Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Şeriat geliyor derken Nazi’leri hortlattılar »

avrupa-fasizmAP Seçimlerinde Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Cephe (FN: Front National) açık fark attı. Mesele sadece Fransa’ya özgü değil. İngiltere’den, Danimarka’dan gelen haberler kötü. İnsanların ne demokrasiye ne de Avrupa birliği’ne güveni kalmadı. Fransız seçmenlerin %60’ının zahmet edip oy kullanmaya bile gitmediği bir seçim oldu bu. Yeni üye olan eski-komünist blok ülkelerinde oy vermeyenler %70’in üzerinde: Hırvatistan, Polonya, Slovakya, Macaristan, Slovenya. Hatta Çek Cumhuriyeti’nde %80,5! Ama seçmenleri suçlamak gelmiyor içimden. Senelerdir halkı kandıran siyasetçiler ve satılmış gazeteciler birinci derecede sorumlu.

Siyasetçiler için “halkı kandıran” diyorum zira AB konusunda referandumla ifade bulan endişeleri hiçe saydılar. Ayrıca 2008 krizini çıkartan bankaları suçlamak yerine “kurtarma operasyonu” maskesiyle onlara para akıttılar. O kadar ki bu “yardımlar” yüz milyarlarca avroya ulaştı. Bu konudaki e-kitaplarımızda anlattığımız gibi Avrupa Birliği 2008’den beri bir demokrasi değil plütokrasidir. Yani sermaye sahiplerinin hukuk üstü bir güç teşkil ettiği, “hata yapmaz ve hesap vermez” kabul edildiği bir yönetim sistemi. Lobi faaliyetlerinin demokrasiye verdiği hasar da bunun üzerine eklenmeli tabi ki. Bu koşullarda sadece aşırı uçların oy vermeye gitmesi ile parlamentolar giderek radikalleşecek sanıyorum. Popülist, her kafadan başka bir ses çıkan, karar veremeyen beceriksizler sürüsü daha da artacak. Komünist ve faşistlerin komik koalisyonlarına tanık olacağız. Kısa süreli ve doğustan felç olan bu hükümetlerin beceriksizliği Avrupalıyı demokrasiden iyice soğutacak. Artık Avrupa siyaseti parlamentoda değil kapalı kapılar ardında yapılıyor. Halk iradesi ise Noel Baba gibi. Herkes onu konuşuyor ama ortada böyle bir şey yok.

Bilmiyorum neo-faşizmin ayak seslerini duyabiliyor musunuz?

Ya basın? AB ülkelerinde belli başlı gazeteler silah firmalarına ve bankalara ait. Gazete ve TV’lerin neredeyse tamamı zararına çalışıyor ve aradaki farkı holdingler kapatıyor. Elbette Batılı gazeteciler kendilerini besleyen eli ısırmıyorlar. Bunun yerine İslâm korkusu pompalıyorlar. Bu öcü hikâyeleri hem “reytink” yapıyor hem de silahçı ve finansçı patronların ekmeğine yağ sürüyor. Çünkü El-Kaide veya Boko Haram kâbuslarıyla sarhoş edilen Avrupa kamuoyu gerçekte askerî operasyonların altın, uranyum veya petrol çalmak için yapıldığını çakmıyor. (Bkz. Afrika konusu)

Bu durumdan rant sağlayanlar “bana dokunmayan faşizm bin yaşasın” diyebilir ama Macaristan ve Yunanistan tecrübesi faşizmin sahibini de bir gün ısırabileceğini gösteriyor.

 

… Liberal yalanlar ve bazı gerçekler üzerine okumak için…

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Karl Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

 Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren. Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

  1. Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?
  1. “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?
  2. Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 Buradan indirebilirsiniz.

Tüfek icad olunca mı bozuldu mertlik? Yoksa namertler mi icad etti tüfeği? »

matrix_mavi-hap 

“… Kanunlar dünyadaki en objektif şeyler oldukları için yakında şahsiyet namına hiç bir şey kalmayacak. Sadece anonim vasıfların hayalî bir buluşma noktası. O gün geldiğinde kendinize saygınızı muhafaza etmeniz çok zor olacak …” (Niteliksiz Adam, Cilt I, Bölüm 101)

1900’lerden bugüne dek yaşanan dünya savaşlarının ve soykırımların şifresi saklı bu satırlarda. Zira kâhin Nostradamus  değil konuşan. Bu sözler filozof, mühendis ve edebiyatçı olan Robert Musil’e ait.. İnsanlara “kendinize saygınızı muhafaza etmeniz çok zor olacak” derken neyi anlatmak istiyor? Kanun … objektif … anonim … Bu kavramların İnsan’a saygı duymakla ne alakası var? Her şeyi, hayatı, hukuku, insan ilişkilerini kanunlardan ibaret kabul edersek, sadece objektif kavramlarla düşünürsek biz insanlar da anonim varlıklar haline mi geliriz? Anonimleştikçe sorumluluğumuzu (=hürriyetimizi) ötekilere mi devredeceğiz? Yani geleneklere, devlete, piyasaya? Bu eşyalaşma tehlikesi midir  kendimize duyduğumuz saygıyı köreltecek olan?

Bilgisinin esiri olan insan: Homo-scientificus

bilimselEskiden cehalet daha kolaydı. Çünkü fizik ve metafizik birbirine karışmıştı. Meselâ çoğu Avrupalı için gerçek bilgi sadece İncil’den ve Vatikan’dan gelebilirdi. Bilim ve teknoloji ilerledi; fizikî alem hakkındaki bilgi arttı. Ama eşya hakkında bilgilendikçe geri kalan mevzularda çok cahil olduğumuzu da idrak ettik. Trenleri, telefonu, verem aşısını ve atom bombasını icad edenler hiç bir yerde Ben’e rastlamadılar. Tabi amaçları bu değildi. Yani fizikçiler, kimyacılar “Beyin mi yoksa kalp mi? Neredeyim Ben? Vücudumun neresindeyim?” diye çıkmadılar yola. Ama elektronun hızından kalbin içindeki damarların uzunluğuna, galaksilerin büyüklüğüne kadar her şeye kafa yorunca o bilgileri bilen Ben’in kim olduğunu bilmemek biraz tuhaf kaçtı. Bu yüzden olsa gerek Ludwig Wittgenstein, Martin Heidegger, Søren Kierkegaard ve David Hume gibi bir çok filozof Ben’lik kavramını sorgulamış.

Ancak bunların içinde en önemlisi fizikçi Ernst Mach’ın arayışları. Zira Mach isminden de tahmin edebileceğiniz gibi Mach sayısına adını veren o büyük fizikçi. Akustik, optik, aerodinamik, hidrodinamik ve tıbbî fizyoloji Read the rest

Olimpos dağının çocukları »

1453Beni şiir yazmaktan soğutan Faruk Nafiz’se, verimli bir yazar olmaktan alıkoyan da Cemil Meriç olmuştur. Biri nazımda, diğeri nesirde kendi insanını o kadar güzel tasvir etmiştir, köşeleri o derece mükemmel tutmuştur ki haleflerine dirhem söz hakkı tanımamışlardır.

‘Olimpos dağının çocukları, Hira Dağının evlatlarını asla kabul etmeyecektir’ diyor Cemil Meriç. Bu sözü kendisine ettiren saiki merak ettim etmesine ama gecenin bu vaktinde araştırmayı da gözüm yemedi. Jurnal serisinde olduğunu sanmıyorum, belki ‘Umrandan Uygarlığa’ ya da ‘Bu Ülke’ olabilir. Bu cümleyi belki eli kalem tutan herkes yapabilir ama böyle bir öngörüye sahip olduğunuz için adınız Cemil Meriç oluyor demek ki.

Bizim gençliğimiz büyük oranda Hira Dağı eteklerinde Olimpos Dağı çocuklarına şirin görünmekle geçti. Onlar o zamanlar gezi zekalı değildi ama bugün daha iyi idrak edebiliyorum ki başta ben olmak üzere çoğumuz geri zekalıymışız. Uzlaşacağımız konusunda’ en ufak bir tereddütü olmayan biz mücahit adayları, bıkmadan usanmadan İbn Haldun’dan girer, Ali Bulaç’tan çıkar ve o günkü muhataplarımız, bugünkü muarızlarımıza laf anlatmaya çalışırdık. Muhataplarımızın takıldığı noktalar da yaşadığımız günlerdeki kadar salakça olmasa da istikbali müjdeler nitelikte naif, ilkel konulardı: ‘Halk otobüslerine kadınlar da binebilecek mi, mini etekli kızların bacaklarına kezzap atacak mısınız’ falan gibi bir sürü saçma sapan konularda çekincelerini sunarlar, biz de dilimiz döndüğünce Read the rest

Çapulcular ve Barışçı Cinayetler? »

capulcular

… Gençlik ve çapulculuk üzerine okumak için…

kapak_kitap_capulcularÇapulcular” ne istiyor?

Genel seçimler yaklaşırken başladı Taksim Gezi Parkı olayları. İnsanlar öldü, yaralananlar, tutuklananlar oldu. Taksim’deki sanat galerileri bile yağmalandı. Maddî zarar büyük: Yakılan otobüsler, özel araçlar, iş yerleri. Ancak hâlâ isyancıların ne istediğini bilmiyoruz. Taksim Dayanışma Grubu’ndan çelişkili açıklamalar geliyor. Polisi ya da göstericileri suçlamadan önce şunu bilmek gerekiyor: “Çapulcular” ne istiyor? Daha fazla demokrasi? Sosyalizm? Devrim? Darbe? Elinizdeki e-kitap bu sorulara cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?

Hükümeti_devirmek_kapak4 Türk bankası çalışanlarını sömürmek, tüketiciyi kandırmak ve haksız rekabetten dolayı çok ağır cezalar yediler. Hemen ardından Türkiye tarihin en büyük anti-kapitalist ayaklanmasını yaşadık. Göstericiler “Sosyalist Türkiye” ve “yaşasın devrim” sloganları atarak orak-çekiçli pankartlar, Deniz Gezmiş posterleri taşıdılar. Tuhaf olan ise bazı bankaların ve holdinglerin bu ayaklanmaya destek olmasıydı. Anti-kapitalist göstericiler 20 gün boyunca İstanbul’un en lüks otellerinden birinde bedava kaldılar. Tuhaflıklar bununla da bitmedi. CNN, BBC, Reuters ve daha bir çok medya kuruluşu bir kaç sene önce, üstelik yabancı ülkelerde çekilmiş yaralı ve ölülerin  fotoğraflarını “Türkiye” diyerek servis etti. Tayyip Erdoğan’a destek için toplanan AKP’lilerin fotoğrafı CNN tarafından kazayla(?) “Ayaklanmış Protestocular” olarak yayınlandı.

Dünyada da tuhaf şeyler oldu:

  • Türkiye ile neredeyse aynı anda Brezilya’da bir halk(?) ayaklanması başladı.
  • Georges Soros’a ait ekonomi gazeteleri Çin ekonomisi hakkında aşırı kötümser haberler yaydılar.

“Kazalar” bu kadar çoğalınca insanlar ister istemez bazı şeyleri sorguluyor:

  • Türk bankaları neden sermaye düşmanı, anti-kapitalist bir ayaklanmaya destek oldu?
  • Acaba 2008 krizinden sonra kan kaybeden ABD ve Avrupa kaçan sermayeyi geri  çekmeye mi çalışıyor?
  • Brezilya, Çin ve Türkiye Avrupa ve ABD’deki yatırımları çekmenin cezasını mı ödüyor?

Elinizdeki kitap bu sorulara ve darbe iddialarına cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

Dewrim yapamayan solcular bir araba dewirdiler! »

solcu

…  Türk Solunu, sosyalizmi ve Abdestli sosyalistleri anlamak için…

Alevilik, Ortak Acılardan Bir Kimlik

Aleviler ızdıraplarda, geçmişin acılarında buluşuyorlar. Dersim, Madımak… Bu isimler anıldığında kırmızı bir düğmeye basılmış gibi bütün farklı Alevilik-LER birleşiyor ve bir tepki geliyor. Hızlı, öngörülebilir ve manipülasyona açık bir tepki bu. Ortada geç-ME-miş bir geçmiş var. Kıymetli yazarımız Cemile Bayraktar’ın dediği gibi “yüzleşilmediği müddetçe de geçmeyecek bu geçmiş” , çıkarılmayı bekleyen bir diken gibi acı vermeye devam edecek.

Diğer yandan çok sayıda Alevi kendi atalarına, dedelerine, manevî önderlerine en büyük acıları reva görmüş olanlara büyük bir sadakat ile bağlılar. Yani Kemalistlere ve CHP’ye. Yakın tarihi sorgulamak şöyle dursun ibadethanelerini Atatürk resimleriyle donatıyorlar. Ortak acıların ve siyasî tercihlerin dışında Alevileri birleştirecek bir inanç, bir kültür yok mu? Acaba Aleviler Stockholm sendromundan kurtulabilecekler mi? Elinizdeki kitap bunları sorguluyor. Buradan indirebilirsiniz.

Derin MAЯҖ

Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?

Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.

Türk solu iktidar olur mu?

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün. Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma)

Bir yanda zekât üzerinden eşitlikçi bir İslâm yorumu yapan anti-kapitalist Müslümanlar. Diğer tarafta bir türlü iktidar olamayan, sosyalizmi bilmeyen, kemalizmi demokrasi zanneden devletçi, hatta darbe yanlısı bir Türk solu.

Türk solu geçmişiyle yüzleşemekten korkuyor. Solcunun solcuyu katlettiği 1 Mayıs 1977 bir tabu. Deniz Gezmiş’in ulusalcı duruşunu da eleştiremiyorlar. Evet… Türk solcuları iktidara yürümek için bir koltuk değneğine muhtaçlar. Peki ya İslâm? Sosyalizm İslâm’a ne kazandırabilir? Sosyalist devletlerin Müslümanlara yaptığı onca eziyetten sonra Müslümanlar sosyalizm ile ittifak yapabilir mi? Derin Düşünce okurları tartıştılar, biz de kitaplaştırdık. Buradan indirebilirsiniz.

Atatürk halka tepeden bakan bir sömürge valisi miydi? »

ataturk-somurge_valisi

.
…Kemalcilik ve Atatürkizm üzerine e-kitap…

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir…Buradan indirebilirsiniz.  

 

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasaktı. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyordu. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyordu. Rumların ruhban okulları özgür değildi. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyordu. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyordu. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, daha yeni geri verildi. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.  

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Çerkes soykırımının 150ci yılı »

cerkesler

… Bu konuda okumak için…

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz.Buradan indirebilirsiniz. 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanıadındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Yaşamak Ben’in hikâyesini yazmaktır »

b861c15461f779bd76a0c9e51f099586“… Elodie Stevenson aranan bir aktördü. TV dizileri, sinema ve reklâm çekimleri için setten sete koşturmakla geçiyordu günleri. Bir gün Hollywood’un en ünlü yönetmeninden cazip bir film teklifi aldı: Şizofreni tedavisi için akıl hastahanesinde yatırılan ünlü bir kadın oyuncuyu canlandıracaktı. Rolün hakkını verebilmek, gerçek şizofrenlerle hemhal olabilmek için akıl hastahanesine gidip gelmeye başladı. Elodie Stevenson’un günleri hızla geçiyordu. Bir yandan rolünü ezberliyor, bir yandan kocası ve çocuklarıyla ilgilenmek için koşturuyordu. Evi, akıl hastanesi ve TV çekimleri için gittiği setlerde karşılaştığı çok sayıda insan vardı. Hayatı dopdoluydu. […]

Bir müddet sonra Elodie’nin hayatında garip şeyler olmaya başladı: Bazı akşamlar evde dinlenirken kendini film setinde sanıyordu. “Filan deterjan beyazdan daha beyaz yıkar” gibi bir reklâm sloganı çıkıveriyordu ağzından; bazen de şizofren replikler! Akşam yemeklerinde kendi çocuklarına ve kocasına yabancı gibi baktığı oluyordu. Onların yüzündeki korku ve şaşkınlıktan okuyordu bir tuhaflık olduğunu. Elodie Stevenson film setlerinde rol icabı ona “anne” diyen çocuklarla kendi çocuklarını karıştırmaya başladı. Sarılıp öperken koklamaya doyamıyor, sonra birden “koş dişini fırçala, ödevlerini yaptın mı?” diye kızıyordu. İçinden çıkılır gibi değildi. Gerçek Elodie Stevenson kimdi? Hangi adam gerçek kocasıydı? Hangi rol onun gerçek rolüydü? Peki ya “Gerçek” ne demekti? Ben kimdi? Read the rest

Bu gençlik kimin eseri? »

soma

…  Eğitim konulu makalelerden …

شکایت هجران, Canımı al ve bana hayat veren sözler söyle »


.

زین گونه ام که در غم غربت شکیب نیست

گر سر کنم شکایت هجران ، غریب نیست

جانم بگیر و صحبت جانانه ام ببخش

کزجان شکیب هست و زجانان شکیب نیست

گم گشته ی دیار محبت کجا رود

نام حبیب هست و نشان حبیب نیست

عاشق منم که یار به حالم نظر نکرد

ای خواجه درد هست ولیکن طبیب نیست

.

Öyle haldeyim ki gurbette olmak, benim için huzursuz (sabırsız)

Eğer göç etmek hakkında şikayet edersem bu garip değildir

Benim canımı al ve bana hayat veren cümleler söyle.

Hayata karşı sabırlı olmak çok kolay ama aşık için sabırlı olmak çok zor

O şefkat diyarından uzak kalmış adam, nereye gitti?

Aşığın adı var ama aşığın adresi yok, Aşık benim ki yar halime bakmadı

Ey Hoca dert var ama tabip yok!”

(Kaynak: http://beyhandemirci.blogspot.fr)

 

… Gurbet üzerine okumak için…

freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.