RSS Feed for This Post

Âl-i İmrân Suresini Okusaydı İslâmcı Olmayacaktı!

islamcilik_siddet
İslâmcılık, sanat, faşizm ve şiddet üzerine

  • “Kurban Kesmek İslamda Yok” (İhsan Eliaçık)
  • “Komünist olunmadan Müslüman olunmaz” (İsmet Özel)
  • “Her Müslüman İslâmcıdır” (Hayrettin Karaman)
  • “ALLAH gaybı bilemez, mezheb imamlarının Kur’an’la alakaları yoktur” (Abdulaziz Bayındır)
  •  “İslâmî hareket romancı ve şairler yüzünden geri kalmıştır” (Ali Bulaç)
  • “Müslüman apartmanda oturmamalı(Mehmet Şevket Eygi)
  • “Sırat-ı Müstakim’den ayrılmayın” ( Saadet Partisi’nden istifa edenlere hitaben, Necmettin Erbakan)


Liste uzun. İslâmcılar HERKES için cari olan, HER YERDE, HEP AYNI olan, objektif, standart, adeta otomatik, bilimsel bir İslâm peşindeler. Peki bu arayışlar Kur’an’a ve Sünnet’e uygun mu yoksa moderniteye verilmiş modern ve pozitivist birer cevap mı? İslâmcılar birleşemiyorlar. Ortak bir manifesto, bir politik program, müşterek bir bilim, sanat, ekonomi vizyonu yok. Geçmişte ırkçılığa, militarizme, nazikçe “Kemalizm” dediğimiz Türk faşizmine karşı koyma kapasiteleri de yoktu. (Bkz. Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ’sız Maneviyat) İslâmcıların birbirleriyle bu kadar çelişki içinde olması korkarım Tevhid’in bir alâmeti değil:

– Sizce Ali Bulaç Âl-i İmrân suresini okumuş mudur?

– Öyle demeyin Mehmet Bey, adamın meâli var.

– Olabilir. Kur’an’ı “okumak”  lügattan kelimelere bakmak değildir ki.

Türkiye’ye son geldiğimde kıymetli bir kardeşimle böyle bir konuşma geçti aramızda. Neden Âl-i İmrân suresi? Çünkü bu surenin 7ci ayetinde Kur’an’ın temel bir özelliği beyan ediliyor:

“O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihdir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.”

islamcilik_fasizmKur’an’da bazı şeylerin hüküm ile objektif olarak, başka bazı şeylerin ise teşbih ile, benzetme yoluyla anlatılacağı bildiriliyor. Üstelik bunu söylerken bile ALLAH (C.C.) söz sanatı yapıyor: “Kalplerinde eğrilik olanlar”. Elbette fiziksel bir eğrilik değil ahlâkî bir bozukluk söz konusu olan. Zaten bu söz sanatlarını anlamadan Kur’an’ı okuyamazsınız. Meselâ “Onlar hâlâ inkâr mı ediyorlar?” diye sorulduğunda bir tecahül ü ârif sanatı vardır. ALLAH (haşa) bilmiyor değildir!

Fatiha suresindeki “Doğru yol” elbette bir tren yolu değil ve Nûr suresinde “Alemlerin nûru” denildiğinde bir ampul ya da projektörden bahsedilmiyor. Zaman ve Mekân’dan münezzeh olan ALLAH’a yaklaşmak için “kaç km gitmek gerekir?” diye soramayacağımız gibi “alçalan” günahkârların ve “yükselen” salihlerin de yerçekimiyle, atmosfer ile bir alâkası yok!

Her bakımdan bir mucize olan Kur’an söz sanatı bakımdan da bir mucize. Ama bu mucize sırf “mucize olsun” diye indirilmiş olmasa gerek. Bizim beşerî hayatımızda olmayan ama uhrevî hayata dair kavramları Kur’an insanlara nasıl anlatabilir? Tabiri caizse ilâhî lisan beşerî lisana nasıl tercüme edilebilir? Elbette teşbih yoluyla. Meselâ “bizim” Fransa’da lahmacun yapan Türkler bunu Fransızlara “Türk pizzası” diye satarlar. Alan da satan da bilir bunun “pizza” olmadığını. Eğer anlaşılmak istiyorsan (henüz) bilinmeyeni bilinenler cinsinden ifade edersin. Özetle Kur’an’ın sanatı bir lüks değil bir ihtiyaçtır. Bir öğreTme yöntemi, pedagojik bir tercih.

Peki roman okumayan, şiirden zevk almayan bir Müslüman Kur’an’ı anlayabilir mi? Biraz evet, çokça hayır. Sanat’tan uzak yaşayan bir Müslüman Kur’an’daki muhkem ayetlere odaklanacak ve Kur’an’ı bundan ibaret sanacaktır: Sakın öldürme, çalma, zina yapma. 50 puan. Biraz sadaka ver, 20 puan. Namaz oruç.. unutma sakın. Eder 40 puan. Cennet’e girmek istiyorsan en az 100 puan tutturmalısın! Cuma çıkışı bir Amerikan bayrağı yakıp “kahrolsun kapitalizm” diye bağıralım, akşam da Fenerbahçe’nin maçı var, sopaları ve döner bıçaklarını unutmayalım.

Güzel Sanat ve Güzel Ahlâk                                                                            

Söz sanatlarının, teşbihlerin pedagojik ehemmiyetinden bahsettik. Peki hepsi bu mu? Elbette değil. Sanat’ın önemi, rolü bunun da ötesinde. İslâm ile tanışan herkesin bildiği gibi “ilmiyle amel” etmek Müslümanlık için olmazsa olmazdır. Yani haram/helâl bilgisi yetmez, hayatın her aşamasında bu bilginin davranışlara, sözlere yansıması gerekir. Bilinenlerin yaşanması gerekir. Aksi takdirde insan faydasız bilgi hamallığı yapmış olur. Kur’an böylelerinden bahsederken çarpıcı bir teşbih yapar:

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Cuma 5)

hamas_islamcilik_fasizmBiraz düşünürsek birbirine bağlamamız gereken iki ip var sanki elimizde: Bir yanda “çalma! öldürme! gıybet etme! iftira atma!…” şeklindeki muhkem ayetler. Objektif, net, standart, herkes için geçerli. Diğer yanda ise bize has günlük hayatımız, nefsimizin oyunları, ailemiz, çevremiz, insandan insana değişen dertler, zayıflıklar, geleceğe dair umutlar ve korkular… Yani Müslümanca yaşamak bir bilgi meselesi olduğu kadar bir sanat meselesi. Tıpkı aynı boyaları kullanan iki ressamın iki farklı resim çizmesi gibi. Renk, perspektif bilgisi vs lâzım ama yeterli değil, özgün, hususî hislere muhtacız, herkes kendi resmini yapacak, hayatlarımız aynı torna tegâhından çıkmış kapı tokmaklarına benzemeyecek. Özetle Kur’an’da övülen ahlâkî duruşu hayata geçirmek için sanata ve güzelliklere hassas bir göz (=akıl) sahibi olmak gerek. Bakın bu hakikâti Bestekâr Ahmed Mükerrem Akıncı nasıl anlatıyor:

 “Evlâdım, bizden evvelkiler “şerefli müzik bilimi” diye isimlendirmişlerdir. Müzik ahlâkı süsleme ve ruhu yüceltmenin vasıtalarındandır. Müzikle hakkıyla uğraşanlardan kötü insan çıkmamıştır. İnsan tabiatında saklı bulunan kötülükleri müzik potası temizlemektedir.” (Talebesi Câhid Gözkân’dan naklen [1])

 Aslında görsel/işitsel güzelliklerin tezahür sahası olan Sanat’ın Ahlâk ile ilişkilendirilmesine şaşmamak gerek. Zira musiki ve genel mânâda Sanat beş duyumuza hitab eden fizikî dünya ile aklımıza, kalbimize hitab eden mânâ alemi arasında bir köprü gibi. Neden böyle?

Bir örnekle açayım: Müzik aletlerine bakın, ilk bakışta son derecede bilimsel ve objektiftir: Filanca ağaçtan oyulur, filanca metal ile birleştirilir tellerin gerginliği şu kadar olur, “la” notasının frekansı bu kadardır… Buraya kadar pozitif bilimlerin sahasındayız. Sebep – Sonuç ipleriyle örülmüş determinizm filesine takılıp kalmışız. Bilimin “muhkem ve cebbar” dünyası bu. (Bkz. Tümevarım, Nedensellik ilkesi ve Bilim’in Putlaşma sebepleri) Zalim, mazlum yok, sevgi, merhamet yok, tarif edilemiyor. Müzik aletini çalmayı ögrenirken de böyledir bu, ilk başta bütün talebeler aynı notaları ezberler, aynı alıştırmaları yaparlar. Fakat sonra ne olursa olur, bir Dede Efendi çıkar, dinleyenleri kendinden geçirir, madde adeta mânâsından sıyrılıverir. Ne olmuştur? O tahtaya, o tel parçasına İlâhî Aşk ne zaman,nasıl nüfûz etmiştir? (Bkz. Giuliano Carmignola ile ibadet)

Bazen de kültürel referansı size çok uzak olan bir sanatkârı dinlerken hissedersiniz bu “uçuşu”. Bir Vivaldi, bir Mozart sizi sizden alır, beşerî hüviyetler silikleşir, paranın, şiddetin, lezzetli yemeklerin, tensel hazların, şan ve şöhretin kıymeti toz gibi dağılır, içinizden daha ESAS, daha HAK bir hakikat kokusu yükselir:

 ”…Kendimizi tenha bir yerde farz edelim. Ufuk sonsuza uzanıyor, gökyüzü bulutsuz, ağaçlar düşünelim ve bitkiler… tamamen hareketsiz bir atmosfer içinde… Hayvan yok, insan yok, akan bir su yok. Her yerde derin bir sessizlik. Böyle bir yerde bulunmak insanı tefekküre davet ediyor. Nefsanî arzulardan ve bu arzuların gerektirdiği mücadelenin etkisinden kurtulmuş bir tefekkür bu. Mucizevî renklere bürünmüş bir manzara. Üstesinden gelinecek, başarılacak şeylerin yokluğu… hiç bir avantaj ya da dezavantaj teşkil etmeyen bu durum insana tefekkürden başka bir seçenek bırakmıyor. Bu şekilde yükselmekten aciz olan ise rezil bir biçimde can sıkıntısına mahkûm oluyor. Böyle bir yerde kendi aklî değerimizi ölçüyoruz. Yalnızlığa tahammül etme kapasitemiz ya da onu sevmemiz tam bir mihenk taşı.[…] Özgür aklın yani nefsanî arzulardan kurtulmuş dehanın eserleri kesinlikle faydasız olmalıdır. Müzik, felsefe, resim, şiir… Bir dehanın eseri yararlı bir cisim değildir. Faydasızlık bir vasıf olarak dahiyane eserlerin doruğa eriştiğinin işaretidir. Diğer bütün beşerî eserler varlığımızın muhafazası veya konforu için üretilmiştir. Deha ürünü eserler ise kendileri için vardırlar… bir çiçek gibi ya da varlığın net getirisi gibi. Ondandır ki kalplerimiz bu eserlerin tadına baktıkça bir çiçek gibi açılır. Çünkü bu eserler bizi beşerî ihtiyaç kıskacında ağırlaşan dünyevî atmosferden çekip çıkarır…” (Arthur Schopenhauer, Arzu ve Temsil Olarak Dünya – 1819)

islamcilik_fasizm_3Müzik dışındaki sanat dallarında da görebilirsiniz bu objektif / sübjektif ikilik halini. Boyaların kimyası veya fırçaların kalınlığı vs standart, sabit, objektifken bir William Turner gelir, tuvallerindeki güneşten gözleriniz kamaşır. (Seni Yaratan’ın resmini yapabilir misin William?) Van Gogh’un ayçiçeklerine bakarsınız, hayatınızda ilk defa çiçek görmüş gibi içiniz titrer. Özetle sanat bir eğlence, bir lüks değildir. Savaş ve ticaret gibi mühim(!) işler yoluna konduktan sonra kenara çekilip dinlenmek için sanat yapılmaz. Sanat kelimelerle ifade edilemeyenleri bilmenin, öğrenmenin, hissetmenin bir yoludur:

“Günümüz insanı zannediyor ki bilginler bize öğretirler, şairler ve müzisyenler de bizi eğlendirirler. Sanatçıların onlara birşeyler öğretebilecekleri akıllarına gelmiyor bile!” (Ludwig Wittgenstein, Karışık Saptamalar)

Sanatsız din olur mu?

Ortadoğu ne yazık ki uzun zamandır Wittgenstein’ın bahsettiği bu tür öğrenmeden mahrum. İslâmî hareketler, direnişler, devrimler asırlardır bir yere kadar gelip tıkanıyorsa, Adalet’i tesis edemeden süper güçler tarafından devşiriliyorsa bunun sebebi yeterince romancı, şair, hattat, musikişinas insan yetiştirmediğimiz içindir. (Ali Bulaç’ın kulakları çınlasın) Güzel sanat ve güzel ahlâk aynı hakikatın iki yüzü, ahlâk ise adaletin mayasıdır. Bu sebeple sanattan uzak kalan toplumlar adaletten de mahrum kalır. Çünkü sanatsız din zulme direnemez, kurumsallaşır, zalimin elinde bir alet olur. Böyle coğrafyalarda ırkçılık, tektipleştirme, totaliter rejimler, katliamlar, soykırımlar din adına yapılmaya başlar:


“İmparator Constantin tabandan gelen zorlama neticesinde, Hıristiyanlığı din olarak kabul etme ve din özgürlüğünü getirme mecburiyetinde kalmıştı. Gerçi bu Hıristiyanlık üzerinde kontrolü elde tutmak için yapılan bir kabulleniştir. Eğer o günün Hıristiyanları, Constantin’in bu oyununa gelmeyip, daha çok üst yapı ile ilgilenMEselerdi, ihtimal dinlerini bir süre daha koruyabilirlerdi yorumu getirilebilir. Zira Hıristiyanlığın (resmi) din olarak kabul edilişi, Hıristiyanlara indirilen büyük bir rehavet darbesi olmasının yanında, iktidar sahibi zalim ve jakoben yöneticilerin, dini ve siyasi gücü kontrol altında tutma maksadıyla, baskıcı ve despotik yönetimlerinin ilk nüvesini oluşturacaktı. Tabii Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilişin ardından, Hıristiyanların bir kısmı eski gerilimlerini (hassasiyetlerini) kaybedip, kelepir sevdasına düşmeleri ayrı bir araştırma ve inceleme konusu olabilir.”
 (Mehmet Bahadır‘ın Din ve Vicdan Özgürlüğü II adlı makalesinden alıntı)

kemalizm_diyanetSanat fizikî alemin determinizmi ile mânâ aleminin hürriyeti arasındadır. Beş duyu ile fark edip akılla idrak ettiğimiz sanatsal güzellik ise ahlâkî güzelliğe bir işarettir. Aksi takdirde aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurduğu bir dünyada sadaka vermek ya da şehid olmanın bir kıymeti olabilir miydi? Fedakâr insan tabiatına tâbî yaratılmış olanlar fedakârlık yaparlardı. Suyun 100°C’de kaynaması ya da sineklerin pisliğe konması kadar tabi olurdu günah ya da sevap. (Bkz. Fahişelik, şehitlik, özgürlük )

Peki sanatsal güzelliğin ahlâkî güzelliğe rumuz oluşu benim aklımın uydurması veya kimi İslâm alimlerinin perspektifine has bir şey midir? Yoksa insan fıtratına dair bir hakikatten mi bahsediyoruz? Cevap verebilmek için İslâm dışı kaynaklarda aynı rumuzu, güzel sanat-güzel ahlâk köprüsünü arayalım:

“Ruhunda müzik olmayan, ahenkli bir müzikle duygulanmayan bir adam ancak ihanet, içten pazarlık ve tecavüz için vardır. Ruhunun halleri gece gibi ölümcül bir sessizlik ve hisleri Cehennemlerin Efendisi Erebus gibidir. Kollayın kendinizi böyle bir adamdan! Müzik dinleyelim.” (William Shakespeare, Venedik Taciri, Sahne 20)

Shakespeare elbette İslâm dışı kaynaklarda bulunabilecek tek örnek değil. Batı felsefesinin köşe taşlarından biri olan Immanuel Kant’ın devasa kitabı “Yargı yetisinin eleştirisi” de aynı ilişkiye dikkat çekiyor. Kant’a göre bir sanat eserini ya da tabiattaki bir manzarayı güzel bulan göz ile davranışları “iyi/kötü” diye yargılayan vicdan arasında bir paralellik var ve her iki yargı da ampirik faydadan münezzeh. Yani yeme/içme vs haz ve ihtiyaçlarımızdan bağımsız olarak bir cismi, çiçeği, hayvanı “güzel” buluruz. Aynı şekilde uzak bir ülkede, geçmiş bir zamanda yaşamış olsalar dahi yardımsever insanlara, adil hükümdarlara sevgi duyarız. Onlara hakaret edilirse rahatsız oluruz.

İslâm dışı kaynaklardan devam edecek olursak… Anıtsal felsefî romanlardan biri olan Niteliksiz Adam’ın yazarı Robert Musil ve yine devasa bir isim olan Wittgenstein arasındaki bir paralelliğe dikkat çekelim: Her iki düşünür de sanatın ve güzellik algısının benlik şuuru üzerindeki etkisinden bahsederler. Gerek Musil gerekse Wittgenstein ancak sanatsal güzellik sayesinde öngörülemez yani hür tecrübelerin yaşanabildiğini söyler. Onların tabiriyle “estetik ve etik” arasındaki ilişki insan aklına muazzam bir kapı açar: Vicdan, şuur, iyilik gibi içdünyamıza ait olgular (ruh) ile determinizme tabi olan dışdünya (beden) ancak etik-estetik üzerinden anlaşılabilir ve yaşanabilir:

“… hayatın henüz yazılmamış şiiri, bilkuvve insan direniyordu kopya-insana, mekanik, akılcı olana. Bu tasavvur sayesinde Ulrich bütün erdemleri ve bütün rezillikleri yapabilme kapasitesini hissediyordu kendisinde… ” (Robert Musil / Niteliksiz Adam)

Sonuç

İslâm coğrafyası ne yazık ki modernitenin getirdiği bölme, parçalama hastalığından muzdarib, Tevhid’den fikren uzak. Pozitivist İslâm(!) yorumlarının yaygınlaşması, sanat düşmanı alimciklerin türemesi ancak bu şekilde açıklanabilir diye düşünüyorum. Sanat’a uygar(!) batının penceresinden bakan İslâmcılar Hollywood filmlerindeki sanat(!) ile Selimiye Camii’ndeki sanatı birbirinden ayırd edecek tahayyülü, tasavvuru ve ilmi haiz değiller. Oysa çok değil 1930’da doğmuş bir âlim Müslümanca Sanat’ın misyonunu çok güzel özetlemiş:

“Hüsn-ü hat sanatında mahir bir zât olan Şeyh Sultan Seyyid Muhammed Raşid el-Hüseyni’ye (ks) sormuşlar:

-siz ne işle meşgulsünüz?

-biz bağlar ve çözeriz..

-neyi?

-insanın kalbini dünyanın boş zevklerinden çözer ahiret işlerini bağlarız”

 Müslüman sanatçı görünene, eşyaya bakıyor. Yani objektif, teknik yanı ağır basan, adeta “soğuk” olana. Bunlardaki mânâyı, güzel ve sübjektif olanı okuyor. Adeta şöyle diyor:

“Ey insan, evet, etin var, kemiğin var ama sen bunların sahibisin, kendisi değilsin. Vücud senin ama sen vücuddan ibaret değilsin. Yanabilir, kesilebilir hatta ölebilir olan vücuttur. Hayatı sınırlı olduğu gibi cismi de sınırlıdır. Boyu, kilosu vardır. Ama sen bunlardan ötesin. Eşya bir harf ise sen o harfin mânâsısın. Senin hammadden sonsuzluktur. Bunun için eşyanın tabi olduğu tabiat kuralları seni bağlamaz, seni bağlayan HaLK edilişinden kaynaklanan aHLâK kurallarıdır. İcabında cismini, malını, canını feda edeceksin, aHLâKını koruyacaksın. Sen sonsuzluksun. Sen ruhsun!”

islamcilik_devrim_fasizm

“Modern” zamanlardan önce zulüm yok muydu?

Zulüm insanlık kadar eski. Yeni olan ise zulmün teknoloji ile endüstrileşmesi, ticaret ile küreselleşmesi. Eskiden sadece Zalim kral, zalim ordu, zalim patron vardı. Bugün zulüm görsel sanatlara ve lisana sirayet etti, kuşaktan kuşağa aktarılan bir “değer” oldu. Zalimce düşünen, zalimce konuşan, zalimce film yapan uygar(!) batı karşısında İslâmcılar varlık gösteremiyor. Zira zulmün fikrî zemini olan pozitivizmden kurtaramıyorlar kendilerini. Objektif, standart, normatif İslâm tasavvurlarını Din’in bütününe eşdeğer görüyorlar korkarım.

Sanat düşmanlarıyla Tasavvuf düşmanlarının yollarının kesiştiği bir Türkiye’de insanlar İslâm’dan soğumuş vaziyetteler. Dinî vazifelere değil futbola, TV dizilerine ve alış-veriş merkezlerine daha fazla vakit ve para ayırıyorlar. Alimcikler ise “bu millet adam olmaz” şarkısını söylemekteler. Belki biraz özeleştiri yapıp “biz neden halka dini sevdiremiyoruz?” diye sormanın vakti geldi.

Artık uygar batı(!) karşısında pasif müdafayı bırakıp fikrî taarruza geçmek gerekiyor. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil(?) kanda mevcut değil ama Gazâlî Hazretleri’nin kitaplarında ziyadesiyle var. Bunun için Kitâbu’l-Muhabbe ve’ş-Şevk ve’l-Üns ve’r-Rıza’dan uzun bir alıntıyla bitiriyorum sözlerimi:

 

“…Herşeyin güzelliği kendinde bulunması mümkün ve kemâline layık olan vasıfların kendisinde bulunması demektir. Bütün kemâlatı kendisinde topladığı vakit güzelliğin zirvesine ulaşmış demektir. Eğer bir kısmı bulunursa bulunduğu nisbette güzeldir. “Güzel at” dediğimiz zaman bir atta bulunması gereken hey’et, şekil, renk, güzel burun ve onunla kaçma, kaçana yetişebilme gibi bütün vasıfları kendisinde toplamış at demektir. “Güzel yazı” dediğimiz vakitte de yazı tekniğinin gerektirdiği harf uygunluğu, muvazene, istikamet, tertib, hüsn-ü intizam vs vasıfları toplayan yazı demektir. Demek ki “güzel” denmesi için kendisine lâyık olan her vasfı toplamış olacaktır. Bazen birinde aranan vasıf diğerinde tam aksine bir kusur olabilir. Meselâ atı güzelleştiren insanı güzelleştirmez. Yazıyı güzelleştiren sesi güzelleştirmez. […]

 islamcilik_fasizm-2Bilmiş ol ki hüsn ve cemal hislerle bilinmeyen şeylerde de var olabilir. Meselâ “şu güzel ahlâk, bu güzel ilim, bu sîret-i hasene, bu ahlâk-ı cemîle” dendiği gibi ahlâk-ı cemîleden ilm, akıl, iffet, şecâat, takvâ, kerem, mürüvvet ve diğer iyi haller murad edilir ki bunların hiç biri beş duyu ile bilinmez. Ancak bâtınî olan basîret nûru ile bilinirler. Bu güzel hallerin hepsi sevimli ve bunlarla tavsif edilen insan da sevilen bir insandır.[…] 

Meselâ Hz. Ebubekir’i (r.a.) seven onu etinden, kemiğinden, derisinden, şeklinden, saçından ve sakalından dolayı sevmez. Bunların hepsi yok olup gitti fakat Sıddîk’i sıddîk yapan vasıfları kaldı. İşte güzel sîret ve makbul vasıflar da bunlardır. Bu sıfatlar devam ettiği için sevgi devam ediyor. O sıfatların hepsi gerçekleri bilip şehvetini kırmak sûretiyle kendini o tarafa çevirmeye muktedir olan ilim ve kudrete dayanır. Bütün iyilik yolları bu vasıftan ayrılır. Bu iki vasıf da his ile blinmeyen vasıflardır. Bunların yeri bedende bölünmeyi kabul etmeyen her parçadır.  Gerçekte sevilen de budur. Parçalanmayı kabul etmeyen cüz’ün sûret, şekil ve rengi yoktur ki göz onu görsün de gördüğü için sevilmiş olsun. Demek ki sîrette güzellik vardır. İlim ve basîretsiz güzel ahlâk meydana gelse de bu sevgiyi gerektirmez. Sevilen güzellik sîret-i cemîleden meydana gelen güzelliktir. 

Bu, güzel huy ve şerefli faziletlerdir ki bunlar ilim ve kudretin kemâline râcidir.Bunlar his ile bilinemediği halde tabi olarak sevilir. Hatta tabiat ve yaratılışıyla başbaşa kalmış, dış etkilerden âzâde bir çocuğa her hangi bir adamı sevdirebilmek için tek çare onun kereminden, ilminden, şecaatindenve diğer iyi hallerinden uzun uzadıya anlatmakla mümkündür. O bu iyiliklere kanâat getirdiği vakit artık onu sevmemek imkânı kalmaz. […] Hatta hiç bir kârı ve faydası dokunmayan, uzak memlekette ve geçmiş tarihlerdeki bir hükümdarın adâlet ve ihsanından bahsedildiği vakit yine gönül onu sever. Demek ki insan sevgisi yalnız kendisine ihsan edilene bağlı değildir. İhsan eden adam kim olursa olsun, kime ihsanda bulunursa bulunsun, sevilen bir insandır. Çünkü her hüsn ve cemâl sevilir. Sûret ise zâhirî de olur, bâtınî de olur. Hüsn ve cemâl ise her ikisine de şâmildir. Dış görünüş baş gözüyle görüldüğü gibi bâtınî sîret de basîret ile gözükür. Basîretten mahrumolan bunları ne görür ne de bunlardan zevk alır; ne sever ne de bunlara meyleder. Basîreti baş gözünden üstün olanlar ise bu gibi bâtınî mânâları zâhirî sûretlerden çok daha fazla sever. Kûşedeki işlemeyi güzelliğinden ötürü seven ile bâtınî sîretinden dolayı Peygamber’i (sav) seven arasında büyük fark vardır …”

 

Dipnotlar

Orjinal metin: “Evlâdım, eslâf, ilm-i şerîf-i mûsikî diye tesmiye etmişlerdir. Mûsikî, tezhîb-i ahlâk ve i’tilâ-yı rûhun vâsıtasındandır. Bihakkın erbâb-ı mûsikîden fenâ kimse zuhûr etmemiştir. Tab’-ı beşerde meknûz olan ârızî kötülükleri mûsikî potası temizlemektedir.”

 

islamcilik_fasizm 
… Biraz okumak için…

  İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 

 

 

Trackback URL

  1. 11 Yorum

  2. Yazan:Derin Düşünce (@DDGrubu) Tarih: Şub 26, 2013 | Reply

    Âl-i İmrân suresini okusalardı İslâmcı olmayacaklardı!: http://t.co/7gzKudoYQG

  3. Yazan:Güncel Haberler (@guncelhaberler) Tarih: Şub 26, 2013 | Reply

    Âl-i İmrân Suresini Okusaydı İslâmcı Olmayacaktı!: http://t.co/DlSNiTjVWU

  4. Yazan:@EkremSenai Tarih: Şub 26, 2013 | Reply

    islamcı hareket romancı ve şairler yüzünden mi geri kaldı? http://t.co/ZBlmHgGPfr

  5. Yazan:OLCAY kılıç Tarih: Şub 26, 2013 | Reply

    Yeisin (ümitsizliğin) yayılması, (Ümitsizlik Müslümanların kalbine yerleşen çok dehşetli bir hastalıktır, Batılıların Müslümanları sömürge altına almalarında önemli bir etkendir. Aynı zamanda insanları kendi menfaatlerini düşünmeye sevk ederek yüksek ahlâkı öldürür.)

    2. Doğruluğun ölmesi,

    3. Adavete (düşmanlığa) muhabbet edilmesi,

    4. Müslümanları birbirlerine bağlayan manevî bağların bilinmemesi,

    5. İstibdat (baskıcı rejim) arzularının yayılması,

    6. Himmetin şahsî menfaate hasredilmesi.

    Çalışma meylinin ve şevkinin kırılması,

    – Dünyanın, ahiretin tarlası olması gerçeğini idrak edemeyişimiz,

    – Tevekkül sırrının yanlış anlaşılması; gayret ve çalışmanın sonunda olması gereken tevekkülü, işin başında yaparak tembellik etme,

    – “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” hadisini anlamayan bazı adamlar ve vaizler, çalışma meylini ve şevkinin kırılmasına sebep olmuşlardır.

    Cehalet, bunun sonucu olarak da dinde ayrılıkların ortaya çıkması, kötü ahlâk ve davranışları doğuran fakirlik ve toplumsal birliğin bozulması, kin ve ayrılıkların ortaya çıkması gibi üç temel hastalık, toplumların geri kalmalarına sebep olmuştur.

  6. Yazan:fatma gökhan Tarih: Şub 27, 2013 | Reply

    Eski mücahit, şimdi mütahit olan abilerimiz özellikle bu yazıyı okumalılar. Belki yapımını üstlendikleri binaların soğuk,ruhsuz görüntülerinde kendi iç dünyalarını keşfedebilirler. İçinde yaşadığımız şehirler ve binalar manadan kopan insanlığın tanıkları…

    Düşünme konusunda islam coğrafyası tembelliğe alışmış, bizim yerimize düşünen birileri var zaten bize düşen bu alimcikleri kutsamak ve onları eleştirenleri topun ağzına oturtmak.

  7. Yazan:my Tarih: Şub 27, 2013 | Reply

    haklisiniz Fatma Hanim, bir “kutsama” sorunumuz var 🙁

    ismet özel, bulaç ve erbakan tepki çekebilir, digerlerinin de hayrani çok, hepsinin hizmeti olmus olabilir ama adeta “kutsaniyor” bu adamlar, meselâ biz bulaç’i ne zaman elestirdiysek bir sürü hakaret vs mail aldik,

    korkarim bu kutsama hizmete vefa duygusuyla olmuyor, Müslümanlari düsünme zahmetinden
    kurtarip koyunlastiran çoban-alimciklerin hatalari ortaya çikinca koyunlar çildiriyor,
    ne? 20 senedir yanlis yolda mi gittim? diyorlar.

    hani insaat hatasi yüzünden kiblesi “bozuk” bir cami vardi, orada kilinan bütün namazlari kaza etmek lazim filan demislerdi :)) biraz böyle bizim koyuncuklar.

    üslup sert olunca elbette Islam idealine uygun degil ama makale çalar saat görevi yapsa yeter, sonra uyanan kuzucuklar bizden fazla okur ve düsünürler, ALLAH’in (C.C.) inayetiyle bizden kat kat daha iyi yazar ve konusurlar.

    ümmetimiz de çoban-alimciklerden yakasini kurtarir, yeni Gazaliler, Bediüzzamanlar yetisir ins.

  8. Yazan:Ziya Sühan Tarih: Şub 27, 2013 | Reply

    “Ortadoğu ne yazık ki uzun zamandır Wittgenstein’ın bahsettiği bu tür öğrenmeden mahrum. İslâmî hareketler, direnişler, devrimler asırlardır bir yere kadar gelip tıkanıyorsa, Adalet’i tesis edemeden süper güçler tarafından devşiriliyorsa bunun sebebi yeterince romancı, şair, hattat, musikişinas insan yetiştirmediğimiz içindir. (Ali Bulaç’ın kulakları çınlasın) Güzel sanat ve güzel ahlâk aynı hakikatın iki yüzü, ahlâk ise adaletin mayasıdır. Bu sebeple sanattan uzak kalan toplumlar adaletten de mahrum kalır. Çünkü sanatsız din zulme direnemez, kurumsallaşır, zalimin elinde bir alet olur. Böyle coğrafyalarda ırkçılık, tektipleştirme, totaliter rejimler, katliamlar, soykırımlar din adına yapılmaya başlar:”
    Merhaba m Bey,

    Yazınızı zevkle okudum, bir hususta fikrimi beyan etmek istiyorum müsaadenizle…

    Sanatın cemiyeti, insanı yükselttiğine acizane katılıyorum lakin, bunların hangi sıra ile meydana çıktıkları noktasında zihnimde bazı soru işaretleri belirdi.

    Demek istediğim, sanat üzerinde duran, eserler ortaya koymaya çalışan bir cemiyette, fertlerin sanat telakkisinden bağımsız olarak, mecburi ve doğal bir ahlaki ilerlemeden bahsetmek pek doğru olmayacaktır kanaatindeyim.

    Sizin yukarıda ifade etmiş olduğunuz haliyle, düşünceniz, benim düşündüğümün hilafına çekilmeye müsait; yani kısaca, sanatkar yetiştirmediğimiz için mi, yahut da yetiştir(E)mediğimiz için mi keyfiyetin böyle olduğunu sormak istiyorum size?

    Eğer sorumu gözeterek, düşüncenizi biraz daha açabilirseniz çok makbule geçer.
    Saygılarımla m Bey.

  9. Yazan:my Tarih: Şub 28, 2013 | Reply

    Ziya Bey Selamlar,

    güzel sorunuz ve nazik üslubunuz için tesekkürler,

    diyorsunuz ki:
    “mecburi ve doğal bir ahlaki ilerlemeden bahsetmek pek doğru olmayacaktır kanaatindeyim.”

    evet, dogru. sanatin varligi, cemiyette önemsenmesi otomatik olarak erdem seviyesini ileri götürmez. Böyle bir meCBuRiyet, CeBBaR bir iliski olur ki determinizme esdegerdir. Oysa yazinin belkemigi olan fikre göre gerek güzel ahlak gerekse güzel sanat insan hürriyetinin ifade sahasidir.

    Tabi hakli olarak söyle diyeceksiniz o zaman: “sanat bizi otomatik/mecburen yükseltmiyorsa sanat-erdem münasebeti nasildir?”

    sanata önem verilen cemiyetlerde erdemin yükselmesi mümkün kilinir. Ama hangi güzel müzigin, hangi güzel çesmenin cimrilige, öfkeye, vs çare olacagini bilemeyiz.

    ilginizi çekecegini umdugum bir örnek vereyim, 20 sene kadar önce ABD’de yapilan bir istatistik görmüstüm, içinde park, bahçe vs çok olan sehirlerde bazi suç türleri daha az görülüyordu. Özellikle ani öfke ile islenen, biçaklama vs türü suçlar ve aile içi siddetten bahsediyorum.

    yorumunuzdaki ikinci soruya gelirsek:
    “sanatkar yetiştirmediğimiz için mi, yahut da yetiştir(E)mediğimiz için mi keyfiyetin böyle olduğunu sormak istiyorum size?”

    sanat verimli toprak gibi. Gül mü dikersiniz, yoksa karpuz mu? sizin bileceginiz is. Ama sanat derken insani esya derekesinde gösteren hayvani sanat(!) degil. Mesela “bandira bandira ye beni” sarkisi elbette insani bir sanat degil. Ya da “… belani versin” vs. Keza istah açici resimler, erotik illüstrasyonlar sanat degil. intikam, istah, sehvet uyandiran resim, söz ve müzik nefsi tahrik eder. Dünyevidir. Siyasi propaganda, satis vs amaci olabilir. Sanat olmaz.

    bu sorunuzda “biz” eger Müslümanlar ve/veya Türkiye ise cevabim evet, son iki asirda çok fazla askeri taarruz altinda kaldik, siddet öyle çok yer etti ki hayatimizda, fikirlerimiz de bununla “kirlendi”. Bugün pek çok Müslüman Islam = Cihad = Savas gibi bir saplanti içinde. Oysa hadisle sabittir ki Büyük Cihad insanin nefsiyle mücadele etmesidir. Peki bu nasil olacak? insan önce bir nefsi oldugunu idrak edecek. “Öfkeyi, kibiri, oburlugu, dünya sevgisini vs isteyen bir güç var ama bu güç ben degilim” diyebilmek lazim.

    bu benlikten siyrilacak “kendi olmak” suurunun gelismesi ise ancak sanat ile olur. Tabi ibadet, tabi tefekkür, tabi ilim… bunlar zaten ayni ecza dolabinin ilaçlari 🙂

    Mübarek yüzüne tüküren adami öldürmeyen Hz Ali (K.V.) Efendimizin o ünlü açiklamasini hatirlamak dahi bize yeter degil mi?

  10. Yazan:Deli Dumrul Tarih: Şub 28, 2013 | Reply

    İslam-sanat algısını bütünleştireip inandığımız dinin estetik yönünü kavrayabilmek ve derinleşebilmek için BU ÜLKE’nin Ümit Meriçlere ihtiyacı var. Dücane Cündioğlu’nu da demek isterim ama her zaman yazdıklarına katılamıyorum.
    Mehmet Bey siz yıllardır Fransa’dasınız diye biliyorum. Birçok ülke gezmişsinizdir. Benim çok fazla bir tecrübem yok ama gittiğim bazı ülkelerde birkaç kişi ile mülakat yaptım ve çok farklı din algıları var. Mesela Makedonya’da katolik bir bayan (30-35 yaşlarında kimyacı) her ay İncili okuduğunu ve kenara notlar aldığını söyledi. normal, sıradan bir hristiyan.. ben müslümanım. çok şükür okumayı da seviyorum. birçok dini eser okumuşumdur ama bir kez olsun Kur’anı elime alıp altını çize çize okumamışımdır. bunun haricinde Hollanda’da birkaç otelde kaldım İncil vardı. Türkiye’de Kur’an görmedim hiç. “Tanrı ile şehirde karşılaşmak” diye bir tabir kullanıyor Dücane CÜNDİOĞLU.
    çok enteresan bir ifade değil mi? ilk duyduğumda çok garipsemiştim ama temelinde farklı argümanlar barındıyor. mesela insanların din algısı belirli yerler ile sınırlandırılmış durumda. Nam-ı celili Muhammedi ülkemizin her yerine götürülemediği. ya da götürülse bile sesinin hakkıyla duyurulamaması gibi. mesela bazı üniversitelerde, şehirlerde, caddelerde, iş yerleri veya kurumlarda İslam algısının basit, sığ ve gerici birşey olarak görülmesi insanların “Tanrı ile şehirde karşılaşmak” istememesinden kaynaklanıyor diyor dücane dündioğlu. düşünüldüğünde çok harika bir ifade. çünkü genel olarak din ve islam algımızı, inandığımız doğruları kendi içimizde ve bir nebze de olsa insanlardan uzak yaşamak isteriz. dücane cündioğlu şu şekilde ifade ediyor:
    “Ben dindarlığın şehirleşmesi gerektiğine, inansın inanmasın, insanın Tanrı’yla şehirde karşılaşması gerektiğine inanan biriyim. Aksi takdirde islam bir kabile dini haline dönüşür, bir köylülük ideolojisi haline gelir.. ki öyle… Toplumsal gücünü de buradan alıyor. islam şehirleştikçe bireyselleşecektir. şehirde yalnızlaşan bireylerin ihtiyaç duydukları kaynaklardan biri de din dili olacaktır. işte ben bu yeni din dilini inşa etmeye çalışıyorum.”

  11. Yazan:my Tarih: Şub 28, 2013 | Reply

    selamlar Deli Dumrul,

    evet, özellikle anglo-sakson kültüründe var bu her yere Incil koymak: ABD ve ingilterede hep gördüm. Fransa yobaz laik oldugu için yapmazlar 🙂

    ama her yere incil koymakla dini içsellestirmek farkli seyler, dünyada en çok silah üretip satan ülkeler (sözde) hristiyan ülkeler degil mi? Birinci ABD, ikinci FR, arkadan da almanya, ingilteren rusya vs gelir.

    her yere incil koyarlar ama her sene yeni tercümeleri çikarken tahrifat yapmaktan çekinmezler. 2000’lerde yapilan tercümeler 1960’lardakinden çok farklidir, ingilizce incile baska yazar, fransizcasi baska yazar, …

    neyse, cündioglu (kismen) hakli, özellikle su sözlerine bakalim:
    “Ben dindarlığın şehirleşmesi gerektiğine, inansın inanmasın, insanın Tanrı’yla şehirde karşılaşması gerektiğine inanan biriyim. Aksi takdirde islam bir kabile dini haline dönüşür, bir köylülük ideolojisi haline gelir.. ki öyle… Toplumsal gücünü de buradan alıyor.

    aslinda Islam özünde sehirli bir din, medine medeniyeti 🙂

    yerlesik hayat, ticaret, hukuk ve sanat gibi menediyet sahalari Islam’in inceliklerini, derinliklerini izhar etmek için de ideal ekranlar degil midir? Islam ne bir köylü ideolojisidir, ne göçebelik ne de savasla birlestirilMEmesi gerekir.

    Islam tabi ki bunlari da tanzim eder yani savasin hukuku vardir, tarimin, hayvanciligin hukuku vardir. Ama kanaatimce Islam’in bütün güzelligi ancak sehirde görülebilir.

    zaten Islam’in adam gibi yasandigi asirlarda Endülüs’ten bagdat’a, Istanbul’dan Buhara’ya harikulade sehirler insa etmis ve yasatmistir Müslümanlar.

    Selam ve hürmet ile

  12. Yazan:İsmail Şentürk (@TarkovskiMavisi) Tarih: Mar 1, 2013 | Reply

    http://t.co/QI2mjBMqCc Okumakta fayda var…

  1. 10 Trackback(s)

  2. Nis 17, 2013: Maymun, Fazıl Say ve Robot
  3. May 8, 2013: YAKINDA: Susarak anlatmak
  4. Haz 8, 2013: Müslümanca sanat bir yağmur duasıdır…
  5. Haz 21, 2013: Güzel eşya ve güzel ahlâk
  6. Ağu 7, 2013: İslâm Sanatı (Sidi İbrahim/Titus Burckhardt)
  7. Eyl 1, 2013: Piero della Francesca tanrıları gökten yere indirince…
  8. Eyl 25, 2013: Soyut görme: Teori ve Pratik(8) – Giuseppe Tornatore
  9. Eki 8, 2013: Nokta yokluktan varlığa geçişin ta kendisidir
  10. Şub 15, 2014: Müslüman gözleri Hristiyan teşbih ve tasvirine alıştırmak… Samanyolu TV, masum değilsin!
  11. Eki 22, 2017: Mecazî aşk / Metaphorical love / الحب المجازي | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin