Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Ekimde en çok okunan kitaplar »

ekimde-en-cok-okunan-kitaplar

Geçen ekim ayında e-kütüphanemizde 31.224 kitap okundu. En çok indirilen ve bu rakamın %50’sini oluşturan ilk 10 kitap siyaset dışı konulardı. Mimarî, sanat tarihi, medeniyet tasavvuru ve kitap tanıtan kitaplar:

  1. İslâm’da Mimar ve Şehir
  2. Kitap Tanıtan Kitap 1
  3. Rönesans’ın Kara Kitabı
  4. Senin tanrın çok mu yüksekte?
  5. Kürtlerin Tarihi Üzerine
  6. Derin Medeniyet
  7. Derin Lügat 4.0
  8. Roman nedir? Nasıl Yazılır?
  9. Kitap Tanıtan Kitap 2
  10. Kitap Tanıtan Kitap 3

 

…Yeni kitaplar ve yeni yazarlar keşfetmek için…

Kitap tanıtan kitap 7

kitap-tanitan-kitap-7 - kucuk Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirinKitap tanıtan kitapların 7cisine damgasını vuran düşünür Susan Sontag oldu. 1977’de yayınladığı “Fotoğraf Üzerine” isimli cesur kitaptan bahseden 4 makale ile başlıyoruz. Mehmet Özbey’in kaleminden eskimeyen bir kitabı ziyaret edeceğiz sonra: Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez) Değerli yazarlarımızdan Mehmet Salih Demir ve Mustafacan Özdemir tek bir kitaba ve tek bir yazara odaklı kitap sohbetlerinden farklı makaleler hazırladılar. Bunlar kavram ve/veya olaylara odaklı, birden fazla kitaptan ve müelliften istifade eden çalışmalar: Terör, vicdan, modernleşme, bilim felsefesi (Kuhn, Heidegger, Derrida, Gadamer, Dilthey, Mach, Baudrillard, Toulmin) … Suzan Nur Başarslan’ın yazdığı Türk romanının tarihçesi ve Seksenli Yıllarda Türk Romanı Ve Post Modern Eğilimler de bu kategoriye dahil edilebilir. Bunların  yanısıra yazar kadar hatta bazen daha fazla ünlenmiş kitaplara adanmış makaleleri de yine bu sayıda bulacaksınız: Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay), Hayy Bin Yakzan (İbn-i Tufeyl), Körleşme (Elias Canetti), Taşrada Düğün Hazırlıkları (Franz Kafka). Kitap tanıtan Kitap 7’nin daha önceki sayılardan bir diğer farkı da Georg Simmel’e adanmış iki makale içermesi. Karl Marx ve Max Weber arasındaki kayıp halka olarak nitelenen Simmel’in “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) isimli özgün çalışmasından bahsettiğimiz makaleler kitabın sonunda. Buradan indirebilirsiniz.

Önceki kitap sohbetleri:

Bilim adamlarının en zayıf noktası : Matematiksel doğrulukla fiziksel gerçekleri karıştırmak »

teori-2

  • Eşya ile onu keşfetmek için ihdas edilen mücerred (soyut) varlıkların aynı gerçeklik içinde akledilmesi matematikle fiziği karıştırmaktır.
  •  Keşfedilen varlık ile akledilen soyut rumuzu bir sanmak “ateş” kelimesinin dili ve dudakları yakacağını iddia etmek kadar saçma.
  • Farklı mekânlara, kevnî/ontolojik şartlara ait nesnelerin düşüncede ve dilde yanyana temsil edilebilmeleri, bu farklı nesneler arasında varlıksal bir geçiş, varlıksal bir bütünleşme imkânı veya bir etkileşim sağlamaz. (Ahmed Yüksel Özemre)
  • Matematiksel nesneler ile fiziksel nesneler, kendi mekânlarının imkânları sebebiyle birbirlerine “dokunmak” kuvvetinden yoksundur.
  • Matematiksel nesneler ile fiziksel nesnelerin birbirlerine “dokunmaları” mümkün olmamakla birlikte, bu nesnelerin tasavvurda ve lisanda meydana gelen temsilleri, aynı kabda ve zemînde bulunmaları sebebiyle birbirlerine sadece tasavvurda ve lisanda “dokunmak” imkânına sahiptir.
  • Ancak, tasavvurda ve lisanda birbirlerine dokunan bu şeyler artık matematiksel nesnelerle fiziksel nesnelerin kendileri değil, tasavvurda ve lisandaki temsilleridir; yani fikrî ve lisanî nesnelerdir.
  • Bilim adamlarının lisanî nesnelerle fizikî nesneleri birbirine karıştırması yüzünden bir çok yapay tartışma asırlardır sürüp gidiyor. “Zamanda Yolculuk” bunlardan biri.

Read the rest

Rüzgâr ve güneş enerjisi sürdürülebilir/yenilenebilir değil çünkü… »

  • ruzgar-gunes-enerjisiRüzgâr ve güneş enerjisi göründüğü kadar çevreci ve yenilenebilir değil.
  • Rüzgâr türbinlerinde ve güneş enerjisi panellerinde kullanılan nadir elementlerin topraktan çıkarılması ve saflaştırılması doğayı kirletir.
  • Büyük bir rüzgâr türbini alternatörü için 600 kg neodimyum gerekir.
  • Nadir elementlerin işlenmesi sırasında toprak kirlenir: Ağır metaller, sülfrik asit ve radyoaktif elementler toprağa karışır.
  • 1 ton nadir metal filizi üretmek için 7-8 ton amonyum sülfat toprağa karışır ve uzun yıllar sürecek bir kirlilik başlatır.
  • Çin hükümeti topraksız kalan köylülere yüksek tazminatlar ödüyor ama yeni bir tarla veremiyor.
  • Nadir metal üretim şampiyonu Çin’de bu madenlere yakın köylerde radyoaktivite normalin 32 katı. (Çernobil’de 15 kat)
  • Çin’de nadir metallerin üretildiği bölgelerde pankreas, akciğer ve kan kanseri %70 daha yüksek.
  • Gazeteler enerji konusunda neyi çok konuşuyorsa o önemsizdir (Rüzgâr, Güneş). Neyi az konuşuyorsa o önemlidir: Kömür.
  • Güneş ve rüzgâr santrali üretimi başlıca 3 ülkede yapılır: Almanya, ABD ve Çin. Bu ülkelerde elektriğin %50’si kömürden gelir.
  • Yani güneş ve rüzgârla elektrik ürettiğinizde gezegeni kurtarmış olmazsınız, çöpleri halının altına süpürmüş olursunuz.
  • RES ve GES sürdürülebilir değil çünkü:

Read the rest

Gerilla Savaşı / Ernesto Che Guevara »

che-guevera-1Gerilla savaşı, tarih boyunca, çeşitli koşullar altında ve farklı hedeflere varmak için pekçok kez uygulanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli halk kurtuluş savaşlarında, halkın öncülerinin düşmana karşı üstün askeri potansiyele sahip kural dışı silahlı mücadele yolunu seçtiği yerlerde kullanılmıştır. Feodal, sömürgeci ya da yeni sömürgeci sömürüye karşı mücadelede, iktidarı ele geçirmek söz konusu olduğundan, Asya, Afrika ve Amerika bu eylemlerin sahnesi olmuştur. Avrupa’da ise kendi ordularının ve müttefik düzenli orduların tamamlayıcısı olarak kullanılmıştır.
Amerika’da, çeşitli nedenlerle gerilla mücadelesine başvurulmuştur. Örnek olarak en yakın geçmişten gezici yankee birliklerine karşı Nikaragua Segovia’sında mücadele eden Cesar Augusto Sandino’nun girişimi gösterilebilir. Ve yenilerde Küba’daki devrimci savaş. O zamandan beri kıtanın ilerici partilerinin teorik tartışmalarında gerilla savaşının sorunları ortaya atılmakta ve uygulanma olanakları ile amaca uygunluğu, karşıt polemiklerin konusu olmaktadır.
İlerki notlarımız, gerilla savaşı ve doğru uygulanması hakkındaki görüşlerimizi ifade etmeye çalışacaktır. Read the rest

Germinal / Émile Zola »

emile-zola-germinal-1Arıza haberine sevinen işçi, vagonları boşalttıktan sonra yere oturdu. Hâlâ o sessiz yabaniliğini koruyordu. Bunca laf kalabalığından sıkılmış gibi iri ve donuk gözlerle arabacıya bakıyordu. Aslında arabacının da fazla konuşmak gibi bir âdeti yoktu. Yabancıyı cana yakın bulmuş ve yaşlıları bazen kendi kendilerine yüksek sesle konuşmaya zorlayan bir içini dökme ihtiyacı duymuş olmalıydı.
“Ben,” dedi, “Montsouluyum, güleceksiniz ama adım Bonnemort.” (ç.n. “iyi ölüm”)
“Bu bir lakap mı?” diye sordu şaşıran Étienne.
Bıyık altından gülen ihtiyar, Voreux’yü gösterdi:
“Evet evet… Beni oradan üç kere paramparça bir halde çıkardılar, bir keresinde saçım başım tutuşmuş cascavlak kalmıştım, bir diğerinde kursağıma kadar toprakla dolmuş vaziyetteydim, üçüncüsünde ise karnım kurbağa gibi suyla şişmişti… Böylece ölmeye niyetim olmadığını anladıklarında, takılmak için bana Bonnemort ismini uygun buldular.
İyice neşelendi, doğru dürüst yağlanmamış bir makaranın gıcırtısını andıran kahkahaları korkunç bir öksürük krizine dönüştü. Şimdi, ateş kazanının ışıltısı koca kafasını, seyrelmiş beyaz saçlarını, mavimtırak lekelerle kaplı solgun ve ablak yüzünü aydınlatıyordu. Ensesi kalın, kısa boylu bir adamdı, baldırları ve topukları fırlaktı, uzun kollarının ucundaki küt elleri dizlerine kadar uzanıyordu. Tıpkı esen rüzgâra aldırmadan ayaklarının üzerinde kıpırtısızca dikilen beygiri gibi taştan oyulmuşa benziyordu. Ne soğuğun ne de kulaklarının dibinde ıslık çalan sert rüzgârın farkındaymış gibiydi. Öksürüp, boğazından sertçe söktüğü balgamı ateş kazanının dibine tükürdüğünde toprakta kara bir leke oluştu. Étienne ihtiyara ve balgamıyla lekelenen toprağa bakıyordu.
“Madende uzun süreden beri mi çalışıyorsunuz?” diye sordu. Read the rest

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz »

clausewitz-savas_uzerine_13Her askerî faaliyet doğrudan doğruya veya dolaylı olarak çarpışmakla ilgilidir. Asker sadece uygun zamanda ve uygun yerde çarpışmak için orduya alınır, giydirilir, silahlandırılır, eğitilir, uyutulur, yer içer ve yürür. […]

Bir devlet adamının, bir başkomutanın ilk, en önemli ve kader tayin edici yargısı, giriştiği savaşın türünü doğru olarak değerlendirmek ve böylece onu olmadığı bir şey yerine koymamak ve olamayacağı bir şey olmasını istememektir. Stratejik sorunlann birincisi, en geniş kapsamlısı budur. […] Savaş, gördüğümüz gibi, her somut olayda niteliğini bir ölçüde değiştiren sahici bir bukalemun olmakla kalmayıp, aynı zamanda, bir bütün olarak bakıldığında, belirgin eğilimleri bakımından üç yanlı şaşırtıcı bir olaydır: bir yanda, özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda, savaşı matematiksel/bilimsel bir faaliyet haline getiren teknik veçhesi; ihtimal hesaptarı ve tesadüfler; son olarak da, savaşı salt siyasî akla bağlayan bir politik araç oluşu. Bu üç veçhenin birincisi daha çok milleti, ikincisi daha çok komutanı ve ordusunu, üçüncüsü daha çok hükümeti ilgilendirir. Savaş içinde gemi azıya alan ihtiraslar halkların sinesinde önceden yer etmiş olmalıdır; Read the rest

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton »

kotuluk-uzerine-bir-deneme_terry-eagleton-9“… Gerçekte bu söz öteki şeylerin yanı sıra zamanla “sebepsiz” anlamına da gelir olmuştur. Eğer çocuk katiller, cinayetleri (polisin korktuğu gibi) can sıkıntısı, kötü barınma şartları ya da ebeveyn ihmali yüzünden işlemiş olsaydı, şartlar onları cinayete zorlamış olurdu ve sonuç olarak o polisin istediği kadar büyük bir ceza almazlardı. Bu durum şu yanlış çıkarımla sonuçlanır: Sebebi olan bir eylem hür iradeyle gerçekleştirilemez. Bu görüşe göre sebepler bir tür zorlamadır. Eğer eylemlerimizin sebepleri varsa, eylemlerimizden sorumlu değilizdir. Kafanı bir şamdanla parçaladığım için suçlanamam çünkü buna sebep senin beni uyarmak için yanağıma dokunmandır. Kötülüğün, öte yandan, sebepsiz olduğunu ya da kendi kendini yarattığını düşünürüz. Bu da, daha sonra göreceğimiz üzere, kötülüğün iyilikle ortak yanıdır. Kötülüğün dışında sadece Tanrı’nm kendi kendini yarattığı söylenir. Polisin bakış açısında gizli bir totoloji veya dairesel argüman var. insanlar kötü şeyler yapar çünkü kötüdürler. Bazı nesneler çivit mavisidir, bazı insanlar da kötüdür. Onlar bir hedefe ulaşmak için değil, işte o tür insanlar olduklarından kötü eylemlerini gerçekleştirirler. iyi de bu, yaptıkları şeyin önüne geçemedikleri anlamına gelmez mi? Polis için kötülük fikri böylesi bir determinizm fikrinin alternatifidir. Ama öyle görünüyor ki çevresel determinizmi sadece yerine kişiliği koymak için bir kenara atıyoruz. Artık seni ağza alınmaz kötü eylemlere iten toplumsal şartlar değil, kişiliğindir. Ve çevrenin iyileştirilebileceğini tahayyül etsek de –gecekondular yıkılır, gençlik kulüpleri açılır, uyuşturucu satıcıları mahalleden kovulur- iş insan doğasına gelince, kökten bir değişime inanmak çok daha zordur. Nasıl tamamen değişip yine de ben olmayı sürdürebilirim ki? Ama eğer ben kötüysem, sadece kökten bir değişim işe yarayabilir. Bunu itiraf ettiremezsiniz ama öldürülen bebek davasındaki polis gibi, insanlar hakikaten kötümserdirler. Eğer şeytan, olumsuz sosyal şartlarda değil de insanın içindeyse, o zaman kötülük yenilmezdir. Ve bu da (diğer bazı insanlar gibi) polis için iç karatıcı bir durumdur. Çocuklara kötü demek, suçlarının ciddiyetini dramatikleştiriyor ve toplumsal şartları irdeleyen yufka yüreklilerin önünü kesiyor. Suçluların affedilmesini zorlaştırıyor. Ama bunlar, habis davranışların kalıcı olduğu fikrini kabul etme pahasına yapılıyor. Öte yandan, eğer bebek katili çocuklar kötü olmalannın önüne geçemiyorlarsa, işin aslı, masumdurlar. Çoğumuz, hiç şüphesiz, çocukların boşanamayacağına ve ticari sözleşme imzalamayacağına nasıl inanıyorsak kötü olamayacaklarına da aynı şekilde inanıyoruz. Kötü kan ya da habis gen fikrine inanan birileri hep olmuştur ama eğer bazı insanlar kötü doğuyorsa, kendileri bu durumdan, sistik fibrosisli doğmaktan daha fazla sorumlu değildirler. Lanetlenmelerini öneren durum, onlann kefaretinden başka bir şey değildir. Yani aynı durum, üst düzey bir lngiliz güvenlik danışmanının yaptığı gibi teröristlere deli denmesi için de geçerlidir. insan bu adam işinin ehli mi diye düşünmeden edemiyor. Eğer teröristler gerçekten deliyse, ne yaptıklarının farkında değildirler ve dolayısıyla ahlaken masumdurlar …”

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonTavsiye Sohbet

“Ben” kimdir?

Tavsiye makale

Tavsiye Kitap

Derin İnsan

Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”(Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

İnsancıklar / Dostoyevski »

insanciklar-dostoyevski-9Köyden ayrıldığımız gün hava aydınlık, sıcak ve güzeldi. Tarla işleri bitiyordu. Kocaman tahıl yığınları harman yerinde birikiyor, kuşlar sürüler halinde tahıl yığınlarının tepelerinde dönüp duruyordu. Her şeyde bir neşe ve huzur vardı. Ama şehre vardığımızda bizi yağmur, nemli bir sonbahar yağmuru, pis bir hava, düşman bakışlı, asık ve öfkeli, yabancı suratlar karşıladı. Bir şekilde yerleşiverdik. Hatırlıyorum da hepimiz büyük bir heyecan içindeydik. Herkes bir şeyle meşguldü. Babam her zaman olduğu gibi evde değildi, annemin de başını kaşıyacak hali yoktu. Ben tamamen unutulmuştum. Yeni evimizdeki ilk gecemizin sabahında çok üzgün uyandım.

Penceremiz sarı parmaklıklara bakıyordu. Sokakta her zaman çamur vardı. Çok az gelen geçen oluyordu. Hepsi de sıkı sıkı sarınırlardı. Soğuktan donuyor gibiydiler. Bizim evde de günler can sıkıntısı ve bunalım içinde geçiyordu. Pek akrabamız ve yakın dostumuz yoktu. Babamın Anna Fyo-dorovna ile arası pek iyi değildi, ona borcu vardı. İş için gelen gidenimiz oluyordu, Read the rest

Diyanet’in Cuma Hutbesine Reddiye »

Uğur Kurt

Nebiyy-i Ümmî’ye inen “Oku” ayetini; bilgiyi başka yerlerden değil, yalnızca kitaplardan almamız gerektiğine delil gösteren Diyanet İşleri Başkanlığı, bu cuma hutbesinde yeni bir fiyaskoya daha imza attı.

Oldukça kurnazca hazırlanan bu metin; söyledikleriyle ayrı zehirlerken, bu fitnesine düşünmeden cevap verenleri boşluğa düşürerek ayrıca vurmayı hedefliyor. Cümlelere ayrılarak incelendiğinde hatalı ancak bir kaç cümle bulunabilse dahi; ifadelerin sıralanışı ve kasıtlı olarak saklananlar İslam’ın ruhuyla alakası olmayan bir anlam ortaya koyuyor.

Hutbede öncelikle Cibril hadisinden bahsediliyor. Dinin temellerinin apaçık bir şekilde ortaya konduğu anlatıldıktan sonra, buna dayanarak sinsice yazılmış cümlelerle ehl-i tarîk’in yeri olduğundan farklı gösterilerek tasavvuf düşmanlığı yapılıyor. İsterseniz önce yazının aşağısında paylaşmış olduğum hutbe metnini okuyun, sonra buradan devam edelim.

“… Yüce Dinimiz İslam’ı; sır, gizem, rüya, keşif, kerametler ve gelecek tasavvurları üzerine bina etmeye kalkışmak asla kabul edilemez.” denmiş.

Gayet doğru. İslam’ın hangi temeller üzerine bina edilmiş olduğu açıktır. Ancak, bu cümlelerin tuzağına düşmemek gerekiyor. Din-i Mübîn-i İslam’ın bunlar üzerine bina edilmemiş olduğu gerçeği, bunları İslam’ın dışında bırakmaz. Binanın direkleri, temelleri ve tezyinatını birbirine karıştırmamak gerekir. Bir binadaki duvarları bunlar temel değildir diyerek binaya dahil kabul etmemek ne kadar absürt olacaksa; sır, rüya ve kerametleri bu gerekçeyle dinin dışarısında görmek de aynı derecede hatalıdır.

Bunun devamındaki “En büyük keramet daima sırat-ı müstakim üzere olmaktır.” cümlesi, tam olarak ehl-i tasavvufun görüşünü yansıtmaktadır. Sırat-ı Müstakim üzere olmak, Hz. Fahr-i Alem’in ahlakıyla ahlaklanmaktan daha büyük bir keramet yoktur. Ancak, giriş seviyesinde Türkçe bilen birinin dahi anlayabileceği üzere, kerametlerin içinden en büyük olanını tesbit etmek, bundan başka kerametlerin varlığını kabul etmek demektir. Yani bu cümle tek başına, hutbenin bütününe itiraz niteliğindedir.

“… Önümüzde Peygamberimiz (s.a.s) gibi büyük bir rehber varken, kurtarıcı beklentileri içerisinde, kıyamet alametleri üzerinden bir din ihdas etmek asla kabul edilemez.” demişler.

Hatem-ün Nebi geldikten sonra yeni bir din ihdas etmenin (ortaya çıkarmak, kurmak) mümkün olmadığı konusunda İslam alemi olarak hemfikiriz. Bunu söylemenin bir manası var mıdır? “Namaz ve oruç üzerinden bir din ihdas etmek kabul edilemez” desek yine haklı oluruz. Söylenen sözden murad, herhangi bir şekilde din ihdas etmenin yanlışlığını vurgulamak mıdır, (eğer öyleyse buna ne gerek var?) yoksa bu adice hazırlanmış cümleyle hakkında sahih hadisler bulunan kıyamet alametleri ve Mehdi reddedilmeye mi çalışılmaktadır?

Hadis’te nübüvvetin 46 cüzünden bir cüz olduğu bildirilen rüya hakkında,

“Hassaten Kur’an’ın أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ diye tarif ettiği ‘karmakarışık rüyalar’ üzerine asla bir din bina edilemez. Allah’ın açık hükümleri dururken, heva ve heves eseri olan rüyalarla amel edilemez.”

deniyor.

Din’in zaten açıkça beyan edilen şeriatten başka bir şeyin üzerine bina ediliyor olmadığını söylemiştik. Ve evet, heva ve heves eseri olan rüyalarla amel edilmeyeceği; veya sahih olduğu düşünülen bir rüya dahi olsa Allah’ın açık emirlerine karşı gelirken bu rüyaların kaynak gösterilemeyeceği doğrudur. Ancak cümlenin kuruluşu, sahih rüyaları yok sayarak, bütün rüyalar heva ve heves eseridir gibi bir anlamı ortaya koyuyor.

Metin muhtemelen iyi bir demagog tarafından hazırlanmış, yaymaya çalıştığı fesad hususunda başarılı bir metindi. Fakat; sırtına yüklenmiş olan kitapların getirdiği kibirden mi, militanca ağzından saçtığı tükürüklerin görüşünü perdelemesinden midir bilinmez, metni yazan kişi acınası derecede komik bir hataya düşmüş.

Yukarıda bahsedilen Kur’an-ı Kerîm’deki “adğas-ü ahlam“ tabiri, Yusuf suresi 44. ayette, Mısır melikinin, Hz. Yusuf tarafından Allah-ı azimüşşan’ın kendisine bahşettiği ilimle tabir edilecek rüyası hakkında, rüya ilminden haberdar olmayanlarca kullanılıyor. Sonrasında bildiğiniz üzere, Hz. Yusuf’un tabir ettiği bu rüyaya göre amel eden melik, Allah’ın izniyle ülkesini gelecek olan kıtlıktan kurtarmış oluyor. Kur’an-ı Kerîm’de bize açıkça anlatılmış olan bu kıssanın ışığında, hutbede herhangi bir delil göstermeksizin sarf edilen “Peygamberlerin rüyası dışında hiçbir kimsenin rüyası bir bilgi kaynağı olarak kabul edilemez.” savının yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm’le ne derecede örtüştüğünü düşünmeyi irfanlarınıza terk ediyorum.

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Cuma Hutbesi: “Dîn-i Mübîn-i İslam”

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ. وَاَنِ اعْبُدُون۪يۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
Cumanız mübarek olsun Aziz Kardeşlerim! Read the rest

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup / John Locke »

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup John Locke 3İncil’in hâkimiyeti altında bile, birinci veya yedinci günün Tanrı’ya tahsis edilerek, onun ibadeti üzerinde yoğunlaşmak gerektiğine inananlar açısından, zamanın bu bölümü basit bir keyfiyet değil, fakat ilâhî ibadetin, ne değiştirilebilecek, ne de aldırmazlıktan gelinebilecek gerçek bir parçasıdır.

Bunun yanı sıra, siyasî yönetim yasalar yoluyla bir kiliseye herhangi bir ayini veya dinsel töreni empoze etmeye yönelik hiçbir güce sahip olmadığı gibi, herhangi bir kilise tarafından kabul edilmekte, onaylanmakta ve uygulanmakta olan ayinleri ve dinî törenleri yasaklamaya yönelik bir güce de  sahip  değildir; çünkü,  eğer böyle  olsaydı, kuruluşunun gayesi sadece kendi tarzında özgürce Tanrı’ya ibadet etmek olan kilisenin kendisini yıkardı. Read the rest