Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Her başarılı diktatörün arkasında bir Batı ülkesi vardır! »

diktatorMısır’daki darbeyi kınayamadı demokrasi şampiyonları. Ne Avrupa ne de ABD adam gibi tavır koyamadılar. Aslında şaşıracak bir şey yok. Her başarılı diktatörün arkasında bir Batı ülkesi vardır. Batı ülkeleri diktatörleri severler çünkü halkın nefret ettiği bu adamlar bol bol silah alır ve Batı istihbaratına gebedir. Çoğu diktatörün güvenliği CIA gibi batının gizli servisleri tarafından sağlanır. Karşılığında diktatör onlara ülkenin yeraltı zenginliklerini verir. Yani diktatörler Batının sömürge valileridir.

Örnek? Saddam’a yıllarca destek olan ABD, Almanya, Fransa ve Britanya. Halepçe katliamında Kürtlere atılan bombaları üreten fabrika “made in germany” idi. Atan uçaklar ise Fransız Dassault firmasının Mirage tipi jetleriydi. Pilotlar Fransa’da eğitim görmüştü. Arap sonbaharının starlarına bakın isterseniz. Libyalı diktatör Kaddafi meselâ. Eski Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy’nin seçim kampanyasını finanse etti. Fransa’dan istihbarat ve silah desteği alarak yıllarca ayakta durdu. Tunuslu Ben Ali de öyle. İşkence tezgâhlarında can veren direnişçileri yakalatan elektronik sistemler fransız malıydı ve fransız teknisyenlerce destek veriliyordu. Güney Amerika’da Şili’de onbinlerce insanın kanına giren Pinochet Londra’nın koruması altındaydı. Komşu ülke Arjantin’de 1976’dan 1983’e kadar halkın anasını ağlatan cunta Fransa himayesindeydi. Mısır’daki darbeyi tebrik eden Suudi Arabistan Washington’un himayesinde. Mali’ye bakın ya da Nijerya, Çad, Sudan…
Altın, petrol ve muazzam uranyum yatakları olan bu ülkelerde milyonlarca insan açlıktan öldü. Nasıl oluyor? Diktatörler herşeyi Batıya verdikleri için halka bir kuru ekmek kalmıyor. Mısır’da Mursi iktidara geldikten kısa bir süre sonra yaptığı kanunlarla petrol tekellerini rahatsız etmişti. Darbeyle devrilmesi ve batının buna alkış tutması raslantı mı?

Peki hani batı demokrat idi? Hani demokrasiyi destekliyordu? Yalan. Yok böyle bir şey. Gerçek şu ki demokrasi bir değer değil, adalet, iyilik, vicdan gibi bir şey değil. Demokrasi sadece fiziksel çatışmaları önlemek için bir teknik. Bir ateşkes yöntemi. (Bkz. “Banka Ordudan Tehlikelidir!” isimli e-kitap) Asırlarca mezhep savaşı, sınıf kavgası, dünya savaşı derken adamlar bunu buldular. Ama bir değerler manzumesi olmadığı için çıkar birliği bozulunca demokrasi de çöküyor. Yani fizikî şiddeti yok etmedikçe o zulüm zemin değiştiriyor; “meşru” kabul edilen bürokrasi veya piyasa gibi yerlere sirayet ediyor. Piyasa demokrasinin ve halk iradesinin düşmanı olup çıkıyor. (Bkz. “Liberalizm Demokrasiyi Susturunca” isimli e-kitap)

Son resim: Kuzey Irak’ta Halepçe’de uygar(?) Avrupa malı kimyasal silahlarla ölen bir Kürt bebek.

 

… Bu konuda okumak için…

  İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 

Yahudi oldukları için mi zalimler?

İsrail bir çok bakımdan Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Paranoyak bir ulus-devlet. “Yoktan var edilmiş bir millet” dört tarafı “düşmanla çevrili” kutsal bir vatanda yaşıyor. Terör tehlikesine karşı ülkenin güvenliği için(?) haklar ve özgürlükler çiğneniyor. Devlet eliyle düşman üretiliyor!

Gidemeyenlerin ülkesi oluyor İsrail… Kendi zulmü altında ezilen, korku içinde yaşayan, dünyasıyla beraber Ahiret’ini de kaybetmiş olan İsrailli zannederimFilistinliden bile daha zavallı bir durumda bu yüzden.Buradan indirebilirsiniz.

 

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

Çapulcular iktidardayken Türkiye Böyleydi »

chp-turkiyesi

… CHP, Kemalizm ve Atatürk üzerine ezber bozmak için…

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir…Buradan indirebilirsiniz. 

 

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz. 

 

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Sinema Üzerine Düşünceler / Andrey Tarkovski »

benlik“… İşte bu tam anlamıyla benmerkezcilik. Yani ‘bana ait başka ne var?’ diyen bir görüşün hudutları içinde düşünmek. Rezil bir riyakârlık, kendisini evrenin merkezi görme ihtiyacı. Bunun tersi diğer alem. Şark olarak, doğu alemi olarak tasavvur ettiğim şiirin dünyası. Wagner’in müziğini alın meselâ  veya Beethoven. Kendi benliği hakkında bitmez tükenmez bir monolog:  ‘Bakın ne kadar fakirim, sefilim, neyim ben, ne kadar mutsuzum, hiç kimsenin görmediği kadar ızdırap çekiyorum, Prometheus gibi acılar içindeyim, bakın nasıl seviyorum…’  vs. Bir süre önce M.Ö. altıncı yüzyıla ait müzikler dinledim. Çin’in klâsik dinî müzikleri. Bireyin tamamen hiçlikte, tabiatta ve evrende mutlak erimesinden bahsediyordu. İşte bu alternatif hakikî hayatın yüzüdür.Sanatçı kendi benliğini sanat eserinde eritirse, hiç bir iz bırakmadan ortadan kaybolursa inanılmaz bir şiir çıkar ortaya …”  

 

… Bu konuda okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Avrupa’nın sanattan istifa ettiği gün »

avrupa_sanat_5Sahnede gitarını parçalayan sanatçılar(?) ve bunları alkışlayan sanatseverler(?) sıradanlaştı. Avrupa’da “güzel sanat” adına yapılan şeyler de güzel değil çoğu kez. Diğer yandan  güzel sanat ile güzel ahlâk arasındaki uçurum da giderek büyüyor. (Bkz. Ayıp sanat olur mu?) Nan Goldin, Jeff Koons ve Garry Gross gibi fotoğraf sanatçıları(?) erotik çocuk pozları üzerine sergi açıyor meselâ. Eziyet ederek öldürdüğü hayvanları sanat adına videoya çekenler Batı’nın modern sanat müzelerinde itibar görüyor. Fakat Avrupa’da sanat algısı her zaman bu değildi. İnsan özgürlüğü ile hayvan serbestliği arasındaki farkı fark edebilen sanatçılar vardı eskiden. (Bkz. Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür)

Peki ya İslâm coğrafyası? Güzel sanat ile güzel ahlâkın arasındaki bağın kopuşu Batı’nın iç meselesi gibi görülebilir. Ama acı bir gerçek var ki o da Müslüman sanatçıların kendi medeniyetlerine yabancılaşmasıdır. Müslümanlar kendi sanat teorilerini, estetik değerlerini, özgün tezlerini savunmak yerine fikirlerini batıya endekslendiler. (Bkz. Batıyı “normal” zanneden için İslâm anormal olur) İslâm sanatını konu alan kitaplar –müellif Müslüman olsa bile- batının kavramlarıyla, oryantalist perspektifte yazılıyor. Kendimizi,  sanatımızı anlamıyorsak belki de bu yüzdendir?

Kopma noktası 1700’lerde

avrupa_sanatOrtaçağda yapılan dinsel amaçlı tablolar İncil’deki olayları resmederdi. Krallar ve zenginler ise kendi portrelerini yaptırıyorlardı. [1] Kilisenin sanat üzerindeki hakimiyetini yitirmeye başladığı 1700’lerden itibaren yeni bir maneviyat arayışı içine girdi ressamlar.  Yunan mitolojisini, antik savaşları konu alan tablolar yaptılar. Burjuvanın yükselişi ve endüstri devrimiyle birlikte sıradan insanları ve günlük hayatı konu alan eserler çoğaldı. Meselâ empresyonistlerin bu devirde ortaya çıkması, fotoğraf gibi anlık izlenimleri (empresyonları) resmetmesi dikkat çekicidir. Claude Monet gibi ressamlar tabiat manzaraları kadar tren garlarını, limanları, fabrikaları da çizdiler.[2]

Tabiatın, pagan inançların, bazen de Mısır firavunlarının idealize edildiği bu devire damgasını vuran fikirlerin başında hümanist arayışlar geliyordu. Vatikan’ın tekelinden büyük zorluklarla kurtarılmıştı ahlâk, iyilik, sorumluluk ve vicdan. Artık kimseye kaptırmamak gerekiyordu. [2b] Peki görünürde tanrı filan yoksa bunların kaynağı neydi? Kimdi? Dostoyevski’nin sözleriyle ifade edersek:

 “… Eğer Tanrı yoksa ne yapmalı? Eğer Rakitin ‘bu insanlığın bir uydurmasıdır’ derken haklıysa? O zaman insan yeryüzünün ve evrenin efendisi demektir. Tamam, olsun. Ama Tanrı olmadan iyi kalpli olunabilir mi? Ne demek vicdan? İyi kalpli olmak ne demek? Cevap ver bana Alexey. […] Vicdan, erdem herkese göre değişen izafî bir şey mi? Eğer Tanrı yoksa her şey yapılabilir! …” (Karamazov Kardeşler)

Sanat hem bir lokomotif, hem de bir vagondur

Ahlâk, iyilik, sorumluluk ve vicdanın kaynağı hümanistlere göre ancak yine insanın kendisi olabilirdi. (Bkz. “Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru” isimli e-kitap) İnsan kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilebilirdi, Tanrı’ya, İncil’e lüzum yoktu! Bu fikrî zeminde Avrupalıların kendilerine, hayata bakışları Read the rest

Şizofrenik Aleviller: Dersim’i yakabilirsin, Madımak’ı asla! »

madikam_dersim 

 

… Aleviler üzerine okumak için…

  1. Ergenekon Failleri, Madımak Katilleri
  2. Alevî şımarıklığı
  3. Öcalan Çözüm Sürecinde Alevileri Unutur mu? »
  4.  Halk nasıl kışkırtılır? »
  5. Madımak,Alevifobia ve Bataklık
  6.  Tarih, Kahramanları Asanlar Tarafından Yazılır(dı) »
  7.  Helalleşin, helalleşin… »
  8.  Dersim Katliamını Atatürk Yaptı! »
  9.  AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik Alevîlerden Özür Dilemelidir. »
  10.  Bırakınız Sivas’ı Ansınlar »
  11.  15 yaşında işkence gördüm 12 Eylül’de!… Cafer Solgun ile Ülkenin Toprağından Acı Sökmek »
  12.  Dersim Katliamı: Büyük Hesaplaşma »
  13.  Aleviler Ama Namuslu İnsanlar (Cafer Solgun İle Röportaj) »
  14.  Kemalist Alevilere suçüstü! Dersim Fatihi(!) Atatürk müydü? »
  15. Bırakınız Sivas’ı Ansınlar
  16.  Faşizm Zaten ‘Çağdaş’ Bir Şeydir »
  17.  CHP Alevîleri hâlâ bir oy deposu mu sanıyor? »
  18.  TSK içinde kaç bölücü subay var? »
  19.  Kemalizm kendi neferine nasıl davrandı? »
  20. 30. yılında Maraş Alevi kıyımı… »
  21.  Madımak’ı devletin diliyle anmayalım!

 

Fragmanlar / Heraklitos »

“… Evren zıt ögelerden oluşur. Bu zıtlıklar arkasında olan ise Bir olan, değişmeden kalan, hep durmakta olan “tanrı” dediğimiz varlıktır. Bu ayrılıklı birliği insan çeşitli simgelerde ve şekillerde, kâinata bakarak okur. İnen ve çıkan yol aynıdır, çemberin çevresinde başlangıç ve son ortaktır. İnsan soğuğun ısınıp, sıcağın soğuduğunu; nemlinin kuruyup kurunun nemlendiğini, iyi ve kötünün varolabilmek için birbirlerine muhtaç olduklarını da görebilir. Bütün bu zıtlıklar, ikililiklerine rağmen aynı şeydir Bir‘in ayrı ayrı veçheleridir …” 

Kürt Tarihi Üzerine (1) »

Malumunuz PKK 8 Mayıs’tan itibaren sınır dışına çekileceğini ilan etti. Daha öncesinde sınır dışına çekilmenin önemli bir eşik olduğunu, ancak benzer bir durumun, bazı farklarla birlikte daha öncesinde de yaşandığını ifade etmiştik. Umarız süreç içerisinde barındırdığı handikapların etkisine maruz kalmadan sağ salim ilerler ile çözüm sürecinde önemli bir eşiği aşmış oluruz.

Dediğimiz gibi her ne kadar süreç kırılgan ve handikaplarla birlikte yürüse de, aslında tarihi bir ana tanıklık ettiğimizi unutmayalım. 30 yıllık zaman diliminden toplumun tüm kesiminin bu kadar ümitlendiği bir dönem yaşandığını zannetmiyorum.

Diğer taraftan, bu süreç her ne kadar tarihi bir anlama sahip olsa da büyüyen umutların, atılan adımların sağlam olması yere basması ve geleceğe yöne vermesi için sorunun ve daha da ötesi Kürtlerin tarihine bir göz atmak gerektiğini kabul edersiniz. Bu nedenle güncel tartışmaları ve gelişmeleri bir kenara koyarak geçmişe kısaca bir göz atmanın, bugünü daha anlamlı okumamızı sağlayacağı kanaatindeyim.

Bu çerçevede elimizden geldiğince, kalemimiz yazdığı kadar bu alanda yazılmış olan kaynaklardan derlediğim bir anlamda “Kürt Tarihi’ni sizinle paylaşmak istiyorum. Tabi konu tarih olunca ve özellikle siyasi tarih olunca kaynakların çok da objektif olamayacağı malumunuz. Bu nedenle elden geldiği kadar objektif ve hakkaniyetli davranmaya çalıştım.

Diğer taraftan Kürt tarihini Read the rest

Mutlak’ın peşinde / Honoré de Balzac »

parcalayici_zeka“…

– İnsan bir kap gibidir. Benim fikrime göre aptallar beyni en az fosfor ve diğer elektromanyetik ürünlerden içerenlerdir. [Bu madde] delinin beyninde aşırı miktarda, normal insanda bir parça, dehada ise ideal bir seviyede, doyma noktasındadır. Aşık, dansçı, obur [beyin denen bu] elektrik aletten çıkan gücü farklı yerlere yönlendiren insanlardır. Demek ki duygularımız da …
– Yeter Balthazar! Beni korkutuyorsun. Büyük günah işliyorsun. Yoksa benim aşkım bir …
– Bu uçucu maddeden çıkan şüphesiz Mutlak olmalı. Bir düşün. Ya bulursam? Ya bulursam? […] Metalleri, elması, doğayı yeniden yapabilirim!
– Peki daha mutlu olacak mısın? […] Lanet olası bilim. Lanet olası şeytan! Unutuyorsun! Şeytan gibi kibirlenerek onunla aynı suçu işliyorsun. Tanrı’nın alanına giriyorsun.
– Tanrı? Oh! [umursamazca]
– Ah! İnanmıyor. […], Tanrı senin asla elde edemeyeceğin bir güce sahip!
– Nedir o?
– Tek kuvvet, hareket! Beni okumaya mecbur ettiğin kitaplardan anladığım bu. Çiçeklerin, meyvaların, Malaga şarabının analizi ile onların parçalarını anlayabilirsin. Ama bunları birleştirerek o çiçekleri, meyvaları, Malaga şarabını yapabilir misin? Güneşin anlaşılmaz etkisine, ispanya’nın atmosferine sahip olabilir misin? Parçalara ayırmak yaratmak değildir 

…” 

 

… Bilim yobazlığı, pozitivizm ve bilimcilik ideolojisi konusunda okumak için…

 
Modern Bir Put: Bilim (Tartışma)

Bilimciler herşeyi parçaladıkları için mânâyı kaybediyorlar. Aşk’ı, Korku’yu, Sevinç’i hormonal “fenomenler” sanıyorlar. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya(!) Biz buna “pozitivist iman” diyoruz. Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Konuya eğilen yazarımız Mehmet Bahadır her zamanki nazik üslubuyla “kral çıplak”dedi… Dedi ve bir işaret fişeğini daha ateşledi. Sitede en çok yorum alan yazılardan biri oldu bu makale. Fakat sadece içeriği ve yorum sayısıyla değil, yapılan yorumların kalitesiyle de öne geçti bu çalışma. 100′den fazla yorum alan ve aylar süren ilginç bir tartışmaya vesile olan makaleyi altındaki yorumlarla beraber kitaplaştırdık, ilginize sunduk. Buradan indirebilirsiniz.

Maymunist imanla nereye kadar? (Tartışma)

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan?BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanatyoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmakhormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin epistemolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

 

Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl öncekomşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındakitek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle,bağnazlıkla suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.

Amerika’da devlet medenidir, sen gitmezsen o gelir »


 
… Amerikan medeniyeti(?) üzerine okumak için…

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor. Ancak ne askerî ne de ekonomik olarak bu iki ülkeye üstünlük sağlayamayan insanlar Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta ABD bombaları altında can vermeye devam ediyorlar. Barışçı yollarla bir şeyler yapmaya niyetli,  “yangına gagasıyla su taşıyanlar” ise Amerikan kamuoyunu uyarma çabasında. Fakat ne yanmış yıkılmış okullar, ne de kolları bacakları kopmuş bebek fotoğrafları Amerikalıların vicdanını uyandıramadı.

Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?

Amerikan’ın bu saldırganlığı sıradan Amerikalılara da büyük zarar veriyor aslında. Sadece Irak’ın işgali için harcanan yüz milyarlarca dolar ile ülkelerini baştan yapabilir, zengin-fakir demeden herkese yüksek kaliteli sağlık ve eğitim hizmeti götürebilirlerdi. Oysa milyonlarca Amerikalı sefalet içinde yaşıyor. Kimi ekonomik kriz yüzünden kimi Katrina kasırgası gibi bir doğal felaketlerden dolayı evini, işini kaybetti. Devlet ise bu insanları yüz üstü bıraktı. Neden?

Bu 37 sayfalık kitap klişelerin ötesinde bir bakış açısı öneriyor. Buradan indirebilirsiniz.

YAKINDA: Batı insanı mehtabın büyüsünü nasıl kaybetti? »

orchestra

“… Purcell’in ve Monteverdi’nin müziğinden Mozart’a, Beethoven’a geçiyordu Avrupa. Viola da gamba, klavsen ve arpın titrek, sisli, pastel renkli notalarının yerini keskin, objektif, adeta bilimsel bir müzik alıyordu. Perküsyonun cüreti, piyano, kemanın virtüozitesi ve bütün bu kibirli sesleri yöneten bir orkestra şefi! Herkes kurallara uyacak, haddini bilecekti. Öyle ya, orduların komutanları, fabrika ve hapishanelerin müdürleri vardı. Demek ki her orkestranın da bir şefi olmalıydı. Avrupalılar endüstriyel harpler ve endüstriyel katliamlardan,  faşizmden önce endüstriyel müziği icad ediyorlardı.

Yaşamın tatlı hüznünü kalplere nakşeden, insana manevî kıymetini ve ahireti hatırlatan, ruha hitab eden Ortaçağ Avrupa müziğinin uzun nağmeleri terk ediliyor, yerlerini yüksek volümlü, fırtınalı eserler alıyordu. Bu saatten sonra Mozart’ın ve Fauré’nin ağıtları (lat. Requiem) bile o yitirilen uhrevî kokuya bürünemeyecekti bir daha. Zira ahiretin mânâsından nasibini almamış dünya ehli ölümden bahsetse bile bu Ölüm’ün kendisi değildi; anlatılan beşerî korkulardı ancak: Geride kalanların üzüntüsü, ölüme sebep olan hastalık vs. Tıpkı korku filmlerindeki tabut, mezar taşı ve kafataslarının dünyevî cisimler olması gibi modern ağıtlar da uhrevî değil dünyevî olmaya mecburdu:

“Kafatasım da en az cep telefonum ya da kredi kartım kadar dünyevî bir cisim değil mi? Tabut, mezar taşı, kefen… bunlar da öbür dünyadan gelmiş cisimler değil. Tabut ve taş dünyanın tahtasıyla, dünya mermeriyle imâl ediliyor; kefen ise dünyanın çarşısında alınıp satılan, kesilip biçilen kumaşla. Bu sebeple Ölüm’ü çizmek (Ölüm’ü tatmak) için bir yolunu bulup bu dünyadan çıkmak, ölçülen, sayılan maddî alemi temsilen de olsa aşmak gerek.”( Ölüm’ün –E hâli (1): Heykel)

 mehtab