Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Huzur Defteri / Mehmet Fatih Çıtlak »

‘Safer oğlum al şu mangırı, bu senin sermayen olsun, zaten yanlış bir iş yapmayacağına Allah’ın izniyle eminim, fakat ne yapacaksan fakîre danış, istişare et. […] Zarfı açtığımda gördüm ki içinde bir iş kurabilecek sermaye tutarında mangır var. Ondan sonra büfecilik işine başladım. Kendisine danıştığımda ‘tamam yap’ dedi. ‘Lâkin şunu unutma, milletin görüp alamayacağı malı satma, çoluk çocuğu var, fukarası var, hamilesi var. Kendin yiyemeyeceğin, küçük çocuğuna yediremeyeceğin hiç bir şeyi dükkânında satma. Yoksa Allah katında büyük mes’ûliyet vardır.’

 

… E-Kitap okumak için…

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Neyin olamayacağını herkes gördü »

“… Bu çatışmadan yarar bekleyen dış güçler bir yana, içerde de çatışmaya koşullanmış, bundan rant sağlayan, Ergenekon türü illegal yapılar var. Bunlar ne Kürt halkını, ne de Türk halkını düşünürler. İnsan hayatının bunlar için değeri yok. Bunlar çözüm karşıtları ve savaş yanlıları. Ortak bir cephe içinde oldukları gözden kaçmıyor ve işin kötüsü CHP ve MHP de malum tutumlarıyla bu cepheye tam destek veriyorlar.

Öte yandan, bunların dışında da süreçten kaygı duyan başka kesimler var, hem Türkler hem Kürtler arasında. Bunların durumu farklı. Türklerin bir bölümü, “PKK’ya ne tavizler verildi ki silah bırakıyor?” diye düşünüyorlar. Kürtler arasında da “Acaba bir kez daha aldatılıyor muyuz?” diye düşünenler var. Oysa silahların susma aşamasına gelmesi ve iki tarafın da (hem devletin, hem PKK’nin) buna evet demesi bence doğal. Çünkü silahlar 30 yıldır konuşuyor ve bunun bir çözüm getirmediği ortada. Ne devlet yasak ve baskıyla, şiddet yoluyla amacına ulaştı, ne PKK. Neyin olamayacağını herkes gördü. Evet, bir Kürt halkı ve –hakları tanınmadığı için- Kürt sorunu var. Ama sorunun şiddetle çözülemeyeceği görüldü …” 

(Kemal Burkay ile söyleşi, Hülya Özkan / Haber 10)

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmek ile acıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz. PKK’lıları affetmek)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor.

Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, Kafkaslarda Türk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?

“…PKK destekçisi Kürtler adeta hızla koşan bir adamın bir cam panele çarpıp yere yığılma duygusunu tekrar tekrar yaşayacaklar. Camın öbür tarafını görecekler ve camın öbür tarafında akan hayatı gözlemleyebilecekler, belki bedenen o hayatın içinde olacaklar ama ruhen hiçbir zaman o camın öbür tarafına geçemeyecekler. Hiçbir zaman kendilerini camın öbür tarafına akan hayatın parçası hissedemeyecekler…”

Böyle diyordu Emre Uslu. Haklıydı. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar.

Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Türkiye senaryosu Suriye’dekinden daha kanlıydı »

“… İçeride dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak vardı. Toplantıda bırakın nezaket sınırlarını, insanlık sınırlarını bile aştılar. Masayı yumrukladılar. Bağırtıları karargahın duvarlarında yankılandı. […] 28 şubat cuntasının elemanları yağdı, esti, gürledi. Dönemin Refah – Yol hükümetine, yapmasını istediklerini madde madde ilettiklerini söylediler.
Hızlarını alamayıp Enver Abi’yi şaşkına çeviren bombayı patlattılar :
-Türbanı sadece kamuda değil sokaklarda da yasaklayacağız.
-Sakın bunu yapmayın, ülkede iç savaş çıkar.
– Enver Bey, biz bir araştırma yaptırdık. Bu ülkede dini vecibelerini eksiz yerine getiren 23 milyon insan var. Gerekirse bunların hepsini katlederiz. Hiç önemli değil. Her şeyi göze aldık …” (Haber 5) 

… Bu konuda okumak için…

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASIyaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Gül kokulu Cihad: Öteki korkusu bilmemekten gelir »


 
Fransa’da sürekli artan İslamofobi’ye karşı Elysee Saarayı’nın bulunduğu Champs Elysee Caddesinde Müslümanlar Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle gül dağıttı. Kampanyanın en önemli yanı ise Fransa’da bir ilki yaşatması… Müslümanların kendilerine gül dağıtmasını oldukça şaşkınlıkla karşılayan Fransızlar, görüşlerialındığında ise çok mutlu olduklarını ve kendileri için sürpriz olduğunu söylüyorlar. Hediye edilen gülü aldıklarında üzerinde yer alan notu okuyan Fransız vatandaşlar ayrı bir mutlu oluyor ve gülerek hem teşekkür ediyor hem de şaşkınlıklarını anlatmaya çalışıyorlar. Öte yandan Fransa’da yaşayan Müslümanların gerçekleştirdiği bu gül kampanyası Fransa’da bir ilk olma özelliğini taşıyor. (TimeTurk)
 

… E-Kitap okumak için…

 İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz. 

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 

CHP Eğitim Projesi »

“… Cumhuriyet dönemi boyunca eğitimin resmi ideolojiyi toplumun farklı kesimlerine aşılama gibi bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü görmekteyiz. Bunun için CHP’nin kontrolünde birazda devletin ideolojik aygıtları diyebileceğimiz türden Türk Ocakları, Millet Mektepleri, Halk odaları Halkevleri ve devamla Köy Enstitülerinin kurulduğunu görüyoruz. Örneğin Türk Ocakları Kürdüm diyenlere Türklüğünü öğretmek yönünde bir faaliyet sürdürüyor. Hatta bu Ocaklar 1926 yılında ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları başlatmış, bu yönde cezai yasaların çıkartılmasını sağlamışlardır. Diğer taraftan uygarlığının temelinde Türk uygarlığının yattığı, Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi de resmi ideolojinin en önemli parçası haline gelmiştir. Bu nedenle 1930’ların baslarında Türk-tarih tezi ve Güneş-Dil teorisi gibi birazda trajikomik denilebilecek savların ortaya atıldığını biliyoruz. Fakat asıl vahim olan Harf Devrimiyle birlikte bir milletin geçmişiyle olan bağları kopartılmış ve ciddi bir anadil sorunu yaşanmıştır. Bugün CHP’nin yeni anayasa taslağında koruma altına aldığı Tevhid-i Tedrisat yasasının bir dönem homojen, kaynaşmış, tek bir renkten ulus oluşturma yönünde bir maarif politikasına dönüştüğünü görmekteyiz. Bu kanun aynı zamanda ileride gerçekleşecek olan bir takım inkılâpların alt yapısını oluşturmak gayesiyle de çıkarılmıştır. Kemalist, devletçi ve milliyetçi anlayışın toplumun tüm farklı kesimlerine ayrımsız verilebilmesi için tekçi bir maarif anlayışına ihtiyaç vardı …” (Ufuk Coşkun, Sivil Düşünce)

…  Eğitim konulu makalelerden …

 

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi?

GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen…

Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Sıradan insanları sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın?

1870′lerde İtalya’da yaşayan etnik gruplar birleşerek Fransız işgaline son verdiler. Bir İtalyan ulusu yoktu ortada, Fransız zulmünden bıkmış insanların meşru müdafasıydı vardı. Ama o dönemin Avrupası’nda yükselen değer halk değil ulus-devlet idi. “Problemin” farkında olan Milli Kurtuluş Hareketi liderleri şöyle diyorlardı : “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi!”

Samsun’a bir “güneş gibi” doğanlar, Türk milletini yoktan var edenler(!) de acaba demişler midir “Türkiye’yi yarattık, sıra Türk Milletini yaratmaya geldi” diye? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğine işaret ediyor. Kral çıplak. Kral hep çıplaktı. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirebilirsiniz

Bankalar kontrolden çıkınca… »

Portekiz: Ekonomik sıkıntılarla boğuşan ülkede, hükümet yeni tasarruf tedbirleri açıkladı. Hükümet, Troyka’ya verdiği sözleri yerine getirmek için memur sayısını azaltma ve emeklilik sisteminde bazı değişiklikler yapma kararı aldı. Yeni tedbirlerle 2015 yılına kadar 4 milyar 800 milyon Euro tasarruf hedefleniyor.

İtalya: Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), son raporunda İtalya’yı uyardı. Ülke ekonomisinin bu yıl beklenenden daha fazla daralacağı belirtilen raporda, mali açığın 2013 ve 2014 yıllarında Avrupa Birliği’nin sınırlarını aşacağı ifade edildi. Bu noktada geçtiğimiz hafta yeni hükümetin başına geçen Enrico Letta’nın zor koşullarla mücadeleye hazır olması gerektiği mesajı verildi. OECD Başkanı Giancarlo Padoan, ülkenin önceliğinin bordro vergisinde kesintiye gitmek olduğunu söyledi. İtalya ekonomisinin 2013’te yüzde 1.5 oranında küçüleceği tahmin ediliyor. Raporda en önemli noktalardan biri olarak da borç konusu gösteriliyor. Buna göre, ülkenin 2014 yılında kamu borcu Gayri Safi Milli Hasılası’nın (GSMH) yüzde 134’üne kadar çıkarak yeni bir rekora imza atacak.

İspanya: Avrupa’da krizin yaşandığı ülkelerden İspanya’da ekonomi daralmaya devam ediyor. İspanya Ulusal İstatistik Enstitüsü (INE) ülke ekonomisinin 2013’ün ilk çeyreğinde yüzde 0,5 küçüldüğünü duyurdu. Ekonomik daralmadaki en büyük sebep, iç talepteki düşüş olarak gösterildi. Krizle mücadele eden ülkede ekonomideki son bir yıllık toplam daralma ise yüzde 2 olarak kayıtlara geçti. Madrid hükümeti, 2013 yılında yüzde 1,3’lük ekonomik küçülme bekliyor.

İşsizlik: Diğer yandan Euro Bölgesi’ndeki işsizlik, rekor kırmaya devam ediyor. Eurostat verilerine göre, işsizlik oranı Mart ayı itibariyle yüzde 12,1’e yükselerek tarihi zirveye çıktı. Bu oran, bir önceki ay yüzde 12 ve Mart 2012’de yüzde 11 seviyesindeydi. Euro Bölgesi’nde genç işsizlerin oranı yüzde 24 düzeyinde bulunuyor. Yunanistan, yüzde 59,1 ile bu listenin başında yer alıyor. Onu yüzde 55,9 ile İspanya takip ediyor. AB genelinde işsizler ordusuna sadece Mart ayında 69 bin kişi eklendi ve bu sayı 26 milyon 521 bine çıktı. İşsizlik oranları Yunanistan’da yüzde 27,2, İspanya’da yüzde 26,7, Portekiz’de yüzde 17,5, Slovakya’da yüzde 14,5, Kıbrıs Rum Kesimi’nde yüzde 14.2 düzeyinde. (EuroNews)

 

… Bu konuda e-kitap okumak için…

 

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi?Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

 

CHP… parti mi terör örgütü mü? »

Necip Fazıl’ın iddialı bir sözü vardır; der ki Üstad: ‘CHP bir parti değil; Türk’e, dilini, dinini ve özünü kaybettirmeye memur bir intikam müessesesidir.’

Hoş, Üstadın haklı olduğu çok fazla nokta olsa da gelinen noktaya bakılınca iktidarsızlığı kuvvetle sabit olan bu hareketin Üstadın vehimlerini boşa çıkardığını söyleyebiliriz. Bu ülkenin dilini, dinini, özünü değiştirmek gayretiyle geçen şunca yıla rağmen bir arpa boyu bile yol alamayan bir hareketin, normal şartlar altında kendini ilga etmesi beklenir ama CHP’nin tarihinde halkın beklentilerine cevap verdiği vaki değildir.  Belki de İslamcı kesimin idol şairlerinden Sezai Karakoç’un bir dizesine kulak vermiştir, bilemem. Şair, o şiirinde ‘Yenilgi, yenilgi büyüyen bir zafer vardır’ der.

Şüphesiz şairin yenilgi, yenilgi büyüyen zaferden kastettiği kesim CHP gibi ne idiğü belirsiz bir yığın değil İslami kesimdi. Çünkü sadece bahse konu Sezai Karakoç değil, Necip Fazıl’ın da bu kesme kesin zaferin zor ve dikenli yollardan geçeceğini muştuladığı Read the rest

YAKINDA: Susarak anlatmak »

hissiyat

“…Meal değil mânâ

Bir savaşta evlâdını kaybetmiş iki “düşman” anne hiç konuşmadan anlaşabilirler. Çünkü söylenemez olanı ancak susarak, yoklukla anlatabilirsiniz. “Hani var ya…” dersiniz ve susarsınız. İndî ve derin bir iletişimdir bu. Kalpten kalbe akar. Hiç konuşmadan, hissiyatı kelimelere, kavramlara hapsetmeden gerçekleşir.

İşte Müslüman sanatçı bu sükût kanalı üzerinden “yayın” yapar. Nefse değil ruha hitab eder çünkü. Konuşarak değil susarak, mekânsal değil zamansal, gösTererek değil yaşaTarak aktarır mânâyı. Zira güzellik görüNmez, yaşanır. Bu sebeple soyut sanat Batı’nın hayal bile edemeyeceği bir noktaya ulaşmıştır İslâm coğrafyasında.

Batı’daki soyut sanat ise mânâ değil mealdir. Kelime elbiselerinden soyunmamış, ham bir anlam. Bir “la” ve bir “si” notasını ne kadar iyi icra ederseniz edin zamana dair olmaz çaldığınız şey; melodi ve ritim eksiktir. Müslüman sanatçı için Rothko, Matisse, Klee veya Kandinsky’nin soyut eserleri işte böyle fazlasıyla mekânsaldır.  Adeta bir ambülans ya da polis sireni gibi:

“Laaa-si …. laaaa-si …. laaaa-si …. laaaa-si …. laaaa-si….”

Önceki bölümler:

  1. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
  2. Figüratif resim sanat mıdır?
  3. Âl-i İmrân Suresini Okusaydı İslâmcı Olmayacaktı!

 

 

Sorum yok soranım yok yolum yordamım yok »


 
… Yokluk’un varlığı üzerine okumak için…

 

Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru

Yokluk var mıdır? Evinizin içini dolduran boşluğu gördünüz mü hiç? Bir türlü gelmeyen şu trenin verdiği sıkıntı ya da sizi habersiz bırakan dostlarınızın sessizliği gerçek değil mi yoksa? Tutulmamış sözler, ödenmemiş borçlar… Yokluk da var aslında “var” dediğimiz şeyler kadar. Ama Yok’un varlığı sadece şuurlu insanlar için gerçektir; gelecekten, birisinden cevap bekleyenler için bir yokluktan, eksiklikten bahsedebiliriz… Artık olmayan gençlik yılları ya da henüz gelmemiş olan yaşlılık da bugünün gerçeği değil mi? Hatırlayan, ümid eden, düş kırıklığını ve gelecek korkusunu tatmış her insan için bir “yokluk” vardır, gerçektir ve bugüne dahildir.

Ateizmin ürettiği en kaliteli metinlerinden biri olan Varlık ve Hiç elinizdeki bu kitabın belkemiğini oluşturuyor. Filozof ve edebiyatçı olan Jean-Paul Sartre hiç şüphesiz Batı felsefesinin köşe taşlarından biridir. Varlık, İnsan, Özgürlük ve Ahlâk tasavvuru üzerine yazdığı eseri tanrısız bir ahlâk teorisi. “Geleneksel” dinler ile göbeğini kesmiş bir “iyi insan” arayışı içinde Sartre. Bu arayışın neticesi ateist emir ve yasaklar değil insan fıtratının önemli bir veçhesi, özgürlük şuuru:

“İnsan özgürdür ve bunun farkındadır; bu farkındalık ile, özgürlük ve sorumluluk şuuruyla yaşamaya mahkûmdur.”

Bu bağlamda Sartre gerçek bir ateist: Tanrı karşıtı değil Tanrı-SIZ. Vicdanın sesini duyma gayretinde. Görünmeyen tanrılar ile kavga etmek yerine“görünürde tanrı yok, biz insan olarak ne yapabiliriz?” diye soruyor. Buradan indirebilirsiniz.

İkinci sürüm: Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizm »

Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru isimli kitabımızın gözden geçirilmiş ikinci sürümü yayında.