RSS Feed for This Post

İslamcılar Özeleştiri Yapabilecekler mi?

İslamcılık tartışmalarının, Suriye, terör gibi önemli gündem maddelerine rağmen hala devam ediyor olması gerçek bir ihtiyaca karşılık geldiğini gösteriyor. Müslümanlar için hayırlı neticelere varmasını temenni ediyoruz.

Tartışmaya giren hemen her İslamcı yazar öncelikle İslamcılıktan ne anladığını, onu nasıl tanımladığını beyan ederek işe koyuluyor. Bu vesileyle henüz müşterek bir tanımlarının olmadığını da fark etmiş olduk.

Kuşkusuz hiçbir kavram nesnel değil. Bizatihi, tek başına herkes için aynı manaya gelen bir kavram yok. Dolayısıyla her tanımlama çabası kaçınılmaz olarak o kavramı tanımlanmaya çalışan kişinin öznelliğine göre şekilleniyor. Buradan yola çıkarak yapılan İslamcılık tanımlamalarının birbiriyle hiç bir ilişkisi olmadığı sonucuna varacak değiliz. Ancak bazı tanımlamaların çok zorlama ve tarihsel gerçeklerle örtüşmediğini söylemeliyim.

Bu zorlama tanımları okurken aklıma İmam Hatip Lisesinde öğrenciyken, milli güvenlik dersimize giren emekli bir albayın yaptığı Atatürkçülük tanımı geldi. Elindeki bir nottan, demokrasiden insan haklarına, hukukun üstünlüğünden sosyal devlete, kardeşlikten, barıştan, hasılı topluma ve insana dair iyi ve güzel olan ne varsa içinde taşıyan upuzun, belki bir sayfayı bulan bir tanım okudu. Sonrada başını kaldırıp yüzünde kocaman bir gülümseme: “işte Atatürkçülük bu, ben demiyorum, bakın tanım böyle söylüyor” dedi. Halinde tavrında, “Atatürkçülük bu kadar güzel bir şey aslında, yani sevmemeniz için bir sebep yok” ifadesi vardı. O kadar iyi şeyleri art arda sıraladıktan sonra bizden onu kabul etmemizi, benimsememizi beklediği belliydi.

Kimi İslamcı aydınların tanımı da milli güvenlik hocamızın yaptığına benziyor. Nurculuk, Nakşîlik, Süleymancılık vs. tüm İslami grupları tek çatı altında toplayıp, tümünün birden esasında “İslamcı” olduklarını öne sürerek kendi düşünce ve hizmet anlayışlarına bir kuşatıcılık yüklemeye çalışıyorlar. Böylece İslamcılık söylemi tüm Müslümanlar nezdinde daha makbul ve meşru bir hale gelecek.

 Bunu yaparken ortak bir duygu etrafında gönüldaşlık tesis etme niyetiyle davrandıklarını düşünüyorum; yani samimiyetlerine gerçekten inanıyorum aslında. Ancak kabul etmeleri gerekir ki, Türkiye pratiğinde böyle gerçekleşmedi.

1950-60’lardan sonra Türkiye’de İslam davasına hizmet uğruna adı konmamış olan iki ana eğilimden/psikolojiden söz edebiliriz. Bir kısım Müslümanlar soğuk savaşın da çarpan etkisiyle Batının siyasi, askeri, ekonomik, kültürel saldırganlığı ve sömürgeciliği karşısında daha mücadeleci bir yol izlemeyi tercih ettiler. Bu kişiler için çeşitli isimlendirmeler yapılmış olsa da, en nihayetinde “İslamcılar” olarak yaygınlık kazandılar.

Uzunca bir süre İslamcıların ekseriyeti cemaatlerin ve tarikatların hizmet yöntemlerini hiç beğenmediler; onları ürkeklikle, pasiflikle, yeterince mücadeleci olmamakla itham ettiler. Batının küresel tahakkümüne ve özellikle de İslam dünyasındaki zorbalıklarına entelektüel, siyasi, ekonomik -hatta askeri- açılardan mukabelede bulunmanın gerekliliğine inandılar. Onlara nispetle cemaatler ve tarikatlar ise gayretlerini daha çok mikro düzeyde, insan odaklı bir yaklaşımla kaliteli insan/nesil yetiştirmeye yoğunlaştırdılar; daha içe kapanık bir tarzları vardı.

 Esasında her iki eğilim de gerekliydi bence; aynı yolda ancak farklı kulvarlarda koşan yarışmacılar gibiydiler. Bu grupların birbirlerini farkında olmadan tamamlamış olduklarını da söyleyebiliriz. Bugünden bakınca bunu daha rahat ifade edebiliyoruz. Ancak İslam kelimesinin genelliğine yaslanarak tümünün birden “İslamcılık” yaptıklarını, müntesiplerinin de “İslamcı” olduklarını öne süremeyiz. Türkiye’de siyaseti önceleyen bir hareket tarzını benimseyen ve kendilerini diğer İslami gruplardan özenle ayrı tutan “İslamcılar” isimli bir grup vardı, hala var.

Gelecek itirazlardan birini tahmin ettiğim için hemen belirteyim: “Ben sadece Müslüman’ım, bu bana yeter” dediğinizde doğal olarak böyle söyleyenlerin bir araya geldiği ayrı bir gurup olursunuz. ‘İslam’ ve ‘Müslüman’ kelimelerinin genelliği arkasına mevzilenerek en doğru hizmet tarzının kendinizinki olduğunu iddia etmek sizi haklı kılmaz. Böyle davranmakla fırkalardan bir fırka olursunuz yalnızca. “Sadece ‘Müslüman’ sıfatı bize yeter” sözü, İslam’ın tek başına bir kimlik bahşetmek için yeterli olduğu tezini kuvvetlendirmek için söylenmiyor; diğer İslami hizmet hareketlerini eleştirmek, onlardan ayrıştırmak ve hoşnutsuzluklarını belli etmek için ifade ediliyor genellikle.

Bu hususu vurgularken tek bir kelimemin dahi herhangi bir Müslüman’ın kalbinde zerre kadar da olsa bir fitneye sebep olmasından Allah’a sığınırım. Amacım İslamcılığa, Türkiye’de aslında birbirinden başkaca yöntemleri izlemiş tüm İslami hareketleri kapsayacak şekilde mümkün olan en geniş anlamı vermeye kalkışmanın, -iyi niyetli olunsa da- geçmişin muhasebesini yapmanın önünde engel olacağını söylemek. Zira birkaç isim hariç pek çok İslamcı yazar mevcut durumunu muhafaza ve müdafaa etmeyi sürdürüyor. Hiçbir öz eleştiri teşebbüsünde bulunmadan özlemlerinin gerçekleşmemiş olmasının suçunu Batıya, küresel sisteme, liberalizme, kapitalizme atıyorlar; yani işin kolayına kaçıyorlar.

Yeni dönem İslamcılığın bünyesinde neyin eksik olmaması gerektiğine ilişkin yeni bir şey söylenmedi henüz. Gerçi tartışmaların başındayız, bu yüzden ümitliyiz.

*****

Peki, gerekli olan eleştiri yapılmazsa ne olur? Mesela, “/iktidar/güç/zenginlik ile hayatın her alanına sirayet etmiş bir mümin ahlakı/muttaki bir yaşam neden bir arada olamadı?” sorusunun cevabı verilemez. Oysa bu ikisinin İslam tarihinde bir araya geldiği güzel örneklerden haberdarız. İslamcılık telakkisinde veya izlenen yöntemde ne eksikti de iktidara/güce/zenginliğe ulaşılmasına rağmen, sanattan edebiyata, ekonomiden siyasete, mimariden şehirleşmeye vs. her alanda İslam’ın ruhuna uygun bir medeniyet tasavvurundan hemen hemen aynı uzaklıktayız hala? Bu sorular ve daha pek çok soru cevapsız kalır.

Kısaca kendi inandığımız cevabı verelim. Kanaatimizce “insan” unsuru eksikti; ilim-amel-ihlâs formülasyonu içinde, ihlâsın/ihsanın/takvanın derdine düşmüş, onun taşıyıcısı olmanın mücadelesini vermeye gayret eden “insan” unsuru.

Sistem/medeniyet odaklı İslami düşünce üretme ve Batı dünyasına her alanda cevap yetiştirme telaşı içinde, bir gün bu sistemi/medeniyeti hayata geçirecek insanların kalite zaafları üzerinde pek durulmadı. Bir ‘insan-ı kâmil’ projesi olmadı. Oysa peygamberi metot önce birer birer kişilerin eğitimi ile işe başlıyordu; tabandan başlayan bir hareketti. Zengin, fakir, bedevi, hadari ayırt etmeden tek tek insanlarla ilgilendi Efendimiz (sav). “Senin dinin sana benim dinim bana” özgüveni ve rahatlığı içinde vazifesini hakkıyla yerine getirdi.

İslamcılık her şeyden evvel, halka yönelmeli. Ama maalesef, Müslüman entelektüellerden bir kısmı, halka yol göstermesi gerekirken ilk yaptıkları iş onları beğenmemek, dışlamak oluyor. Beğenmedikleri halkı, öncelikle iman ve ahlak noktasında nasıl Kuran ve sünnet çizgisine çekebileceklerine kafa yoracakları yerde sürekli onları eleştirmekle, kendi yanlarında saf tutmalarının en doğru iş olduğunu anlatmakla meşguller. Bu noktada da halktan kopuyorlar işte. Müslüman bir toplum tasavvurunun ilk adımı tek tek insanların gönlüne girmekle başlar. Nitelikli ( ahlaklı, dindar, muttaki, muhsin) bir insan kaynağı oluşturulmadan Mekke’yi fethetmeye kalkmak yanlış bir strateji. Allah (c.c.) eri hakiki mümin varken de Mekke kendi teslim olur zaten.

Bedri Gencer ile yapılan bir röportajın ara başlığı hem sorunumuzu hem de çözümü tek bir cümlede enfes bir şekilde ifade ediyor: “Modernizme karşı koymanın yolu sünnete uygun yaşamaktan geçiyor.” İşte budur. Her alanda yaşadığımız krizlerin sebebi ve onlarla baş etmenin yolu ancak bu kadar veciz dillendirilebilir. “Aslında neyi kaybettik?” sorusuna yanlış cevap veriliyor galiba.

*****

Çok tartışıldığı için birkaç cümleyle biz de değinelim. İslam’ın hiç şüphesiz yabancı/küfre dayalı her sistem ve ideolojiye karşı bir cevabı vardır. Gerektiğinde verilmelidir de. Ancak bu cevap verme cehdini bir Müslüman’ın ontolojik gayesi/tavrı olarak sunmak doğru olmadığı gibi kimsenin tekelinde de değil. Bu yüzden her Müslüman doğal olarak İslamcıdır denilemez. Hele hele, İslamcılık adı altında yapılan işleri iyi Müslümanlığın, dindarlığın şartı gibi görmek hiç mi hiç doğru değil.

İhtiyaç duyulan özeleştiri yapılmazsa yeni dönemde İslamcılık bir avuç Müslüman aydının entelektüel uğraşı ve onlarla benzer düşünen takipçilerinin diğer İslami hizmet hareketlerini beğenmemeyi sürdürmesi ile dar bir alana hapsolmaya mahkûm olacak.

 

… Biraz okumak için…

  İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Trackback URL

  1. 8 Yorum

  2. Yazan:Hüseyin Avni Tarih: Ağu 12, 2012 | Reply

    S.aleyküm, Tesbitleriniz mükemmel. Yalnız ”İslam’ın hiç şüphesiz
    yabancı/küfre dayalı her sistem ve ideolojiye karşı bir cevabı vardır.
    Gerektiğinde verilmelidir de. Ancak bu cevap verme cehdini bir Müslüman’ın
    ontolojik gayesi/tavrı olarak sunmak doğru olmadığı gibi kimsenin tekelinde
    de değil. ” ifadesine takıldım. Özellikle de buraya: Ancak bu cevap verme
    cehdini bir Müslüman’ın ontolojik gayesi/tavrı olarak sunmak doğru
    olmadığı.. Burada şöyle bir düşünce aklıma geldi; insan, Allah’ın
    yeryüzündeki halifesi, vazifesi İ’lay-ı kelimetullahı yaşamak ve
    yaşatmak(veya emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker). Bu çerçevede;
    yabancı/küfre dayalı her sistem ve ideoloji i’lay-ı kelimetullahı yaşama
    ve yaşatma önünde engel olarak ‘algılanırsa’bunlara cevap vermek her müslümanın ontolojik gayesine dahil değil
    midir? Selametle.

  3. Yazan:MY Tarih: Ağu 12, 2012 | Reply

    yazida en çok etkilendigim kisim bu oldu:

    “İslamcılık her şeyden evvel, halka yönelmeli. Ama maalesef, Müslüman entelektüellerden bir kısmı, halka yol göstermesi gerekirken ilk yaptıkları iş onları beğenmemek, dışlamak oluyor. Beğenmedikleri halkı, öncelikle iman ve ahlak noktasında nasıl Kuran ve sünnet çizgisine çekebileceklerine kafa yoracakları yerde sürekli onları eleştirmekle, kendi yanlarında saf tutmalarının en doğru iş olduğunu anlatmakla meşguller. Bu noktada da halktan kopuyorlar işte. Müslüman bir toplum tasavvurunun ilk adımı tek tek insanların gönlüne girmekle başlar. Nitelikli ( ahlaklı, dindar, muttaki, muhsin) bir insan kaynağı oluşturulmadan Mekke’yi fethetmeye kalkmak yanlış bir strateji. Allah (c.c.) eri hakiki mümin varken de Mekke kendi teslim olur zaten.”

    zira adalet de güzellik gibi Insan’a, Insan olana teklif edilir. Indirgenemez bir öznellik boyutu vardir. Devlet eliyle ve/veya bir doktrin/ideoloji/sistem yoluyla STANDART, OBJEKTIF bir adalet üretmek 19cu asrin saplantisi. islamcilarda tabi iyi niyet var tabi ama yetmiyor iste.

    Asirlardir yenilgi psikolojisi içinde yasayan, türlü komplekslerini saklamaya çalisan Müslüman aydinlar (ki çogu yari aydin) beserî telakki yoluyla birseyler ürettiler. Kâh komünist, kâh anti-komünist, kâh amerikanci, kâh anti-amerikanci… Ali Bulaç’in geçenlerde “çogulcu” diye ambalajladigi, gerçekte tamamen omurgasiz bir islamci tanimi çikti ortaya. Bu dahi islamcilarin fikir eksenini ihmal ettiklerinin bir kaniti. Türk solu ile acayip benzerlikler arz ediyorlar. Ortak tehdit karsisinda birlesen, tehdit kaybolunca 4 yöne dagilan her “birlik” gibi … ortak payda yok ya da çok zayif 🙁

  4. Yazan:Ahmet Burak Tarih: Ağu 12, 2012 | Reply

    Mevcut tartışmanın tüm yazılarını derledik:
    http://t.co/uVN5cRir

  5. Yazan:Mehmet S Demir Tarih: Ağu 12, 2012 | Reply

    Aleykumselam. 
    “ontolojik gayesi/tavrı” sözünden varoluşunun esas gayesi, yaratılışının biricik sebebini anlamak lazım; yani ben bu anlamda kullandım. 
    Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l münker    her müslümanın gorevi, önemli bir gorevi. Ancak bunun bir müslümanın yaratılışının ‘biricik’ veya ‘birincil’ nedeni olduğunu ima etmek doğru değil.
    Hem ayrıca İslamcıların ‘yapıyoruz/yapmaliyiz’ dedikleri şeyi emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker çerçevesinde değerlendirdiklerinden şüpheliyim. Yaptiklari daha ziyade bir mağlubiyet psikolojisi icinde Batıya cevap verme refleksi gibi geliyor bana. 

  6. Yazan:Cengiz Cebi Tarih: Ağu 12, 2012 | Reply

    Kemalizmin tornasından geçen herkesde dürüstlük, açıksözlülük, içi dışı bir olma, samimiyet vb. vasıflar dumura uğramış. “Müslüman uyanık olacak, akıllı olacak, işini bilecek” adı altında kepaze bir ahlak damarlarda dolaşıyor. Neyin islamcılığı? M. Akif 1917’de “Müslümanlık nerde, Bizden geçmiş insanlık bile” demiş. Şu an olsa ne derdi acaba? Hayata ve konfora müptela olmuş bir insanın “insanlık”la alakası yok. Hele bir insan olalım, islamcılık sonraki mesele.

  7. Yazan:İslamileştiğimiz Tarih: Ağu 14, 2012 | Reply

    İslamcılar soğuk savaşta taraftır ve kullanıldılar, bknz. komünizmle mücadele dernekleri.

    İslamın bir ideoloji olup olmadığı (tarışma bu ise) kendine has bir ekonomi anlayışı olup olmadığı ile anlaşılacaktır. Üretim ve gelir dağılımı üzerinde söyleyecek derli toplu bir sözü, bakışı olmayan düşünce ideoloji olarak kabul görmez. Bu bağlamda bir sözün söylenebilmesi içinse Ak Parti iktidarının sonrası beklenmelidir. Tercihini neo-liberal bir söylemden yana yapan bir iktidar varken bunların söylenmesi, yeni bir fikrin üretilmesi zordur. İslamcılık diye bir şey var olacaksa bugünlerin eleştirisi üzerinden olacaktır ve uzun yıllar alacaktır. Bir de tabi bunun için bu konuda söz söyleyip, kavram üretebilecek bağımsız bir neslin yetişmesi gerekecek. Bilim adamı siyasetin gölgesinde yetişmiyor malesef.

  8. Yazan:Umit Erdal Tarih: Ağu 24, 2012 | Reply

    Siyasal islamcılığın temel hedefi, Müslümanların dünyasını kurtarmak. Halbuki, İslam dininin temel amaçları, Allah’a ubudiyet, uhrevi hayatı kurtarmak ve dünyada adaleti tesis etmektir.

    Bu temel çelişkiden dolayı, siyasal islamcılık, bir türlü bir yere oturmuyor.

  9. Yazan:ufuk tan Tarih: Ağu 24, 2012 | Reply

    Cennet’in olmadığını hayal et
    Denersen göreceksin ki kolay
    Altımızda Cehennem yok
    Üstümüzde yalnızca gökyüzü
    Hayal et tüm insanların
    Sadece bugün için yaşadığını

    Ülkelerin olmadığını hayal et
    Yapması zor değil
    Ne uğruna öldürecek ya da ölecek bir şey var
    Ne de dinler
    Hayal et tüm insanların
    Huzur içinde yaşadığını

    Bana hayalperest diyebilirsin
    Ama bil ki yalnız değilim
    Umuyorum ki bir gün sen de bize katılırsın
    Ve dünya tek yürek olur

    Sömürgelerin olmadığını hayal et
    Merak ediyorum yapabilir misin
    Açgözlülüğe de açlığa da gerek yok
    İnsanların kardeşliği
    Hayal et tüm insanların
    Bütün dünyayı paylaştığını

    Bana hayalperest diyebilirsin
    Ama bil ki yalnız değilim
    Umuyorum ki bir gün sen de bize katılırsın
    Ve dünya tek yürek olarak yaşar

    John Lennon

  1. 1 Trackback(s)

  2. Eki 29, 2014: Son 12 ayda en çok paylaşılanlar

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin