Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Ocak ayında en çok okunan kitaplar »

Geçtiğimiz ocak ayında sitemize gelen 75.551 tekil ziyaretçi toplam 21.639 e-kitap indirdi. Yeni kitaplar içinde Ekrem Senai’nin Organik dinimi geri istiyorum isimli bir kitabı rekor kırdı. Sadece 19 ocaktan beri yayında olmasına rağmen 334 kez indirildi, 53 kitap içinde 25inci oldu. Sanat ve Felsefe kitapları siyaset kategorisini yakından takip etti. E-kütüphanede mevcut 53 kitap içinden en çok indirilen 20 kitap toplam e-kitap talebinin %83’ünü teşkil etti. Gündemde olan Kürt meselesinin etkisiyle Türkiye bölünür mü? 1339 indirme ile birinci oldu. Tabi bir de çok büyuk ilgi gören kitap tanıtan kitap serisinden bahsetmek gerek. Tek bir e-kitap gibi bakılırsa bu ayın birincisi  olabilir. 4 kitap tanıtan e-kitap sırasıyla 799 + 442 + 463 +334 kez yani toplam 2038 kez indirildi. İşte ocak ayının en çok indirilen kitapları:

  1. Türkiye bölünür mü?
  2. İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
  3. Derin MAЯҖ
  4. Roman nedir? Nasıl Yazılır?
  5. Banka Ordudan Tehlikelidir!(Yeni)
  6. Amerika Tedavi Edilebilir mi?
  7. Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler
  8. Ölümden Bahseden Kitap
  9. Kitap Tanıtan Kitap 1
  10. Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru (Yeni)
  11. Zaman Nedir?
  12. Derin Göz
  13. İnsan’sız Sinema Olur mu?
  14. Sosyalizm İslam’a uyar mı?  (Yeni)
  15. Derin İnsan 
  16. Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu
  17. Kendi ülkesini işgal eden ordu
  18. Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu? (Yeni)
  19. Liberalizm Demokrasiyi Susturunca
  20. Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası

 

 

Seyr-ü Sülûk : Dünya hayatından mezun olup ebedî hayata atılmak »

Biz ahlâklıyız, onlar ahlâksız da ondan… »

“Batılılar bizi kandırmaktadır.” Bu iddiaya inanmak, aslında bizim Batılılar’dan aptal olduğumuza inanmakla eşdeğerdir. “Bizi sömürüyorlar.” Kendinizi niçin sömürtüyorsunuz? Yoksa gerçekten aklı ermeyen geri ırklar mısınız?

 

 

Prof. Dr. İSKENDER ÖKSÜZ / Yazar
2011 rakamlarıyla Türkiye, kişi başına yurt içi hâsıla sıralamasında 34 OECD ülkesi arasında sonuncudur. Bu sonunculuk, nefes nefese bir yarışın sonunculuğu değil. Üzerimize birkaç tur binmiş: Biz 10 480 dolardayız. OECD ortalaması 37 240 dolar. Tepelere hiç bakmayın. Moraliniz bozulur. Orası 100 000 dolar civarında; on katımız! Listeyi mutlak dolar birimine göre değil de satın alma gücü paritesine göre yaparsak, durum biraz düzeliyor ve – Şile ve Meksika’yı geçerek- sondan üçüncülüğe terfi ediyoruz.

Hikâyeye diğer Müslümanları da dâhil etmek için bir istatistik daha: 300 milyon nüfuslu Arap Birliği üyelerinin petrol hâriç toplam ihracatı, bir Hong Kong şehrinin veya 5 milyon nüfuslu Finlandiya’nın ihracatından azdır.

Asırlardır süre gelen bu acı, bu utanılacak hal, Batı’da, “Biz üstünüz, çünkü bizim kültürümüz üstün. Biz üstünüz, çünkü bizim değerlerimiz üstün. Biz üstünüz çünkü biz Hristiyanız.” iddialarını doğurmuştur. Haçlı seferleri kadar eski bu ön yargılar, Batı’nın ekonomik galebesinin apaçık hale geldiği son üç asırda, ırkçılığın ve emperyalizmin temellerini teşkil etti… Nasıl etmesin: 20. asra girerken Batı, yer kürenin yüzde 90’ına hâkimdi.

En vahimi, aşağılıkları tescil edilmeye çalışılan milletlerin bir kısım okumuş yazmışları da, şu veya bu ölçüde Batı’nın din ve hatta ırk üstünlüğü iddialarına inandı.

Türkler ve Müslümanlar, 16. asırdan itibaren niçin geri kaldı? Bu soruya geçerli ve üzerinde eyleme geçilecek bir cevap bulunmadan istediğiniz kadar öfkelenin, bir faydası yoktur.

Veyl mağluplara veya “hiç bir şey başarı kadar başarılı değildir”.

Yenilenler genellikle mazeret sahibidir. Hakem karşı tarafı tutmuştur. Saha kaygandır. Bir satranç üstadının sözünü hatırlıyorum, “Ben satrançta bugüne kadar sağlığı tamam bir mağlup görmedim!”

“Batılılar bizi kandırmaktadır.” Bu iddiaya inanmak, aslında bizim Batılılar’dan aptal olduğumuza inanmakla eşdeğerdir.

“Bizi sömürüyorlar.” Kendinizi niçin sömürtüyorsunuz? Yoksa gerçekten aklı ermeyen geri ırklar mısınız?

Biz ahlâklıyız, onlar ahlâksız da ondan… Bir kere bu söylemde de biraz “saflık” gizlidir ve dolayısıyla aptallığı kabulleniş vardır. Demek ki ahlâklıların dünyada pek şansı yok. Asıl acı olan, “ahlâk”ı sadece cinsî anlamda almazsanız, bugünkü Müslüman ve Batı toplumlarının ahlak mukayesesinde Müslümanların epey geride olduğudur. Dolandırıcılıkta, rüşvette, yalanda, gıybette, arkadan vurmada, ahde vefasızlıkta Batılılar’dan geri değil, ileriyiz. Herhangi bir Müslüman iş adamına sorun, “Hristiyan’la mı, Müslüman’la mı iş yapmayı tercih edersin?” diye. Cevap çok büyük çoğunlukla birincisini işaret edecektir. Doğrusu şudur ki, geri kalınınca o fakirlik içinde toplum da çözülmüştür ve “aşağılık toplum” iddiası kendi kendini gerçekleştiren kehanet haline gelmiştir.

Mağlubiyetimize sebep ararken Batı’yı işaret etmenin kendi kendimizi rahatlatmaktan ve hareketsizliğe gerekçe hazırlamaktan başka bir faydası yoktur. Diyelim ki doğrudur. Bütün kabahat Batı’dadır. O halde sizin yapabileceğiniz fazla bir şey yok. Kabahat sizde değil Batı’da olduğuna göre oturunuz ve onların bir gün kabahatsiz hale gelmesini bekleyiniz.

Eğer kabahati kendinizde bulursanız sevinin. Çünkü insanın kendini düzeltmesi, hiç şüphesiz, başkalarını düzeltmesinden daha kolaydır.

Dört ciddi cevap

Bu soruya cevap veremediğiniz sürece onlar, siz Türk olduğunuz için, siz Müslüman olduğunuz için gerisiniz demeye devam edecek ve siz bile buna inanır hale geleceksiniz ve sonunda kurtuluşu, “tıpkı onlar gibi olmak”da arayacaksınız. Ne yazık ki, hiç bir fert tıpkı bir başkası gibi olamayacağı gibi, hiç bir millet de tıpkı başkası gibi olamaz. Olsa olsa şahsiyetsiz bir taklitçi olur. Bir şeyin aslı dururken kopyasına kimse rağbet etmez.

Peki, cevap ne? Bir cevaptan daha önce bahsetmiştim. Sırasıyla İngiliz ve Finli profesörler Lynn ve Vanhanen, evet diyor. Batılılar daha akıllı da ondan. Bu genetik, ırkla ilgili bir şey ve çaresi yok. Yani Türkiye listenin sonuna mahkûmdur; Allah bizi böyle yaratmış. Eh, “bizi kandırıyorlar”, “bizi sömürüyorlar”, “biz ahlâklıyız da ondan” tezleriyle bunun ciddî bir çelişkisi de yok; değil mi? Geri zekâlıysanız sizi kandırırlar da sömürürler de. Siz de, “biz ahlâklıyız da ondandır” dersiniz.

Şimdi bunlardan biraz daha ciddî dört cevap üzerinde duracağım. İlk ikisi nispeten eski. Biri Rosenberg ve Birdzell’in, “Batı Nasıl Zenginleşti?” kitabı. Onlar, teknolojik gelişmeyle zenginleşti, endüstrileştiği için zenginleşti diyorlar. Peki, teknoloji ve endüstrileşmeyi niçin Batı sağladı da Doğu sağlamadı? Yazarlar, çünkü Batı, siyasî birliğe sahip değildi. Geniş coğrafyalara hükmeden güçlü devletleri yoktu. Bu yüzden bir yeniliği, bir teşebbüsü bir ülke reddetse bile teşebbüs sahibinin gidip başka bir ülkede şansını denemesi, o da olmazsa bir başkasında, sonra bir başkasında denemesi mümkündü. Örnek olarak da Kolomb’un batıya giderek Hindistan’a ulaşma girişiminin yarım düzine devletçik tarafından reddinden sonra nihayet Kastilyalı İzabella tarafından finanse edilmesini gösteriyorlar. Matbaa Katoliklerce reddedilirken Protestanların temel aleti haline gelmesini de… 16. asırda Avrupa’da bağımsız 500 siyasî otorite var! Osmanlı, Safevi, Memluk, Babür Türk devletleri veya Çin’deki gibi geniş coğrafyalara hâkim tek bir otorite değil.

Doğudan bakıldığında 16. asır Avrupa’sı anarşi, yani fetret yaşamaktadır. Okyanus ötesi keşifler bu fetretin kazası, yan ürünüdür. Fakat bir kere yenilik ve teşebbüs makinesi çalışmaya başlayınca, bir daha durmamış ve insanların yeni şeyler yaparak zenginleşebileceği Batı’nın kültürüne yerleşmiştir. Batı zenginleşirken ilk attığı adım da anarşiye son vermek ve millet devletleri etrafında siyasî birliklerini kurmaktır. 1900’e gelindiğinde 500 merkez 20’ye inmişti. Batı dünyaya kontlar, dükler, baronlarla değil, millî devletlerle hâkim oldu.

İkinci kitap, TÜBİTAK’ın Türkçeye kazandırdığı ismiyle, “Tüfek, Mikrop ve Çelik”; yazarı Jared Diamond. Asıl adı “Silahlar, Mikroplar ve Çelik” iken böyle çevrilmiş. Sebebini o tarihte TÜBİTAK yayınlarını yöneten dostum Şefik Kahramankaptan’a sorduğumda, “Ses” demişti, “ikisinin kulağa gelişindeki farkı dinle!”. Konu müzikalite olunca Kahramankaptan haklıydı tabi.

1997’de tarihli kitapta Diamond daha eskilere gidiyor ve işin son birkaç asırda değil, son onbin yılda bağlandığını söylüyordu. Sebep de coğrafya ve biyoloji ile ilgili idi; sosyoloji ve ırkla değil. Düşey kıtalar tarımın yayılmasına imkân tanımazdı. Mısır’da başlayacak tarım Afrika’da güneye doğru yayılamazdı, çünkü iklim değişirdi. Meksika’da başlayacak tarım, Kanada’ya doğru yola çıkamazdı. Fakat Avrasya’nın bir ucunda başlayan tarım bir uçta Çin’e, diğer uçta Fransa’ya kolayca yayılırdı. Avrasya ehlileştirilebilecek hayvan açısından çok zengindi. İki Amerika kıtasında ne at vardı, ne koyun… Farklı imkânlar Avrasya’da tarımı önce başlattı. Tarım yerleşik hayata yol açtı. Yerleşik hayat mikroplara ve salgınlara. Salgınlardan hayatta kalanların birçok mikroba karşı bağışıklığı vardı. Bu salgın artıkları Amerika’ya çıktılar ve henüz yerlilerin yüzünü görmeden taşıdıkları mikroplar jenoside başlamıştı. İşin geri kalanını da İspanyol ve İngiliz çeliği ve tüfeği tamamladı Katledilmeyenler köleleştirildi.

Diamond’un “ileri” ve “geri”leri Rosenberg ve Birdzell ile aynı değil. O yüzden de kitapta batı-doğu teması hâkim değil. Fakat son asırlara gelindiğinde, uzmanlığının dışına çıkma riskini alarak, o da Rosenberg ve Birdzell’e yaklaşıyor.

Son yıllar bize iki, “Niçin geri kaldınız?” incelemesi daha getirdi. Biri, Ian Morris’in 2010 tarihli “Batı niçin hükmeder- şimdilik” (“Why the west rules- for now”) kitabı. Diğeri bir İstanbullu’nun, Daron Acemoğlu’nun James Robinson ile yazdıkları “Milletler niçin başarısız olur?” eseri.

Morris bir arkeolog ve epey bir tarihçi veya bir tarihçi ama epey bir arkeolog… Churchill’in bir sözünden yola çıkıyor, “Ne kadar geriye bakabilirseniz o ölçüde geleceği görebilirsiniz.” Onun “Batı”sı Diamon’dan da, Rosenberg ve Birdzell’den de farklı. Morris, dünyada iki medeniyet merkezi görüyor: Tarımın ve medeniyetin doğduğu yer olan bizim bölgemiz: Verimli hilal, Anadolu, Mısır ve sonra Akdeniz ve Avrupa’nın geri kalanı. Bunların hepsi, İran dâhil, Morris için Batı. Doğu ise Çin, Japonya, Hindiçini, Hindistan. Biz Morris’in Batı’sının o kadar içindeyiz ki, zaman zaman Doğu’ya karşı Batı’nın liderliğini bize veriyor. Hikâye on dört bin yıl öncesinden başlıyor ve adım adım bugüne geliyor. Diamond’unki gibi…

Morris, üç parametrenin toplamından oluşan bir indeks kullanıyor: 1) Kişi başına tüketilen enerji, 2) Şehirleşme (: en büyük şehrin nüfusu), 3) Savaş kapasitesi.

Medlerin ve cezirlerin özeti

Doğu da Batı da, bu parametrelerde yükseliyor ve o günkü tarzları ve imkânlarının sınırladığı tavanlara çarpıp geri düşüyorlar. Nüfusun çoğalmasının kıtlık ve salgına sebep olması, zenginliğin dışarıdan istila davet etmesi gibi. Çöküşlere mahşerin dört atlısı sebep oluyor: Kıtlık, savaş, tabiî felaket, salgın. Fakat bir beşinci mutlaka var: Devletin çöküşü. Sonuncu olmadan çöküş olmuyor. Devlet çökünce de medeniyet kalmıyor. Yani devletin çöküşü, medeniyetin çöküşü için hem gerek, hem de yeter şart. Bu medler ve cezirlerin özeti şöyle: Milattan önce 14 000’den itibaren önce Batı ilerde. Buna şaşmamak lâzım, çünkü Çin tarıma Orta Doğu’dan birkaç bin yıl sonra geçiyor. Milat’ta, isterseniz -1. asır, isterseniz +1. asır deyin, Batı Morris indeksinde 43 civarında bir tavana çarpıp düşmeye başlıyor. Bu düşüş Roma’nın sonunu getirecektir. 4.- 5. asırlarda, Doğu öne geçiyor. 12. asırda 43 tavanına, bu sefer Çin çarpıp düşüşe geçiyor. Bu düşüş 17. asırda Batı’nın öne geçmesiyle sonuçlanıyor.

Anlaşılıyor ki, enerji tüketimi- şehir nüfusu- savaş kapasitesi ölçüsünün endüstri öncesi ekonomilerde 43 puan civarında bir tavanı var. Fakat 17. asırda Batı’nın insanlık tarihinde daha önce görülmeyen hamlesi bu tavanı deliyor. Amerika’nın keşfi, uzaklarda askerî hâkimiyet, endüstri, fosil yakıtların kullanılmaya başlaması klasik ekonominin sınırını tarihte ilk defa aşıyor. Buna “Malthus ekonomisinin sonu” diyenler de var. Bizim Batı’nın batısından ayrışmamız da bu yeni ekonomiyle birlikte ortaya çıkıyor. Artık biz de hükmedilen doğuya dâhil oluyoruz.

Morris’in modelinde de Diamond’unki gibi coğrafya önemli. Meselâ Morris, “Amerika’yı Çin keşfedemezdi, çünkü mesafe iki kattı ve rüzgârlar Atlantik’teki kadar elverişli değildi” diyor. Sonuçta Morris, önümüzdeki birkaç on yıl içinde Çin liderliğinde Doğu’nun tekrar öne geçeceğini tahmin ediyor. Anlattığı bir cehennem ve bir de cennet senaryosu daha önce vuku bulmazsa.

Daron Acemoğlu ile James Robinson’un, 2012 tarihli “Milletler niçin başarısız olur?” kitabını gelecek yazımda ele alacağım.

 

… Bu konuda okumak için…

  İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 

Yahudi oldukları için mi zalimler?

İsrail bir çok bakımdan Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Paranoyak bir ulus-devlet. “Yoktan var edilmiş bir millet” dört tarafı “düşmanla çevrili” kutsal bir vatanda yaşıyor. Terör tehlikesine karşı ülkenin güvenliği için(?) haklar ve özgürlükler çiğneniyor. Devlet eliyle düşman üretiliyor!

Gidemeyenlerin ülkesi oluyor İsrail… Kendi zulmü altında ezilen, korku içinde yaşayan, dünyasıyla beraber Ahiret’ini de kaybetmiş olan İsrailli zannederimFilistinliden bile daha zavallı bir durumda bu yüzden.Buradan indirebilirsiniz.

 

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

Daha fazla okumak için:

  1. Libya: Kâfirin silahıyla mücahid olunur mu?
  2. Onlar Ahmet Davutoğlu’dan özür dileyecekler
  3. Libya: ABD ve AB, NATO Müdahalesini Haklı Çıkarmak İçin İç Savaşı Teşvik mi Ediyor?
  4. Kaddafi’ye dost kazığı

 

CHP’nin Kürt Stratejisi »

chp-kurtler 

“.. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz” sözleriyle başlayan krizi sona erdirmek için strateji olarak “Susturma” politikası uygulayacak. Kılıçdaroğlu, “Kimse aklının estiği gibi konuşmasın” demeye hazırlanırken Güler’e tepki gösteren Mardin Ömerli ilçesi Belediye Başkanı Yılmaz Altındağ, dün 5 parti Meclis Üyesi ile birlikte CHP’den istifa etti. Bugün Meclis grup toplantısında yaşanan krizlerle ilgili stratejisini açıklayacak olan Kılıçdaroğlu basına kapalı bölümde parti içi disipline uyulmasını isteyecek. Milletvekillerine, “Dışarıda herkes birbirini savunacak, eleştiri yetkili organlarda yapılacak. Sosyal medya milletvekillerinin tartıştığı değil halkla çağdaş iletişim arenası olarak kullanılacak. Artık kimse aklının estiği gibi konuşmayacak” mesajı verecek olan Kılıçdaroğlu, yarın Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısına başkanlık edecek, perşembe günü ise Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı yapacak …” (Evrin Güvendik / SABAH)

 

… Bu konuda okumak için…

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir…Buradan indirebilirsiniz.

 

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle.Buradan indirin.

 

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisinihukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Benimle Müslümancılık oynar mısın? »

İzmir’in Paranoyak Solcuları ve Irkçılık »


“… Dört gündür İzmir’deyim. Bildiğiniz İzmir. İnsanların; sizin kılığınıza, rakınıza bakıp tereddütsüz teklifsiz “kendilerinden” saydığı, en uzak konulardan tek sözcükte AKP nefretine sıçrandığı; arabalarda imzalar, kollarda dövmeler, dillerde “Onuncu Yıllar”la ulusalcılığın teyakkuza geçmiş başkenti… Mebus Hanım’ın şehri. “Türk Sorunu!”nun kalbi. Nedir bu İzmir’in sırrı? […] Türk ulusçuluğu aslında Anadolu’da doğmadı. Rumeli fikridir bu. İttihatçılığın kalbi Selanik’tir, Manastır’dır, Balkanlar’dır. Kurucu çekirdek oralarda doğdu, Balkan halklarının ayaklanmasıyla Anadolu’ya sığındı. Bu göçler Kafkaslar’dan gelenlerle buluştu.

Göçmen kurucular İslam kimliği aşılmadan bir ulus inşa etmenin olanaksızlığına inanıyorlardı. İçinden geldikleri Balkan tecrübesi ve Osmanlı’yı çökerten Batı dünyası, bu çekirdeği, etnisiteye dayalı modern“ulus-devlet” modeliyle tanıştırdı. Anadolu’da siyasal iktidarın yolu “Türk kimliği” oluşturmaktan geçiyordu. İşte bunu tasarlayanlar Balkan kırımını yaşamış elitlerdi. “Yurdundan kovulmuş bir azınlık”… Gidecek yeri kalmamış olmak …” (Gürbüz Özaltınlı / Taraf)

… Korkak sol ve Kemalizm üzerine makaleler…

  1. Kürtlerden korkuyorum, öyleyse varım!
  2. O Gün Bebek Nasıl Katil Oldu?
  3.  “Tek” milletin bölünme korkusu: Siyasetin Ters Yüzü
  4. Korku Devletinden Adalet Devletine Kürt Açılımı
  5. Onun adı asker, canı neler ister?

 

 … Türk solu ve solculuk üzerine e-kitap okumak için…

 
Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma)

Bir yanda zekât üzerinden eşitlikçi bir İslâm yorumu yapan anti-kapitalist Müslümanlar. Diğer tarafta bir türlü iktidar olamayan, sosyalizmi bilmeyen, kemalizmi demokrasi zanneden devletçi, hatta darbe yanlısı bir Türk solu.

Türk solu geçmişiyle yüzleşemekten korkuyor. Solcunun solcuyu katlettiği 1 Mayıs 1977 bir tabu. Deniz Gezmiş’in ulusalcı duruşunu da eleştiremiyorlar. Evet… Türk solcuları iktidara yürümek için bir koltuk değneğine muhtaçlar. Peki ya İslâm? Sosyalizm İslâm’a ne kazandırabilir? Sosyalist devletlerin Müslümanlara yaptığı onca eziyetten sonra Müslümanlar sosyalizm ile ittifak yapabilir mi? Derin Düşünce okurları tartıştılar, biz de kitaplaştırdık. Buradan indirebilirsiniz.

Türk solu iktidar olur mu?

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün. Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

 

Derin MAЯҖ

Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?

Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.

Dikkat Kitap: Hamza Yusuf ile İslâm’ı anlamak »

hamza_yusufElinizdeki bu kitap Ekrem Senai tarafından yapılan iki tercümeyi içeriyor:

  • Zaytuna Institute’den Hamza Yusuf Hanson’ın 2010 yılı Mayıs’ında Oxford üniversitesinde yaptığı İslâm’da reform konulu konferans,
  • Yine  Hamza Yusuf Hanson’ın Dr.Murata ve Prof.Chittick’in İslam’ın vizyonu isimli eseri üzerine yaptığı konuşma (Bahsedilen kitap, Türkçe’ye de çevrilmiştir.)

Hamza Yusuf Hanson 1960 yılında Amerika’nın Washington Eyaletinde dünyaya geldi; Kuzey California’da büyüdü. 1977 yılında müslüman olduktan sonra on yıl boyunca İslâm coğrafyasında Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Kuzey ve Batı Afrika gibi bölgeleri gezdi. Farklı ülkelerde iyi büyük alimlerden icazet aldı. Hamza Yusuf bu seyahatten sonra ülkesine dönerek Dinler Tarihi ve Sağlık Hizmetleri alanlarında diploma aldı. Dünyanın dört bir tarafında İslâm hakkında konferanslar veren Zaytuna Enstitüsü’nü kurdu. Batıya İslâm’ı sunan, İslâmî ilimlerin ve geleneksel metodlarla eğitimin yeniden canlanmasını amaçlayan Enstitü, dünya çapında üne sahiptir. Shaykh Hamza Yusuf, Fas’ın en prestijli ve en eski Üniversitelerinden birisi olan Karaouine’de ders veren ilk Amerikalı öğretim görevlisi olmuştur. Bunların yanısıra, klasik haline gelmiş geleneksel bazı Arapça metinleri ve şiirleri modern ingilizceye tercüme etmiştir. Halen eşi ve beş çocuğuyla birlikte Kuzey California’da yaşamakta. Buradan indirebilirsiniz.

Bırakın da Ağlayayım (Purcell) »

Yakın Yabancı / Cihan Aktaş »

“… Yazdıklarında pek çok kez diyalektik tez-antitez-sentez metodunun tarihsel gelişimin genel gidişatını izah ettiğini kabule hazır görünmektedir. Bu anlamda Marx’ın tarihsel aşamalar teorisinden yararlanmaktaydı. Bununla beraber, pozitivizm gibi Marksizmi de sanayileşmemiş ya da “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan dünyanın idraki ve tahlil yeteneği açısından yetersiz buluyordu. Marksist çerçeve içinde kalarak sosyal dönüşümü başlatacak devrimci güç olarak belli bir sınıfa işaret etmek yerine, tarihsel gelişimin arkasındaki gerçek gücün insanlar (nass) olduğunu söylemiştir. Şeriatî metinlerindeki dalgalanmalar, tutarsız gibi görünen ifadeler, alegoriler ve kapalı anlatımlar, Müslüman bir düşünür olarak çizgisini çok yönlü bir eleştiriyle oluşturma kaygısı ve zorunluluğuyla açıklanabilir. O eleştirisini sadece baskıcı Pehlevi rejimine, laik ve komünist aydınlara yönelik olarak değil, bir bakıma ait olduğu dindar kesimlere, özellikle de tutucu bulduğu ulemaya ve bu ulemanın oluşturduğu yapıya da yöneltiyordu. Özgür düşünme ve seçim yapma, düşünceyi geliştirme konusunda engel ve kural tanımak istemiyor, bu nedenle de çok ciddi suçlamalara maruz kalıyordu. Onu “Vahhabî, Sünnî, yalancı, hain, fesat, dinsiz, din düşmanı, mürted, Batı tarafından zehirlenmiş, sömürgeciliğin maşası, fareli köyün kavalcısı, İslam Hukuku ve tarihinden habersiz bir cahil…” şeklinde isim ve sıfatlarla suçlayarak susturmak isteyen bir grup din adamı, kitaplarının yasaklanmasını sağladıkları gibi, bu kitapları, dindar gençlerin gözünden düşmesini sağlayacak fetvayı vermesi için o dönemde Necef’te sürgünde bulunan Ayetullah Humeyni’ye göndermişler, fakat Humeyni, bu konuda yapılan bütün telkinlere karşılık Şeriatî’nin okuduğu kitaplarında yasaklanmayı gerektiren bir ifadeye rastlamadığını bildirmişti …”

 

… Bu konuda okumak için…

  İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Şiir Müslümanca bir şeydir »

siir_muslumanca_bir_seydir

Yazmamaya yeminleneli üç gün oldu olmadı. Duramadım, bir canavar dirildi içimde, durdum da duramadım.

Yazmamaya yeminleneli üç gün oldu, bozdum yemini, bunun üç gün de kazası var; susarak mı tutulur, aç durarak mı, yoksa yazmayarak mı? Bilmiyorum.

Ama bildiğim şeyler var:

Hilebazdır şairler, büyücü, belki aldatıcı, aldanıcı… Evet, evet aldatıcıdır. Bizi Yusuf’la aldatırlar, oysa…

Aldatıcıdır şairler, Yusuf’tan dem vururlar. Namaz evveli abdest gibi şiir evveli mutlak bir Read the rest