Martı Jonathan Livingston / Richard Bach »
By Katrin Baskiotis on Ara 11, 2014 in İnsan, Kitap Alıntısı | 0 Comments
“… Martı Jonathan Livingston, öteki martılar gibi günlük, sıradan bir hayat sürmek; salt yemek arayışı içinde yaşamak istemez. Yapabileceklerinin sınırını arayan, sürüdekilerden farklı, sıra dışı bir martıdır. Bir gün tek başına uçarken “uçmak”ın ne olduğunu düşünmeye başladı ve hiçbir martının denemediği şekilde uçmanın gizlerini öğrenmeye koyuldu. Daha önce bu tür bir tecrübeyi hiçbir martı yaşamadığı için hareketlerinde acemice davranıyordu ve vücuduna zarar veriyordu; ancak Jonathan, buna hiç aldırmıyordu. Tek amacı öğrenmek ve özgürlüğünün tek hükümdarı olabilmekti.
Öncelikle “yavaş uçuş”u denemişti; fakat bu, düşündüğünden daha zordu. Kanatlarını zorluyor, rüzgara karşı gelmeye çalışıyordu; ancak bir türlü başarılı olamıyordu. Her denemesinden sonra sulara düşüyordu.
Tecrübesizliği ve daha önce hiçbir martının bu tür denemelere girişmemiş olmasının aklına getirdiği soru işaretleriyle baş etmeye çalışırken, ne utanıyor ne de gocunuyordu. Zira sürüsündeki diğer martılar kendisini görse muhakkak ki onunla dalga geçeceklerini ve hatta ona kahkahalarla güleceklerini biliyordu. Bu durum onu yıldırmaya yeterli olamazdı. Bir kere aklına bir soru gelmişti ve bunun cevabını bulana kadar çabalamaya devam edecek kadar akıllıydı …”
… Bu konuda okumak için…
Güzel olan ne varsa İnsan’ı maddî varoluşun, bilimsel determinizmin ötesine geçirecek bir vasıta. Sevgilinin bir anlık gülüşü, ay ışığının sudaki yansıması, bir bülbülün ötüşü ya da ağaçları kaplayan bahar çiçekleri… Dinî inancımız ne olursa olsun hiç birimiz güzelliklere kayıtsız kalamıyoruz. Etrafımızı saran güzelliklerde bizi bizden alan, yeme – içme – barınma gibi nefsanî dertlerden kurtarıp daha “üstlere, yukarılara” çıkaran bir şey var. Baş harfi büyük yazılmak üzere Güzel’lik sadece İnsan’a hitab ediyor ve bize aşkın/ müteâl/ transandan olan bir mesaj veriyor: “Sen insansın, homo-economicus değilsin”.
İşte bu yüzden “kutsal” dediğimiz sanat bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısı olmuş binlerce yıldır. Tapınaklar, ikonalar, heykeller insanları inanmaya çağırmış. Ancak inancı ne olursa olsun bütün “kutsal sanatların” iki zıt yola ayrıldığını, hatta fikren çatıştığını da görüyoruz:
- Tanrı’ya benzetme yoluyla yaklaşmak: Teşbihî/ natüralist/ taklitçi sanat,
- Tanrı’yı eşyadan soyutlama yoluyla yaklaşmak: Tenzihî/ mücerred sanat.
Kim haklı? Hangi sanat daha güzel? Hangi sanatçının gerçekleri Hakikat’e daha yakın? Bu çetrefilli yolda kendimize muhteşem bir rehber bulduk: Titus Burckhardt hem sanat tarihi hem de Yahudilik, Hristiyanlık, İslâm, Budizm, Taoizm üzerine yıllar süren çalışmalar yapmış son derecede kıymetli bir zât. Asrımızın kaygılarıyla Burckhardt okyanusuna daldık ve keşfettiğimiz incileri sizinle paylaştık. Buradan indirebilirsiniz.
Sen insansın, homo-economicus değilsin!
Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz Adam, James Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor. Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…
Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.






“… Ama tabiatına güvenim yok; fazla insan sütü emmişsin, en kestirme yoldan gidecek yürek yok sende. Yükselmek istemesine istiyorsun; içinde hırs yok değil; taş gibi de bir yüreğin olmalı yanında, o yok sende. Can attığın şeyi namusunla, suya sabuna dokundurmadan elde etmek istiyorsun. Hem dalavere yapmayacaksın, hem de hakkın olmadan tahta oturacaksın. Sen kalk gel buraya, gel ki var gücümü söz edip akıtayım kulaklarından içeri […] 

















“… Kararların ürünü olarak yalnızca maddi, teknolojik ve biyososyal varlık düzeyleriyle sınırlı olan bir bina, teknolojik muvaffakiyetlerin bir ürünü olmaktan öteye geçemez ve bir mimari eser hüviyetini kazanamaz. Çünkü mimari varlığın bütün yönlerini kucaklayan bir disiplindir… Mimari beşeri çevrenin bütünüyle yani varlığın bütünüyle alakalı problemleri çözen bir sanattır. Zira İslâm’daki tezyinilik, aşkın (transcendental) kozmolojik idrakin objektif varlık üzerine, inşa edilen dünya üzerine yansımasıdır… İlave alabilen kümülatif birliği oluşturan aşkın, tezyini tektonikler İslâm mimarisi ve sanatının üslüp özellikleridir.