Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Ölüm’ün Evi / Dominique Lecompte »

olum_fikri_2Çöpte buldum bu kitabı, oturduğumuz binanın çöplüğüne atılmış kitap cesetlerinin arasında. Çocukluğumdan beri böyle “pis” bir huyum vardır, çöpe atılan kitap ölülerini toplarım, tek tek bakıp bir hayat belirtisi ararım… Korku romanlarını hatırlatan bu kitabı elime alır almaz sayfaların kıpırdadığını, harflerin nefes aldığını fark ettim:

“… ‘Annemin ölmesi bitince eve geri gelecek değil mi?’ Küçük çocuklar ölümün uykudan farklı olduğunu anlıyorlar ama dönüş yolunu açık sanıyorlar. […] Bir gün yine aşağıdaki salona inmiştim, ailelerin tabut kapanmadan önce son bir veda için toplandıkları yere. Herkes sessizce sırasını beklerken koridorun başında telaşlı bir kadın belirdi. Ter içinde, koşarcasına girdi salona. 9-10 yaşlarında bir kız bir de oğlan vardı yanında. Genç kadın ‘kızkardeşimi görmeye geldim, çocuklarla değil tabi, bunun annesi’ dedi oğlanı göstererek. Çocuklarla dışarıda kaldım. Oğlanın dik bakışları beni delip geçiyordu. ‘Senin annen mi?’ diye sordum. Yüzüme baktı, cevap vermedi. ‘Annen çok güzel, onu gördüm biliyor musun?’ dedim. Arkadan yaslı ailenin ağlama sesleri geliyordu. ‘O yine seni korumaya devam edecek, eğer görmek istiyorsan teyzene söylemen yeterli’. Başıyla istemediğini işaret etti, iki eli birbirine yapışmış, parmakları düğüm olmuştu. ‘Al benim elimi sık bütün kuvvetinle, sonra ben de gidip annenin elini sıkacağım senin için’ dedim. Hafifçe gülümsedi, sonra elimi sıktı var gücüyle. Teyze oğlanın bir de küçük kız kardeşi olduğunu söylemişti. Ben annesinin tabutuna kadar gidip elini sıktım ve oğlanın yanına dönüp elini tuttum. Sonra  ‘Eve gidince sen de kardeşinin elini sıkarsın unutma.’ diye fısıldadım. Gözleri yaşlarla doldu. ‘üzgün olunca ağlamak normaldir, annenin tabutunu kapatmak için sen işaret vereceksin tamam mı? Müsade ediyor musun? Kapatalım mı?’ diye sordum. Başıyla onayladı. Teyze ile uzaklaşırken bana dönüp gülümsedi. Annenin dosyasına baktım, baba oğlanın gözleri önünde anneyi göğsünden 6 kez bıçaklamış, kadın kendini evden dışarı atmış ve yola düşüp ölmüştü. Baba hapisteydi. Hiç unutmadım o çocuğu, kırılgan olduğu kadar güçlüydü. Günlük dertlerim ise o gün gözüme ufacık göründü…”

Tanıtmak istediğim kitapta Paris morgunu 22 yıldır yöneten adlî tıp doktoru Dominique Lecompte hatıralarını ve Ölüm (=Hayat) hakkındaki düşüncelerini anlatıyor. Hayatını morgda geçirmiş, ölenler kadar geride kalanlarla da uğraşmış bu “doktor” hanımın kitabını okurken Read the rest

Angelika / Yıldız Ramazanoğlu »

dinlemek“… Babam küçük transistorlu radyosuna kulağını dayamış, Amerikan uzay mekiğinin Mars’a ayak basıp basamadığını cızırtılı bir canlı yayından anlamaya çalışıyordu. Bu bizi çok sinirlendirdi. Angelika, ‘Lütfen ama, kapatın’ dedi biraz yalvarma tonunda. Parazit yüzünden kadının kartala yakarışlarını duyamıyorduk tam olarak. Bu dünyada bebeğini kartala kaptıran anneler, televizyonda ekmek için haykıran bunca insan varken başka bir gezegen bulmaya çalışmak, kaçmaktan başka bir şey değildi …” 

… E-Kitap okumak için …

Roman nedir? Nasıl Yazılır?

Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: “Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” Okuyacağınız bu kitapla romanlarından da tanıdığınız değerli yazarımız Suzannur Başarslan Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. Buradan indirebilirsiniz.

 

Baudolino (Umberto Eco) Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Kürd ırkçıları ve Türk ırkçıları sussanız biraz? »

Kamuoyu, tam Paris saldırısına odaklanmışken DHKP-C üyesi olduğu tespit edilen bir militan Amerikan Büyükelçiliği’ne intihar saldırısı düzenledi. Kapı girişinde kendini patlatan örgüt üyesi, büyükelçilikte güvenlik görevlisi olan bir vatandaşımızı öldürdü. O sırada olay yerinde bulunan eski bir NTV çalışanı ağır yaralandı. Eylem tarzı El-Kaide saldırılarını andırıyordu. Bu yüzden her konuyu alelacele değerlendiren, tweet atan, analiz yapan kişiler yine yanıldı. O taşeron değil öbürü çıktı olayın arkasından. Taşeron çok!

Madem durum budur; kamuoyu önünde bulunan insanların çok daha makul, çok daha duyarlı olması beklenir. Nerede bizde o hassasiyet? Maalesef şiddet ve terörü besleyici unsurlar göz ardı ediliyor mütemadiyen. Halbuki terör için insanların motive edildiği temalar ortada. Genellikle ya ırkçılığı öne çıkarıyor terör örgütleri veya din ve mezhep ayrışmalarını. Meclis çatısı altında haftalardır süren en hararetli kavgaya bakar mısınız? Bir CHP milletvekili, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit olamaz” gibi anlamsız bir cümle kurdu. Kitleleri ‘eşitlik’ çerçevesinde tartıya çıkarır; sonra da “Eşit değiliz.” derseniz bu yaptığınıza ırkçılık denir. Irkçı yaklaşımlardan en çok yakınan, ama etnik ırkçılığın temsilcisi durumunda siyasete devam eden BDP’nin cevabî tavrına ne demeli? Sırrı Sakık’ın sözleri aynen şöyle: “Sonradan bu ülkeye gelenler, Kafkaslar’dan Boşnaklardan gelenler siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz.” Oldu mu şimdi? (Gazetelerden)

 

 

… Bu konuda e-kitap…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

 

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin.

 

Türkiye bölünür mü?

“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız. “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin” demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*) İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin.

Ateş »

 

Kapitalizm kisvesinde Edebiyat / Mises »

kapitalizm-edebiyatSunuş: 1881 doğumlu Ludwig von Mises, Avusturyalı bir ekonomist, tarihçi, filozof ve yazardır. 1903’te Carl Menger‘in Ekonominin Prensipleri kitabını okumasıyla tarihçi bakış açısından kurtularak ekonomi üzerine odaklanmaya başlamıştır. Modern liberteryenizm hareketinde büyük etkisi olmuştur. Üçüncü bölümünün çevirisini yaptığımız 1956 yılında basılan kitabı The Anti-Capitalistic Mentality, bir cümleyle özetlenirse, kapitalizmin neden yanlış anlaşıldığını ve korkularak reddedildiğini ortaya koyduğu teorisini içerir. ‘Kapitalizm Kisvesinde Edebiyat’ adıyla çevirdiğimiz bölümünde, edebiyat ve kapitalizmin öz olarak birbirine benzediğini söyler. Mises’e göre edebiyat ayrılıkçı görüşleri savunabilen mucit cesaretine sahiptir. Kapitalizm de aslında iyi olanın becerisini sergileyip başarılı olduğu bir sistemdir, bir başka deyişle mucit cesaretine yer açar. Ama bu sadece meta-anlatı olarak kalmış, ne edebiyat ne de kapitalizm sözüne sadık olabilmiştir. Nihayetinde körler sağırlar birbirini ağırlar durumu ortaya çıkmıştır.   İkisi de var olabilmek için birbirinden destek almıştır. Köstek olan fikirler ve düşünceler, büyük patronlarca saklanmış, yasaklanmış ve kötülenmiştir. Ancak Mises, edebiyatın mevcut durumu için sadece kapitalizmi suçlayanlar da tepki gösteriyor. En ilginç kısmı da dedektif hikayeleri üzerinden yaptığı sosyolojik muhayyile. Ayrıca, Mises, sosyalizm ve komünizm hakkındaki algı yanlışlıklarına dikkat çekerek, bu sorundan meydana gelmiş hataları üç madde olarak inceliyor. Son bölümde de işçi hayatını anlatan yazarları iki grupta ele alıyor ve bu iki grup yazarı deneyimleri ve bu deneyimlerini yazıya aktarma yöntemleri bakımından karşılaştırıyor. Zaman zaman sert ve ironik olan diliyle bizlerle sunduğu bu yazısında, Mises, kapitalist sistemde Marx’ın sunmuş olduğu ekonomik temelli iki sınıf olan Burjuva ve Proleterin, algılanma farkına göre nasıl da edebiyat dünyasında farklı şekillerde anlatıldığını göstermiş. Tasvir ettiği sorunlara açıkça bir çözüm getirmese de sunmuş olduğu farklı bakış açıları, konunun ilgililerine yeni pencereler açacak cinsten. Faydalı okumalar… (MB)

 Kapitalizm kisvesinde Edebiyat / Ludwig v. Mises

I.YAZINSAL ÜRÜNLER İÇİN PİYASA

Kapitalizm ön ayak olma talihiyle pek çok şeyi sağlar. Toplumsal yapının katılığı, herkese rutinliğin değişmez performansını emrederken, kapitalizm mucitleri destekler. Kar, prosedürün müşteri stilinden başarılı bir ayrılış ödülüdür; zarar ise, bu modası geçmiş eski yöntemlere cansız bir şekilde bağlı kalmak cezasıdır. Birey diğerlerinden daha iyi yapabildiği şeyleri gösterme konusunda özgürdür.

Ancak, bireyin bu özgürlüğü kısıtlanmıştır. Çünkü, bu özgürlük, piyasa demokrasisinin bir sonucudur ve bundan dolayı bireyin yüce tüketici üzerindeki başarılarına bağlı olarak değerlendirilir. Piyasada etkili olan şey performansın iyi olması değil; yeterli sayıdaki müşteri tarafından iyi olarak Read the rest

Türk Solu ve şiddet: Yenik düşmüş olanlara özgü bir refleks »

“… Bazı yaklaşımlara göre, şiddetin ve zorun bir mücadele biçimi olarak “normalleştirilmesi”, sonradan bu“sosyalist” iktidarların temel zaafı hâline gelmiştir. Şiddeti iktidara geldikten sonra muhaliflerine de uygulayan Stalin’de simgeleşen “devlet şiddeti”, sosyalist ülkelerin çöküşünün ana nedenlerinden birisi olarak kabul edilebilir. […] Ancak son DHKP-C eylemi de gösteriyor ki, solun şiddetle ilişkisi tamamen akıl dışı bir noktaya sürüklenmiş bulunuyor. Bu eylemle ne elde edildi? Bir militanın ölümü, bir güvenlik görevlisinin yaşamını yitirmesi, bir gazeteci meslektaşımızın ağır yaralanması ve toplumda bu eyleme karşı oluşan öfke ve tepki dışında ne gibi bir “ürün” ortaya çıktı?

Şiddet yenik düşmüş olanlara özgü bir reflekstir

“Bir insanın kendi yaşamını ortaya koyarak, bir başkasının hayatına kıymasının, sivil bir bireyin hayatında kalıcı hasar bırakmasının solla nasıl bir ilişkisi olabilir?” sorusunu daha kararlı bir şekilde sormalıyız. Siyaset tarihinde, şiddet ve yaratıcılığın ilişkili olduğunu en açıktan iddia eden kişinin Hitler olduğunu unutmayalım. Şiddet, dünyadaki farklı ve yeni düşüncelerin karşısında yenik düşmüş olanlara özgü bir reflekstir. Haksızlıklara radikal tepkiler göstermek doğal bir haktır. Bu durum, masum insanları öldürmeyi, sivil bireyleri sakat bırakmayı hiçbir şekilde meşrulaştıramaz. Şiddet, adalet veya erdem maskesi taşısa da, özü değişmez. Türkiye’nin çözüm ve dönüşüm açısından “değerli” günler yaşadığı bir dönemde, solculuk adına yapılan bu eylem, tüm solcular için “şiddet ve sol” ilişkisini sorgulamak bakımından bir fırsat olabilir …” (Oral Çalışlar / Taraf)

… Türk solu ve solculuk üzerine e-kitap okumak için…

 

Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma)

Bir yanda zekât üzerinden eşitlikçi bir İslâm yorumu yapan anti-kapitalist Müslümanlar. Diğer tarafta bir türlü iktidar olamayan, sosyalizmi bilmeyen, kemalizmi demokrasi zanneden devletçi, hatta darbe yanlısı bir Türk solu.

Türk solu geçmişiyle yüzleşemekten korkuyor. Solcunun solcuyu katlettiği 1 Mayıs 1977 bir tabu. Deniz Gezmiş’in ulusalcı duruşunu da eleştiremiyorlar. Evet… Türk solcuları iktidara yürümek için bir koltuk değneğine muhtaçlar. Peki ya İslâm? Sosyalizm İslâm’a ne kazandırabilir? Sosyalist devletlerin Müslümanlara yaptığı onca eziyetten sonra Müslümanlar sosyalizm ile ittifak yapabilir mi? Derin Düşünce okurları tartıştılar, biz de kitaplaştırdık. Buradan indirebilirsiniz.

Türk solu iktidar olur mu?

Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün. Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.

 

Derin MAЯҖ

Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?

Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.

YAKINDA: Ölüm’ün Evi »


photographer Markus Henttonen www.markushenttonen.com 041-52 53854 “…ölülerin içinde yaşıyorum; ve tabi sevilen bir insanı aniden kaybetmekle başlayan duygu fırtınalarının: İsyan, pişmanlıklar, suçluluk duygusu, nefret, umutsuzluk… Ölen yakınlarını görmeye gelenler için bu şok buluşma aynı zamanda benzersiz bir tecrübe: Kâh kesif bir tefekkür anı oluyor kâh yoğun bir ızdırap … Arkadaşlarımın gözünde ölülerin doktoruyum. Ama aynı zamanda yaşayanların da doktoruyum, Ölüm ile ilk kez karşılaşan insanların. ” 

Evet, modern kent yaşamı ölüleri ve ölümleri halledilmesi gereken bir sorunmuş gibi göz önünden uzaklaştırdı. Devlet dairelerinde pasaport, ikâmetgâh gibi sıradanlaşan, prosedürleşen birer “masa” artık doğum  ve ölüm. Sertifikalaşan, seri numaralaşan Ölüm’ü düşünmek ne zor! Ulus-devlet tıpkı kapitalist şirketler gibi herşeye istatistik penceresinden bakıyor. Hani diyorlar ya “insan kaynakları” diye. Hatıralar ve cesetler de acilen derine gömülmesi (=unutulması) gereken nükleer atıklar gibi.

Endüstrileşmek, sıradanlaşmak, anonimleşmek… […]  Ölüm’ü düşünmeyen insanlar topluluğu kendine haz verecek her şeyi hemen istiyor. Açgözlülük ve acelecilik zannediyorum bu yüzden bir ideoloji haline geldi. Totaliter rejimlerde Stalin’i, Atatürk’ü ya da Hitler’i sevmek mecburiyeti vardı. Bugün dünyayı sevmek ve Ölüm’ü unutmak mecburiyeti var, totaliter propaganda öyle istiyor: “Siz özelsiniz, siz daha iyisine layıksınız! Hemen alın sonra ödeyin, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayın, varlığınız armağan olsun Ekonomik varlıklara!”

[…] Fakat Ölüm ile sağlıklı bir ilişki kuramıyorsak bütün suç modernitenin değil tabi. Lisan da buna engel olabiliyor. Konuşurken ve yazarken ölüm sebebi olan olay ile Ölüm’ün yaşanmasını  yani gerçekten ölmeyi birbirine karıştırıyoruz: “Babamın ölümünden sonra çok sıkıntı çektik” diyen birine bakın meselâ. Biyolojik hayatın bitmesine sebep olan trafik kazası ya da kalp krizi gibi anlık, noktasal bir olay ile Ölüm sürecini bir tutuyor. Oysa doğduğumuz andan itibaren başlayan yaşam süresi aynı zamanda ölme sürecimiz değil mi? Her gün batışı kum saatimize düşen ve geri getiremeyeceğimiz kumlara tekabül etmiyor mu? Jack Kerouac’ın dediği gibi:

“… Ruhumu takdis edin, ölüm konuşulmaya değer tek mevzudur. Zira orası vehimin ve hataların bittiği yerdir. Ölüm adına ‘hayat’ dediğimiz madalyonun öteki yüzüdür …” (Visions de Gérard, 1972)

… Bu konuda okumak için…

 

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz. 

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câzMesnevîMakasıt-ül Felasife Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

Suzan Nûr Başarslan’ın son romanı çıktı: Bay Öteki »

729 BayOteki

“Her hikâyenin bir evveli vardı, bir de ahiri. Ahiri önce okuyanın evvele şaşırması muhtemeldi. Şaşırtıcı değilse evvel, şaşırtmak ahire düşerdi ya da tam tersi. Her hikâye bir yalanı gerçekmiş gibi söylerdi. İnsanların çoğu yalanları gerçeğe tercih ederdi. Gerçeği anlatacak olsaydı insan hikâyeyi ne diye okurdu? Bir yap-boz oyunuydu aslında her şey hikâyenin içinde. Bir o parça yerleştiriliyordu bütünün içine, bir bu parça. Bütün, tüm parçalar yerleştirildikten sonra ortaya çıkıyordu ve anlıyordu ki o zaman insan, yap-boz içinde yap-boz gizliydi. Hikâyenin içindeki hikâye. Yalan içinde yalan…”

Araf Kuyu’dan Bay Öteki’ye dönüşen kahramanın yedi yıl, beş ay, on üç günlük hikâyesi ve bu hikâyenin içinde kedilerin dinlediği bir başka hikâye ile fasıl ve episod olarak verilen iki ayrı anlatının ve üslubun birleştirildiği Bay Öteki; birçok edebi metin ve sanatçıya göndermeler yapan, okura farklı okuma seçenekleri sunan, Yunan mitolojisinden, Kur’an kıssalarına, Dede Korkut hikâyelerinden Batılı anlatılara kadar birçok verimi dünyasına katmış postmodern bir anlatı.

Bay Öteki, bir kavram/olgu karakter, kaybolan, kendini dönüştüren, hiçliği yaşayan ama bulmaya çalışan… Bay Öteki’nin dünyasına girdiğinizde, onun hikâyesinin henüz tamamlanmadığını hissedeceksiniz. Evveli ahir, ahiri evvel olan bu anlatı, başladığı noktada bitmekte. Çünkü her başlangıç bir sonun, her son da bir başlangıcın habercisidir. Araf Kuyu’nun sonu Bay Öteki’nin, Bay Öteki’nin sonu ise Garip Dede’nin başlangıcı. Henüz Garip Dede’yi okumadınız. Belki bir gün, kim bilir?
Satın Almak İçin,

İdefix : http://www.idefix.com/kitap/bay-oteki-suzan-nur-basarslan/tanim.asp?sid=FGSSVXOGX4I8JP5EEGIH

Kitap Yurdu: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=641483

Türk basını hangi fişe takılı? »

“… Birkaç gün önce de Hürriyet’te okuduğum bir başka haber yüreğimi kıpır kıpır ettirdi.

“Yahudilerin ecdadı aslında Türkler mi” manşetini okuyunca heyecandan bayılayazdım.

Mehter marşını mırıldanarak hemen annemi aradım, “Biz de Türk’müşüz, yaşasın!” diye bağırdım.

Büyüyünce çocuklarım olursa, gönül rahatlığıyla “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diyebilecekler artık …” (Roni Margulies)

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu? Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk… Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesiminieğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda“gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor… Buradan indirebilirsiniz.

Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası

Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen, fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.

Emine Uçak ile sohbet »

Suzan Nûr Başarslan – Alice sordu: ” Hangi yoldan gitmem gerektiğini bana söyler misin? ”
Cheshire kedisi cevapladı: ” Nereye gitmek istediğini biliyor musun? ”
” Neresi olduğu fark etmez.”
” O zaman hangi yol olduğu fark eder mi? ”
” Bir yerlere gittiğim sürece, etmez.”
” O zaman eninde sonunda bir yere varırsın. Eğer… yeterince yürürsen.”

Gitmek istediğiniz yer neresi/olmak istediğiniz, masaldaki gibi bir yerlere gittikten sonra gitmek istediğiniz yerin neresi olduğu önemli değil mi?

Emine Uçak – Gitmek istediğim diye bir yer yoktu, varsa da oradayım çok şükür. Çocukluğumdan itibaren yazmak istiyordum, bir de iyi insanların yanında olmayı. Çok şükür yazıyor ve okuyorum ve bu dünyada iyi insan diyebileceğim çok kişi var yakınımda. Ama alıntıladığınız klasikteki gibi ‘gidilen yerden’ çok ‘gitmenin’ önemli olduğunu da düşünüyorum. Gitmek yola çıkmak demek, yola çıkmak da varmanın hemen öncesi. Allah yolculuklarımızı derin ve manalı kılsın.

SNB – Edebiyatın has bahçesinde yol almak çok zordur, birçok sıkıntıyı omuzlamak, fedekarlık yapmak anlamına gelir. Sizin yazarlık yolculuğunuz Read the rest