RSS Feed for This Post

Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır

Afganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla “bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir?

21ci asrın büyük şirketlerine bakın meselâ. Logolarını, web sayfalarını, antetli kâğıtlarını birbirine uydurmak için milyonlar harcıyorlar. Grafikeri, sanat direktörü, reklâm kampanyası… Üstelik yerel kültürü, bölgesel farkları ihmal ederek yapıyorlar bunu. Sanat bile olmayan kurumsal iletişim makinaları yerel kültürün görsel vasıflarını hiçe sayıyor.

Müslüman sanatçıların eserlerindeki görsel bütünlük ise böyle tepeden inme bir dayatma değil. Bir bütünlük var ama tektipleştirme, aynılaştırma değil bu;  yaşadığı bölgedeki insanların zevklerini, ihtiyaçlarını ve imkânlarını dikkate alan, çoğulcu bir bütünlük. Yerel kültür ve halkın tercihleri eserlere yansıyor… Fakat yine de sanatçılar bütün İslâm ülkelerini gezip görmüş gibi “gizli bir ana doktrine” sadık kalmışlar. Daha da acayip olanı bu sadakatın asırlarca sürmüş olması. 8ci asırdan kalma bir eser alın elinize, meselâ Bağdat’tan gelen bir Kur’an sayfası olsun bu. Diğer elinize 16cı asırdan kalma bir Kütahya çinisi alın. Sadece mesafelerin değil aradan geçen asırların bile bozamadığı bu görsel bütünlüğe hayret edeceksiniz.

Nedir peki bu “gizli doktrin” ? Abbasileri, Emevileri, Osmanlıları, Selçukluları, Tatarları, Boşnakları ve Berberleri birleştiren görsel kurallar ne olabilir?

Bu soruya cevap vermek için ilginç bir eserden istifade edelim: Kitabın adı “Tezyin felsefesi” (Philosophie de l’ornement).  Müellifi Christine Buci-Glucksmann estetik ve siyaset üzerine çalışmaları olan bir Fransız düşünürü. Çıkış noktası olarak istifade edeceğimiz bu kitap yer yer İslâm sanatından bahsetmekle beraber tamamen bizim sanatımıza odaklı değil aslında. Japonya’dan, Ortaçağ Avrupasından, Okyanusya’daki halkların dövmelerinden hatta mimari ve müzikteki tezyin örneklerinden de bahsediyor. Yazarın bu “evrensellik” arayışı aslında bizim için bir nimet. “Ötekilerin” tezyin örnekleriyle keşfettiğimiz ortak ögeler sayesinde İslâm sanatını düşünmek kolaylaşıyor.

Zira İslâm – Sanat ilişkisinde resimin yasaklanması, nü, vs. oryantalist klişelerin aşılması vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Bunu başarmak için kendi sanatımızı sağlıklı düşünmemize mani olan şu iki aşırılıktan kurtulmalıyız:

  • Batıya gol atma tutkusuyla yaklaşmak meseleye, “bizimkilerin” sanatı, “ötekilerin sanatı” derken  Sanat’ın evrensel/fıtrî boyutunu ıskalamak,
  • İslâm sanatını batılı gözüyle okumak yani batılı sanatçıların kelimeleri, klişeleri, ekol savaşları, 19-20ci asırlarda Avrupa’da inşa edilmiş bir sanat felsefesi ile düşünmeye çalışmak.

Konumuza dönecek olursak… Tezyin[1] (“ornament”), süslemek, bezemek, dekore etmek, tezhip… Bu kelimeleri yaklaşık olarak aynı şeyi anlatmak için kullanılır çoğunlukla. Tezyin genel mânâda ele alınırsa elbette bize özgü değil. Christine Buci-Glucksmann’ın çok sayıda misal ile anlattığı gibi başka coğrafyalarda da kültürlerin odağına oturmuş. Ama İslâm medeniyetinde doruk noktaya taşınmış ve anahtar bir kavram olmuş. Peki “ötekilerin” sanata ve soyut bakışı nasıl?

Avrupanın soyut sanatı bize uyar mı?

İslâm sanatını dahi batılıların yazdığı kitaplardan öğreniyoruz. Tuhaf bir asır. Kendi münevverlerimizin tembelliği bize pahalıya patlıyor. Neyse. Ağlamayı bırakalım, o tarafa hızlı bir bakış atalım:

Batıda “soyut sanat” denilince akla Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gelebilir. İsterseniz şuradaki görsellere bir göz atın. Bu tarz sanata aşina olmayanların ise soyut resim sergilerinden çıkarken “bu şimdi sanat mı?”ya da “hiç zevk almadım, ben herhalde sanattan hiç anlamıyorum” diye söylendiklerine tanık oluyoruz. Soyut sanat bir çokları için garip üçgenler, kareler, ucubik şekillerden ibaret.

Gerek soyut sanat gerekse ”normal” sanatın ne olduğu, nasıl olması gerektiği konusunda Batıda yapılan tartışmalar bir kaç asırdır sürüyor. Ancak meselenin özüne inmek isterseniz bütün kavgaların iki noktada yoğunlaştığını görüyorsunuz:

  • Gösteren Sanat: Sanat görüneni taklit etmelidir, estetik prensipler şöyle şöyle olmalıdır.
  • Anlatan Sanat: Sanat bir mânâ anlatmalıdır. Renk, şekil, ses, ritm vs amaç değil ancak araç olabilir.

Kandinsky’nin, Klee’nin yazdığı kitaplar, makaleler, Van Gogh’un mektupları, Cezanne ile yapılan mülakatları okuduğumuzda hep bu ikilik ile karşılaşıyoruz. Ressamların en büyük kaygısı NE? / NASIL? ekseninde yoğunlaşmış. Ne anlatıyorum? Nasıl anlatıyorum?” Hegel, Kant, Hume, Bergson ve daha nice filozof estetik üzerine ilginç teoriler sunmuşlar. O dönemin sanat dergileri, ekollerin manifestoları da birer altın madeni adeta. Peki ne öğreniyoruz bütün bunlardan?

Modernite ile birlikte Avrupa’nın geri kalan kısmı gibi sanatçıları da mânâ ile ilgilenmeyi terk etmişler. Modernite diyoruz zira sanat siyasetten, endüstri ve ekonomiden ayrı düşünülemez. Bu kopmayı tarihte konumlandırmak için Fransız ihtilâli olmazsa Endüstri devrimi milat alınabilir. Fabrikalar, trenler, endüstrileşen savaşlar, aristokrasinin yerine geçen burjuva, çöken imparatorluklar ve yükselen ulus-devletler… Avrupalının Sanat’a bakışı bu fırtınalardan elbette etkilenecekti, öyle de oldu. Peki ne oldu?

Sekülerleşti Sanat. Yani meselenin NE? kısmı unutuldu, NASIL? kısmı  ise öne çıktı. Sanat meta haline gelince, eşyalaşıp müzeleşti. (Bkz. Resim sanatındaki Hakikat / Jacques Derrida) Alınıp satılan ya da komünizm gibi, ulus-devlet inşası gibi politik propagandaya alet olan bir boya derekesine düştü. Kapitalizmin elinde pop-art ile dibi buldu. Daha da aşağısına zaten “porno” diyoruz. (Bkz. Pornografi Nasıl Sanat Oldu?) Bu bağlamda ekol kavgaları elbette sanat için değil, para için, şöhret için, bakanların nefsini tahrik için. Bir insana üstün ırktan olduğunu söyleyip tahrik etmek, Ermeni düşmanı yapmak ya da erkekliğini kışkırtıp otomobil satmak arasında ne fark var? Evet, sekülerleşen yaşam tarzları, sekülerleşen siyaset ile birlikte sekülerleşen bir sanat var. Anlatılan mesajdan, mânâdan koparak boya tekniklerine, biçimlere, stile, geometriye odaklanan, vülgerleşen, adileşen bir sanat” var. (Bkz. Ayıp sanat olur mu?) Sürrealistler, fovistler, dadaistler… Farklı stiller üzerine çok yazılmış, çizilmiş ama kanaatimizce insanların sanatı mânâdan uzaklaşmış.

İslâm sanatı neden taklit sevmez?

Gelin işin kolay tarafından tutalım, bir çocuk gözüyle, safça bakalım: Ne görüyorsunuz İslâmî sanat eserlerine baktığınızda? Su dalgaları ya da kumaş kıvrımlarını andıran biçimler, idealize edilmiş çiçekler; karanfillikten çıkmış karanfiller meselâ. Bazen tabiatta görülmeyecek düzgünlükte geometrik şekiller, birbirinin içinden geçen şeritler… Bitkilerin toprak ile bağları kesilmiş, bazı yaprakların balık mı yoksa yaprak mı olduğunu bilemiyorsunuz. Özetle tasvir eden şekil ile referansı yani tasvir ettiği şey arasındaki bağı zayıflamış, hatta kopmuş. Zaten sanatçı da bunu istemiş: Biçim ile mânâ arasında bir hürriyet köprüsü kurmuş. Mânâ tasvir edilen cisimde ya da onun resminde değil, mânâ bakanın gözünde (=Aklında). Oleg Grabbar’ın tabiriyle “ifade edilebilecek olan ifade edil-ME-yen ile anlatılıyor”. [2]

Yani Müslüman sanatçı için sanat taklit değil. Mimetik, tasvir, temsil… Neresinden tutarsak tutalım bir şeyi göründüğü gibi çizmek sanat bile değil. Gerçekten de yazıyla anlaşma imkânı olmayan durumlarda görsel ögeleri kullanmıyor muyuz? Trafik tabelası, reklâm panosu, kadın/erkek tuvaleti… Görünen ile anlaşılan herkes için aynı, objektif. Kimse çıkıp da “park yapılmaz” panosunu kendi iç dünyasına göre veya cinsel, etnik, dinsel, yöresel farklara göre özgün biçimde yorumlayamaz. Size ceza kesen polise “ben bu tabelayı farklı yorumluyorum” diyemezsiniz. Kısaca eşya tasviri gerekli olabilir ama sanat olamaz.

Bakın meselâ M.Ö. -400′lerde yaşamış Yunanlı ressam Zeuxis yaptığı üzüm tasvirlerini gerçek sanarak yemeğe gelen kuşlarla övünürmüş. Tabiatın güzelliklerine benzer resim çizmenin sanatını yücelttiğini iddia edermiş. Hemen kendimize soralım: Hayvanları aldatabilmeyi Sanat’a amaç edinmek Sanat’ı yüceltir mi yoksa tam tersine boyacılık derekesine mi indirir? Hegel Estetik Derslerine Giriş‘i yazarken bizim gibi düşünmüş olmalı ki:

“Tabiat aynı anda beş duyuya hitap eder. Oysa taklitçi sanat ancak bir duyuyu aldatabilir. Bu sebeple kendini taklit rolüne hapseden bir sanat sürünerek bir fili taklid etmeye çalışan solucana benzer. Taklitçi sanat gerçek canlılığın yerine ancak Hayat’ın bir karikatürü olabilir!”

Müslümanca sanat olur mu?

Sanat eğer evrensel ve/veya fıtrî bir olgu ise yani her insanda bir güzellik hissi var ise Hristiyan sanatı ya da İslâm sanatı diye bir şeyin olması mümkün mü? Zannediyorum “bizimkiler-ötekiler” ayrımı yok. Olsa olsa folklorik/yerel bir takım farklardan söz edilebilir. Ama “ben sanatçı olarak ne anlatmalıyım?” sorusuna verilen cevap Müslüman olan ve olmayan için aynı değil. Daha net bir dille söylersek: Müslümanın sanat ile kuracağı münasebet de Müslümanca olacaktır; bu münasebet seküler olamaz.

Bu “münasebeti” sanat dışı bir örnekle açmak için… Meselâ Para’yı düşünelim. Para iyi ya da kötü olamaz. İslâm’a uygun ya da aykırı olan münasebettir: Müsriflik, cimrilik, sehavet, cömertlik, sadaka, zekât, rüşvet, haram, helâl kazanç vs. Bizim para ile olan münasebetimiz Müslümanca ya da “kafirce” olabilir.  Sanat’a geri dönersek… Müslüman sanatçının kendisine ve Kâinat’a bakışı elbette sanatına yansıyacaktır. Yaptığı eserlere nüfuz edecek olan mânâ hazcı olamaz. Neden?

Haz odaklı bir hayat görüşü ortaya koymuş olan Epikür “Ölümden korkmuyorum, ben varken o yok, o geldiğinde ben olmayacağım” diyordu. Vücut ile, cismanî varoluş ile benlik eşitleniyor bu sözde. Eğer onunla karşılaşma imkânı olsaydı İbn Sina şöyle cevap verebilirdi: “Bir vücudum var ama ben o vücuttan ibaret değilim ki! Zayıflarım, şişmanlarım, hatta kolum bacağım dahi kesilebilir, ama değişmeden kalan bir “ben” var benim içimde” (Bkz. İbn  Sina’nın Kitabü’ş-Şifa adlı eseri, “İlâhiyat” bahsi) İşte bu iki farklı görüşe sahip olarak resim yapan insanların aynı tür sanat eserleri ortaya koyması imkânsız. Hatta Sanat’ın ne olduğu, amacı, yöntemi konusunda dahi anlaşmaları imkânsız. (Bkz. Sanat‘ın amacı ve Henri Bergson)

Peki nedir Müslümanca sanat? Nasıl olmalıdır? Sanat tarihçisi ve İslâm sanatı uzmanı Oleg Grabbar’ın [2] güzel bir saptaması var:

 “İslâm’da sanatçının maksadı etki etmektir, eşyayı göstermek değildir”

 Yani bizim sanatımız bakılan değil “okunan” bir sanat. Ve bunun böyle olması bir rastlantı değil, Kur’an okuyan her insanın kendi başına dahi keşfedebileceği  kadar aşikar bir gerçek. Meselâ şu ayetlerde görme – anlama – idrak etme – iman etme ilişkisine bakın:

  •  “Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi?” (Secde, 27)
  • “O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?” (Enbiyâ, 30)
  • “Gökyüzünün genişliğinde Allah’ın emrine râm olarak uçan kuşları görmezler mi?Bunları orada Allah’tan başkası tutmuyor.Elbette bunda iman edecek kimseler için çok deliller, çok işaretler vardır.” (Nahl, 79)

Bu sözlere muhatab olan bir kâfir şöyle diyebilir: “Evet, yağmuru gördüm, kuşları vs gördüm ama ne bir yaratıcı gördüm ne de iman ettim”. Böylesi ampirik ve pozitivist bir itiraza ne cevap verilebilir? Müslüman sanatçı belki şunu söyleyebilir:

“Sen Van Gogh’un ayçiçeklerine baktığında tohumundan yağ çıkartılan bir bitki  mi görüyorsun yoksa Van Gogh’u mu? Baktığı eşyada sadece eşya görmek bir maharet değil. Bunu hayvan da yapıyor. Bu et-göz ile yapılan bir görmedir. Mühim olan Sanat’a bakarak Sanatçı’yı görmek değil midir? İşte bu İnsan’a ait göz ile görülebilir. Hayvan ve bitkiler bu gözden mahrumdur.” (Bkz. Derin Göz kitabı)

 Gerçekten de kiliselerin aksine bizim camilerimizde Kur’an’daki olayları anlatan resimler yoktur. Elbette Efendimiz’i (sav) resmetmek yasaklanmıştır. Ama savaşları, Hicret’i, Mekke ve Medine’yi, Cennet’i, Cehennem’i anlatan resimler konabilirdi. Konabilirdi de… dine uysa bile Sanat’a uymazdı böyle bir yaklaşım. Neden?

Eğer böyle yapılsaydı o resimlere bakanlar sadece ressamın maksadı olan imajları görürdü. Yani siyasî propaganda veya ticarî reklâm panosu gibi olurdu cami duvarları. “İnanın yoksa aha bu Cehennem’e gidersiniz, işte şu ateşlerde  yanarsınız” mealinde görsel bir mesaj vermek sanat değil beyin yıkama olurdu. Taklit sanat(?) bakanı özgür bırakmadığı için kâmil bir sanat değildir. Belki acemilerin eğitimi ya da çocukları eğlendirmek için kullanılabilir.

Sonuç

Müslümanca sanat görünene bakarak görünmezi “görmek” demek. Sınırlı, adedi belli şeylere, eşyaya bakarak Sonsuz’u, mânâyı görmek demek. Kesret’de Vahdet’i ve Vahdet’de de Kesret’i göSTERebilmektirMüslümanca sanat özünde bir Kainat okuma klavuzu. Kur’an’da defalarca karşımıza çıkan “görmez misiniz? İman etmez misiniz?” şeklindeki tecahülü ârif sanatına bir cevap. “Lebbeyk” gibi. “Gördük, elbette gördük ve iman ettik” demenin en güzel yollarından biri. Ama Müslüman sanatçı bencil değil. Kendisini kurtardığı gibi diğer insanlara da hizmet etmek istiyor. Sanatının sadakasını veriyor. Bu açıdan bakıldığında İslâm sanatı bir göz terbiyesi aynı zamanda. Henüz tefekkür etmemiş, kâmil imana kavuşmamış olanlara yol gösteriyor. Zira Müslüman sanatçı sadece bireysel olarak O’na yönelmiyor, hidayete vesile olacak renkleri, şekilleri kulların nazarlarına veriyor. Kâh bir Kur’an sayfasının köşesinde, kâh bir cami duvarında. Hat, Ebru… Bütün İslâm sanatları gözlerimizi terbiye eden birer mürebbi gibi.

Müslümanca sanatın ne olmadığını sanırım bu ilk bölümde anlatabildik. Gelecek bölümlerde soyutlama teknikleri üzerinde derinleştirmeye gayret edeceğiz. Şimdi tenzih metodunu terk edelim ve olması gerekeni bir bilenden dinleyerek bu bölümü sırlayalım:

 “ALLAH güzeldir, güzeli sever” ibaresi üzerine bir sanat felsefesi bina etmiştir sufiler. Tabi ki buradaki güzel Freudyen manada bir güzel değildir. Yapılması gereken güzellikleri ortaya çıkarmaktır. […] Sanat sufi açıdan “Hakiki Varlık” ile bağlantılı bir şey olmaktadır. Arızî değildir. Herden güzel olanla irtibatlı olduğunda gerçek sanatçı olunur. Başka bir ifade ile sanatkârlık “EL CEMÎL” isminin hakikatine ermektir. Tasavvufta realizasyon fikirler teâtisi neticesi bir bilginin sende oturması vardır. Bu diyalektik değildir. İşte sanat bu irtibatın ardından bir tahakkuk eylemidir. Tasavvufun şiir, musiki, mimari gibi islâm sanatlarının doğuşuna kaynak olduğunu görürüz. Sanat ancak yontulup işlenip bir hâle sokulan, bir makama konulan insan tarafından icra edilebilir. Alt kademeler kesiftir, yoğundur. Kişi manen yükselmeyle beraber latif duygulara sahip olur ve o incelikler eserlerde tezahür eder. (Mahmud Erol Kılıç, Tasavvufa Giriş)

Dipnotlar

Tezhip Sanatı sitesinden genel bir açıklama: “… Tezyinat kelimesi bir çok dekoratif sanat ve zanaatları içinde barındıran bir terimdir.Tezyin ,Arapça ziynet kelimesinde türemiş olup,süs manasına gelir.Tezyin etmek,süslemek,tezyinat ise bunun çoğulu ,yani süslemeler demektir. Bu sebeple tezyini sanatlara günümüzde ,süsleme veya mana bakımından daha yakışan bir isimle bezeme sanatları da denir.Avrupa dillerindeki ismi,dekoratif sanatlardır. Kitap kabı,tezhip ,hüsn-i hat , ebru , katıa gibi kitap sanatları ,taş ve ahşap üstü bezemeler,metal işleri,kalem işi, revzen , tekstil , dokuma ve işlemeler ,tezyini sanatların şemsiyesi altında toplanmıştır. Görüldüğü gibi tezyinatın geniş uygulama alanı vardır.Bunlardan hüsn-i hat,ebru, kilim dokuma ve bazı işlemeler dışında hepsinin ortak özelliği ,motif ve desen bilgisinin aynı olmasıdır.Sadece kullanılan malzeme ve uygulanan teknikler farklıdır. Tezyini sanatlardaki bu farklılık ,motiflerin ve dolayısıyla desenlerin ,büyüklüğünü,çizgi yoğunluğunu ve renklerini etkilerse de ,esası değişmez. 

“İslâm Sanatını Düşünmek – Bir Tezyin Estetiği” adlı kitap, sayfa 186-187. Fransızca adı “Penser à l’art islamique”, Yayınevi : Albin Michel, 1996 baskısı

 

… Bu konuda okumak için…

 

Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?

İnanmak belki zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik!güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk. Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde görüyoruz dünyayı. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar. Buradan indirebilirsiniz.

 

Derin Göz

İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 18 Yorum

  2. Yazan:Derin Düşünce (@DDGrubu) Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır: http://t.co/fjDMP8Bz

  3. Yazan:Güncel Haberler (@guncelhaberler) Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır: http://t.co/2Mv0jrea

  4. Yazan:@aye54280890 Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    RT @jamilabayraktar: Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır: http://t.co/YBUN3dN0 “Bütün İslâm sanatları gözlerimizi terbiye eden birer mürebbi gibi”

  5. Yazan:fatma gökhan Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    "Semerkant'taki Cuma Camii'nin ve Zin'de Şah türbelerinin mavi çinileri,türbesi, Avrupa sanatının yaptığı şekilde, göklere meydan okuyan bir yumruk gibi yükselmiyordu.Aksine, Cennet'deki huzurun yeryüzüne inmesini niyaz eder gibi bir duruşu vardı...(Post Modern Dünyada Kıbleyi bulmak/T.J.Winter)"

    Şuan elimde olan bu kitabın sayfalarında gezinirken,ara vermek amacıyla sizin yazınızı okudum. Kitapta son okuduğum paragrafla, sizin yazınız birbirini tamamlıyor.

    Tevafuk ne diyelim...

  6. Yazan:my Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Selamlar Fatma Hanım,

    Modernite – Mimarî ilişkisi yeterince sorgulanmıyor, koyduğunuz alıntıda çok güzel bir noktaya dikkat çekilmiş. Turgut Cansever’in bir kitabını okuyorum şu ara: İslâm’da şehir ve mimarî. Hem insanlardaki imanın binalara nüfuz etmesi hem de o binaların gelecek kuşaklara bir medeniyeti aktarması hususunda çok çarpıcı tesbitler var.

    Fakat dini unsurların yanı sıra dünyevî açıdan da yıkıcı etkisi olabiliyor binaların. İçinde yaşamak zorunda kaldığımız çirkin şehirler korkarım bizi bencil ve korkak insanlar yapıyor. Bu bakımdan alıntıladığınız T.J.Winter’ın eleştirilerinin kat kat fazlasını iş merkezlerine, gökdelenlere yöneltmek lâzım değil mı? “Gök delen” peh peh.. adı bile ne kadar küstahça. Mimarî ve erdem münasebeti üzerine bir zamanlar şunları söylemişiz:

    Su musluktan akıyor. Çocuklar kuraklık zamanlarında yağmur yağması için elleri titreyerek dua eden bir baba görmüyorlar. Sular akmazsa birinin suçudur muhakkak, şikâyet ederiz. Parasını verdik ya! Ekmek, Yağmur, Toprak ile mesafe koyduk aramıza, yabancılaştık. Ölüm’le mesafe koyduk aramıza, Hayat’a yabancılaştık! (Bkz. Ölümden Bahseden Kitap) Ama faturayı teknolojiye ya da kapitalizme kesmeden önce İnsan fıtratı üzerine düşünmek gerekmez mi?
    Eğer 9cu asırda yaşasaydık her şey öyle toz pembe olmayacaktı elbette. Meselâ 40 veya 50 yaşında ölmek normal olacaktı. Babasıyla aynı yaşta olan bir dayının veya bir komşunun ölümü korkutacaktı kızımı. Sıranın yakında kendi babasına, hatta kendisine de geleceğini görecekti, dünyaya bu kadar bağlanmayacaktı. Çürük bir diş, tarlada ayağa batan bir çivi, basit bir iltihap… Antibiyotik satılmayan bir dünyada ölüm postacı kadar yakındı hemen herkese. İhtimal kendinden önce doğmuş ve ölmüş kardeşleri olacaktı. Doğum yaparken ölen anneler kızımın hayat-ölüm tasavvurunu şekillendirecekti.
    Köyün/şehrin en yüksek binası ya caminin minaresi ya da bir kilisenin çan kulesi olabilirdi. Oysa bugün gökdelenler ve alış-veriş merkezleri ile şekillenen görsel hafıza çocuklara en “YÜKSEK” değer olarak PARA’yı ögretiyor. Para kazanmak veya harcamak için göğe küstahça, kibirle yükseliyor kuleler. Eğer 9cu asırda yaşasaydık tevazu, acz ve yakarış ile inşa edilen ibadethaneler köylerin silüetini şekillendirecekti. Bu binalar kredi kartı olsun olmasın herkesin girebileceği, içeride Yaratan ile başbaşa kalabileceği yerler olacaktı.
    (Bkz. Emek ve Kazanç)

  7. Yazan:fatma gökhan Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Her katta bahçe var(!)

    İnsanoğlu yeryüzüne ne kadar tutkuyla bağlanırsa bağlansın, içinde taşıdığı o kutsal bağdan kopamıyor bence. Gökdelenden, apartmandan,betondan kısacası estetikten uzak ortamlardan bıkan insanlar artık tevazu ve toprağı arıyor.
    Galiba bu sebepten 10. katın balkonuna bahçe ve toprağı taşıyor…

  8. Yazan:Barış Tarımcıoğlu Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Mehmet bey, harika yazı için teşekkürler.
    Bir yandan okuyup bir yanda buraya not alıyorum;

    “Avrupanın soyut sanatı bize uyar mı?”

    Bence burada mesele soyut sanatın bir sosyal tepki vs. olarak ortaya çıkışı. Müslüman sanatçının böyle bir derdi olmamış. Birileri istediği kadar “Müslüman toplumlarda sanatçı baskı altındadır” desin, sizin bu yazınız ön-izlemesini ilk okuduğumda da tabiri caizse jeton düşmüştü, “bizimkilerin” hiç böyle derdi olmamış. Bence sadece estetik kodlama üzerinden değil de, sanat sosyolojisini de, karşı cenabdan aldığımız mercek ile okuyup çuvallamışız.

    “İslâm’da sanatçının maksadı etki etmektir, eşyayı göstermek değildir”

    Belki de doğrusu etki etmek değil, etkilenmektir, Allah’ın El-Musavvir ismi cihedinde. Ama önemli olan tesbit Islam sanatının representative olmayışının vurgulanması…Bunu Türk entelijans camiasına anlatmak mümkün mü? Burası kilit bence, sanat eğitiminden bahsedeceksek, Türk toplumu için. Bunu yazıyorum çünkü buraya yazarken bir yandan da gözüm tv’de Ergenokon davasını protesto etmek için Silivri’ye koşmuş sanatçılarımızda. El-Musavvir=>Hayranlık=>Tefekkür=>Non-Representative, çirkin ve kaba heykeller üzerinden metazori sanat eğitimi alan minik Türk bebeleri için kaçınılmaz olarak çok “soyut” kaçacaktır, eğer sizi doğru anladıysam çok önemli bir noktaya parmak basıyor yazınız Mehmet bey…

    siyasî propaganda veya ticarî reklâm panosu gibi olurdu cami duvarları.

    Bu cümle sonucunda kaçınılmaz olarak Vatikan’ın elinde daha çok para olduğunu için katoliklerin kiliselerini, ortodokslara oranla daha “başarılı” süslemeyi başardıklarını fark ediyorum.

    Gecenin bir körü bir daha okumak lazım bu yazınızı Mehmet bey:)

  9. Yazan:fatma gökhan Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Müslümanca sanat görünene bakarak görünmezi “görmek” demek. Sınırlı, adedi belli şeylere, eşyaya bakarak Sonsuz’u, mânâyı görmek demek. Kesret’de Vahdet’i ve Vahdet’de de Kesret’i göSTERebilmektir.

    Mehmet Bey, yazınızda esas dikkat çekmek istediğiniz nokta başka bunu sonuç kısmındaki bu cümlelerinizden okuyabiliyorum.
    Sizin daha önce yazdığınız "ekmek ve kazanç" yazısının altında böyle bir yorum daha mantıklı olurdu fakat madem konu tekrar buraya geldi sormadan yapamayacağım, modern dünyanın çirkinleştirdiği şehirlere alternatif yaşanacak bir yer var mı?
    Soru mantıksız gelebilir belki. Ben bu durumdan rahatsız olan insanların bir yerlerden başlamak adına, 10. kata toprak taşımak yerine, dünyada ne gibi çözümler ürettiğini merak ediyorum doğrusu. Eğer bu konuyu ciddi anlamda takip eden arkadaşlar varsa sorumu özellikle onlara yöneltiyorum.

  10. Yazan:my Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Kesret-Vahdet meselesini Mevlânâ Hazretleri böyle açıklamiş:

    Kesret(=çokluk)teki vahdet(=birlik)i görmeye gayret et.

    • Görünüşte kemend iki kattır. Ama yaptığı iş tektir.

    • Ayaklar, ister iki ister dört olsun, bir yolda yürürler; iki ağızlı makasın da kesmesi birdir.

    • Bez yıkayan şu iki arkadaşa bak, her ikisinin de yaptıkları iş, görünüşte birbirine aykırıdır.

    • Biri bezi suya vurur, öteki alır kurutur.

    • Öteki, yine kuru bezi ıslatır; böylelikle sanki, onlar birbirine zıt, birbirlerine aykırı hareket ederler.

    • Fakat birbirine aykırı görünen, zıt düşen bu işleri yapan bu iki kişinin gönlü birdir. Onlar bir işi yapmaya koyulmuşlardır, onlar birbirlerinden râzıdırlar.

    • Her peygamberin, her velînin ayrı bir mesleği, ayrı bir meşrebi vardır. Ayrı bir yolu, yordamı vardır. Fakat hepsi de kendilerine gönül verenleri HAKK’a götürdükleri için, hepsi de bir yolda, hepsi de HAKK yolundadır.

  11. Yazan:my Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Fatma Hanım,

    “10. kata toprak taşımak” örneğiniz o kadar güzel uydu ki bir roman ya da bir film ismi gibi 🙂

  12. Yazan:my Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Barış Bey,
    Şimdi Müslüman sanatçılar genelde eskinin kopyası ya da abuk subuk “modern” yorumlardan başka bir şey üretemiyorlar. Zannediyorum eskiden Müslüman sanatçılar çok aşkın tecrübeler yaşıyorlardı, metafizik deneyimler diyelim isterseniz. Aşk kitaptan okunan değil bizzat kalpte yaşanan bir şeydi. Gazâlî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, “Ateşin haberini alan değil yanında oturan ısınır” 🙂
    Sanıldığının aksine bu tür tecrübelerin sadece efsanelerde olmadığını düşünüyorum. Bir kaç sene önce başıma garip bir olay geldi. Hem paylaştım hem de herkesin yaşayabilmesi için gerekli fikrî “alet takımını” buraya koydum: Güzellik matkabı.

    Bence burada mesele soyut sanatın bir sosyal tepki vs. olarak ortaya çıkışı. […] Birileri istediği kadar “Müslüman toplumlarda sanatçı baskı altındadır” desin, […], “bizimkilerin” hiç böyle derdi olmamış. Bence sadece estetik kodlama üzerinden değil de, sanat sosyolojisini de, karşı cenabdan aldığımız mercek ile okuyup çuvallamışız.

    %100 haklısınız, Batının kelimeleri ile kendimizi anlatma çabası bize çok zarar veriyor. Müslümanlar zihinlerini, lisanlarını Batının tahakkümünden kurtarmalı. Gelecek bölümlerde değinmeyi düşünüyorum, sizin söylediğiniz gibi Avrupa içinda bazı fikrî, ideolojik, dinsel çekişmeler var. Onların iç dinamikleri diyelim. Bu ilgilenen için bir merak konusu olabilir. Ama SANAT BUDUR diye kimse bize bunu yutturmasın. Sizin tabirinizle “bizimkilerin” hiç böyle derdi olmamış 🙂

    Musavvir=>Hayranlık=>Tefekkür=>Non-Representative, çirkin ve kaba heykeller üzerinden metazori sanat eğitimi alan minik Türk bebeleri için kaçınılmaz olarak çok “soyut” kaçacaktır,

    Esma-ı Hüsna perspektifinden bakmak gerek elbette. Aslında sadece Musavvir değil, sanırım tamamı, bilinen bütün GÜZEL isimlerin Sanat’a ışık tutması muhtemel.

    … kaçınılmaz olarak Vatikan’ın elinde daha çok para olduğunu için katoliklerin kiliselerini, ortodokslara oranla daha “başarılı” süslemeyi başardıklarını fark ediyorum.

    Evet, Vatikanizm başka, Hz İsa’nın (a.s.) yolu başka. Vahiyy’den kopunca ellerinde dünyevî bir ideoloji kaldı. Kimse kusura bakmasın ama bir “din” değil bu. Protestanların ifadesiyle “Vatikan İsa’yı bizden çaldı, onu Coca Cola gibi bir ürün yapıp pazarladı” 🙁

  13. Yazan:Barış Tarımcıoğlu Tarih: Ara 13, 2012 | Reply

    Şimdi Müslüman sanatçılar genelde eskinin kopyası ya da abuk subuk “modern” yorumlardan başka bir şey üretemiyorlar. Zannediyorum eskiden Müslüman sanatçılar çok aşkın tecrübeler yaşıyorlardı, metafizik deneyimler diyelim isterseniz.

    Kesinlikle katılırım, zaten benim “bizimkiler” dediğim sizin yazınızın çerçevesi içinde bir tabir. Buna dayanarak harf inkılabından ya da tanzimattan sonra hiç “Müslüman” sanatçı yetiştirmemiştir bu coğrafya dersem, maksadını aşan bir laf olabilir mi bu? Elbette aşabilir, 20.yüzyılda, T.C vatadaşı bir sanatçı bu noktada kalkıp “kendimi Müslüman bir sanatçı olarak tanımlıyorum” derse elbette bana susmak düşer ancak sizin vurgunuzdan yola çıkarak demek istediğim, belki de bu çağda şu tasavvufi aşkınlığı, hani gavur transandantal der ya, o ba’ab’dan bir tasavvufu sanata hiç yansıtmamış, ya da yansıtamamış. Elbette pek çok 20.yy Türk edebiyatçısı, şairi bu tanıma uymayabilir ama ya görsel sanatlar?

    Mimariyi hiç karıştırmayın zaten, politik bir gövde gösterisi arenasına döner iki dakikada tartışmalar, baksanıza şu çamlıca-taksim-cami üçgenlerine, oradaki tartışmanın mimari sanat kritiği ile ilgisi yok, varmış gibi gözüksede…”İslam eserleri+cami yapımı+ 20.yy ve mimari üzerine” belki de susmak en hayırlısı.

    Sahi, neden 20.yy’da bu coğrafyada hat sanatını “kubik” bir formda yorumlayan Müslüman sanatçı çıkmamıştır? Yanılmıyorsam Abdurrahman Dilipak’ın böyle çalışmaları var ama….

  14. Yazan:my Tarih: Ara 14, 2012 | Reply

    simdi “Müslümanim ve sanatçiyim” diyen insanlar var, çogu bir kadina asik olmadan ask siiri yazan acemi sair vaziyetinde. çogunun yaptigi aslinda islam sanati degil bati sanati.

    mesela bu iki resime bakin:

    resim
    resim
    sanat deyince yok resim yasak miydi, yok ciplak kadin resmi sergiye konur mu konmaz mi?

    Müslümanlarin bu konuda söyleyecek çok sözü var, soyut sanatta “bizimkiler” o kadar ileri gitmisler ki adamlardan bahsetmek için bile 50 tane kitap okuyup 500 saat tefekkür etmek lâzim 🙂

    saka bir yana, Müslüman sanatçilar sanatin hakkini veren yegâne ekip olmus. herkes para vs için sanat yaparken onlar ALLAH rizasi için boyalarini, firçalarini sürmüsler.imza bile atmamislar çogu kez, bazen sadece rumuz kullanmislar alkis degil sevap beklemisler…. düsünmek lazim üzerinde degil mi?

    mimarî diyorsunuz, aslinda o konuya da girmek lazim ama ayaklarimizi saglam basarak. Oleg Grabbar ve Turgut Cansever’in çok ilginç saptamalari var, bunlari derleyip bir makale haline getirmek istiyorum. sizin de kitap tavsiyeleriniz olursa severek okurum.

    muhabbetle

  15. Yazan:çuvaldız Tarih: Ara 16, 2012 | Reply

    Şayet sesin notası yani sözcük yüzyıllar sonra kullanılıyor fakat kelimeler önceki anlamlarımdan farklı anlamlara geliyor olsalardı bu sadece kelimenin ses benzerliğinden öte bir anlam ifade edemez (cool/kul, hot/hat gibi) ve yüzyıllar geçse de arada kilometrelerce mesafeler olsa da hâlâ aynı dili konuşmak ve aynı dilin sözlüğüyle anlatılanı doğru anlamak mümkün olamazdı.

    Evrensellik belki suya dikey düşen damla örneğindeki gibi yeryüzüne paralel dalga dalga büyüyen, yayılan bir halkaya benzetilebilir. Bu şekilde bakınca esen rüzgâr gibi ancak çölde, denizde, buğday tarlasındaki başaklarda, ağaçların yapraklarında görülerek, tarif edilebilir.

    İslam vahiy yoluyla, düşen bir damla, esen bir rüzgâra benzetilerek düşünülürse şayet ardından kımıldatmadığı dal, kum tanesi ve yaprak yaprak açılan dalgalarının da olmaması mümkün değil.

    Donatılmış olduğu vasıflarla, dünyada beşer olarak yaratılışıyla insan da düşen bir damlaya, esen bir rüzgâra benziyor. Nasıl ki damla düştüğü yer ile hem hal oluyorsa, rüzgâr şiddeti nispetince değdiklerinden karşılık buluyorsa insan da öyle.

    İslam inancına göre herkes Müslüman doğar. Herkes İslamdır. Ta ki akıl baliğ olana dek kendisinden bunun farkındalığı dolayısıyla da akisleri (sorumluluğunu taşıması) beklenmez.

    Bakıp, gören, düşünen akleden varlık, varlık alemini, o alemin bir parçası olarak kendini OKUr. Aşikar ve örtülü olanları, OKUyan bilir.

    Yazan aynı, yazılan aynı olduğunda OKUnanın farklılığı ancak zenginlik, aynılığı yavan, tatsız tuzsuz bir kelime olsa da evrensellik.

    Yazıdaki bir tespit çok doğru; Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla “bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Bu insanın icat ettiği herkesin bildiği basit bir formülün üzerine inşa edilmiş, gözle görülüp salt akıl yoluyla anlaşılabilir dışavurumlar olmadıklarının ispatı. Sanattan anlamayan, Müslüman olmayan biri nasıl olur da insan eliyle yapılmış bir eseri görünce İslam’ı okuyabilir? İnsan bilmediği dili konuşamaz, kendisine hitap edilerek konuşulmuş olsa da söyleneni anlamaz.

    İnsanın bildiğini bilmediği dil, hisler dünyası.

    Ne görüyorsunuz İslâmî sanat eserlerine baktığınızda? ..… Bitkilerin toprak ile bağları kesilmiş, bazı yaprakların balık mı yoksa yaprak mı olduğunu bilemiyorsunuz. Özetle tasvir eden şekil ile referansı yani tasvir ettiği şey arasındaki bağı zayıflamış, hatta kopmuş. Zaten sanatçı da bunu istemiş: Biçim ile mânâ arasında bir hürriyet köprüsü kurmuş. Mânâ tasvir edilen cisimde ya da onun resminde değil, mânâ bakanın gözünde (=Aklında). Oleg Grabbar’ın tabiriyle “ifade edilebilecek olan ifade edil-ME-yen ile anlatılıyor”. [2]

    Geldik bir Müslüman için İslam sanatının ne anlama geldiğine. Müslüman olmayan birinin İslam sanatında gördükleri ile Müslüman olan birinin aynı sanatta gördükleri birbirlerinden farklı olacaktır. Biri bildiği bir dil ile koşulduğundan o dili anlayacak ve karşılık verecektir. Diğeri ise bilmediğini bildiği bir dil olduğunu bilmekten öteye gidemeyecek, gözün görebildiği kadarıyla yarım kalmış bir okuma yapacaktır. Her ikisi için de kelimeler aynı fakat mânâlar çok çok farklı; Biri Hindistan cevizinin kabuğunu görüyor ve tanımlamaya çalışıyorken diğeri suyunun da meyvesinin de tadına bakmış damağında; dimağında, ruhunda kalan lezzetin tarifine koyulmuştur bile; SOYUT sanat!

    Herkes nefret, sevgi, mutluluk, huzur, vb. duyguların varlığından haberdar. Fakat hiç kimse bu duyguları yaşamadan bilemez. Yaşadığında da bu duyguların tarifinin kıyısına bile yanaşmadan sadece dışardan gözlemlenerek yapıldığı kadar kolay olmadığını bilir. İslam, teslim olma. Hepimiz teslim olmak, teslimiyet konusunda az çok bir şeyler bilir bu duyguyu dilimiz döndüğünce tarif etmeye çalışırız. Bu bilgi kendi tecrübelerimize ve gözlemlerimize dayanır. Gerçekten teslim olmuş, olabilmiş biri kendi gibi damdan düşmüş olanın, kokusunu, rengini, izini bilir, aşinadır.

    Müslümanın sanat ile kuracağı münasebet de Müslümanca olacaktır; bu münasebet seküler olamaz.

    Pek çoğumuzun tekrar ve aynılık olarak gördüklerimizin aslında birbirlerinin aynısı olamayacak kadar sonsuz bir zenginliğe işaret ediyor olduğunun belki de farkında değiliz. Bu görebilene aşikar ya da gizli bir doktirin midir bilemem.

    Pek çok Müslüman olmayan filozofun, edebiyatçının eserini okuyan Müslüman onlarda da muhakkak ki İslam izi bulacaktır.

    İnsanın doğru tarifini yapamadığı çoğumuzun bildiğini sandığı ama bilmediğinin farkında bile olmadığı bir dilin iç kıvranmaları. Önünde, sonunda gönül gözüne sızacak bir yol, çatlak arayışın doğuma benzer sancıları. İnsan eliyle yapılan/üretilen pek çok eseri bu arayışın eskizleri olarak tanımlamak mümkün. Sanat, en kısa ve öz tanımıyla bir Yaratış’tır. İnsan yaratılmış olduğunun farkına varıp, Yaratanını bildiğinde ancak akıl baliğ olacaktır. Ve ancak ondan sonra bilmediğinin farkına vardığı dili öğrenecek ve o dili yaşamaya başlayabilecektir. Mecazen, yukarıdan aşağı deryaya, toprağa düşen damlanın onunla hemhal olması gibi; Evrensellik! İnsan da içine düşenlerle, kendi içine düşebildikçe, düşenleriyle, düşebildiği yerle(yerel/kişisel) hemhal olup tekrar düşebilecek kadar kabı nispet ve niteliğince birikiyor, mümkünse ya sızıyor ya da taşabilecek kadar çoğalıyor.

    KUN emrini görmedik ama o emirle halk edilmiş olanlara bakarak o emri öğreniyor ve biliyoruz.

    Müslümanca sanat görünene bakarak görünmezi “görmek” demek. Sınırlı, adedi belli şeylere, eşyaya bakarak Sonsuz’u, mânâyı görmek demek. Kesret’de Vahdet’i ve Vahdet’de de Kesret’i göSTERebilmektir. Müslümanca sanat özünde bir Kainat okuma klavuzu. Kur’an’da defalarca karşımıza çıkan “görmez misiniz? İman etmez misiniz?” şeklindeki tecahülü ârif sanatına bir cevap. “Lebbeyk” gibi. “Gördük, elbette gördük ve iman ettik” demenin en güzel yollarından biri. Ama Müslüman sanatçı bencil değil. Kendisini kurtardığı gibi diğer insanlara da hizmet etmek istiyor. Sanatının sadakasını veriyor. Bu açıdan bakıldığında İslâm sanatı bir göz terbiyesi aynı zamanda. Henüz tefekkür etmemiş, kâmil imana kavuşmamış olanlara yol gösteriyor. Zira Müslüman sanatçı sadece bireysel olarak O’na yönelmiyor, hidayete vesile olacak renkleri, şekilleri kulların nazarlarına veriyor. Kâh bir Kur’an sayfasının köşesinde, kâh bir cami duvarında. Hat, Ebru… Bütün İslâm sanatları gözlerimizi terbiye eden birer mürebbi gibi.

    Tezyin, bezeme. Dünya koca bir tablo gibi düşünüldüğünde güney sıcak, kuzey soğuk ve bunlara bağlı bitki örtüsü, hava şartları, yiyecekler, insan renkleri vs. Şekil, renk, muhteva vb. açısından bakılırsa her bir parça her yerde. Tezyindeki tekrara, çoğaltılmaya müsait boşluğu dolduran birim. Dünyayı kuşatan, saran “olmazsa olunmaz boşluk” diye bildiğimiz kucak. Parçaları birbirine bağlayabilmek üzere ihtiyaç duyulan hürriyet alanı, bir tablonun bütününü görüp resmin anlamına vakıf olabilmek için ihtiyaç duyulan geri çekilme mesafesi.

    Şayet İslam’da resim(portre) yasak olmasaydı Müslüman bakışlarını, ilgisini dekordan esirger miydi ya da esirgeyebilir miydi?

    “Sen Van Gogh’un ayçiçeklerine baktığında tohumundan yağ çıkartılan bir bitki mi görüyorsun yoksa Van Gogh’u mu? Baktığı eşyada sadece eşya görmek bir maharet değil. Bunu hayvan da yapıyor. Bu et-göz ile yapılan bir görmedir. Mühim olan Sanat’a bakarak Sanatçı’yı görmek değil midir? İşte bu insana ait göz ile görülebilir. Hayvan ve bitkiler bu gözden mahrumdur.” (Bkz. Derin Göz kitabı)
    * *
    Yani bizim sanatımız bakılan değil “okunan” bir sanat. Ve bunun böyle olması bir rastlantı değil, Kur’an okuyan her insanın kendi başına dahi keşfedebileceği kadar aşikar bir gerçek. …

    Evrensellik şemsiyesi altına sıkıştırılıp insanın sadece DNA’sıyla değil mânâ kodlarıyla da oynanınca insan artık kendisini saran, dünya denen O’nun tezyin(harflerin yerleriyle oynayınca; ziynet) sanatının eserlerine baktığında Picassonun kübik formlarını görüyor.
    Bu boş bakışlar mesnevide geçen Rum ve Çinli ressamların kıssasını anımsatıyor. Padişahın gördüğü taklide göz, kafa yorarken perdeyi ve perdenin ardındakileri unutuvermiş olduğu hissine kapılıyor insan.

    Taklit sanat(?) bakanı özgür bırakmadığı için kâmil bir sanat değildir.
    * *
    “Tabiat aynı anda beş duyuya hitap eder. Oysa taklitçi sanat ancak bir duyuyu aldatabilir. Bu sebeple kendini taklit rolüne hapseden bir sanat sürünerek bir fili taklid etmeye çalışan solucana benzer. Taklitçi sanat gerçek canlılığın yerine ancak Hayat’ın bir karikatürü olabilir!”

    Sonuç olarak sizinle tamamıyla hemfikirim;

    Müslümanca sanat özünde bir Kainat okuma klavuzu.

    Gözler terbiye olunca bilmediği dili öğreniyor ve OKUmayı söküyor olmalı! Bir lisan bir insan, güzel lisan güzel insan ya da tam tersi 🙂

  16. Yazan:@alfabc Tarih: Ara 18, 2012 | Reply

    ve islam sanatında araç / amaçlardan çamlıca camisi’ nin estetik kaygılarına uzanılır; http://t.co/8dEiwHJr

  17. Yazan:ruhan Tarih: Ara 20, 2012 | Reply

    İnsanlar kendilerini bir şekilde ifade etmek isterler.Kuran’da manevi sırlar, ruhani duygular kapağını açtığınız an benliğinizi sarar.Rahmetli annemin fevkalade güzel tezhiplerle süslü el yazması bir Kuran’ı vardı .Süsleyen zatın uhrevi duygularını motiflere baktıkça sanki hissediyordum.Maalesef çalındı.Çok üzülmüştük .Bende olsaydı bu güzel yazınızdan dolayı size verirdim.Tüm fikirlerinize katılamıyorum maalesef.Ben de resim yapmaya çalışıyorum.Eğer kopye bir resim çalışmıyorsanız,Allah izin vermezse elinize fırça bile alamıyorsunuz.Ben dua ederim ve Allah’tan yardım isterim.Bazı resimlerimde ben yapmayı düşünmediğim halde fırçamın hareketlerin den semazenler,kuşlar çıkıverir. Ya söylemek istediğinizi iyi anlamadım,Van Gogh için farklı düşünüyorum.İrislerindeki ve gökyüzündeki fırça darbelerindeki çılgın hareketler ancak Allah’ın izniyle olur.Objeleri aynen kopye edenler için size katılıyorum.Ben tezhiple resmi mukayese edemem.Tezhip sabır işi,tanrının her kuluna nasip etmeyeceği çok zor bir sanat. Şimdilerde eski teshipler kopye edilmekte.Birbirine benzemeyen renk ve desenlerle yapılmış olanlar bende heyecan yaratır.Tarihte baktığımız zaman İslami eserlerin en güzel örneklerinin Türkler tarafından oluşturulduğunu görürüz .Örneğin Taç Mahal,Kütahya çinileri,muhteşem teshiplerle süslenmiş ,matbu olmayan, el yazması Kur’anı kerimler,çeşitli sanat eserleri…Sizin böyle bir yaklaşımınız bana bunları düşündürdü Kaleminiz güçlü,araştırmalarınız derin ve aydınlatıcı.Sizi kutluyorum.

  18. Yazan:çuvaldız Tarih: Ara 23, 2012 | Reply

    kaçırılmaması gereken bir sohbet
    http://www.hilaltv.org/yeni/izle.php?id=9212

    http://www.hilaltv.org/yeni/izle.php?id=9213

  19. Yazan:Teknoloji Tarih: Nis 7, 2013 | Reply

    Gerçekten çok güzel bir konuya değinmişsiniz. İslamda sanat ve sanatçının değerini aslında örneklere bakarak anlayabiliriz. Uzaklara gitmeye gerek yok kapının önüne adım atsak kafamızı nereye çevirirsek çevirelim Osmanlı’nın Selçuklu’nun kısacası İslamın eserlerini görebiliriz. Bütün bu eserlerin kıymetini bilme ve bildirme temennisiyle…

  1. 8 Trackback(s)

  2. Ara 19, 2012: YAKINDA : İslâm sanatı ve matematik
  3. May 8, 2013: YAKINDA: Susarak anlatmak
  4. May 20, 2013: Soyut görme: Teori ve Pratik(1) – Picasso
  5. Haz 21, 2013: Güzel eşya ve güzel ahlâk
  6. Ağu 2, 2013: İslâm Sanatı (Sidi İbrahim/Titus Burckhardt)
  7. Eyl 24, 2013: İslâm’da Mimarî ve Şehircilik(4): Mimar Olmak, Mutlu Olmak, Tatmin Olmak…
  8. Eyl 25, 2013: Soyut görme: Teori ve Pratik(8) – Giuseppe Tornatore
  9. Eyl 27, 2013: İslâm’da Mimarî ve Şehircilik(5): Mimarın fikri ve zikri

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin