Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Tibet Ölüler Kitabı (Bardo Thödol) »

“… Ölümü takib eden ilk geçiş evresi süre itibariyle ölen kişinin manevî mertebesine bağlıdır. İnsan ne kadar vehimlere ve günlük kaygılara gömülmüş bir şekilde yaşarsa ölüm saati geldiğinde geçiş evresine dalışı o kadar ani olacaktır. Kaynaksal ışık da bir o kadar bulanık görünecektir. Ruh’un mahrem hakikatini bilme fırsatı ölenin ellerinden kaçıp gidecektir. Ancak yaşarken Işık üzerine meditasyon yapmış, bu yolda yoğun gayret göstermiş olanlar ölürken Yaratılmamış’ı hiçlikte göreceklerdir. Herşeye nüfuz eden bu bakıştır ki özgürleştirir. Ölen en yüksek aydınlanma mertebesine ulaşır ve Buda olur. […] Sadece eşya sonludur ama bir an bile kendi kimliklerini muhafaza edemezler. Eşyadan bize ulaşan suretler eşyanın hakikati değildir. Düşünülmesi dahi mümkün olmayan baş döndürücü bir hızda bir varoluş evresi ötekini takip eder. Hiç bir şey aynı kalmaz …”

 

 

… Ölüm ve Zaman konusunda e-kitap okumak için…

 

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak?  Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.

 

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”  diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak

Zaman insanın hissiyatıyla algılayamadığı, bilimsel, düşünsel, hatta psikolojik boyutları olan bir gerçeklik.  Zaman yaşadığımız hayatın kendisi. Ama bu kadar önemli olan Zaman ile aramıza mesafe koymak, Zaman’ın dışına çıkıp onu keşfetmek mümkün mü?

Zaman konusundaki bu ilk kitabımızda Derin Düşünce yazarları zor bir işe girişiyorlar: Zaman’ı düşünmek ve Zaman’ı yazmak. Zaman’ın NE? olduğunu sorgulayacağımız ikinci kitaptan önce NASIL? olduğuna baktık bu ilk makalelerde. NE? ve NASIL? soruları Zaman’a bakışımızda ana ekseni oluşturuyor çünkü bilimsel yolla, deney ve gözlemle ilerleyemediğimiz anlarda düşüncenin yardımına Sanat yetişiyor. Buradan indirebilirsiniz. 

Teknoloji ve inanç: Amel Defteri »

Son 12 ayda en çok paylaşılanlar »

  1. Kırık parçalar (Marilyn Monroe)
  2. VAV Harfinin Manası
  3. Hocam, kadın fitne midir?
  4. 19 Mayıs Militarizmi
  5. AKP, Futbol ve Beyaz Kadın Ticareti
  6. İslam’ın vizyonu (5) / Hamza Yusuf
  7. Anti-Kapitalist Müslümanlar cahil ve aptal değiller!
  8. PKK’nın sonu ETA gibi olmayacak çünkü Kürtler sırt çevirse bile PKK ayakta kalabilir
  9. Kötülük’ten Güzellik çıkar mı? – C.Baudelaire’in şiirleri, O.Dix’in gravürleri
  10. Dersim Dağlarında bir sazan: Hüseyin Aygün’ün PKK ziyareti
  11. Tarkovsky ve Andrey Rublyov
  12. Biz ne dedik, PKK ne anladı…
  13. Türkiyede İslamcıların Üçüncü Dönemi
  14. İslamcılar Özeleştiri Yapabilecekler mi?
  15. Resim sanatındaki Hakikat / Jacques Derrida

YAKINDA: Niteliksiz Adam / Robert Musil »

“… 16cı asra kadar Teknoloji ve Para İnsan’a aitti, insanlar bunları kullanırdı. İçinde yaşadığımız asra baktığımızda ise İnsan’ın Teknoloji ve Para’ya ait olduğunu, kullanıLdığını, insanî değerlerin alınıp satıldığını görüyoruz. İnsan kendi eliyle yaptığı makineleri, piyasa, devlet gibi sistemleri putlaştırıyor. Bu putlara tapmakla kalmıyor, insanlığını dahi onlara kurban ediyor …”

“… Köyün/şehrin en yüksek binası ya caminin minaresi ya da bir kilisenin çan kulesi olabilirdi. Bugün gökdelenler ve alış-veriş merkezleri ile şekillenen görsel hafıza çocuklara en “YÜKSEK” değer olarak PARA’yı ögretiyor. Para kazanmak veya harcamak için göğe küstahça, kibirle yükseliyor kuleler.  Eğer 9cu asırda yaşasaydık tevazu, acz ve yakarış ile inşa edilen ibadethaneler şehirlerin silüetini şekillendirecekti. Bu binalar zengin ya da fakir herkesin girebileceği, içeride Yaratan ile başbaşa kalabileceği yerler olacaktı …”

“… Bazı romanlar vardır, onlarca felsefe kitabından daha etkilidir. Sanat’ın gücüdür bu. Açıklamaz, hissettirir. Zira hisler kavram kutucuklarına, kelime libaslarına ihtiyaç duymadan, kalpten kalbe akar. Arendt, Foucault, Freud gibi kıymetli yazarların modernite eleştirilerinde anlattıklarını bir çırpıda hissediverirsiniz. Sanatçı roman kahramanının gözünden bir devrin fotoğrafını çeker. Bir sahne, bir diyalog veya bir mırıldanış ile gözleriniz birden bire açılıverir. 

Avusturyalı yazar Robert Musil’in ünlü eseri “Niteliksiz Adam” (alm. Der Mann ohne Eigenschaften) işte böyle bir roman. Hatta çok daha fazlası! Zira sadece bir devri anlatmakla yetinmiyor. Toplumdaki zihniyet değişimini ve manevî değerlerin maddiyat ile, kudret, para, bürokrasi ve askerî nizam ile yer değiştirme sürecini tahlil ediyor: Nazizmin toplama kampları, komünizmin gulagları ve insan yiyen kapitalizmin piyasaları… Bütün bunları mümkün kılan fikrî zeminin nasıl oluştuğunu anlıyorsunuz bir çırpıda. “Fildişi kulelerde yaşayan İslamcılar, solcular ve liberaller bu romanı okusaydı herşey daha farklı olabilirdi” demekten kendinizi alamıyorsunuz. 

 Ulysse (Joyce) ve Kayıp zamanın peşinde (Proust) ile birlikte 20ci asrın en büyük üç romanından biri olduğunu söylüyor Thomas Mann. Ünlü yazar şöyle yazmış günlüğüne Niteliksiz Adam için:

 […]

“Işıltılar saçan bu kitap epik komedi ile deneme arasındaki hassas dengeyi çok iyi muhafaza ediyor. Tanrı’ya şükürler olsun ki bu artık bir roman değil alışılmış mânâda. Goethe’nin dediği gibi her mükemmel eser kendi türünü aşar ve mukayese kabul etmez yeni bir şey olur. Alaycı üslubu, zekâsı ve maneviyatı ile bu eser son derecede dini, çocuksu ve şiirsel” 
 

İnsanları değil Rejim’i koruyan millî eğitim kanunu »

 

Ufuk Coşkun (Sivil Eğitim)

Türkiye’de eğitim 14.06.1973 yılında kabul edilen ve hala yürürlükte olan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu çerçevesinde çizilen bir anlayışla yürütülmektedir. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda geçen genel amaçlara, arkasından sıralanan Türk Milli Eğitiminin Temel İlkeleri’ne biraz yakından bakıldığında amacın bireysel özgürlüklerin geliştirilmesi noktasında değil daha çok devleti korumak yönünde kurgulandığını ve devletin eğitim aracılığıyla bir değer/ideoloji aşılama gayreti içersisinde olduğunu görüyoruz. Halen yürürlükte olan kanunun 2.Maddesi; Türk Milli Eğitimi’nin genel amacı, Türk milletinin bütün fertlerini;

1-(Değişik: 16/6/1983 – 2842/1 md.) ‘Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan…’ di-yerek devam eder. Kanuna 1983 yılında bazı eklemeler yapılmıştır. İkinci maddenin 1. fıkrasında aynı konu olduğu halde yeni bir paragraf açılmış ve 10. madde eklenmiştir.

Madde 10. Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasa’da ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir. Milli birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak Türk dilinin, eğitimin her kademesinde, özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesine önem verilir; çağdaş eğitim ve bilim dili halinde zenginleşmesine çalışılır ve bu maksatla Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile işbirliği yapılarak Milli Eğitim Bakanlığınca gereken tedbirler alınır. (<http://mevzuat.meb.gov.tr/html/88.html>)

…  Eğitim konulu makalelerden …

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi?

GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen…

Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Sıradan insanları sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın?

1870′lerde İtalya’da yaşayan etnik gruplar birleşerek Fransız işgaline son verdiler. Bir İtalyan ulusu yoktu ortada, Fransız zulmünden bıkmış insanların meşru müdafasıydı vardı. Ama o dönemin Avrupası’nda yükselen değer halk değil ulus-devlet idi. “Problemin” farkında olan Milli Kurtuluş Hareketi liderleri şöyle diyorlardı : “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi!”

Samsun’a bir “güneş gibi” doğanlar, Türk milletini yoktan var edenler(!) de acaba demişler midir “Türkiye’yi yarattık, sıra Türk Milletini yaratmaya geldi” diye?

80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğine işaret ediyor. Kral çıplak. Kral hep çıplaktı.

Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirebilirsiniz

DUYURU: Derin Düşünce’nin facebook sayfası açıldı »

Derin Düşünce’nin facebook sayfasını hazır:
http://www.facebook.com/derindusunce.org

Başlangıç olarak 6-7 tane yazıyı paylaştım. Bir RSS uygulamasını da otomatiğe bağladım, Derin Düşünce’ye yeni yazı eklediğinizde facebook sayfasına da otomatik linki eklenecek.
Böylece aboneler yeni yazılardan haberdar olabilecekler.

Milliyetçi Türk Solu ile nereye kadar? »

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma) 

Bir yanda zekât üzerinden eşitlikçi bir İslâm yorumu yapan anti-kapitalist Müslümanlar. Diğer tarafta bir türlü iktidar olamayan, sosyalizmi bilmeyen, kemalizmi demokrasi zanneden devletçi, hatta darbe yanlısı bir Türk solu.

Türk solu geçmişiyle yüzleşemekten korkuyor. Solcunun solcuyu katlettiği 1 Mayıs 1977 bir tabu. Deniz Gezmiş’in ulusalcı duruşunu da eleştiremiyorlar. Evet… Türk solcuları iktidara yürümek için bir koltuk değneğine muhtaçlar. Peki ya İslâm? Sosyalizm İslâm’a ne kazandırabilir? Sosyalist devletlerin Müslümanlara yaptığı onca eziyetten sonra Müslümanlar sosyalizm ile ittifak yapabilir mi?

Derin Düşünce okurları tartıştılar, biz de kitaplaştırdık. Buradan indirebilirsiniz.

Türk solu iktidar olur mu? 

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

Derin MAЯҖ

Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?

Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.

Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda »

ayna_makyaj 

“Siz duygularınızın kölesisiniz herkes gibi. Ama size hükmeden bu duyguları tanıyamaz, ne zaman, nerede, nasıl ortaya çıkacağını bilemezsiniz. Bir aşk, bir öfke, çıldırıcı bir kıskançlık, dayanılmaz bir özlem, bazen karanlıkların içinden çıkıp sizi esir alabilir. Bazen bir başka insan için kendinizden vazgeçebilirsiniz.bazen öfkeyle kamaşır içiniz. Yitirmenin ne olduğunu biliyorum. Yaşadığımız aşklar hayatımızı değiştiriyor. Yapılan hatalarda değişen hayatı bir kez daha değiştiriyor. Savruluyoruz… hayata ne ile başlarsan başla elinde çok az şey kalıyor. Gurur ve aptallık. Kaç kez yaşadığımız anın değerini bilmediğimiz için geleceği reddetmişizdir, kaç kez kıymetini anlayamadığımız bir anda yaşadığımızdan çok parlak olabilecek bir geleceği elimizden kaçırmışız. Hayata neyle başlarsan başla elinde çok az şey kalıyor. Gurur ve aptallık. halbuki her şeyi istemiştik di mi..?” (Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda)

 

 

… E-kitap okumak için…

Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

Suzan Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Cahiliyye devrindeki kız doğma  suçu(!) ortadan kalkmış değil.

Biz kadınları rolleri içinde görüyoruz: Annemiz, karımız, kız kardeşimiz… Oysa insanlığın nice kavgası “NESNE” kadınlar üzerinden yapılıyor.  Asırlar önce Orta Asya’daki kabile savaşlarında muzaffer kağan zaferini ilân etmek için yenilen liderin karısını iki kabilenin gözü önünde göğsüne bastırırmış…

Ne kadar yol aldı insanlık o yıllardan beri? 21ci yüzyılın Türkiye’sinde muhafazakâr ile yobaz laik kadın üzerinden kavga ediyor. Kadınların başörtüsü “yüzünden” darbe ile tehdit edilebiliyor bir ülke ve o ülkenin halkı. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Derin İnsan 

 “Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi?

Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz. Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor.

Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Tümevarım, Nedensellik ilkesi ve Bilim’in Putlaşma sebepleri »

Sunuş: Yapay Zekâ en büyük tutkumuzdu öğrencilik yıllarımızda. Özellikle de bilimsel buluşların bilgisayarla modellendirilmesi… Yani bilimsel zekânın, özellikle de  insandaki tümevarım kabiliyetinin bilgisayar ortamında “taklid” edilmesi. Ottawa Üniversitesi’nden Prof. Dr. Tuncer Ören ve Londra’daki King’s College’dan Prof. Dr. Şakir Kocabaş‘ın yardımıyla LISP ve Prolog dillerinde program yazıyorduk. Uygulama sahası olarak kimya dalını seçmiştik. Bugün “bilimsel kanun” mertebesine yükselmiş prensipleri yapay zekâ ile yeniden keşfetmek istiyorduk… Daha doğrusu bilgisayara keşfeTTirmek. Meselâ:

  1. Asitler metal ile etkileşince hidrojen açığa çıkar,
  2. Asit ve baz tepkimeye girerse metal tuzları ve su meydana gelir,
  3. Vs.

 Bunun için önce yüzlerce farklı kimyasal maddenin ismini, vasıflarını (sülfrik asit: H2SO4, yoğunluk, viskozite,..) ve aralarındaki kimyasal tepkimelerin sonuçlarını kaydettik. Gerçek koşullara benzesin diye kasıtlı olarak bazı deney sonuçlarını hatalı veriyorduk. Amacımıza ulaştığımızda şöyle sonuçlar elde ettik:

 “Genellikle (%75.8) asit ve baz tepkimeye girerse metal tuzları ve su meydana gelir”

 Yapay zekâ öğrenmenin ötesinde, bu çalışmanın beklenmedik bir faydası oldu bize: Tümevarım insan zekâsıyla değil de bilgisayar tarafından yapıldığı için zekâmızın işleyişini masaya yatırma, akl etme imkânı doğdu. Bu sayede bilimsel kanunların aslında bir “kanun” değil fikrî bir ilişki olduğunu fark ettik. Çünkü bilim adamı gibi “düşünen” bilgisayar programı aslında keşif yapmıyor, bizim emirlerimizi uyguluyordu: Peşpeşe meydana gelen iki olay (deney/gözlem) arasında bir ilişki kuruyordu. Yani sebep-sonuç ilişkisi aslında MUTLAKA OLMASI GEREKEN bir zincir değil yanlışlanabilir bir fikir idi. Zihnen inşa edilmiş bir illüzyon, bir vehim de diyebilirsiniz buna! Gerekli ve kullanışlı olsa da sadece bir vehim.

 Açalım: Aklı modernite ile iğdiş edilen insan sebepleri sonuç ihtiva eden bir zarf zanneder. “Aynı sebepler aynı sonuçları doğurur” deriz. Pozitif bilimlerin temelidir bu: Determinizm ilkesi. Deney ve gözleme dayalı bilimsel çalışmalar bu ilke üzerinde durur. Ama aynı zamanda felsefî bir problemin de başlangıcıdır bu nokta: Kelimeler ve kavramlar birbirine karıştığı için (aklını kullanmayan) insan sebepleri kudret sahibi zannetmeye başlar. Bu bir çıkmaz sokaktır; Bilim’in putlaştığı, bilimsel bilginin dogma haline geldiği yer tam burasıdır. Öyle ki Stephen Hawking gibi koskoca bilim adamları bile ruhban sınıfı gibi konuşmaya başlarlar:

 “…Yerçekimi gibi bir kanun var olduğu için Kâinat kendi kendini hiçten, yoktan yaratabilir ve yaratacaktır. Dışarıdan bir etki/yardım olmaksızın yarat(-ıl)ma hiçlik/yokluk yerine bir şeyin var olmasının sebebidir, Kâinat’ın ve bizim NEDEN var olduğumuzun cevabıdır. Kâinat’ı başlatmak için bir ilk sebep olarak Tanrı’ya gerek yoktur. […] Tanrı’nın yokluğu ispat edilemez ama bilim Tanrı’yı gereksiz kılar. Dünyamız Fizik Bilimi tarafından yaratılmıştır.” (Orjinal metin ve yorum için bkz. Şalgam suyu varsa Tanrı’ya lüzum yoktur)

 Evet, son 3 asırda tabiat bilimlerinin ortaya koydukları gelişmelerden ve hayata yansıyan olumlu yönlerinden kuvvet alarak bir bilimcilik ideolojisi oluştu. Bu zihniyet bilimin kendisi ile karıştırıldığı için tenkid edilemedi. Bilimin ve bilimsel düşüncenin dogmalaşması, düşünmeyi engelleyecek derecede bir ideoloji haline gelmesine tanık olduk…

Pozitivizm eleştirilerinden tanıdığınız kıymetli yazarımız Yusuf Mehmet Bahadır bu çok önemli makalede “kral çıplak” demekle yetinmiyor. İnsan’ın düşünme yeteneğinin sınırlarında bir gezintiye çıkarıyor okurunu: Kant, Russell, Hume ve tabi Gazâlî Hz. Bir kez daha Derin Düşünce sayfalarına konuk ediliyor. Kuşkunun vatanı olan bilim nasıl oldu da dogmatik bir doktrine ev sahipliği yaptı ve hâlâ yapmakta? Yusuf Mehmet Bahadır‘dan dinleyelim. (MY)

 

Tümevarım, Nedensellik ilkesi ve Bilim’in Putlaşma sebepleri

Yusuf Mehmet Bahadır

Bilim Nedir? Ne değildir?

 Prof. Dr. A.Yüksel Özemre’nin tabiriyle, “Evrende meydana gelen olaylar hakkında; gözlemler, deneyler ve tefekkür yoluyla elde edilen bilgilerden hareketle, yeni ve kişiden kişiye değişmeyen objektif metotlar yardımıyla bilgi üretme işine Bilim diyoruz”. Bu kapsamda, Matematik, Astronomi, Hukuk, Paleontoloji, Mikroekonomi… hepsi birer bilimdir.

 Ancak kendine özgü yolu yordamı olmasına rağmen objektif bilgi üretemedikleri için bilim olarak adlandıramayacağımız, meslek tabirinin daha çok yakıştığı uğraş dalları da mevcuttur. Fotoğrafçılık, iç mimarlık, psikanaliz, astroloji… bu gruba girerler. Bütün ilimler arasında Pozitif İlimlerin özel bir yeri vardır. Pozitif ilimler:

 1) Gözlem ve deneylere dayanmaksızın tamamen bağımsız bir biçimde, varsayımlara dayalı yalnızca mantık kuralları çerçevesinde ortaya çıkan, Matematik ve Rasyonal Mekanik gibi ilimler de olabilir

 2) Fizik, Kimya, Astronomi, Moleküler Biyoloji, Jeofizik … gibi gözlem, deney ve ölçümlere dayanan Tabiat ilimleri şeklinde de olabilir.

 Tabiat ilimlerinin sınırları ise 5 çerçevede izah edilebilir. Bu çerçevenin dışına çıkılan her yaklaşım, başka bir tabirle; 

  • – ölçülemeyen, gözlemlenemeyen
  • – bir yol yordam çerçevesinde yanlışlanamayan

 bilgi ve olgular tabiat ilimleri dışında kalmaktadır. Bu çerçevenin dışı metafizik alanıdır ki, tamamen felsefi mevzuları kaplar. Ancak, çoğu zaman bu iki kavram birbiriyle oldukça karıştırılır. Hatta pozitif bilim yapıyoruz görüntüsü altında çoğu kez felsefe yapıldığı ve verimsiz spekülasyonlara girildiği vakidir.

 İşte tabiat ilimlerini karakterize eden 5 çerçeve ;

 1) Her olayın bir sebebi vardır” şeklinde ifade edilebilecek olan “Nedensellik (causality) ilkesi“,

 2) Aynı şartlar altında tekrarlanan her deney daima aynı sonuçları verir” şeklinde ifadesini bulan “Belirlilik (Determinizm) ilkesi“,

 3) Her olayı karakterize eden ve ancak ölçümle tespit edilen fiziksel büyüklükler vardır” şeklinde ifadesini bulan “Ölçülebilirlik ilkesi“,

 4) Tabiat ilimleri’nin sonuçları kendi içlerinde çelişkili olamaz” şeklinde ifade edilebilecek olan “Tutarlılık (ya da Çelişmezlik) ilkesi” ve

 5) Tabiat ilimleri’nin sonuçlarının yanlış olup olmadıklarının test edilebilmesine imkân veren bir yol-yordam mevcut olmalıdır” şeklinde ifade edilebilecek olan “Yanlışlanabilirlik (ya da K.R. Popper) ilkesi“dir.

Bilim Kokulu Felsefi Spekülasyonlar :

Bilimin sınırlarını ve mahiyetini böylece çizdikten sonra, geçmiş asrımızı derinden etkileyen ve materyalizmin Read the rest

İsrail’in rüyasını İran mı gerçekleştirecek? »

Büyük aşklar nefretle başlar : İran ve İsrail

İran Devrim Muhafızları’nın istihbarat şefi Hüseyin Taib “Hepimizin Suriye’yi destekleme sorumluluğumuz var ve direniş hattının kırılmasına izin verilemez.” demiş. İsrail rüyasında görmüştü: Komşu ülkeleri Müslümanlardan temizlemek! İran bu rüyayı gerçekleştirmeye koyuldu. İsrail’e zahmet olmasın. Hem ileride soykırım vb iddialar gelirse İsrail’in rahatı kaçmasın. Müslüman kanı döken İslâmcı(!) rejim İsrail’in pis işlerini üzerine aldı. Merak ediyorum, İran islâm(!) devrimini destekleyen çeyrek aydınlarımız gece uyuyabiliyorlar mı? Ya Humeyni? Mezarında rahat mıdır?

Demek ki karısının sabahlığını sırtına geçirip kafasına bir havlu dolayan uyanıklarla islâmî devrim olmuyor. Akıl ve kalp istiyor bu işler. Sarıkla cüppeyle, merkepleri yeşile boyamakla İslâm devleti kurulmuyor demek ki. Neden böyle oldu peki? Kendi kendilerini ilâh gibi “hata yapmaz ve hesap vermez” ilân eden ayetullahlar(!) nasıl oldu da zulümde İsrail ile yarışır hale geldiler?

Aslında sebebi basit: Read the rest