Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Türklerin Tarihi / Jean-Paul Roux »

turklerin-tarihi-jean-paul-roux-3Türkoloji şarkiyatçılıktan doğmuş yeni bilim dallarından biridir. Günümüzde kısa bir süre öncesine kadar Ortadoğu konusunda, İslam çalışmaları içinde yer alırdı. Uzakdoğu konusunda ise Çinbilimcilerin uzmanlık alanına girerdi ve böylece de Çinbilimciler kendi uzmanlık alanlarının dışına çıkarılmış olurlardı. Türkolojinin temel nitelikteki bazı bilgileri şimdilik oldukça sınırlıdır, tıpkı eski bir haritadaki bilinmeyen yerle r gibi tarihte de bilinmeyenler, uzun aralıklar, boşluklar mevcuttur. Bugün bu konuyla ilgili olarak elimizde, çevirisi yapılmamış ve incelenmemiş binlerce elyazması ve arşiv belgesi bulunmaktadır. Bu kaynaklan değerlendirmek güçtür ve büyük bir sabır ve azimli bir hazırlık dönemi gerektirir. Kaynaklar sadece Türkçe olmayıp, Türkler tarafından konuşulmuş çeşitli dillerde ve çevrelerinde onlarla mücadele etmiş, diplomatik ilişkiler kurmuş ya da sadece Türkler hakkında yazmış olan çeşitli topluluk ve halkların da dilindedir: Araplar, Sogdlar, Çinliler, Farsîler, Ermeniler, Süryaniler, Gürcüler, Ruslar, Moğollar, Yunanlılar, Latinler ve daha küçük ölçüde başka topluluk ya da halklar.

Türk tarihinin bazı yazılı kaynaklara başvurma olanağını ortadan kaldıran kimi özel güçlükleri vardır. Yüksek kültürlü ülkelerde cereyan etmiş olaylar genelde ya okuması yazması olmayan ya da davranışarının ayrıntılarını bir kenara kaydetmeye pek alışkın olmayan lopluluklarca gözden uzak bir biçimde hazırlanmışlardır. Kimi zaman, bu olayların ortaya çıkış nedenlerini bilmiyoruz ve bu nedenleri araştırmaya çok az bilgiyle başlamak zorunda kalıyoruz. Araştırmalarımızın bizi götürdüğü, dünyanın hiç de konuksever olmayan bu bölgelerinde alanlar sonsuz denecek kadar geniştir ve aradığımız kişiler sürekli olarak yer değiştirme alışkanlığındadır. Kuşkusuz göçebelik sanıldığı gibi düzensiz bir biçimde dolaşıp durmak demek değildir, her topluluğun yaz ve kış için kendine ait konaklama yerleri ve göç yolları vardı, hiçbir topluluk komşusunun yolunu kullanamazdı ve yüzyıllar boyunca düzenli olarak aynı bölgelere giden göçebeler Read the rest

Tehâfüt-ül Felâsife – Filozofların Tutarsızlığı / Gazâlî Hz »

tumblr_mdlq4xag331rvn6njo1_400 Ezcümle; canlı şeklini nutfeden başka bir şey kabul etmiyor. Onlara (filozoflara) göre, canlılık gücü nutfeye mevcudütın ilkeleri (mebde) olan melekler tarafından verilir. İnsan nutfesinden sâdece insan yaratılır, at nutfesinden de sadece at yaratılır. Nutfe; attan ürediği için, at şeklinin diğer şekillerden daha uygun olması nedeniyle (at şeklini alması) tercihen icâbediyor. (Nutfe) tercih edilen şekli ancak böylece kabullendiği için; ne arpadan buğday, ne de armut  tohumundan elma yetişmektedir. Sonra biz haşere gibi bazı canb cinsleri görüyoruz ki, topraktan doğarlar ama kendileri birbirlerini doğurmazlar. Fare, yılan ve akrep gibi bazı hayvan cinsleri de görüyoruz ki, hem kendileri doğururlar, hem de (birbirinden) doğarlar. Bunların hepsi de topraktan doğarlar. Ancak şekilleri kabul hususundaki yetenekleri –bizim görmediğimiz nedenlerden dolayı- farklıdır. Beşerin gücü bu (nedenleri) bilmeye yeterli değildir. Zira onlara (filozoflara) göre, (varlıkların) şekilleri meleklerin isteğine göre ve maksatsız olarak meydana gelmez. Hatta her mahalde ancak onu kabulü elverişli olan şey meydana gelir. Çünkü meydana gelecek hale kendisi müsaittir. îstidâtlar ise değişiktir. […] Şu halde istidatların mebde’leri (ilkeleri) kontrol (ümüz) den çıktığına, bizim onların derinliğini kavramamız (mümkün) olmadığına ve onları belirleme yolumuz bulunmadığına göre, bazı cisimlerin -daha önce kabule müstaid olmadığı- şekli kabule müstaid (hale) gelerek bazı merhaleleri en yakın (kısa zamanda) aşma istidadının hâsıl olmasının ve bunun mucize şeklinde ortaya çıkmasının müstahil olduğunu nereden bilebiliriz? Read the rest

Kuş / Hermann Hesse »

herman-hesse-kus-11Şu insanlar yok mu, karşılığında para gelsin yeter ki, İsa’nın kendisini bile yakalayıp teslim ederler. Ama şükürler olsun ki kuşu ele geçiremeyecekler, şükürler olsun ki ele geçiremeyecekler onu.”

Belediye başkanının kuzeni Schalaster de ilanı okuyanlar arasındaydı; hiç sesini çıkarmadı, tek bir söz konuşmadı, dikkat kesilerek ikinci bir kez okudu ilanı, her pazar sabahı yaptığı gibi kiliseye gitmeye niyetlenmişti, vazgeçti bundan, ağır ağır yürüyüp belediye başkanının evine geldi, bahçeden girdi içeri, ama birden düşüncesini değiştirip döndü, kendi evine doğru seğirtmeye koyuldu.

Schalaster ömür boyu kuşla özel bir ilişki içinde yaşamıştı. Onu başkalarından daha sık görmüş, daha sık gözlemlemişti; deyim yerindeyse kuşa inanan, onu ciddiye alan, ona bir çeşit yüce anlam mal eden kişilerden biriydi. Dolayısıyla, ilan tahtasındaki duyuru hayli güçlü ve çelişik bir etki yapmıştı üzerinde. Kuşkusuz ilk anda yaşlı Nina’da, geleneğe bağlı yaşlı Montagsdorf sakinlerinde uyanan duygu Schalaster’de de uyanmıştı: Dış ülkenin birinden gelen istek üzerine kuşun, Montagsdorf ve yörenin bu hâzinesi ve simgesinin yakalanıp ya da öldürülüp teslimi emri onu ürkütmüş, çileden çıkarmıştı. Ne yani, ormanlardan çıkıp gelen bu eşine seyrek rastlanır konuk, bu masalsı, öteden beri herkesçe bilinen, bir yandan Montagsdorfu üne kavuşturup beri yandan alay konusu edilmesine yol açan, kendisine ilişkin pek çok anlatı ve söylencenin atalardan miras olarak devralındığı bu kuş, para ve bilim için bir araştırmacının caniyane merakına kurban mı edilecekti? Read the rest

Ermiş / Halil Cibran »

ermis-halil-cibran 5Ruhunuz rüzgârda başıboş dolaşırken, siz, yalnız ve korumasız,

Başkalarına ve dolayısıyla kendinize karşı hata işlersiniz.

Ve işlediğiniz bu hata için, mübarek kişilerin kapısını çalıp orada bir süre önemsenmeden beklemeniz gerekir.

Tanrısal benliğiniz bir okyanus gibi;

Sonsuza dek bozulmadan kalır.

Ve tıpkı yüksek semalar gibi sadece kanadı olanları yüceltir Tanrısal benliğiniz hatta bir güneşe bile benzetilebilir;

O güneş ki ne köstebeğin yollarını bilir, ne de yılanın deliğini arar.

Tanrısal benliğiniz içinizde yalnız yaşamaz.

Varlığınızın büyük bir kısmı insanlaşmışsa da çoğu daha insan değil,

Uyurgezer, sisin içinde kendi uyanışını arayan şekilsiz bir cücedir.

Şimdi içinizdeki insandan söz edecek olursam, Read the rest

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (2) : Strateji, Taktik ve İnsan »

clausewitz-savas_uzerine_97İnsan bilimsel bir varlık değildir yani akl-ı meaşın ötesine geçemeyen pozitif bilimler ile İnsan’ı ve dünya ile kurduğu münasebeti, ekonomiyi, tarihi, aileyi, şehirleri açıklayamazsınız. (Bkz. Akıl / Reason / Intelligence / العقل) Yakıtı İnsan vücudu olan savaş makinesi de böyledir; mekanik teorileri reddeder. Prusyalı General Clausewitz’in tabiriyle “savaş bukalemun gibidir”. Savaşın istenmesi, başlatılması soğuk stratejik bir zemindedir; geçen bölümde anlattığımız gibi savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır. Hatta savaşın ikinci bir soğuk veçhesi daha var o da mühendislik: Zırhların kalınlığı, füzelerin menzili, uçakların hızı… Yani savaşın neticesini etkileyen iki faktör siyaset ve mühendislik. Ancak bir çok savaş önceden hesaplandığı gibi bitmez. Küçücük ordular, bazen silahı, yiyeceği olmayan bir avuç insan koskoca bir ordunun hedefine ulaşmasına engel olur. Bilimsel olarak MUTLAKA kazanılması gereken savaş hezimete dönüşür. Pozitivist körlükten muzdarib olan modern insanların inanmakta zorluk çektiği bu gerçek, 15 Temmuz Direnişi esnasında bir kez daha ispat edildi: Kesin öleceğini bilen Ömer Halisdemir darbecilerin komutanını vurdu; silahsız halk askerlerin elindeki tüfekleri tutup çekti; tankların önünde yattı, arabasını tankın önüne koyup yolu kapattı. (Bkz. İnsan bilimsel bir kavram değildir)

15 Temmuz Şehitler Köprüsü adını alan eski Boğaz Köprüsü’nde zırh delici mermiler sadece öldürmüyor bazen kafa koparıyor bazen de vücutları ikiye bölüyordu. Tecrübeli askerleri bile delirtebilecek bir vahşet! Ama bunu gördüğü halde tanklara doğru yürümeye devam etti insanlar. Bunun bilimsel açıklaması yok. Yani eğer bilim kendisini doğum ile ölüm arasına hapsettiyse, Ahiret’i yok saydıysa Ahiret’e göre yaşayan insanların davranışlarını elbette açıklayamaz. (Bkz. Bir Pozitivizm Eleştirisi) Yoksa şehitliğin de ilmi vardır.

Tabi eğer savaşı kahramanlıktan ve askerlerin manevî gücünden ibaret görürsek bu defa Sarıkamış’ı, Yemen’i açıklamak zorlaşır. Savaş gerçeğini maneviyatsız anlayamayız ama maneviyattan ibaret bir faaliyet gibi de göremeyiz. Kısacası savaşı sadece siyasî, teknik veya manevî veçhesinden ibaretmiş gibi değerlendirmek imkânsız. Zannediyorum Clausewitz’in “bukalemun” tabirinin sebebi de böylece netleşiyor:

“… Bir devlet adamının, bir başkomutanın ilk, en önemli ve hayatî kararı, giriştiği savaşın türünü doğru olarak değerlendirmek ve böylece onu olmadığı bir şey yerine koymamak ve olamayacağı bir şey olmasını istememektir. Stratejik sorunların birincisi, en geniş kapsamlısı budur. […] Savaş, her somut olayda niteliğini bir ölçüde değiştiren sahici bir bukalemun olmakla kalmayıp, aynı zamanda, bir bütün olarak bakıldığında, belirgin eğilimleri bakımından üç yanlı şaşırtıcı bir olaydır: Bir yanda, özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda, savaşı matematiksel/bilimsel bir faaliyet haline getiren teknik veçhesi; ihtimal hesapları ve tesadüfler; son olarak da, savaşı salt siyasî akla bağlayan bir politik araç oluşu. Bu üç veçhenin birincisi daha çok milleti, ikincisi daha çok komutanı ve ordusunu, üçüncüsü daha çok hükümeti ilgilendirir. Savaş içinde gemi azıya alan ihtiraslar, halkların sinesinde önceden yer etmiş olmalıdır; ihtimaller ve tesadüfler aleminde cesaret ve istidadın oynayacağı rolün önemi, komutanın ve ordusunun özelliklerine bağlıdır, politik amaçlarla ilgili karara gelince, onu ancak hükümet alır. Birer kanun koyucuya benzeyen bu üç eğilim konumuzun niteliğine derinden kök salmış durumdadırlar. Bunlardan bir tanesini hesaba katmak istemeyen, ya da bunların arasında keyfi bir ilişki kurmaya yönelen teori, derhal gerçekle öyle bir çelişkiye düşer ki, sırf bu yüzden tüm değerini yitirir. Bu itibarla, bütün mesele teoriyi bu üç eğilim arasında, üç ayrı çekim merkezi arasında denge halinde tutmaktan ibarettir …” (Clausewitz, Savaş Üzerine)

Zaferin üç ayağı: Askerin cesareti, komutanın taktiği ve siyasetçinin stratejisi Read the rest

Hasır Sepetin Masalı / Hermann Hesse »

herman-hesse-Hasır Sepetin Masalı-1Genç biri tavan arasındaki yalnız odasında oturuyordu. Amacı ressam olmaktı, ama bunun için pek güç bazı engelleri aşması gerekiyor, o da şimdilik tavan arasındaki odasında rahat rahat oturuyordu. Zaman geçip gitmiş, biraz yaşlanıp kocamıştı. Saatlerce küçük aynanın karşısına geçip bir deneme olarak kendi portresini yapmaya alışmıştı. Şimdiden bir albümü baştanbaşa bu tür resimlerle doldurmuş, içlerinden birkaçını da pek beğenmemişti.

“Bu konuda hiç öğrenim görmediğim düşünülürse”, dedi bir ara kendi kendine, “bu resim aslında hiç de fena sayılmaz. Burnun yanındaki kırışıklıklar da ne ilginç doğrusu! Öyle anlaşılıyor ki, düşünür kimliğinden bir şeyler var bende ya da işte ona benzer bir şey. Yalnızca ağız köşelerini birazcık aşağıya çekeyim, o zaman tamamen kendine özgü bir anlatım gücüne kavuşur resim, doğrudan doğruya melankolik bir anlatım.”

Ne var ki, bir süre sonra yeniden gözden geçirdiğinde, çokluk Read the rest

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton »

kotuluk-uzerine-bir-deneme_terry-eagleton-4“… Kötü insanların bedenlerine şeytanın nüfuz ettiği ve şeytanın bunlar üzerine “hükmettiği” söylenir bazen. Gerçekten de şeytani güçlerin çaresiz kurbanıysalar lanetlemeyi bırakıp acımalıyız kötülere. Şeytan filminin küçük kahramanından nefret mi etmeliyiz yoksa ona acımalı mıyız konusunda ilginç bir belirsizlik sergiler. İnsanların ele geçirilme inancı, Nuh Nebi’den kalma özgürlük ve determinizm meselesini sansasyonel bir dramatizmle gündeme getirir. Ele geçirilmiş çocuğun içindeki şeytan onun gerçek özü müdür (ki bu durumda ondan korkmalı ve nefret etmeliyiz), yoksa yabancı bir istilacı mıdır (ki bu durumda ona acımalıyız)? Bu gücün elinde savunmasız bir kukla mıdır, yoksa bu güç onun içinden mi gelmektedir? Yoksa kötülük bir kendine yabancılaşma durumu mudur? Yani bu iğrenç güç, hem sensin hem de değil misin? Belki de kötü, bir polisiye roman yazandır ve aynı zamanda kişiliğinin tam yüreğine yerleşmiştir. Bu durumda, Aristo’ya göre trajedi izlerken yapmamız gerekeni yapıp hem acıma hem de korku hissetmeliyiz. Başkalannı kötü oldu klan için cezalandırmak isteyenler, kendi özgür iradeleriyle kötü olduklarını kabul etmek zorundadır. Belki de Shakespeare’in “Kötü olduğumu kanıtlamaya kararlıyım” diyen cüretkar 3. Richard’ı, Milton’ın Kayıp Cennet’inde “Kötülük, benim iyiliğim ol!” diye haykıran Şeytan veya jean-Paul Sartre’ın Şeytan ve Tanrı oyununda “Ben kötülüğü kötülük için yapıyorum” diye itiraft a bulunan fiyakacı Goetz gibi kötülüğü özellikle amaç edinmişlerdir. Yine de her zaman kötülüğü bilinçli seçen insanların, böyle bir şey yapmaları için zaten kötü olmaları gerektiğini iddia edebilirsiniz. Belki de Sartre’ın garson rolü oynamayı seçen garsonu gibi, kötüler zaten oldukları şey olmayı seçiyorlardır. Belki de yepyeni bir kimliğe bürünmüyorlardır da sadece gizli sığınaklarından çıkıyorlardır kötüler. Bebek ölümü davasındaki polis, öyle görünüyor ki, liberallerin “Birini tanımak, onu affetmektir” doktrinini çürütmeye çalışıyordu. Bu inanış insanlann davranışlanndan mesul tutulabileceği ama onların durumlarını göz önüne aldığımızda, yargımızın daha hoşgörülü olacağı anlamına gelebilir. Ama eğer eylemlerimiz akılla açıklanabilirse, o zaman onlardan sorumlu olmadığımız anlamına da gelebilir. Oysa işin aslı akıl ve özgürlüğün sıkı bir şekilde bağlantılı olduğudur. Bu noktayı anlamayanlar için kötücül eylemleri açıklamaya çalışmak, failleri ipten kurtarmak için düzenlenmiş şeytani bir girişimdir. Ancak hafta sonları porsukları neden canlı canlı haşlayarak geçirdiğimi keyifle açıklamamın sebebi yaptığım şeyi telafi etmek olamayabilir.

Tarihçilerin Hitler’in yükselişini açıklamaya çalışırlarken amaçlarının onu daha çekici kılmak olduğunu düşünen çok insan yoktur. Kimi yorumculara göre, örneğin Gazze Şeridi’nde yaşanan umutsuzluk ve yıkıma dayanarak İslamcı intihar bombacılarının eylem sebeplerini anlamaya çalışmak onları suçlarından azat etmek demektir. Ama Allah adına küçük çocukları bombalarla parçalayanları, yaptıkları korkunç şeylerin hiçbir açıklaması olmadığını, insanları sırf zevk için yok ettiklerini düşünerek lanetleyebilirsiniz. Söz konusu açıklamanın yaptıkları şeyi haklı çıkaracağına inanmak zorunda değilsiniz. Açlık, sabahın ikisinde bir fırının kapısını kırmak için yeterli bir sebeptir ama bizim polis gibi çoğu insan bunu geçerli bir sebep olarak görmez. Bu arada İsrail-Filistin meselesini çözmenin ya da Müslümanların taciz edildiği ve hor görüldüğü durumları gidermenin İslami terörü bir anda bitireceğini iddia ediyor falan değilim. Acı gerçek şu ki böyle bir şey için artık çok geç. Sermaye biriktirmenin de, terörizmin de momentumu vardır. Ama taciz ve horgörü olmasa terörün baş göstermeyeceğini söylemek makul bir yargıdır …”

 

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonTavsiye Sohbet

“Ben” kimdir?

Tavsiye makale

Tavsiye Kitap

Derin İnsan

Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”(Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (1) : Strateji ve Siyaset »

sykes-picotGariptir: İngilizler tarihlerinin en acı yenilgilerinden birini 29 Nisan 1916’da Osmanlı ordusu karşısında Kut’ül Amâre’de almıştır ama sadece 17 gün sonra Osmanlı toprakları yine İngilizler tarafından parçalanmıştır. Dünya tersine mi döndü? Dicle kıyısında İngilizler Osmanlı Ordusu tarafından kuşatılıp bütün bir orduyu kaybettikten, 14 bin İngiliz askeri ile 13 general 481 subay esir alındıktan ve 40 bini aşkın İngiliz askeri öldürüldükten sonra Osmanlı nasıl olur da haritadan silinecek duruma gelir? Acayiptir… Kudüs’le beraber bugünkü Irak, Suriye, Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suudi Arabistan’ın Basra kıyılarını kaybedilmesine sebep olan gizli Sykes-Picot Anlaşması (16 Mayıs 1916) Kut’ül Amâre zaferinden sadece 2 hafta sonra imzalanmış. Yine aynı dönemde olan bir başka gariplik Çanakkale savaşı. Türkiye çocuklarına Çanakkale zaferini bando mızıka kutlatır ama imparatorluğun başkenti olan İstanbul’un “zaferden” sonra neden işgâl edildiğini sorgulatmaz. Örnekler çok… Tarihimizi ve haliyle bugünümüzü anlamıyorsak en ağır mes’uliyet savaşı siyasî değil askerî bir faaliyet zanneden aydınlarımız, akademisyenlerimiz ve gazetecilerimizin omuzlarında. Üstelik sadece tarihi yanlış anlamakla kalmıyoruz; bugünkü savaşları ve diplomatik münasebetleri de hâlâ bu yanıltıcı çerçevede tartışıyoruz:

“… Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir. Bir toplumun savaşı mutlaka politik bir durumdan doğar ve politik bir etkenden çıkar, işte bunun içindir ki savaş politik bir eylemdir. Eğer savaş hiçbir engel tanımayan tamamen başına buyruk bir eylem olsaydı, mutlak kavramından çıkarabileceğimiz gibi mutlak bir şiddet gösterisinden ibaret bulunsaydı, o zaman savaş politikanın yardımına çağrılır çağrılmaz onun yerini alır, ve tıpkı bir kere atıldı mı artık önceden ayarlandığı yoldan başka bir yol izlemesine imkân bulunmayan bir torpil gibi kendi yasalarına uyardı …” (Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz)

Evet… Türkiye’de pek bilinmeyen bir gerçek bu. “Uzmanlarımızı” dinlerken/okurken savaşı dış dünyadan bağımsız başlayıp biten bir faaliyet gibi görmeleri üzücü. Okullarımızda tarihin öğretilme biçimi de yanıltıyor bizi. Sanki bir tarihçi değil de mahallenin mızıkçı çocuğu yazmış kitabı:

  • 1ci dünya savaşında yenilmedik ama müttefiklerimiz yenildiği için “yenik” sayıldık,
  • Ortadoğu’da Araplar bize ihanet etti; Balkanlarda Sırplar bizi arkadan vurdu; Kafkaslarda yenilmedik, bütün suç Ermenilerin…

Biz savaşı ok atma müsabakası veya 90 dakikalık bir futbol maçı gibi algılıyoruz: Başı sonu, kuralları belli, hakemleri var ama hep bize karşı hile yapılıyor… Türkiye’de çok yaygın bir başka algı hatası ise savaşı bütün aşırılıkların aniden boşalacağı bir patlama zannetmek. Meselâ Rusya ile yaşanan uçak krizinde Moskova’nın nükleer silahları kullanma niyetinin sorgulanması gibi. Geçelim…

Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır

Tarihe geçmiş bu sözün sahibi Carl von Clausewitz’in ünlü eserinden bahsetmek istiyoruz bu hafta: Savaş Üzerine (Alm. Vom Kriege, 1832). 13 yaşından beri savaşan Prusyalı generalin hayatı savaş meydanlarında ve askerî akademilerde geçmiş. Auerstaedt savaşında Fransızlara esir düşmüş ve 2 sene Read the rest

İnsancıklar / Dostoyevski »

insanciklar-dostoyevski-555Doğruyu söylemek gerekirse bütün bunları kendi kalbimi rahatlatmak ve daha çok da yazı yazma konusundaki edebi stilimi göstermek için anlattım. Sizin de kabul edeceğiniz gibi stilim son zamanlarda oldukça gelişti. Ama bugünlerde içim çok sıkılıyor. Bu düşüncelerimi ruhumun derinliklerinde hissetmeye başladım. Bu duygunun beni hiçbir yere götürmeyeceğini gayet iyi biliyorum ama yine de insanın kendine hak vermesi gerektiğine inanıyorum. Bazen ortada hiç sebep yokken kendi kendimi aşağılıyorum, bir saman çöpü kadar bile değerim olmadığını düşünüyorum. Bunun nedeni belki benim de sadaka isteyen o zavallı çocuk gibi aşağılanıp, hor görülmüş olmamdı. Şimdi bunu size örneklerle açıklayacağım Varenka, dinleyin. Bazen sabahlan erken saatte aceleyle işe giderken şehrin uyanışına, yataktan kalkışına, duman saçışına, fokurdayışına bakarım. Bazen bu görüntünün karşısında kendinizi öyle küçük hissedersiniz ki, sanki birisi sivri burnunuza bir fiske vurmuş gibi olur ama siz su kadar sessiz, çimen kadar alçakgönüllü yolunuza devam edersiniz ve huzurunuz bozulmaz.

Şöyle bir bakın etrafınıza, şu büyük, kara, kirli binalarda neler oluyor acaba? İyice incelerseniz kendimi neden bu denli değersiz hissettiğimi, aşağıladığımı Read the rest

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz »

clausewitz-savas_uzerine_12

 

Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir

Bir toplumun savaşı mutlaka politik bir durumdan doğar ve politik bir etkenden çıkar, işte bunun içindir ki savaş politik bir eylemdir. Eğer savaş hiçbir engel tanımayan tamamen başına buyruk bir eylem olsaydı, mutlak kavramından çıkarabileceğimiz gibi mutlak bir şiddet gösterisinden ibaret bulunsaydı, o zaman savaş politikanın yardımınna çağrılır çağrılmaz onun yerini alır, ve tıpkı bir kere atıldı mı artık önceden ayarlandığı yoldan başka bir yol izlemesine imkân bulunmayan bir torpil gibi kendi yasalarına uyardı.

Oysa bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Yukarda gördüğümüz gibi, gerçek alemde savaş böyle bir defada gerilimi boşalan aşın bir şey değildir; hep aynı biçimde ve aynı ölçüde gelişen güçlerin değil, kah atalet ve sürtünmenin karşısında çıkardığı direnmeyi yenecek dereceye çıkan, kah hiç bir etkisi olmayan güçlerin eseridir. Savaş bir bakıma şiddetin düzenli kalp atışlanna benzer, kısa veya uzun bir süre içinde gevşeyip gücünü yitirir. Diğer bir deyişle, amacına erken veya geç, ulaşır, fakat katettiği yol boyunca bu amacı şu veya bu yönde etkileyecek ve yol gösterici bir zekanın iradesine bağlı kalacak kadar sürer. Bu itibarla, savaşın politik bir amaçtan doğduğunu düşünecek olursak, bu amacın sonuna kadar ona yön vermesini doğal karşılamak gerekir. Bununla birlikte, politik amaç zorba bir kanun koyucu değildir; elindeki araçlann niteliğine uymak zorundadır ve bunun için de zaman zaman değişikliklere uğrar, fakat yine de ön plandaki yerini muhafaza eder. Böylece politika savaş eylemi ile iç içedir ve onun üzerinde savaşın patlayıcı güçlerinin elverdiği ölçüde sürekli bir etki icra etmekten geri kalmaz. Read the rest