RSS Feed for This Post

Genel Kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : Counterinsurgency Field Manual

isyan-bastirma genel kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : counterinsurgency field manualGenel Kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : Counterinsurgency Field ManualTürk subayları bu kitabı okumuş olsalardı 30 veya 40 bin insan hayatta olabilirdi. Ne acı değil mi? Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ülkede yaşamanın fiyatı bu. Merkezî yapı, ulus-devlet ideolojisi ve sivillere hesap vermeyen bir ordu. Gırtlağına kadar siyasete bulaşmış bir ordu. Hatta silahlı kuvvetlerin anayasa yapması, bunu halka SİLAH ZORUYLA dayatması.

 “Bana ne bunlardan, zaten bu süslü kelimelerin yarısını bile anlamıyorum” diyenler biraz düşünmeliler. Hele kardeşleri, amca çocukları, evlâtları arasında terör yüzünden ölmüş insanlar varsa. Hele henüz teröre kurban gitmemiş gençler varsa etraflarında.

Bir tarafından canlı insan giren, diğer ucundan bayraklı tabut ve madalya çıkan bu terör makinesi bundan 30 veya 40 yıl önce durdurulabilirdi. Şayet bu insan kıyma makinesi o zaman dursaydı kaç kişinin hayatı kurtulurdu? Bir dakika düşünün kendi kendinize.

Neden bu kitap? Terör hakkında yazılmış binlerce kitap varken neden bu?

Bir kaç sebebi var. Birincisi “Counterinsurgency Field Manual” terör konusunda okuduğum en “teknik” ve en “soğuk” kitap. Bu soğukluğa, bu tekniğe ihtiyacımız var zira Türkiye’de basılan kitaplar ister istemez resmî ideolojinin gölgesinde. Bazen de şimdilerde moda olan Kürt Milliyetçiliğini eski moda(!) Türk Milliyetçiliği karşısına koyma gayretindeler.

Batı ülkelerinde basılan kitaplar ise terör deyince genellikle İslâmcı(!) terörü anlıyorlar. El-Kaide vs derken konunun özü güme gidiyor. Bask, Kuzey İrlanda bölgelerdeki ayrılıkçı terörü de sağlıklı biçimde analiz etmek kolay değil zira konuyu en iyi bilenler ister istemez “içeriden” insanlar. Tarafsız kalamıyorlar. Ahlâkî zeminde bir tartışma başlıyor: Terör mü yoksa bağımsızlık savaşı mı? Hayatı tehlikede olan bir azınlık meşru müdafa yapamaz mı? Birleşmiş Milletler kriterleri, insan hakları beyannamesi derken siyasî kaygılar, yazarın tutkuları, korkuları, düş kırıklıkları yansıyor yazdıklarına.

Terör gibi binlerce insanın ölümüne sebep olan bir meseleyi ele almak zaten kimse için kolay değil. Ama çözüm istiyorsanız MESELE ile KENDİNİZ arasına bir mesafe koymalısınız. Kendini haklı ilân etmekle, komplo teorisi uydurmakla, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” demekle olmuyor, insanlar ölmeye devam ediyor, vatan bölünmeye doğru gidiyor.

İsyan Bastırma Teknikleri

PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?” isimli makalede kısaca bahsetmiştim bu kitaptan. Counterinsurgency Field Manual ‘ın 2006 baskısı var elimde. Ama Acrobat/PDF şeklinde internetten de indirilebilir. Kitabın övgüye değer bulduğumuz yanı yani soğuk ve teknik bir biçimde terör ile arasına mesafe koyabilmesi bir “manual” yani el kitabı olmasından kaynaklanıyor. Kitabın muhatabı sağcı, solcu, Kürt veya İslâmcı değil. Amerikan ordusunda görev yapan ve bir şekilde gayrı nizamî harp ile karşı karşıya kalan hemen herkesi ilgilendiriyor konu. Ama önce bir kaç anahtar kelimeye açıklık getirelim.

Son zamanlarda eski genel kurmay başkanımız İlker Başbuğ tarafından yanlış olarak (propagandanın eş anlamlısı şeklinde) kullanılan bir terim var, “asimetrik savaş“. Bu terim esasında “gayrı nizamî harp” teriminin karşılığı. Yani düzenli iki ordunun, üniforması, bayrağı, binaları vs belli olan iki silahlı gücün savaşması “nizamî”; bunun tersi gayrı nizamî. Ne demek? Asimetrik savaşta:

  • 1) Savaşın başlangıç tarihi belli değil,
  • 2) Savaşanlar gündüz çoban, gece terörist,
  • 3) Bölge halkı düzenli ordunun ve devletin baskısı ile terör örgütü arasında eziliyor,
  • 4) Bölgede paralel bir ekonomi oluşmuş ve teröristleri besliyor,
  • 5) Terör örgütüne yardım eden komşu ülkeler ile resmen savaş hali yok. Diplomasi ve ticaret devam ediyor.

Balyozla sinek öldürmek

Bütün bu ögeler geleneksel savaş yöntemlerini etkisiz kılıyor ve asimetrik savaşa uygun yöntemleri gerektiriyor. Ülkemizdeki terörle mücadele dili, terimler ve kavramlar da bu çerçevede ele alınmalı elbette. Zira:

PKK hakkında düşünmek ve konuşmak kolay değil
Bir konuda insanların konuşarak çözüm arayabilmesi için anahtar kavramlara aynı adları vermiş olmaları yani ortak bir dile sahip olmaları gerek. Biz de öncelikle kelimelerin içinin neyle doldurulduğuna bakalım. Türk basını, güvenlik güçleri, yabancı basın ve PKK ‘nın kendisi aynı kavramlar için aynı kelimeleri kullanmıyor.
Terörist, bölücü hareket, gerilla, ayaklanma, bağımsızlık savaşçısı, direnişçi, şehit. Bu kelimelerin bazısı dünya tarihindeki hatta dinimizdeki “haklı” mücadeleleri çağrıştırdığı için PKK’nın eylemlerine de retorik bir meşruiyet kazandırıyor. Gerilla bunlardan biri. PKK silahlı mensupları için bu kelimeyi kullanmayı tercih ediyor.

Gerilla aslında İspanyolca guerra (=savaş) kelimesinin küçültülmüşü, bir tür “savaşçık”. Napoleon’a karşı mücadele eden İspanyol direnişi sırasında ortaya çıkmış. Doğrudan çeviri yaparak Amerikan ve İngiliz kaynakları da bu kavrama “small war” (küçük savaş) diyorlar sıklıkla. Anglo-Saxon kaynaklarda yakın anlamda kullanılan bir başka terim ise insurgency – counterinsurgency (isyan ve karşı isyan).

Aslında gerilla kelimesinin işaret ettiği önemli bir teknik bilgi var o da orantısız güçlerde karşıya gelmiş iki silahlı grup. Bu olduğu zaman zayıf olanın tek çaresi saklanmak ve vur-kaç taktiği ile büyük orduyu taciz etmek. Büyük ordu genellikle sırtını bir devlete dayadığı için küçük olanı “terörist” ilân ediyor. Küçük olan ise “ezilen-mazlum” kimliğini seve seve kabul ederek “dev bir orduya kafa tutan bir avuç kahraman” rolüne bürünüyor.“(PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?)

Counterinsurgency Field Manual işte bu kavramlara ile arasına gerekli mesafeyi koyabilmiş nadir eserlerden. Başlığından itibaren “isyan” bastırmayı hedef alan bir doktrin sunuluyor. Elbette Amerikan ordusunun giriştiği harekâtların isyan bastırmak değil düpedüz işgal olduğu söylenebilir. Örneğin Irak’taki durumda elbette direnişçilere “isyancı” veya “terörist” denemez. Ama yazının başından beri belli ettiğimiz gibi bu makaledeki amacımız teknik bir analiz, zaten aşikâr olanı ahlâken sorgulamak değil.

Bu bağlamda gerek Irak’ta gerekse Türkiye’deki terörle mücadele sürecinde düzenli bir ordu var. Orduya hükmettiği varsayılan bir devlet ile bütçesi, komutanı, üsleri, tankları ve toplarıyla silahlı bir güç. Karşısında neredeyse görünmez bir ordu: Sivil giysiler içinde dolaşan, hatta maaşlı olarak şu veya bu kurumda çalışan ama zaman zaman isyan/terör/direniş hareketinde rol alan insanlar.

Bir başka ortak yön ise doğrudan savaşan terörist/direnişçi sayısından çok daha fazla gözcü, yiyecek vb sağlayan yada en azından “susan, göz yuman” bir grup insan bulunması.

Böyle bir savaşta düzenli ordu balyozla sinek öldürmeye çalışan birine benzer:

“Teröre karşı düzenli birlikleri kullanmak son derece hatalıdır, çünkü ordular terörle mücadeleye göre dizayn edilmemişlerdir. Eğer terör örgütleri ülkeyi rahatsız eden bir sivrisinekse, ordular bir ‘balyoz’a benzer. Balyozunuz ne kadar ağır olursa ‘sivrisinek’i yakalamak o kadar zor olacaktır. Sinek bir yere konacak, siz hızla balyozu kaldırıp duvara indireceksiniz. Bir süre sonra bakacaksınız ki sivrisinek uçmaya devam ediyor, fakat duvarlar yıkık dökük olmuş. Üstelik sizde sivrisinek kovalayacak, yani terörle mücadele edilecek hal kalmamış. Onca ağır bir nesneyi kaldırıp indirdiğiniz için incinen, kırılan, ya da çıkan uzuvlarınız da cabası. Bu nedenle terör örgütleri orduların terörle mücadelenin içinde olmasına bayılırlar. Tam da istedikleri şeydir. Tam da dişlerine göre bir hedeftir. Havada sallanan balyozun tepelerine inme olasılığı sıfıra yakındır. Onlar balyozu değil, onu tutan eli ısırırlar. Balyozu tutan el sinirlendikçe daha bir sert saldırmaya, kendisini perişan etmeye başlar. Oysa sivrisineğe karşı doğru mücadele aracı balyoz değil, sinekliktir, sinek kovucu tablettir veya sinek ilacıdır. Bunlar hem daha hafiftir, hem de daha esnek. Eli yormaz, çevreye zararı daha azdır.” (PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?)

Peki çare nedir?

Sadece Counterinsurgency Field Manual yazılırken değil bütün Amerikan savaş nazariyesi oluşurken etkisi büyük olmuş bir Fransız subayından bahsetmeliyiz önce: David Galula (1919-1967). Başta Cezayir’in bağımsızlık savaşı olmak üzere Fransız ordusunun girdiği bir çok asimetrik savaşta rol almış bir subaydır Galula. Ancak diğer askerlerden farklı olarak terör/isyan/direniş ordularıyla yaşadığı tecrübelerini kitaplaştırmıştır. Bildiğim kadarıyla makale ve kitaplardan oluşan orijinal metinlerin çoğu İngilizcedir. En önemlileri:

  • Pacification in Algeria (İngilizce),
  • Classics of the Counterinsurgency Era(İngilizce),
  • Contre-insurrection : Théorie et pratique(Fransızca),

Gerçekten de İngiliz ve Amerikan ordularının komuta kademeleri Fransa’da neredeyse hiç tanınmayan bu Fransızı el üstünde tutarlar hâlâ. Meselâ Irak ve Afganistan’daki Amerikan işgal kuvvetlerinin komutanlarından David Petraeus “O isyan bastırma stratejilerinin Clausewitz’idir” demiştir David Galula için.

Evet, “çare nedir?” diye sorarak başladık bu bölüme. Çare en başta ağir merkezî emir-komuta zinciri yerine esnek, bireysel inisyatife dayalı komuta mekanizması koyabilmektir. Tıpkı 19cu yüzyıl devletlerinin ağır bürokratik yapıları gibi o dönemde son şeklini alan düzenli ordular da esnek değildir ve 21ci yüzyılın asimetrik savaşları karşısında çaresizdirler. Peki bu esnek yapı nasıl kurulabilir? Counterinsurgency Field Manual sayfalarında David Galula’dan yapılmış bir alıntıyla cevap verelim:

“Eğer bir organizasyonu oluşturan insanlar aynı zihin yapısına sahip iseler ve eğer her birim aynı karar-davranış kalıbına [orijinal metinde “pattern”] göre hareket ederse mesele çözülmüş demektir. Tutarlı, herkesçe kabul görmüş ve iyi anlaşılmış bir doktrin de bunu amaçlamaz mı zaten? Doktrin dediğimiz şey bütün çabaların aynı yönde yoğunlaştırılması meselesine uygulama bazında verilmiş bir cevaptır”

Türkiye’nin ve özellikle de bugüne dek Kürt Politikası üretmede tek merkez olan Genel Kurmay’ın en büyük hatası askerî harekâtları bir araç değil bir amaç olarak görmesidir. Yıllardır bir düşman ordusuyla savaşır gibi “öteki” tarafa kayıp verdiren, bununla övünen ve “ölü ele geçen terörist” sayısını başarı göstergesi sayan bir Genel Kurmay’ın kurbanıyız ne yazık ki. Oysa öldürülen her insanın yerine Türkiye Cumhuriyetinden nefret eden 5-6 insan geçmiyor mu? Her “terörist leşi” bize 5-6 yeni terörist olarak dönmüyor mu?

İnsan öldürerek terörün bitebileceğini düşünen okurlara aşağıdaki yazıları tavsiye ediyorum:

Şu halde sivil güçler ordunun hizmetinde değil ordu sivil güçlerin hizmetinde olmalı değil mi? Yine Counterinsurgency Field Manual sayfalarında David Galula’dan yapılmış bir alıntıyla son noktayı koyalım:

Temel düşünce şudur ki; askerî harekât siyasî harekâtın memurudur. Temel amacı siyasî aktörler ile sivil halkın birlikte çalışabilmesi için asgarî güvenliği sağlamaktır.”

Counterinsurgency Field Manual okurken neredeyse her sayfasında Türk Genel Kurmayı’nın Kürt Politikasında yaptığı hatalı bir uygulamayı görüyorsunuz. “Sakın şöyle yapmayın yoksa halkın desteğini kaybedersiniz” tarzı bir çok uyarı var. Yazık ki bizim Genel Kurmayımız ne kendi hatalarından ne de başka ülkelerin tarihinden ders almıyor.

Son bir soru: Amerikan ordusu bu kitaptan ne kadar istifade ediyor? Irak ve Afganistan’daki durum nasıl yorumlanmalı? Bu konudaki görüşlerimizi Amerika Tedavi Edilebilir mi? isimli kitapta bulabilirsiniz.

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Türkiye bölünür mü?

genel kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : counterinsurgency field manualGenel Kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : Counterinsurgency Field Manual“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin”  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin.

 

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

genel kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : counterinsurgency field manualGenel Kurmay bu kitabı okusaydı hayatta olacaktın : Counterinsurgency Field Manual

 İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin.

Trackback URL

  1. 9 Yorum

  2. Yazan:Atılım Ateş Tarih: Sep 2, 2010 | Reply

    Mehmet Bey,

    Kitabı okumaya başladım. Sonuna kadar okuduğumda daha ayrıntılı yazarım, ama konuyu soğutmamak adına ilk izlenimlerimi hemen yazmak istedim:

    Madde 1-10:

    “The effort requires a firm political will and extreme patience on the part of the government, its people, and countries providing support.”

    Benim çevirim: Bu çaba (isyan bastırma çabası) hükümetten, insanlardan ve destek sağlayan ülkelerden sağlam bir politik irade ve çokca çaba ister.

    Madde 1-12:

    “In all cases, however, insurgencies will not be defeated by simply killing insurgents. Since the insurgent begins with the strategic initiative, the counterinsurgent is usually involved initially in more defensive than offensive operations. To regain the initiative, the counterinsurgent strategy focuses on stability operations, addressing the root causes of societal discontent through reforms or reconstruction projects, performing other measures to positively influence the support of the people, and conducting combat operations against insurgent forces.”

    Benim çevirim: Her durumda, isyanlar sadece isyancıları öldürerek bastırılamaz. İsyancılar başta stratejik olarak insiyatifi ellerinde bulundurduklarından dolayı, isyanı bastıracak olan taraf genellikle başlarda saldırı yerine savunma yoğunluklu operasyonlarda bulunur. İnsiyatifi geri kazanmak için isyan bastırma stratejisi düzeni sağlama amaçlı operasyonlara odaklanır, insanların desteğini kazanmak için reformlarla ya da yeniden inşaa projeleriyle sosyal huzursuzluğun temelinde yatan sebeplere hitap eder, ve isyancılara karşı askeri operasyonlar düzenler.

    Şu iki maddede isyanı bastırmaya çalışan taraf olarak kimi okumalıyız sizce? Yabancı topraklarda bir isyan bastırılacaksa oraya bir Petraeus gönderirsiniz, yeniden inşaa projeleri gibi sivil çabaları da o koordine eder.

    Ama kendi toprağınızda böyle bir savaşı yürütüyorsanız iş değişir. Hükümet tarafında sağlam bir politik duruş gereklidir. Bu hükümet bile Kürt açılımı konusunda çok vahim bir dönüş yaptı. Habur’dan girişler sırasında yapılan eylemleri “Çok güzel” diye niteledikten hemen sonra doğru bulmadığını söylemeye başlamadı. Hükümet belki ayaklarını yere sağlam bassaydı, Habur’da olacakları daha iyi planlasaydı ve halkın karşısına “Şu an beğenmeseniz de gelecekte çok daha güzel günlere gidecek adımlar bunlar, bana güvenin” diye çıkabilseydi, bugün çok farklı bir yerde olabilirdik.

    Ancak bu konuyla ilgili tahlilinizde mantık olarak bana vahim derecede yanlış gelen bir nokta var:

    Türk subayları bu kitabı okumuş olsalardı 30 veya 40 bin insan hayatta olabilirdi.

    Bir tarafından canlı insan giren, diğer ucundan bayraklı tabut ve madalya çıkan bu terör makinesi bundan 30 veya 40 yıl önce durdurulabilirdi.

    Eğer bu işi başlamadan bitirememenin vebalini, sivil ya da asker herhangi birine yüklemeye çalışıyorsanız bence hatalısınız. Bu kitabın bile daha en başında yazıyor: Başlangıçta insiyatif isyancıdadır diye.

    Hangi dönem kimin hata yaptığını iyi sorgulamak gerekli diye düşünüyorum. Yapılan bütün hataları askerlerin üzerine yüklemeye yönelik bir çaba seziyorum. Asker ya da sivil, birilerini günah keçisi ilan etmek bizi sorunun çözümüne yaklaştırmak yerine kendi hatalarımızı görmemize mani olduğü için sorunu iyice çözülmez hale getirecektir kanımca.

    Kitabı okudukça yeni notlarımı yazarım buraya.

    Selamlar,

    Atılım Ateş

  3. Yazan:MY Tarih: Sep 2, 2010 | Reply

    “Ama kendi toprağınızda böyle bir savaşı yürütüyorsanız iş değişir. Hükümet tarafında sağlam bir politik duruş gereklidir. Bu hükümet bile Kürt açılımı konusunda çok vahim bir dönüş yaptı. Habur’dan girişler sırasında yapılan eylemleri “Çok güzel” diye niteledikten hemen sonra doğru bulmadığını söylemeye başlamadı. Hükümet belki ayaklarını yere sağlam bassaydı, Habur’da olacakları daha iyi planlasaydı ve halkın karşısına “Şu an beğenmeseniz de gelecekte çok daha güzel günlere gidecek adımlar bunlar, bana güvenin” diye çıkabilseydi, bugün çok farklı bir yerde olabilirdik.”

    Selamlar Atilim Bey,

    Tarihi olaylara SIKI SIKIYA BAGLI olan Kürt Meselesinin sabitleri vardir. Bu sabitleri takdir edersiniz ki gözardi edemeyiz. Kürt meselesini AKP’den itibaren (2002) ele almak bizi hiç bir yere götürmez, çözüme yaklastirmaz.

    Bu sebeple söz konusu sabitleri görebilecegimiz bir tarihi pencereden bakmak gerekir, sanirim kabul edersiniz. Bu sebeple bir ölçek belirlemek isterim:

    1938 Dersim Katliamindan bu yana bu konuda politika üretmek sivil hükümetlerin degil silahli kuvvetlerin isi olmustur.

    1923’te devlet kuran bu “ekip” resmen 1919’da baslayan bir kurtulus savasinin da mimaridir.

    Peki 1919’dan kalma belgeler ne der? Kürtlere ne sözler verilmis? Kurtulus savasinin resmî amaci, yöntemi nasil ilân edilmistir?

    ““MÜDAFAAİ HUKUK CEMİYETİ
    ERZURUM ŞUBE KONGRESİNE GİZLİ RAPOR
    Türk ve Kürdün kimliği
    Doğu Vilâyetleri tarihi Kürt ile Türkün ortak faaliyetinin ürünüdür. Bugün de Doğu Vilâyetleri’nin kimliği, bu iki kardeş kavmin kimliğinden ibarettir. (…) Doğu Vilâyetleri’ndeki Türk ile Kürdü ayırmak tabiî değildir ve imkânsızdır. İktisadî, dinî, kültürel bir surette birbiriyle iç içe geçmiş olan Kürt ile Türkün aynı zamanda akrabalık ve diğer toplumsal sebeplerle de kanlan o kadar karışmıştır ki, bir Kürt aynı zamanda bir Türkün dayısı, halazadesi, damadı, eniştesidir. (…) Doğu Vilâyetleri’nde Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz yaşayamaz. Musul’un güneyinden başlayarak Urfa’ya, Halep’e ve Hazer denizinden Küçük Asya’ya kadar uzanan arazide Türkler çoğunluğu oluşturmakta ve Kürt toplulukları bu iki çizgi arasında Türklerle karışmış bir halde bulunuyorlar. Şu tabiat ve arazi durumu dikkate alınırsa, geçmişte olduğu gibi gelecekte de, Türk ile Kürdün aynı tarih, aynı menfaat, aynı hayat sahibi olacaklarını kabul etmemek mümkün değildir. Bu kadar derin ve esaslı bağlarla birbirine bağlı bulunan Doğu Vilâyetleri Türkü ile Kurdunu ayırmak her ikisini de Ölüme mahkum etmek demektir. (…) Doğu Vilâyetleri’ndeki İslâm varlığının devamı, ancak Türk ile Kürdün ittifakına bağlıdır. Bu ittifak -her ne surette olursa olsun- bozulduğu gün bizim için kesin ölüm dakikalarına girilmiş olur.

    8 Haziran 1919*
    Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi’nin 17 Haziran 1919 Kongresine verdiği rapor. (Bekir Sıtkı Baykal, s.45)
    *17 Haziran’da toplanan Kongre’ye sunulan Rapor’un üzerine Cevad Dursunoğlu’nun el-yazısıyla 8 Haziran 1919 tarihi düşülmüş.”

    (Ax! Welate min – Ah! vatanım isimli makale)

    Zaten sözde sivil hükümetlerin ve cumhur baskanlarinin içinden Ismet Inönü, Büment Ulusu, Kenan Evren gibi askerleri çikarirsaniz Türkiye Cumhuriyetinin kurulusundan itibaren militarist yapisini daha net görmüs oluruz.

    Buna ek olarak hosuna gitmeyen basbakanlari asacak kadar küstah ve eskiya bir ordu 1923’ten beri kimin patron oldugunu hepimize göstermistir. Bu bilgilerin isigi altinda sivil hükümetlerin Kürt Meselesi konusunda sadece tasdikçi bir noter durumunda oldugunu, politikanin Genel Kurmayca belirlendigini teslim etmek icab eder. Haa derseniz ki “siviller pisirik davranmis ve hata etmislerdir”. Evet o zaman %100 haklisiniz. Sivillerin vicdani uykudadir. Bu elbette ayri bir konudur. Bu aklî ve vicdanî uykunun sebeplerini Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ’sız Maneviyat isimli baslikta tartismaya açmistik zaten.

    “Eğer bu işi başlamadan bitirememenin vebalini, sivil ya da asker herhangi birine yüklemeye çalışıyorsanız bence hatalısınız. Bu kitabın bile daha en başında yazıyor: Başlangıçta insiyatif isyancıdadır diye.”

    Evet, inisyatif isyancida yani PKK’dadir. Ama PKK gibi örgütlerin olusmasini ve güçlenmesini mümkün HATTA KAçINILMAZ KILAN Kürt Politikasi kimin eseridir? (Amerikan ordu için “evet inisyatif teröristte/direnisçide ama sen niye adamin ülkesini isgal ettin?” diye sorulabilirdi)

    Kurtulus savasi sirasinda, Erzurum ve Sivas kongrelerinde “Kürt, Türk, Laz, Cerkes.. hepimiz Müslümaniz, gerisi mühim degil” diye garanti veren ve ardindan “Türk yurdunda Türk olmayanlar ancak köle-hizmetçi olabilir” diyen bir zihniyet, fikrî ve vicdanî(!) bir zemin var karsimizda.

    1919’dan bu yana “bilirsin biz kemalistuk, biraz da oyunbazuk, attik Kürtlere bir kazuk” diye diye OHAL (olagan üstü hal) günlerine bizleri getiren Kürt Politikasi Mimari Genel Kurmaydir.

    Bu sebeple Kürt Meselesini 80 yillik bir pencereden okumayacak hiç okumayalim derim. Tektiplestirici ULUS-DEVLET semasi, militarizm, zorunlu askerli, asker dogan(!) Türk milleti… birbirine bagli olgulardir. Genel Kurmayin Kürt meselesindeki 80 YILLIK degismezlerini unutMAmak icab eder. Bu kitabi da o sabitlerin isiginda okumaliyiz diye düsünüyorum. TEMEL MESELE GENEL KURMAYIN KÜRT ile PKK ARASINDA FARK GÖZETMEDEN 80 YILDIR YAPTIGI HATALARDIR. “Hata” diyorum çünkü yoksa KÖTÜ NiYET demek gerekirdi. Bir kaç ayrintiyi(!) hatirlamak gerekirse:

    Kürtçenin yasaklanmasi,
    Kürtlerin katledilmesi,
    Kürt aydinlarinin asiret reislerinin toplama kamplarina yollanmasi,
    Kürt köylerinin yakilmasi,
    Halkin zorla göç ettirilmesi,
    insanlara zorla diski yedirilmesi,
    Kürtçeden baska dil bilmeyen analara hapisteki oglunun gösterilmemesi,
    Öldürülen PKKlilarin cenazelerinin ailesine verilMEmesi,
    Diyarbakir 5 nolu askeri cezaevinde çok sayida tutukluya iskence yapilmasi

  4. Yazan:Atılım Ateş Tarih: Sep 2, 2010 | Reply

    Mehmet Bey,

    Yine 80 yılı genelleme hatasına düşmüşsünüz bence. Kürtçe’nin yasaklanması 1980 yılında sözkonusu. Daha öncesinde Kürtlerin yoğunlukta olduğu vilayetlerde ya da Kürt göçü alan diğer vilayetlerde Kürtlerin yaşamı ve resmi makamların Kürtlere bakışı konusunda derinlikli bir perspektife sahip değiliz. Daha da kötüsü, böyle bir derinlik elde etmeye yönelik bir çaba da görmüyorum.

    Benim görüşüm bu sitede sahip olduğumuz perspektifin 1980 ile ve PKK ile başladığı. 80 yıl öncesine ve Dersim’e verilen referanslar da son 30 yılın çerçevesinden bakılarak veriliyor.

    Derinlikli bir bakış açısı elde etmek için örneğin 1950 yıllarında Diyarbakır ya da Van’da vatandaşın devlet kapısında bürokratlarla ya da kolluk kuvvetleriyle olan ilişkisini, benzeri bir ekonomik ve zirai gelişmişlik gösteren bir İç Anadolu ilindeki vatandaşınkiyle kıyaslamak gereklidir. Anlayacağınız ciddi bir sosyolojik ve tarihsel araştırma gerekiyor.

    Böyle bir araştırmanın yeri muhtemelen bu konularda kürsüsü olan bir üniversite olabilir. Ama malesef Kürt ile ilgili her konuya korkuyla yaklaşıldığı için bu konuda da çok ciddi boşluklar var. Biz de bu konuları irdelerken bu boşluklar neticesinde derinlik yakalayamıyoruz.

    Ama bence tek bir kritik soru derinlik eksikliğimizi ortaya vurmaya yetiyor: 1938 ile 1980 arasında Kürtler neredeydi, ne yapıyorlardı?

    Bu konuyu hiç irdeledik mi bu mecrada?

    Selamlar,

    Atılım Ateş

  5. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Sep 2, 2010 | Reply

    Atılım bey,

    Bu konuda derinlikli bir çalışma Mustafa Akyol’un aynı zamanda tez çalışması olan aşağıdaki kitap. Kürt sorununun nasıl başladığını ve hangi saiklerle oluştuğunu gösteren ve çözüm önerilerinde bulunan bir çalışma. Okumanızı hararetle tavsiye ederim:
    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=102908&sa=63781881

  6. Yazan:MY Tarih: Sep 2, 2010 | Reply

    Sitedeki perspektifimiz 1980 sonrasi ile sinirli degil, 267 sayfalik kitabimizi indirip okunmasini bütün okurlara tavsiye ederim: Türkiye bölünür mü?

    Atilim Bey sanirim yazida verdigim linkleri okuyacak vaktiniz olmadi henüz.
    Son terörist eceliyle mi ölecek? isimli yazida anlattigim gibi PKK 1974’te kurulmustur. Dönemin soguk savas rüzgârlarindan istifade etmek için marksist-leninist çizgidedir resmen ama faydalandigi zemin Kürt milliyetçiligidir. Kan-Soy-Irk davasidir. Tabi ki bu zemini hazirlayan da Türk miliyetçiligidir. Bunlarin da delillerini, referanslarini benim yazilarimda bulabilirsiniz.

    Ekrem’in tavsiye ettigi gibi mustafa’nin kitabini okumanizi tavsiye ederim. Son yorumunuzda sorguladiginiz seylerin TAMAMI orada yanitlaniyor. Yine yazida verdigim linklerden PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye? isimli makale terörle mücadele, asimetrik savas vb konularda Türkçe, ingilizce ve fransizca referanslar içerir.

    “oku da gel!” der gibi oldu kusura bakmayin 🙂

    ama bu kadar önemli bir konuda bilgi edinMEme hakkimiz yok. Kürt olsun Türk olsun Türkiye’yi seven herkes bu konuda arastirmali, okumali, tartismali. Zira fikir ve bilgi ile, vicdan ile hareket etMEdigimiz içindir ki siddet var ülkemizde.

    Devlet Terörü ile PKK terörü kolkola hayati bize zindan ediyor.

    Katkilariniza tekrardan tesekkür ederim.

  7. Yazan:Atılım Ateş Tarih: Sep 3, 2010 | Reply

    Ekrem Bey, Mehmet Bey,

    Mustafa Akyol’un kitabını ilk fırsatta okuyacağım.

    Ancak linklerini verdiğiniz yazılara da bakarak yorumumda söylediğim sözün arkasındayım: Bu mecrada Kürt sorununa ilişkin 1940-1980 arasında olanlara dair kopukluk var. İlk duymaya 1974’te başladık demek perspektifinizi 1980 öncesine çekmeye yetmez. En basitinden ne duydunuz, hangi ortamlarda dillendiriliyordu gibi sorulara cevap çıkmıyorsa verdiğiniz tarih perspektife dahil olmaz kanımca.

    Çoğu makale sorunun bugün nasıl çözülemediğine odaklanıyor, ve bu noktada da genelkurmayı günah keçisi ilan etme kolaycılığına gidiliyor.

    Üstelik çözümün ne olduğuna dair aklımızda belirgin bir çerçeve de olmadığı kanısındayım. Çözüm sorunun tarafları için netleşmeden bu çatışma bitemez.

    Bu nedenle yararlı olabilecek çabanın çözümün netleştirilmesine yönelik olduğunu düşünüyorum. Bu yazınıza konu olan kitapta bu yönde bir vizyon var mı bilmiyorum, daha yalnızca ilk bölümünü bitirebildim. Ama içinde bulunduğumuz noktada bir Petraeus için askeri mücadele el kitabı olduğunu düşündüğüm bir kitabı rehber edinmenin çözüme çok da katkısı olmayacağını düşünüyorum.

    Bunları yazarken aklıma yeni bir şey geldi: Yaptıkları için sorumluluk üstlenemediğiniz bir kurum gerçekten size ait midir? Genelkurmayı etrafındaki her şeyden bağımsız bir organ olarak görüp suçlamak o kurumu bizim, yani halkın yapar mı? Genelkurmayın yaptıkları için bizzat utanç duymadan bu yapıyı değiştirme iradesi gösterebilir miyiz sizce? Yoksa “Ben yapmadım, Genelkurmay yaptı” diyerek vicdanımızı mı temizlemeye çalışıyoruz?

    Halk bilinçlendikçe ve kurumların yaptıkları konusunda kendilerine düşen sorumlulukların farkına vardıkça bir şeyler değişebilir diye düşünüyorum.

    Selamlar,

    Atılım Ateş

  8. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Sep 3, 2010 | Reply

    Atılım bey,

    Haklısınız, 1940-1980 arası dönemde Kürt isyanı görünmüyor, yalnız bu durum neyi anlatıyor doğrusu ben bir sonuca varamadım. Siz bu tespitten nasıl bir sonuca ulaşıyorsunuz? Demek ki ordu masum sonucuna değil herhalde?
    Bugün bu sorunu ve çözümünü konuşabiliyorsak bunu büyük ölçüde iletişim imkanlarının genişlemesine, medyadaki güç dengelerinin sağlanmasına ve dünyaya açılmamıza borçluyuz. Çünkü artık bir ordu mensubu tutup bir köyü basıp PKK’ya destek oluyorlar diye köylülere dışkı yedirmeye kalkıştığı zaman bunu saklamak pek mümkün değil. Kürt halkı için bunlar zaten sır değildi ama biz Türkler bu iğrençlikleri yeni öğrenmeye başladık. Ve bu yüzden şimdiye kadar bizim için teröristlerle savaşan şanlı Mehmetçik portresi dışında bir şey mevcut değildi. Zaten olaylara ilişkin tek temasımız tek kanallı televizyonda “bugün Şırnak’ta teröristlerle çatışmaya giren 8 erimiz şehit oldu. Bölgede geniş çaplı bir arama başlatıldı” şeklindeki haberler ve sırtı kameraya dönük teröristlerin “pişmanız, meğer biz ne eşekmişiz güzide vatanımıza silah sıkmışız” şeklindeki itirafçı görüntüleriydi. Olayı hep tek perspektiften gördük ve hiçbir zaman bu insanların derdi nedir, neden dağa çıkıp terörist oluyorlar anlamadık. O zamanlar en popüler akıl yürütme en hümanist bakışla bu insanların aç olduğu, bu yüzden PKK karınlarını doyurduklarında mecburen dağa çıktıkları şeklindeydi. Yoksa devlete karşı eşkiyalık yapmanın herhangi bir makul gerekçesi ne olabilirdi ki? Ne fail-i meçhullerden haberimiz vardı, ne derin devletten. Susurluk kazasına kadar devletin mafyayla işbirliği yapabileceği fikri kimsenin aklına gelmezdi.
    Neyse yine sizin perspektifin dışına çıktık. 1940-1980 arası neden bir Kürt isyanı yok? Yani acaba PKK tavuktan çıkan yumurta değil, tavuğun kendisi mi? Benim bildiğim anne ve babasız bir tavuk mevcut değil ama Kürt sorunu PKK’dan çıkmıştır demek geçici bir delüzyon sağlayabilir. Ama çözüme bir katkı sağlamayacağı artık anlaşılmış olsa gerek.

  9. Yazan:Atılım Ateş Tarih: Sep 3, 2010 | Reply

    Ekrem Bey,

    Ben herhangi bir kişi ya da kurumun günah keçisi ilan edilmesine olan itirazımı anlatmaya çalışmıştım. En basitinden Tansu Çiller’in ya da Mehmet Ağar’ın genelkurmay personeli olmadığı gerçeğinin hatırlanmasını istiyorum.

    1940-1980 yılları arasında Kürtler neredeydi şeklindeki sorumu lütfen “Neden isyan yoktu” olarak algılamayın. Aslında temelde sorum şu: Neden 1980-2010 dönemini doğrudan 1938 Dersim’e bağlıyorsunuz? 1940-1980 arasında olanların hiç mi belirleyiciliği yok? Ama bu şekliyle soru çok spesifik kalıyor, genel olarak farkındalığımızı arttırmak için 1940-1980 arasında Kürtler neredeydi sorusunu ortaya attım.

    Selamlar,

    Atılım Ateş

  10. Yazan:Emre Tarih: Jan 8, 2017 | Reply

    Kitabın türkçesi var mı

  1. 1 Trackback(s)

  2. Sep 30, 2012: PKK… Ters giden nedir? Bundan sonra nereye? : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin