Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Ülkesinin yetimine veda »

“…Babasını idama götürenleri hiç affetmedi. Darbeye destek veren CHP ve sol karşıtı genç, sert bir politikacı olarak ün yaptı. Onun da gazetelere haber olan dalgalı bir evlilik hayatı oldu. 1 Mart 1978 gecesi nöbetçi eczane bulmak için dışarı çıktı. Yoldan geçerken bir arabanın çarpması sonucu ağır yaralandı. Ameliyata alındı ama kurtarılamadı. Öldüğünde sadece 40 yaşındaydı. Bir oğlunu daha toprağa gömen Berin Menderes cenazesinde“Tanrım nedir taksiratımız” diye ağlıyordu…” TAMAMI 

 

… Askerî darbelerimiz üzerine okumak için…

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Varlık ve Hiç – Jean-Paul Sartre (Bölüm 3:Bakış) »

“… ‘Ben’ deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. Öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan bütün gerçeklik, var olduğunu hisseden varoluş sadece. Yavaş yavaş esniyorum. Kimse, hiç kimse için!  Antoine Roquentin ne ki? Soyut bir şey o… Pırıl pırıl, hareketsiz, bomboş bir bilinç, duvarların arasına konulmuş, kendi kendine sürüp gidiyor. Kimse yok bu bilincin içinde artık. Biraz önce birisi ben, benim bilincim diyordu. Kim? …Kimsenin olmayan duvarlar ve kimsenin olmayan bir bilinç kaldı geriye. Hepsi şu: duvarlar ve bu duvarlar arasında bir kişiliğe bağlı olmayan canlı, ufacık bir saydamlık…” (J.P. Sartre, Bulantı, s:249)

Boşluk, hiçlik, yokluk… Sanıyorum Sartre’ın eserlerini, özellikle de Varlık ve Hiç‘i okuduktan sonra insan görünmez varlıklara (=yokluklara) farklı bir gözle (=akılla) bakıyor. Bakıyor ama Düşünce’nin, Lisan’ın yetersiz kaldığı bir noktaya geliyor bu arada. NuTuK tutulması sanki. Boşluk’tan bahsetmek için kelimeler kullandığımızda Söylenilmez’i söylediğimizde, o Görünmez’e bir elbise giydiriyoruz. Sınırsız’dan bahsetmek için sınırlıyoruz, kutuluyoruz, ambalajlıyoruz. Matematikteki sıfır gibi, hiç bir rakamın ifade edemediği rakam yokluğunu yine matematiksel bir işaret ile anlatıyoruz. Sıfır da bir rakam!… Yoksa değil mi?

“…‘Mozart’ın müziği bittikten sonra takip eden sessizlik de Mozart’tandır’ diyordu Sacha Guitry. […] Ya Bethoven? O meşhur Beşinci senfoniyi hatırlayın, ilk 4 notayı: Pa-pa-pa-pam! Ve izleyen sessizlik. O ses YOKluğu olmasa ilk 4 nota neye yarar? Beşinci senfoninin ihtişamından ne kalır geriye? O yokluğu oraya koymak, o anda SUSMAK ancak bu kadar büyük bir ustanın aklına gelebilirdi!…” (Derin Göz kitabı, Sanat’ta ayrıntı bahsi)

“Kelime” denen elbiseler Hakikat’i örtüyorsa düşüncemizin erişemediği kelimesiz doruklara nasıl tırmanabiliriz? Kelimesiz, kavramsallaştırılmamış bir “düşünme” türü (=?sezgi) için akla ilk gelen yöntem BAKMAK. Müzik dinlerken, bir tabloya, heykele bakarken kelimelere ihtiyacım yok değil mi? Bir şeyi “Güzel” bulduğumda bunu TARAFSIZ / OBJEKTİF kurallara bağlamıyorum. Güzellik’i adeta içimde hissediyorum. Zaten bilimsel bir gerçek olsaydı “Güzel” demezdim, “Gerçek” derdim. Suyun 100°C’de kaynaması gibi olurdu meselâ. O halde Boşluk’u anlamak, içeriden, içiMden hissetmek için de BAKIŞ‘ı bir yöntem olarak kullanabilirim diye düşünüyorum. Read the rest

KCK: Halksız bir “halk” direnişi denemesi »

“…PKK’nın derdi Kürtlerin haklarının verilmesi değil Kürtlerin haklarının PKK ile müzakereler ile “kazanılması”. Böylece PKK’nın o bölgede hâkimiyet kurması. KCK yapılanması da zaten post-PKK dönemine hazırlık için yönetim örgütlenmesi olarak kurulmuş bir yapı. Dikkat edin PKK son bir kaç ayda ölen yüzlerce PKK militanı için bir kelime bile açıklama yapmazken KCK için açıklama üstüne açıklama yapıyor…” TAMAMI

YAKINDA: Kâinat’ın şiiri tercüme edilebilir mi? »

Nietzsche’nin Filozofların Kitabı, “Hakikat ve Yalan” isimli bölümden

“…  Kavramların oluşmasını düşünelim. Her kelime anında kavrama dönüşür. Çünkü doğumunu borçlu olduğu orijinal, kendine has, sübjektif bir tecrübeye isim olması yetmez. Yani sadece bir hatıra değildir. Aynı kelime söz konusu tecrübeye benzer başka hadiselere de isim olur.Yani birbiriyle ASLA tıpatıp aynı olmayan durumlara. Her kavram FARKLI şeylerin AYNI-laştırılmasından doğar. Bir yaprak hiç bir zaman diğer yaprakların tıpatıp AYNISI değildir. Ama “YAPRAK” kavramı farklılıkların göz ardı edilmesiyle oluşur. Bu farkları “unutmak” sonucunda zihinlerde bir YAPRAK temsili meydana gelir. Sonra sanılır ki tabiattaki bütün yapraklar önceden çizilmiş, tasarlanmış o ilk YAPRAK’a göre çizilmiş, boyanmıstır. Ama bizim gördüğümüz yapraklar beceriksiz ellerce yapılmış kötü birer kopyasıdır o ilk YAPRAK’ın. Hiç yaprak  TAM OLARAK onun kopyası değildir.

“Dürüst bir adam” dediğimizde neden böyle dürüstçe hareket etmiş oluyor? Alışkanlık olarak “dürüst olduğu için” diyoruz. Tıpkı “yapraklar böyle çünkü ilk YAPRAK sebep oldu” der gibi. “Dürüstlük” denen şeyin özünde, gerçekten ne olduğunu bilmiyoruz. Ama çok sayıda dürüst eylem biliyoruz. Bunlar birbirlerinden farklı, kendine has eylemler. Aralarındaki farkları görmezden geliyoruz ve hepsine birden “dürüst eylemler” ismini veriyoruz. […]

Gerçek [düşünce-lisan] nedir? Hareket halinde metaforlar, adlandırmalar, insanlaştırmalar (antropomorfizm), kısaca şiirsel ve retorik bir biçimde soyutlaştırılan kavramlardır. Sonra birlikte yaşayan insanlar bunları [mutlak, değişmez] kanunlar gibi sınırlayıcı olarak kabul eder ve bunlarla düşünürler. Gerçek [düşünce-lisan] metafor olduğunu unuttuğumuz vehimlerdir. Kullanılıp aşınmış, tekabül ettikleri hissi gücü kaybetmişlerdir. Tıpkı üzeri silinmiş, artık para değil birer metal parçası olmuş eski paralar gibi…” 

Zeki Müren – Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar »

Bu ülke, bu acının hakkından gelir! »

“…Dağdakilerin hikâyelerinin Türkiye kamuoyunda nasıl algılandığını gözlerken, şuna ikna olmuştum; bu ülke, bu acının hakkından gelir. Şimdi bakıyorum ‘açılım’ adıyla başlatılan arayışın uçları o kadar farklı yerlere değiyor ki. Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümü arayışına direnç gösteren milliyetçi kesim, bırakın engel olmayı, çözümü teşvik etmeye doğru evriliyor…”  TAMAMI 

 

… Kürtlerle ilgili siyasî meseleler üzerine okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz. 

Türkiye bölünür mü?

“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin”  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin. 

Cezayir, Fransa, Ermeniler ve Türkler (Eskimeyen yazılardan) »

Resim: Fransız askerleri tarafından alay etmek için boynuna ip geçirilmiş bir Cezayirli.

“..1830′dan 1962′ye kadar Fransız kolonisi olan Cezayir’de işgal altındaki halkın görmediği eziyet kalmadı. Fransız askerleri Müslümanların direnişlerini kırmak için tarlalarını yaktılar, hayvanlarını öldürdüler. İnsanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarında ölüme terkedildi. Cezayir’in talebine rağmen Fransa bu soykırım için özür dilemedi. Son cumhurbaşkanı Sarkozy “tarihi tarihçilere bırakalım” diyerek son noktayı koydu…” TAMAMI ( + İşgal altındaki Cezayir’den görüntüler ): Müslümanın afyonu: Yahudi nefreti – Bölüm II

… Bu mevzu üzerine okumak için…

 Ermeniler ve Türkler

Ermeni kimliği var oldukça 1923 model Türk kimliği bozuk bir makine gibi gıcırdamaya devam edecek. […] Neden bize bu kadar benziyorlar? Pastırması, sucuğu, yaprak dolması, müziğiyle, gelenekleri, ailelerine bağlı oluşlarıyla bir de Türk’ten daha fazla Türk mü onlar? Yoksa bu mu bizi sinir eden? […] Artık Anadolu insanının %100 safkan Türk olmadığını, tersine bütün bu etnik unsurların karışımı ve mirasçısı olduğunu idrak etme vakti gelmedi mi? Artık TEK BİR “BİZ” olduğunu, atalarımızın bir kısmının Kürt, diğer bir kısmının Rum, Gürcü, Arap, hatta ve hatta Ermeni olduğunu idrak etmemiz gerekmiyor mu? Buradan indirin.

Son 12 ayda en çok paylaşılanlar »

  1. Dikkat Kitap: Derin Marx
  2. Ben sizi hiç sevmiyorum!
  3. Dikkat Kitap: Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler
  4. Özgürlük Olmadan Dindarlık Olmaz
  5. Şefkat Tepesi’nin Turkish Kovboyları
  6. MHP’de porno kaset siyasetiyle nereye kadar?
  7. Damarlarındaki Kan Asilse Sorun Yok!
  8. Bab Aziz / Nacer Khemir
  9. Hocam, kadın fitne midir?
  10. MAZLUM-DER, Taraf Gazetesi ve binlerce aktivist salak yerine konabilir mi?

Avrupa batmayacak, çoktan battı çünkü… »

Nasıl ki Türkiye’de bir askerî vesayet belâsı varsa Avrupa’da da finansal bir vesayet belâsı baş gösterdi. Ama bu “sadece” bir başlangıç! 2008’de ABD emlâk sektörünün 300 milyar dolarlık “küçük” bir alt sektöründe başladı kriz. Akıl dışı, ahlâk dışı ve yasadışı olan bir faaliyet -geliri olMAyanlara emlâk kredisi vermek- yasallaştı, yasa-içi hale getirildi.

 Böylece yapay olarak üretilen kredi krizi (güven krizi) önce likidite krizine dönüştü, yatırım bankalarından mevduat bankalarına bulaştı ve en sonunda dış ticareti de vurdu. Spekülatif kumar ekonomisiyle ile ilgisi olmayan gerçek sektörlere sirayet etti. Nihayetinde gelişmiş ülkelerden BRIC ülkelerine, Türkiye’ye ve dünyanın geri kalan kısmına yayıldı, hiç bir sektör, şirket, ülke ve insan bu krizden kaçamadı. Tabi kriz üreticileri hariç, onlar kaçmak şöyle dursun krizin içinde bol bol yüzdüler, eğlendiler, yediler, içtiler ve sıçradılar.

 Ancak bu ekonomik fırtına sadece siyaseti değil demokrasiyi de vurdu. Avrupa’nın “batması” bu. Türkiyeli aydınların (henüz) göremedikleri bir gerçek. Güneş gibi FAZLA aşikar, göremiyorlar çıplak gözle. Hemen her konuda olduğu gibi iki aşırı uca savrulanlar çoğunlukta. Bir yanda “Avrupa dağılıyor” vb çıglıkları; diğer yanda “ah yok, batmıyormuş, bak anlaştılar adamlar” diyenler (Ahmet Altan, Temel İskit, vs)

 Bir sabah uyandığında Avrupa’nın okyanus suları altında kaybolacağını zannedenler elbette yanıldılar. Ama Avrupa’nın “eskisi” gibi devam ettiğini  zannedenler Read the rest

Kırmızı kalem… »

Yetmişli yıllarda iki idealist sosyalist arkadaştan birine SSCB’den (o zaman ki adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) bir davet gelir. Demir perde olduğu için herkesin merak ettiği ama bir türlü gidemediği Moskova’yı merak eder ikisi de. Günü gelip arkadaşını yolcu eden sosyalist, sıkı sıkı tembihler: “Aman bana oranın gerçekten hayalimizdeki gibi olup olmadığını hemen yaz! Ancak ola ki işler sandığımız gibi değildir; mektup burada bir faşistin eline geçebilir. Sen en iyisi hep olumlu şeyler yaz. Gerçekten olumluysa mavi kalemle yaz. Tam tersiyse kırmızı kalemle yaz, ben anlarım” der.

Çok geçmeden Moskova’dan beklediği mektubu alır. Heyecanla açar; uzunca bir mektuptur. Daha okumadan bir oh çeker, mektubun her satırı mavi kalemle yazılmıştır. Okumaya başlar:

“Yoldaş, burada insanlar alabildiğine özgür. İşçiler refah içinde. Herkese emeğinin karşılığı hemen veriliyor. Çocuklar mutlu ve neşeli. Kadınlara hak ettikleri nezakette davranılıyor. Erkekler onurlarıyla yaşıyorlar. Ezen de yok ezilen de. Öyle faşistlerin uydurduğu gibi kıtlık falan da yok. Herkes istediğine kolayca ulaşıyor, istediğini istediği kadar alıyor. Görsen nasıl çocukların yüzü gülüyor. Burası tam da ideallerimizdeki bir ülke…”

Yoldaş büyük bir huzurla yutarcasına okur satırları… Keyfine diyecek yoktur ta ki mektubun Read the rest