Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Tehâfüt-ül Felâsife – Filozofların Tutarsızlığı / Gazâlî Hz »

Mucizeler, illiyet, tümevarım üzerine

giphy

Alışkanlık eseri olarak, sebep diye inanılan şey ile müsebbeb diye inanılan şey arasını birleştirmek bize göre zarurî değildir. Bilakis her (ikisi) ayrı şeylerdir, bu; o, değildir, o; da bu, değildir. Birinin isbâtı (olumlanması) diğerinin isbâtını tazammun etmez. Birinin nefyi (olumsuzlanması) diğerinin nefyini de mutazammın değildir. Birinin varlığı için; diğerinin varlığı zorunlu olmadığı gibi, birinin yokluğu diğerinin yokluğu için zorunlu değildir. Susuzluk ve su içmek, doymak ve yemek, yanmak ve ateşe girmek, aydınlık ve güneşin doğması, ölüm ve boynun kesilmesi şifâ ve ilâç içmek, ishâl ve müshil kullanmak vs. Gibi tıpta, nücûm ilminde (Asrtroloji’de) sanatlarada (kimya’da) ve mahâretlerde görüldüğü gibi birbirine bitişik şeyler değildir. Bunların birbirine bitişik oluşu Allah’ın daha önceki takdirinden dolayıdır. Bilakis, yemeden topluğu yaratmak, boyunu kesmeden ölümü yaratmak, boynu kesmekle beraber hayatı devâm ettirmek ve daha buna benzer ard arda gelişlerin hepsine (Allah’ın) gücü yeter.

Filozoflar ise bunun, mümkün oluşunu reddederek müstahîl olduğunu iddia etmişlerdir. Sayılmaktan uzak olan bu konulara atf-ı nazar etmek uzun olur. Bz bir örnek (model) tâyin edelim. Bu da sözgelimi pamuğun ateşe değdiği anda yanması olsun. Biz (ateşle pamuk arasında) buluşma olduğu halde (pamuğun) yanmamasını câiz görürüz. Ayrıca pamuğun ateş dokunmadan yanmış bir kül haline dönebileceğini de câiz kabul ederiz. Onlar ise bunun cevazını reddederler. Bu meselede söylenecek sözün üç makâmı vardır: Read the rest

Körleşme / Elias Canetti »

Körleşme - Elias Canetti-x3Başlangıçta dinlenme günü, herkesin dilini tutacağı bir gün olarak düşünülmüştü. Ama zamanla soysuzlaşan bütün öteki kurumlar gibi, dinlenme günü olan pazar günleri de, başlangıçta güdülen amaçla ilgisi bulunmayan bir sürece geçmişti. Kien bu durumu alaylı bakışlarla izliyordu. Onun için dinlenme günü diye bir kavram söz konusu değildi. Çünkü hiç konuşmaz ve durup dinlenme nedir bilmeksizin çalışırdı.

Evinin kapısında Therese’ye rastladı. Görünüşe bakılırsa kadın onu epeydir beklemekteydi.

— İkinci katla oturan Metzger’lerin oğlu geldi. Sizi ziyaret etmesi için izin vermişsiniz. Evde olduğunuzu söyledi. Hizmetçi kız, uzun boylu birinin merdivenden geçtiğini görmüş. Çocuk yarım saat sonra yine gelecek. Rahatsız etmek istemediğini, yalnızca kitap için geleceğini söyledi.

Kien kadını dinlememişti. Ama “kitap” sözcüğü geçince kulak kabarttı ve neden söz edildiğini ancak ondan sonra anladı. Read the rest

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz »

clausewitz-savas-uzerineTanımlama
Savaşın çapraşık ve bilgiççe bir tanımlaması ile işe girişmeyelim. Savaşın özüne, düelloya bakmakla yetinelim. Savaş, çok daha büyük çapta olmak üzere, düellodan başka bir şey değildir. Bir savaşı oluşturan sayısız kişisel düelloları tek bir kavram içinde toplamak istersek, iki güreşçiyi düşünmemiz uygun olur. Her biri, fiziki gücü sayesinde, diğerini iradesine boyun eğdirmeye çalışır; en yakın amacı rakibini alt etmek, yıkmak, böylece tüm direnişini yok etmektir. Demek oluyor ki, savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir. Şiddet, şiddeti göğüslemek için, bilim ve sanatların (=? zanaatların) buluşları ile silahlanır. Gerçi kaydedilmeye değmez bazı ufak tefek sınırlamaları devletler hukuku yasaları adı altında kabul eder ama, bunlar uygulamada savaşın gücünü zayıflatmaz. Şiddet, yani fizik kuvvet böylece savaşın aracı olmaktadır; amacı ise düşmana irademizi zorla kabul ettirmektir. Bu amacı tam bir güven içinde geçekleştirebilmek için, düşmanı silahtan anndırmak gerekir, ve işte bu silahsızlandırma, tanımlama gereği, savaş operasyonlarının gerçek anlamda ilk amacıdır. Bu amaç son amacın yerini almakta, onu bir bakıma, savaşın kendisine ait bir şey değilmişcesine, bir kenara itmektedir.

Sınırsız kuvvet kullanma
Savaş bir şiddet hareketidir ve bu şiddetin sınırı yoktur. […] insancıl kişiler belki kolaylıkla, düşmanı çok kan dökmeden silahsızlandırmanın ve yenmenin etkin bir yöntemi bulunduğunu, ve gerçek savaş sanatının bu amaca yöneldiğini düşünebilirler. Ancak bu istenilir bir şey gibi görünmesine karsın, aslında bir çırpıda bir kenara itilmesi gereken bir yanılgıdır. Savaş gibi tehlikeli bir işte, iyi yüreklilikten gelen hatalar başa gelebilecek şeylerin en kötüsüdür. Fizik gücün sonuna kadar kullanılması hiç bir zaman zekanın kullanılmaması anlamına gelmediğinden, bu fizik gücü acımadan kullanan ve kan dökmekten çekinmeyen Read the rest

Türklerin Tarihi / Jean-Paul Roux »

turklerin-tarihi-jean-paul-roux-4Türkler Arasındaki Ortak Paydalar: Irk? Lisan? İnanç?

Farklılarını ve çeşitliliklerini belirtme çabasına girdiğimiz insanlarla ilgili olarak, onların ortak nitelik ya da kusurlarından, Türk karakterinin baskın özellikleri ya da eğilimlerinden söz edebilir miyiz? Sibirya’daki avcı bir Yakut ile bozkırda hayvan yetiştiricisi bir Kazak, Sin-kiangh bir çiftçi ile İstanbullu bir kentli arasında nasıl ortak bir bağ olabilir? Bir Hun savaşçısı ile VIII. yüzyıldaki Moğol bir kervancı, X. yüzyıldaki mutasavvıf, XVI. yüzyılda Avrupa’da savaşan bir Osmanlı paşası, X’VIIl. yüzyıldaki Berberi bir korsan, çağdaş Al taylardaki bir Şaman, komünist şair Nazım Hikmet ya da Yol filminin yönetmeni arasında bir soy ilişkisi olduğu nasıl düşünülebilir?

Kuşkusuz Avrasya’nın bir ucundan diğerine sürüklenen iki bin yıllık bir macerada yaşam koşulları aynı olmamıştır. Siyasal, ekono-inik, kültürel koşullarda köklü değişiklikler olmuştur. Ama bazı gelenekler varlığını sürdürmüştür. Örneğin Afganistan’daki Türk köylülerinde, Anadolu’daki göçebe ve  yerleşiklerde, çağımızm birinci bin yılınm son yüzyıllarında, Güney Sibirya’da yazılmış metinlerin açığa kavuşturduğu ayinlere şahit oldum. Öte yandan ortaçağın başlangıcındaki Uygur toplumlarına, Hazar Denizi kıyısındaki Hazar Krallığına, Altınordu Hanlığına ve Osmanlı imparatorluğuna özgünlüğünü veren bazı tutum ve davranışlar da aynı kalmıştır: maddi ve manevi sağlamlık, yüksek onur, verilen söze sadık kalmak, ihanet edenlere karşı acımasızlık, ırkçılıktan uzak oluş, vurgulu bir askeri anlayış ve buna uygun erdemler, gözü peklik, savaşanlar arası dayanışma, üste kesin itaat, kendisinin ve başkalarının yaşamını hiçe saymak, idarecilik ve muhasebe anlayışı, arşivleme becerisi, toplumsal sınıfların çok güçlü bir biçimde yapılandırılmış olmasıyla birlikte aralarında geçiş yapma kolaylığı, bilim ve sanat sevgisi, büyük mimarlık başarıları, kadınların toplum içindeki şaşırtıcı sağlam konumları, din alanımda bitmek tükenmek bilmeyen bir merak ve kiliseleri örgütleme çabası, hoşgörü, tasavvuf merakı ve bir tür alaycı kuşkuculuk. Zihniyet dilin yansıması (ya da dil zihniyetin yansıması) olduğuna göre, bu özelliklerin aynı zamanda Türkçenin özellikleri olduğunu söylememiz yadırganmamalıdır.

Türk olgusunu çerçevelemek istiyorsak yine dil konusuna dönmemiz gerekir. Kullanıma uygun olması açısından “olgu” dedim; ama Türk gerçekliğinden söz etmek daha uygun olacaktır. Türklerle ilgili olarak kabul edilebilecek tek tanım dilbilimsel olandır. Türk, Türkçe konuşandır. Başka bir tanım son derece yetersiz kalır. Bir ansiklopedide, Türklerin, dar anlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin  Read the rest

Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı / Edward Said »

Edward Said-Entelektüel- Sürgün Marjinal Yabancı-1Gramsci’nin entelektüeli toplumda belli işlevleri yerine getiren bir kişi olarak değerlendiren toplumsal çözümlemesi, Benda’nın bize sunduğu her şeyden çok daha fazla yakındır gerçeğe. Özellikle yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan birçok yeni meslek -radyo televizyoncular, profesyonel akademisyenler, bilgisayar analistleri, spor ve medya alanında uzmanlaşmış hukukçular, işletme danışmanları, siyasa uzmanları, hükümet danışmanları, özel pazarlar hakkında raporlar hazırlayanlar, hatta bütün bir modern kitle gazeteciliğinin kendisi- Gramsci’nin bakış açısını haklı çıkartmıştır.

Günümüzde bilginin üretilmesiyle ya da dağıtılmasıyla bağlantılı herhangi bir alanda çalışan herkes, sözcüğe Gramsci’nin verdiği anlamda, bir entelektüeldir.

Endüstriyel Batı toplumlarının çoğunda bilgi endüstrileri denen endüstrilerle fiili olarak fiziksel üretim yapanlar arasındaki orantı, bilgi endüstrileri lehine hızla değişmektedir. Amerikalı sosyolog Alvin Gouldner epey bir zaman önce entelektüellerin yeni bir sınıf halini aldıklarından ve eski para babası, mülk sahibi sınıfların yerini artık büyük ölçüde entelektüel yöneticilerin Read the rest

Germinal / Émile Zola »

emile-zola-germinal-62

Dört kazmacı yukarı doğru yükselen damar boyunca üst üste uzanmışlardı. Çıkardıkları kömür üzerinde biriktirdikleri ve duvara kancalarla tutturulmuş kalaslarla birbirlerinden ayrılmışlardı; her biri damarın yaklaşık dörder metrelik bölümünde çalışmaktaydı. Son derece ince olan damarın kalınlığı bu noktada ancak elli santim olduğundan, tavanla duvar arasına sıkışmış halde, dizlerinin ve dirseklerinin üzerinde sürünüyor, dönmeye çalıştıklarında omuzlarını sağa sola çarpıyorlardı. Kömürü söküp çıkarmak için yan yatıp boyunlarını kırmaları, kollarını kaldırıp saplı kazmayı yanlamasına sallamaları gerekiyordu.
En altta Zacharie, onun üstünde Levaque ve Chaval, en üstte ise Maheu vardı. Her biri kazma darbeleriyle şist yatağını oyuyor, sonra kömür tabakasında iki dikey yarık açıyor ve iki başlı kazmanın sivri tarafını yarığın üst kısmına daldırarak kömür kütlesini yerinden söküyordu. Yağlı olduğundan kütle halindeki kömür dağılıyor, parçalar halinde karınlarına ve baldırlarına dökülüyordu. Bu parçalar altlarındaki kalaslarda biriktiğinde kazmacılar da o daracık yarıkta gözden kayboluyorlardı. Read the rest

Jeopolitiğe Giriş / Philippe Moreau Defarges (2) »

 “Denize hakim olan ticarete hakim olur; ticarete hakim olan dünyaya hükmeder.” (Walter Raleigh, İngiliz asker ve siyasetçi, ö. 1618)

Bir ada ülkesinde yaşayan İngilizlerin böyle konuşmasından daha doğal ne var? Elinde çekiç tutan adama her şey çivi gibi görünürmüş. Ya siz? Dünya haritasına baktığınızda karalarla çevrili bir okyanus mu görüyorsunuz yoksa okyanuslarla çevrili bir kara parçası mı? Gemi mühendisliğinde ileri gitmiş ve petrolü kontrol edebilen ülkelerin gözünde denizler ticareti ve savaşı kolaylaştıran bir unsur. Oysa karacı devletler için denizin kıyısı iktidarın bittiği, belirsizliklerin başladığı bir hudut. (Bkz. Hudud / Sınır / граница / Frontière / الحدود)

Fakat üzerinde yaşamak zorunda olduğumuz gezegenin yapısına bakarsak aslında meselenin o kadar da indî/sübjektif olmadığını görüyoruz. (Bkz. İndî / Sübjektif / ذاتي) Çünkü bütün okyanuslar birbirlerine bağlı ama bütün kara parçaları tek bir bütün oluşturmuyor. Panama ve Süveyş kanalları açılmadan evvel bile kıtaların kenarından dolaşan gemiler büyük mesafeler katedebiliyorlardı. Meselâ 1500’lerde Batı Avrupa’dan yola çıkan istilacılar Güney Amerika, Kuzey Amerika, Afrika, Doğu Asya ve Avustralya kıyılarını elegeçirdiler ve hâlâ da talan etmekteler:

“ … İnsanoğlu nehirleri ve denizleri bir engel gibi görmeyi bırakıp onları otoyol olarak kullanmayı öğrendiğinde uygarlığa dev bir adım attı. Su yolları insan emeğine ve fikirlerine yeni bir manevra kabilyeti kazandırdırdı …” (E. B. Potter, Sea Power: A Naval History, 1960)

Tabi buradaki “uygarlık” kelimesi bizim bildiğimiz medeniyet değil. Atom bombası yapıp yüzbinlerce insanı bir saniyede öldürmeyi kılıçla öldürmekten daha “uygar” gören teknik ve ticarî bir zihniyet bu. Dikkatli okumak lâzım. (Bkz. Derin Lügat: Medeniyet / Civilisation / المدنية / الحضارة) Neyse, geçelim… Kısacası denizcilerin rüzgâra muhtaç olduğu eski çağlarda bile “üzerinde güneş batmayan” bir imparatorluk hayal edilebilirdi. Ama aynı şeyi kara orduları ile yapmak imkânsızdı. Okyanuslar gezegenimizin %70’ini kapladığı için denizciler karacılara kıyasla daima torpilliydi. (Bkz. Rusya) Bu verilere 1800’lerde açılan Panama ve Süveyş kanallarını eklersek Cebelitarık, Bab el Mendep ve Malaka boğazıyla beraber 5 geçiş noktasını kontrol eden bir ülkenin bütün dünyadaki deniz yolları üzerine söz sahibi olacağını Read the rest

Ermiş / Halil Cibran »

ermis-halil-cibran 9Arkadaşınız yanıt bulan gereksinimlerinizdir.

O sizin sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. Ve o sizin sofranız ve ocağınızdır.

Çünkü siz ona açlıkla gelir ve onda huzuru ararsınız.

Arkadaşınız düşündüğünü söylediğinde “hayır” demekten korkmaz, “evet” demekten de geri durmazsınız.

Ve o sessiz kaldığında yüreğiniz onun yüreğini dinlemeyi bırakmaz.

Çünkü arkadaşlıkta tüm düşünceler, arzular ve beklentiler sessiz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.

Arkadaşınızdan ayrılınca üzülmeyin;

Çünkü onda en çok sevdiğiniz şeyi onun yokluğunda daha iyi anlayabilirsiniz, nasıl ki dağ düzlükten baktığında dağcıya daha net görünürse.

Ve arkadaşlıkta ruhunuzu derinleştirmekten başka bir amaç gütmeyin.

Çünkü kendi gizemini açığa çıkarmaktan Read the rest

Kuş / Hermann Hesse »

herman-hesse-kus-3Tepeliği guguk kuşununkine benziyormuş, ama onunkinden hayli küçükmüş, çokluk bir tahterevalli gibi çabuk çabuk bir aşağı bir yukarı inip kalkıyormuş, zaten kuşun kendisi yerinde duramıyormuş bir türlü, uçarken olsun, ayakları üzerinde dikilirken olsun, devinimleri de esnek ve anlamlıymış. Adeta öyleymiş ki, sanki gözleriyle, başını sallayışla, tepeliğini oynatışıyla insana bir bildirimde bulunmak, ona bir şeyi anımsatmak istiyormuş. Sanki bir görevle, bir haberci gibi çıkıp geliyormuş hep; insan ne zaman kendisini görse, sonradan bir süre onu düşünmeden edemiyor, onun acaba ne istediği, ne anlattığı üzerinde kafa yormadan duramıyormuş. Hakkında gizli saklı bilgi edinilmeye çalışılmasından ve gözetlenmekten hoşlanmıyormuş pek; nereden çıkıp geldiği asla kestirilemiyor, her vakit apansızın ortada bitiveriyormuş. Yanı başınızda bir yerde tünüyor, öteden beri oracıktaymış gibi yapıyormuş. Sonra da o dostça bakışı yok muymuş! Kuşların normalde sert, ürkek ve camsı gözleri olduğunu, bakışlarıyla insanı süzmek diye bir şey bilmediği kimsenin yabancısı değilmiş çünkü. Gelgelelim, bu kuş gözlerinin içi gülerek, adeta sevecen bakışlarla insana bakıp duruyormuş. Read the rest

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton »

kotuluk-uzerine-bir-deneme_terry-eagleton“… On beş yıl önce İngiltere’nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk bir bebeği işkence edip öldürdü. Halk dehşetle ayağa kalktı. Oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. Neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yan ehlileşmiş yaratıklardır. Eğer Freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. Bu yüzden asıl şaşırtıcı olan böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır. Belki de çocuklar sürekli birbirlerini öldürüyorlar da bunu bize çaktırmıyorlardır. […] Öldürülen bebek davasında çalışan bir polis memuru, suçlulardan birine bakar bakmaz onun kötü olduğunu anladığını beyan etti. Bu tür olaylar kötülüğün adını kötüye çıkarıyor. Çocuğu bu şekilde şeytanileştirmenin sonucu, yufka yürekli liberalleri zor bir duruma düşürmek oluyor. Çocukların yaptıkları şeyin sebeplerini anlamak için toplumsal şartlara başvuracak olanlara karşı önleyici bir darbe oluyor bu polisin söyledikleri. Ve böyle bir anlayış er ya da geç affetmeyi getirir. Bir eyleme kötü demek, onun anlayışımızın ötesinde olduğunu söylemektir. Kötülük anlaşılmazdır. O sadece kendisi için bir eylemdir […] 1991 yılında Protestan bir lngiliz piskopos, uygunsuz kahkahayı, kaynağı açıklanamaz bilgiyi, sahte gülüşü, lskoçya kökenli olmayı, kömür madeninde çalışan akrabaları ve giysi ile araba rengi olarak siyaha düşkünlüğü bir insanın bedenine şeytanın girdiğini gösteren işaretler arasında sayıyordu. Bu özellikler anlamlı değil ama zaten kötülük de öyle bir şeydir. Bir eylem anlamdan ne kadar uzaksa o kadar kötüdür. Kötülüğün, bir sebep ya da amaç gibi, kendinin ötesinde var olan hiçbir şeyle bağlantısı yoktur …”

Tavsiye Sohbet

“Ben” kimdir?

Tavsiye makale

Tavsiye Kitap

Derin İnsan

Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirinGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirinSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.