimseden kısıtlamamış kimseyi farklı görmemiştir.-Papazla karşılaşma olayında papazı kafir olarak nitelendirecek bir ruha sahip olması kesinlikle düşünülemez.-Bu onun hoşgörüsü ve felsefesi ile kesinlikle bağdaşmaz.Bu nedenle bu söyleşideki yazının ve yorumun birçoğuna katılmama rağnen bu söze katılmadığımı belirtmek isterim.Bu mevlana’ya olan sevgi ve saygımı zedeler…Mevlana hoşgörüsünü şu dizelerde dile getirmiştir.(Bu dizelerin kendisine ait olmadığı yolunda iddalar varsada ki illa onundur diye bende iddia etmiyorum,ancak onun felsefesiyle çok örtüştüğü için onun olduğu kanaatindeyim…

    Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

  22. Yazan:isim yok Tarih: Dec 5, 2013 | Reply

    acaba bu “hamdım, piştim, yandım” kitabının özetini nereden bulabirim? acilen söyleyebilir misiniz hemen?!

  1. 3 Trackback(s)

  2. Nov 6, 2012: Ekim ayında en çok açılan sayfalar
  3. Dec 10, 2012: Son 10 günde en çok okunan sayfalar
  4. Dec 12, 2012: Son 12 ayda en çok okunan 40 sayfa

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin