RSS Feed for This Post

Sanat’ın amacı ve Henri Bergson: Sanat’ta Ayrıntı(9)

Sanat’ın amacı ve Henri Bergson: Sanat’ta Ayrıntı(9)Sanat’ın amacı ve Henri Bergson: Sanat’ta Ayrıntı(9)Din, Bilim ve Sanat’ın kavşağında hayret uyandırıcı düşünceler

Sunuş: İnsan gözünün daha verimli kullanılmasını konu alan Sanat’ta Ayrıntı dizisi bu bölümle sona eriyor. Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i gören bir Derin-Göz olduğunu ve bu Göz’ü kullanmanın yollarından birinin sanat olduğunu anlattım, benim gibi, sanatçı olmayan sıradan insanlar için kestirme yollarını gösterdim.

Ancak bu son yazı bir nokta değil sadece bir virgül. Sanat konulu yazılara devam etmek istiyorum. Daha önceki bölümlerde Leibniz’e, Escher’e ve İslâm sanatlarına da yer vereceğimi duyurmuştum. Bu arayışlarım netice olarak içinde yaşadığımız teknolojik ve ekonomik dünyalara eklemlendi. Derin İnsan  ile beraber sitede tartıştığımız en önemli meselelerden biri oldu Sanat. Bunun için gereken önemi ve zamanı ayırmak gerekiyor. Güzel’in kapısı Aşk’a , Aşk’ın kapısı ise İyi’ye açılıyor. Bu eklemlenme üzerindeki perdeyi Kuşların sırrı isimli 7ci bölümün ortalarında birazcık olsun kaldırmayı (yorumcularla birlikte) başardığımızı zannediyorum. Zira önceki bölümlere yazılan yorumların katkısı büyük oldu.

Gerçek şu ki Güzel’i günlük hayatın, siyasetin ve ahlâkî kaygıların uzağına itmek hem Sanat’ı hem de İnsan’ı yıpratan “ölümcül” bir hata. Sanat-Güzel-Aşk-Erdem eklemlenmesi şu an için görebildiğim tek umut ışığı. Kendi icatları altında ezilip kalmış olan insanlığın bunalımlı dönemlerinden çıkışı için tek yol.

Dediğim gibi arayışlarım sürüyor. Hegel, Kant ve Platon’un Güzel- Sanat ilişkisi üzerine yazdıkları yeni kesişimlere ve çağrışımlara vesile olduğundan ikinci bir yazı dizisine başlamayı daha uygun buldum.

Bu son bölümü Fransız düşünür Henri Bergson’a ayırdım. Çünkü okuyacağınız bu metin Sanat’ta Ayrıntı yazı dizisine yön veren temel metinlerden biri. Çünkü aynı zamanda bu metin belki de Batı felsefesinde Sanat’a dair yazılmış onca kitabın  içinde en özlüsü, en derini. O kadar içten, o kadar şiirsel yazılmış ki açıklamaya, yeni cümleler yapmaya ne lüzum ne de imkân var.

Bildiğim kadarıyla Sanat’a ya da Güzellik’e adanmış bir eseri yok Bergson’un. Ancak Le Rire (Gülme) isimli eserinin 115inci sayfasında (ve eserden biraz kopuk olarak) başlayan bir bölüm var ki insanın içini titretiyor. Bu kısmın Türkçesini aradım internette ama bulduklarım FAZLA “objektif” çeviriler oldu. Bu çeviriler Bergson’un hissiyatını bilgiye çeviriyor ve Bergson’u Bergson yapan şeyleri yani Sezgi, Zaman, Hareket’i okuyucuya aktaramıyor. Tıpkı rengârenk bir topun gölgesinin gri olması gibi metnin şiirsel güzelliği de bilim-mantık duvarındaki  izdüşümünde bütün renklerini kaybediyor.

Aslında felsefe çevirisi yapmak oldukça zor bir şey. Bergson’u çevirmek ise şiir tercümesiyle felsefe tercümesinin zorluklarını bir araya toplayan bir iş. Bu bakımdan benden önce Bergson çevirenleri eleştirmeme rağmen ben de yetersiz kalabilirim. Başarılı olduğumu nasıl bileceksiniz? Eğer bu çeviriyi okurken kelimelerin sizi bir mızrap gibi çaldığını, size ait bazı güzellikeri titrettiğini ve size bunların varlığını idrak ettirdiğini hissederseniz başardım demektir. Bu çeviriyi okurken bilgilenmenizi değil haz duymanızı umud ediyorum. En sevdiğiniz müziklerden birini dinlerken aldığınız haz gibi bir şey meselâ…

Sanat’ın amacı, Henri Bergson, (Le Rire, sayfa 115-120)

Sanat’ın amacı nedir? Eğer Hakikat dosdoğru gelip hissiyatımıza ve şuurumuza çarpmış olsa, eğer çevremiz ve kendimizle doğrudan iletişime girebilmiş olsak, zannederim Sanat faydasız olurdu ya da hepimiz sanatçı olurduk çünkü ruhumuz Kâinat’ın musikîsi ile sürekli bir Tevhid halinde titrerdi.

Hafızamızın yardım ettiği gözlerimiz Mekân’ı oyar, taklidi imkânsız tablolar kesip çıkarırdı. Bir bakışta İnsan bedeninin canlı mermerinden  ilkçağ heykelleri kadar güzel heykel parçaları yakalardı. Ruhlarımızın derinliğinde kimi zaman neşeli, çoğu zaman da hüzünlü ama hep özgün bir müzik duyardık… iç yaşamımızın sürekli ezgisini… Aslında bütün bunlar bizim etrafımızda, içimizde ama hiç birini ayrı ayrı hissetmiyoruz.

Bizimle Tabiat arasında… hayır! Bizimle şuurumuz arasına bir perde girmiş. Sıradan insanlar için kalın bir perde, sanatçı ve şair için ince, neredeyse saydam bir perde. Hangi peri kızı dokumuş bu perdeyi? Bir tuzak mı? yoksa iyilik için mi dokunmuş? Yaşamak gerekiyor ve yaşam çevremizi sadece ihtiyaçlarımız doğrultusunda hissetmemizi gerektiriyor. Yaşamak eylem demek. Uygun tepkiyi vermek amacıyla hissetmek, faydası ölçüsünde hissetmek çevreyi. Öteki hislerin karanlıkta kalması ya da bize “karartılmış” biçimde ulaşması gerekiyor.

Bakıyorum, gördüğümü sanıyorum, dinliyorum, duyduğumu sanıyorum, kendimi inceliyorum ve kalbimin derinliklerini okuduğumu sanıyorum. Oysa gördüğüm ve duyduğum sadece hislerimin beni yönlendirmek üzere dış alemden süzdüğü bilgiler. Kendim hakkımda bildiklerim yüzeysel, ancak eyleme dönüşebilecek olanlar. Yani hissiyatım ve şuurum bana Hakikat’in sadece faydalı ve basitleştirilmiş bir kısmını aktarıyorlar. Bana açtıkları pencerede faydasız olan her şey silinmiş, faydalı benzerlikler abartılmış, yaşantımın ilerleyeceği yollar önceden çizilmiş.

Bunlar, tüm insanlığın benden önce üzerinden geçtiği yollar. Çevremdeki şeyler onlardan fayda  sağlayabilmem için sınıflandırılmış. Renklerden, biçimlerden çok bu sınıflandırmayı görüyorum baktığımda. Şüphesiz insan bu noktada hayvandan üstün. Bir kurdun gözünün koyun ile keçiyi birbirinden ayırd etmesi küçük bir ihtimal. Çünkü her ikisi de yakalaması kolay, yemesi lezzetli birer av. Biz koyunu keçiden ayırabiliyoruz. Ama bir keçiyi bir başka keçiden ayırabiliyor muyuz? Varlıkların tekilliğini görmek bize fayda sağlamadığı müddetçe görmüyoruz. Bir insanı diğerlerinden ayırd ettiğimizde bile o insanın kendine has oluşunu, tekilliğini yani o yüzü oluşturan renklerin ve şekillerin özgün uyumunu hissetmiyoruz. Bütün gördüğümüz o yüzün diğerlerine göre ayırd edici yanları, bir kaç detay, hepsi bu.

Özetle varlıkları görmüyoruz, üzerlerine yapıştırılmış etiketleri okumakla yetiniyoruz. Fayda kökenli bu eğilim lisanın etkisiyle daha da kuvvetleniyor. Zira özel isimler hariç kelimeler adlandırdıkları şeye dair en yaygın, en sıradan yönleri işaret ederler. Bu sebeple kelimeler varlıklar ile aramıza sızıyor ve şekli gözlerimizden saklıyor. Tabi o şekil daha önce o kelimeyi oluşturan ihtiyacın arkasına saklanmadıysa.

Sadece varlıklar değil kendi ruh halimiz de bizden saklanıyor, en mahrem, en kişisel, en özgün yaşanmış olan yönleri… Aşk ya da nefret hissettiğimizde, neşeli ya da hüzünlü olduğumuzda gerçekten şuurunda olduğumuz bizim duygularımız mı? O duyguları mutlak biçimde bizim duygularımız yapan binlerce küçük ayrıntı ve içimizdeki binlerce titreşim? Eğer öyleyse hepimiz romancı, şair ve besteci olmalıyız.

Ne yazık ki çoğu zaman kendi ruh halimizden sadece dışa vuranı görüyoruz. Yani bize dair olan kısmını yitirmiş, anonim olmuş, dilin ifade edebileceği kadarını, hemen her insan için aynı olanı… Bu sebeple kendi özelliklerimiz de dahil bütün özellikleri, tekillikleri ıskalıyoruz. Umumî şeyler ve simgelerle etrafı sarımlış bir arazide hareket ediyoruz. […] Varlıklarla kendimiz arasındaki bir geçiş bölgesinde yaşıyoruz. Varlıklara yabancı, kendimize yabancı.

Fakat Tabiat yavaş yavaş ruhları yaşam ile aralarına mesafe koymaya davet ediyor. Ama bu mesafe koyuşu felsefede olduğu gibi bilinçli, kasıtlı, sistemli bir geri çekiliş olarak düşünmüyorum. Doğuştan gelen, hissiyatın veya şuurun yapısına işlemiş, kendini anî olarak gösteren bir görme, duyma ve düşünme biçimini kasdediyorum. Bu mesafe koyuş bir kopma biçimini alıp kâmil bir hâl almış olsa dünyada kimsenin görmediği bir sanatçı ruhu çıkardı ortaya. Bütün sanatları mükemmel bir şekilde icra eder ya da hepsini birden tek bir sanatın potasında eritirdi. Bütün varlıkları ilk yaratılış saflıklarında hissederdi. Sadece renkleri ve şekilleri değil varlığın içsel hayatına dair olan devinimleri de. Ama bu Tabiat’tan çok şey istemek olurdu. Aramızda sanatçı olanlar kazayla oldular ve Tabiat perdenin sadece bir kenarını kaldırdı. Hissiyatı ihtiyaçlara bağlamayı unuttuğu nokta sadece tek bir yönde.[…] İşte sanatsal yeteneklerin çeşidinin kaynağı. Filanca sanatçı renklere ve şekillere bağlanacak. Çükü rengi renk için seviyor, şekli şekil için. Sanatçı onları kendileri için hissediyor, kendisi için değil.

Varlıkların özünü renk ve şekil penceresinden görüyor ve bize de hissettiriyor bunu yavaş yavaş. Evvelâ belli bir ahenk olmuyor. Bir an için olsun gözümüz ile varlıkların Hakikat’i arasına girmiş olan önyargılarımızdan kurtuluyoruz. Sanatçı böylece Sanat’ın en yüksek emelini gerçekleştirmiş oluyor: Tabiat’ın Hakikat’ini göstermek!

Kimileri kendi içlerine kapanıyorlar. Derinlerde, içerilerde en sıradan, en alışılmış kelimelerin arkasında ruhlarının en saf, en katıksız hallerini arıyorlar. Sonra bizi kendimizin derinliklerine daldırabilmek için, kendilerinin gördükleri bir şeyi bize göstermek için dahiyane bir şey yapıyorlar: Kelimeleri özel bir ritim ile dizerek lisanın ifade etmeyi öngörmediği anlamlar üretiyorlar.

Başkaları daha da derine iniyorlar. Kelimelerin güçlükle ifade edebildiği sevinçlerin, hüzünlerin de altında, sözlerle hiç bir ortak yanı olmayan, insana duygularından daha yakın bir şeyi, hayatın ritmini, nefes alışını, yaşayan kanunlarını, insandan insana değişen bunalımları, coşkuları, pişmanlıkları ve umutları yakalıyorlar. Derinlerden çekip çıkardıkları ve ısrarla vurguladıkları bu müziği adeta dayatıyorlar bizim dikkatimizin odağına. Yoldan geçenlerin sokakta dans eden bir grubun dansına istemeden dahil olması gibi bizi bu müziğe dahil ediyorlar. Bu sayede ta içimizde, en derinde titreşmeyi bekleyen bir şeyleri yerinden sarsmamızı sağlıyorlar.

İster resim olsun isterse heykel, şiir ya da müzik, Sanat’ın amacı Hakikat’i görebilmemiz için faydalı şeylerin perdesini aralamak. Toplumun, geleneklerin kabul ettiği simgeleri, Hakikat’i bizden saklayan ne varsa kenara itmek ve bizi Hakikat ile karşı karşıya getirmek.

Sanat’ta realizm ve idealizm tartışması bir yanlış anlaşılmadan doğmuştur. Hiç şüphesiz Sanat sadece Hakikat’in dolaysız olarak görünmesidir. Ama hissiyatın bu saflığı alışkanlıklardan kopmayı, hissiyatın veya şuurun faydacı bakıştan doğal olarak uzaklaşmasını ve Hayat’ın madde dışında, bir mânâ olarak anlaşılmasını gerektirir. İdealizm dediğimiz de budur. Kelimelerin anlamlarıyla oynamadan söyleyebileceğimiz şey şudur ki realizm eserde, idealizm ruhtadır. Hakikat ile bağlantıya girilmesi ise ancak idealizmin güçlendiği, ilerlediği ölçüde olacaktır.

Çeviri notları:

  • 1) Bu metinde “Ruh” kelimesi daha çok İslâm’daki nefs gibi değerlendirilmeli. Bergson’un Fransızca metninde kullandığı “âme” hem ruh hem de nefs yerine kullanılır. Ruh ve nefs kelimeleri gerek batı aleminde gerekse İslâm alimlerince kaleme alınmış kimi eserlerde Yunanca İncillerdeki veya İbranice Eski Ahit’teki karşılıklarının (ψυχή psüke, נפׁש – nefes) tercümesi olarak kullanılıyor. Nefs genellikle canlı kalmamızı sağlayan hayvanî dürtüleri, yaşamsal ihtiyaçları ifade ederken ruh İnsan’ın Ahiret’e dönük olan, dünyada bulunduğu müddetçe gurbet hissi duyan yanını ifade eder. (ALLAH’ın “Ruh’undan üflediği”)
  • 2) Fransızca’da “sens-” kökünden türetilen kelimeler hem anlam, hem mânâ, hem hissiyat (5 duyu) hem de yön anlamına gelebilir. Metinde Bergson bu kelimeleri nispeten net, açık bir anlamda kullanıyor. Yine de Fransızca orjinalindeki güzelliği Türkçe’ye aktarmak mümkün olmadı. (Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin ifade ettiği üzere mânâ ALLAH’a kavuşmaya, Vuslat’a ermeye mani olan Ben’liği sıyıran, Ben’i Kendim’den ayıran şeydir.)

Trackback URL

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:Mehmet Emin Yıldırım Tarih: May 10, 2010 | Reply

    Usta kalemine sağlık,

    His; ilmel yakin halinin astrolojik düzlemdeki geçiş evrelerinde açığa çıkması ile gelişen bir sezim

    Nefs; sınır tanımaz benlik, öncülük, varlığın varolanlardaki tatbikat alanı

    Akıl; ilim geçişinin kontrol mekanizması

    Tabii İstekler; fiziksel ihtiyaçlar, limbik sistemin meziyetleri

    Ruh; tabii isteklerin ve nefsin akıl yardımıyla biçimlenmesi ile ortaya çıkan hal

    Şuur; bu ruh halinin ilmel yakin ile hissetiklerini tecrubi eyleme geçirip, aynel yakin (tecrubi eylem, ilmel yakin üstüne) ile mutlak bilgi haline getirmesi biçimi

    Yakin elde edimlerinde; ilim ayrılığında (ilmel yakin) kavramların netleşmesi ve ancak edebiyattan bu sonuçla ulaşım sağlanması gerekliliği olduğu için literatürte karışıklık yaşananlarını açımlama gereği duydum. Yazıyı bir de böyle okuyabiliriz.

    Yazılarınızı takip ediyorum. Tekrar teşekkürler…

  1. 10 Trackback(s)

  2. May 10, 2010: Maymunist imanla nereye kadar? : Derin Düşünce
  3. Aug 10, 2010: Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ’sız Maneviyat : Derin Düşünce
  4. Sep 18, 2010: İnsan aklı Zaman’ı anlayabilir mi?(2) : Derin Düşünce
  5. Nov 22, 2011: Kötülük’ten Güzellik çıkar mı? – C.Baudelaire’in şiirleri, O.Dix’in gravürleri : Derin Düşünce
  6. Oct 1, 2012: Manevî Enerji - Energie Spirituelle (Henri Bergson) : Derin Düşünce
  7. Dec 19, 2012: Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
  8. Nov 12, 2013: Mutluluk ve Tatmin
  9. Mar 4, 2015: Mutluymuş gibi yap, yanında bir kadın varmış gibi
  10. Aug 3, 2015: Resim sanatındaki Hakikat / Jacques Derrida
  11. Aug 3, 2015: Niteliksiz adam(4): Sen insansın, homo-economicus değilsin!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin