Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Kırmızı kalem… »

Yetmişli yıllarda iki idealist sosyalist arkadaştan birine SSCB’den (o zaman ki adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) bir davet gelir. Demir perde olduğu için herkesin merak ettiği ama bir türlü gidemediği Moskova’yı merak eder ikisi de. Günü gelip arkadaşını yolcu eden sosyalist, sıkı sıkı tembihler: “Aman bana oranın gerçekten hayalimizdeki gibi olup olmadığını hemen yaz! Ancak ola ki işler sandığımız gibi değildir; mektup burada bir faşistin eline geçebilir. Sen en iyisi hep olumlu şeyler yaz. Gerçekten olumluysa mavi kalemle yaz. Tam tersiyse kırmızı kalemle yaz, ben anlarım” der.

Çok geçmeden Moskova’dan beklediği mektubu alır. Heyecanla açar; uzunca bir mektuptur. Daha okumadan bir oh çeker, mektubun her satırı mavi kalemle yazılmıştır. Okumaya başlar:

“Yoldaş, burada insanlar alabildiğine özgür. İşçiler refah içinde. Herkese emeğinin karşılığı hemen veriliyor. Çocuklar mutlu ve neşeli. Kadınlara hak ettikleri nezakette davranılıyor. Erkekler onurlarıyla yaşıyorlar. Ezen de yok ezilen de. Öyle faşistlerin uydurduğu gibi kıtlık falan da yok. Herkes istediğine kolayca ulaşıyor, istediğini istediği kadar alıyor. Görsen nasıl çocukların yüzü gülüyor. Burası tam da ideallerimizdeki bir ülke…”

Yoldaş büyük bir huzurla yutarcasına okur satırları… Keyfine diyecek yoktur ta ki mektubun Read the rest

YAKINDA: Avrupa? İşgal altında bir ülke gibi! »

Avrupa para politikası artık halkın çıkarlarına göre değil borsanın arzularına göre belirleniyor. Hemen bütün avrupalı liderlerin etrafı bir yatırım bankasının yöneticileri tarafından sarıldı : Goldman Sachs! Belçika, Almanya, İrlanda, Fransa, İtalya, Yunanistan… Hükümetler ülkenin kredi notlarını savunmak için anti-demokratik önlemler alıyorlar peşpeşe. The Independent gazetesinin yayınladığı harita üzerine biraz düşünmek gerek.

(Büyük görmek için üzerine tıklayın)

 

… Liberalizm üzerine okumak için…

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz. 

 

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın” çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda. “Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitapta liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin. 

 

 Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz. 

 

Tatyos Efendi – Gamzedeyim deva bulmam (Melihat Gülses) »

Yokluktaki Varlık Zirvesi İnsan »

 

“…Ah istemek ihtirası !.. Ah tokluk içinde açlık !…” (Nietzche)

Vefa Önal

 İnsan aç.

Topraktan doğan tüm lezzetlere aç, bizzat toprağa aç.

Kurdunkinden beter bir açlık bu. Kurt doyunca kenara çekilir. İnsan doyunca stoklar. İnsanın açlığı gereksinimin çok üzerindedir, kurdun ki midesinin çapıyla sınırlıdır.

Kurt, midesi istiyor, midesiyle yiyor. insan midesiyle yiyor, ruhuyla istiyor ve ruhu sınırsız arzulara sahip.

Midesi tok ruhu hep aç bir varlık insan.

Hal böyle olunca da doyumsuz, mutsuz, acılar içinde bir varlık insan.

Peki bu iflah olmaz açlıktan kurtuluş var mı ?.. Read the rest

Futbol klüpleri, mafya, eroin, fuhuş vs (2) »

Kolombiya da tıpkı Meksika gibi mafyanın sporu « sevdiği » ülkelerden biri. Geçtiğimiz 5 yıl içinde 900 tondan fazla kokain ve 10 milyar dolara yakın bir para futbol sayesinde aklandı. En iyi « yıkayan » klüpler şunlar : Santa Fe, America de Cali, Unión Magdalena ve Deportivo Pereira. 1980’li yıllarda da Kolombiya’nın ünlü uyuşturucu patronları Pablo Escobar ve Rodriguez Orejuela futbola « çok özel » bir ilgi gösteriyorlardı. TBMM’li futbol-severlere ve şike-severlere duyurulur!

… Bu konuda okumak için…

Gök Ekini Biçer Gibi »

“…genç kalmaya yazgılı şair ve yazarlar için…”

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
          Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
[1]

“Bir gencin ölümü ancak bu kadar sade, içli ve yeni olarak anlatılabilir. Genç kişi, bir “gök ekin”dir. Ölüm, onu biçer. Biraz önce, göğe doğru dimdik duran başak, şimdi yere düşmüş, ayaklar altında eziliyor. İşte ölüm böylesine evrensel bir oraktır. Bazen, yine o ölüm “ejderhaları bile ezen” bir şeydir. Ölümün gücünü, onun parlak zıt rengi olan hayat leit-motifleriyle anlatır. “Gök ekin” gibi. ”Teneşire düştü gönül” deyişi gibi. Ölümün bir vasıtası olan teneşir, hayatın merkezi olan gönülü içine alıyor. Böylece ölüm, gönülü bile teneşire düşüren acımaz bir kudrettir. Tabut bir ağaç attır. İnsanı ona bindirir ve götürürler ve bunu kimse önleyemez. Genç bile olsa dinlemezler, gök ekini gibi biçerler?”[2] der, Sezai Karakoç.

 Bazı çağlar, gök ekini biçer ve bakarsınız önünüzden hızla akan tahta atlara, durduramazsınız. 18. yy.ın sonu ve 19.yy. bu anlamda özellikle Avrupa’da genç şair ve yazarların, sanatçıların orağıdır. Zweig, 19.yy. için “yeni yüzyıl bu cesur gençliğini sevemedi, onun ihtişamından korktu, onun coşkusunun kendinden geçmiş gücü karşısında kuşkulu bir ürperti geçirdi. Ve çelik bir tırpanla kendi bahar fidanlarını acımasızca biçti… Çok çeşitliydi ölümler, ama hepsi erkendi, hepsini en içsel yücelme sırasında yakaladı.”[3] der. Kendisiyle Savaşanlar adlı eserinde bu erken ölümlerden bahseder.

 Gök ekini gibi biçilen sanatçılara -şair ve yazarlara- baktığımızda Read the rest

“Bela” Üzerine… »

“…Suzan Nur Başarslan‘ın ilk romanı Bela, edebiyatın yeni zamanlara intibakını mümkün kılacak niteliklerin farkındalığıyla yazılmış. (TB Yayıncılık; Ocak 2011) Genç yaşında karşılık birikimli, yazının zemininde var olan, farklı türlerde kalem oynatmaya devam eden bir yazar Başarslan; ben onu www.derindusunce.org’da yayınlanan sinema ve edebiyat eleştirileriyle tanıyordum romanını okumadan önce.

Kaza ve kader, ayrıca “ihanetin bedeli”; Bela’nın özlü teması sorulacak olursa bu şekilde özetleyebilirim. Bela aynı zamanda Kalu-Belâ, her şeyin öğrenilip onaylandığı, ama unutulmaya terk edildiği, aslında hayatı sürdürmek için çaresizce buna mecbur kalınan varlığın ilk duyumunun, ötekini tanımanın, Rabbini ve kendini bilmenin ilk anları… Fusûs diliyle izah edecek olursak, a’yan-ı sabite üzerinden gerçekleşen “derin sözleşme”nin zamanı bir bakıma… Bilinç (bilebilme yeteneği) emanetini üstlenen insan, bazen kibre kapılarak bazen de oyuna eğlenceye dalarak hakikatle bağını koparıyor an geliyor….” TAMAMI

Zeki Müren – Yıldızların Altında (Taş Plâk) »

Koma Civakên Kürdistan, PKK ve Kürtler »

Bir KCK Klavuzu

Kürt Sorunun siyasal çözümüne ilişkin yaşanan tartışmaların başat aktörlerinden birisi artık KCK… KCK’ya yönelik düzenlenen operasyonlar Kürt Sorunu’nun şiddetten arınması ve bir çözüm yolunun bulunmasını isteyen herkesin kafasının karışmasına neden oldu. Acaba bu operasyonlar soruna barış ve demokrasi içerisinde çözüm arayanların tasfiye edilmesi miydi?.. Ya da iddia edildiği gibi KCK denen “şey” gerçekten terör örgütünün üst yapısı mıydı?.. Şimdiye kadar PKK’nın vahşetine her şartta karşı duranlar bile KCK operasyonları sonrası bu kafa karışıklığını fazlasıyla yaşadılar. Bu halin en belirgin bazı örnekleri Derin Düşünce‘de bile görüldü…

 Bu zamana kadar KCK mevzuunda birkaç defa dile getirilmesine rağmen üzerinde yeterince durulmayan bir metin var… Şahsî düşüncem, bu metin KCK polemiğinin merkezinde yer almalı ve bu metin üzerinden tartışma yürütülmeli… Bu metin KCK Sözleşmesi

KCK Sözleşmesi, KCK dediğimiz yapının kuruluşunun ve varoluşunun en temel ifadesi. Ne olduğu, ne işe yaradığı, yenilir mi, içilir mi tüm bu soruların cevabı aslında bu metinde mevcut. Öyle ki bir zamana kadar KCK operasyonlarına karşı en sert ve net duruşu sergileyen Ahmet ALTAN bile bu sözleşmeyi okuduktan sonra Read the rest

Varlık ve Hiç – Jean-Paul Sartre (Bölüm 2:Ahlâk) »

«..Hareketleri canlı ve kararlı, biraz fazla emin kendinden, biraz fazla hızlı, müşterilere doğru attığı adımlar biraz fazla kesin. Masaya eğilirken biraz fazla aceleci, sesinin tonu ve bakışları ile abartılı bir alâka gösteriyor müşterinin siparişine… Ah! İşte geri geliyor, bir robotu taklid eder gibi, elindeki tepsiyi tutuşu ip cambazlarını hatırlatıyor. […] Rol yapıyor sanki. Ama ne rolü yapıyor? Fazla incelemeye gerek yok, garson rolü oynuyor… » (Sartre, Varlık ve Hiç, sf. 94)

Varlık ve Hiç’teki ateist ahlâk(?) teorisinin kalbi sayılabilir bu bir kaç satır. Adeta varoluş ile iyi-oluş arasında bir köprü kurmaya çalışıyor ve kanaatimce oldukça başarılı. Neden?

Sartre’a göre garson ve elindeki tepsi aynı şekilde “var” değiller. Tepsi-Eşya göründüğü gibi. Herkes için, her an aynı. Ama garson-insan bir rol oynuyor. Garsonmuş gibi yapıyor. Oysa evine dönerken metroda veya evde çocuklarıyla böyle değil. Başkalarının gözünde “geçerli” olan rolüne eşitlenmiş, indirgenmiş vaziyette. Garsonluk YAPMAK ile (sadece) garson OLMAK arasındaki fark büyük. Sartre’ın başarıyla yakaladığı Read the rest