Main Content RSS FeedYazılar

Düş gücü bilgiden daha önemlidir. (Einstein) »

bilim-insan

 

… Bu konuda okumak için…

Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları“filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir.

Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDAbir insanlık yoksa, Aşk yoksa, Sanatyoksa,Güzellik yoksa ve Adalet yoksaHayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmakhormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz?

Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…

İşte geçtiğimiz ay bu maskelerin düştüğü, kartların açık oynandığı çok kaliteli iki tartışmaya tanık olduk. İki makale işaret fişeği görevi yaptı. Sağolsun bir çok değerli okurumuz yüzden fazla yorumla konuyu DERİNLEMESİNE tartıştı. Derinlemesine diyoruz çünkü Madde’nin arkasındaki Mânâ bu kez gerçekten masaya yatırıldı. Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri hatta evrimciliğin etimolojik değeri bile konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

 

Modern Bir Put: Bilim (Tartışma)

Bilimciler herşeyi parçaladıkları için mânâyı kaybediyorlar. Aşk’ı, Korku’yu, Sevinç’i hormonal “fenomenler” sanıyorlar. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya(!) Biz buna “pozitivist iman” diyoruz. Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Konuya eğilen yazarımızMehmet Bahadır her zamanki nazik üslubuyla “kral çıplak”dedi… Dedi ve bir işaret fişeğini daha ateşledi. Sitede en çok yorum alan yazılardan biri oldu bu makale. Fakat sadece içeriği ve yorum sayısıyla değil,yapılan yorumların kalitesiyle de öne geçti bu çalışma. 100′den fazla yorum alan ve aylar süren ilginç bir tartışmaya vesile olan makaleyi altındaki yorumlarla beraber kitaplaştırdık, ilginize sunduk. Buradan indirebilirsiniz.

Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl öncekomşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıklasuçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.

Dedikoducu kaldırımlar, riyakâr duvar ve bencil köprü »

modern-sehir-georg-simmel

(Keşkül Dergisinde yayınlandı)

Çirkin İnsanlar Güzel Şehirler Kurabilir mi?

Paris’teyiz… Şerbet gibi bir eylül akşamı; sofrayı balkona kurduk, bol soğanlı çoban salatasının kokusunu dağıtacak en ufak bir esinti yok. Balkonun çaprazındaki kavşakta trafik lambası yayalara “dur” diyor. Bisikletli, sırt çantalı iki çocuğun yaklaştığını görüyorum. Öndeki 12 yaşlarında bir kız, karşıya geçip duruyor, arkadan gelen 8-9 yaşlarındaki oğlan daha yavaş. Yaya geçidinin ortasına geldiğinde… felakêt! Siyah bir otomobil gelip çocuğa vuruyor. Bisiklet bir yana, çocuk bir yana. İkinci katta olduğum için yırtılan çantasından düşen oyuncakları bile gördüm. Sonrası? Ambülans ve polis… çocuk ciddi biçimde yaralı ama çok şükür sağ kurtuldu; yine de ödümüz koptu.

Büyük bir bankanın merkez binası var yakınımızda. İşten çıkıp metroya giden insanlara gözüm takılıyor şimdi. Kazadan haberleri yok henüz çünkü köşedeki büyük bina kavşağı saklıyor. Bankacı olmanın icabı(?) büyük bir kibirle yürüyorlar. Plaza insanları onlar, bizim gibi sıradan ölümlü değiller. Benim ceketim ve pantolonum gün sonunda kırışır. Ama onların takım elbiseleri jilet gibi. Dedim ya,  bizim gibi ölümlü değiller. Bir elde cep telefonu, diğerinde çanta; omuzlar geride, çeneleri ileriyi gösteriyor. Görünmez halkalar takılmış gibi boyunlarına, [Yâsîn / 8] bakışlarını yere eğemiyorlar. Kadınlar ise bir başka alem. Podyumda yürüyen mankenler Yazının devamı

Shakespeare de yanılmış: Tiyatro dürüst bir yalancıdır! »

hopper_TWO_COMEDIANS

“… Bütün dünya bir sahnedir; ve bütün erkekler ve kadınlar ise sadece birer oyuncu. Girerler, çıkarlar. Bir kişi birçok rolü birden oynar. Bu oyun insanın yedi çağıdır. […] Altıncı çağda burnunun üzerinde gözlüğü, yanında kesesi; gençliğinden kalma pantolonuna yayılmış bedenine bol gelir. Çocukluğuna döner büyük adam sesi, incelir. Hepsinin son sahnesinde sona erer olaylarla dolu hikâyesi. İkinci çocukluk tam anlamıyla unutulmadır. Dişten, gözden, tattan… ve sonunda her şeyden mahrum …” (William Shakespeare, As You Like It, 1599)

Edward Hopper’ın ölmeden 2 sene önce yaptığı bir tabloya bakıyoruz şimdi, ünlü ressamın son tablosu: Two Comedians. (1965, 73,7 x 101,6 Sinatra koleksiyonu) Kendisi ve karısı Josephine halkı selâmlayarak sahneden çekiliyorlar. Seyircileri görmüyoruz; biz miyiz Hopper çiftini seyreden?

Gazeteciler ve avukatlar gibi profesyonel yalancılara benzemez Tiyatro: Yalan söyler ama yalan söylediği gerçeğini seyircilerden saklamaz.  Abartılı ses tonu, süslü laflar, sahneyi baştan başa hızla geçip birden geri dönmeler, şaşırtıcı bir haber karşısında donup kalmalar… Hiç birimiz böyle “teatrâl” yaşamıyoruz. Günlük hayatımızda tiyatrodaki aktörler gibi konuşsaydık yapmacık, riyakâr hatta gülünç olurduk.

1-ISIS-VIDEO-HOAXÇünkü sahnede gösteri bitince kral, soytarı, ölen ve öldüren elele tutuşup halkı selâmlar. Gerçek hayatla kurgu arasında net bir sınır vardır tiyatroda. 1600’lerin Avrupa’sında gerçek cesetlerin ölü rolü “oynaması” yahut idam mahkûmlarının sahnede gerçekten öldürülmesi hiç şüphesiz tiyatronun da ölmeye başladığını gösteriyordu. Bugün Gerçek’le kurgu arasındaki mesafenin daha da daraldığını müşahede ediyoruz: Devlet başkanları kameraların önünde golf oynuyor; sıradan insanlar kameralarla dolu evlerdeki doğal(?) yaşamlarını TV’den teşhir ediyor, terör örgütleri kameraların önünde kılıçla kafa uçuruyor.

Avukatlar ve gazeteciler de meslek icabı bu durumda; Gerçek’le kurgu iç içe geçmiş. Masum(!) katili ipten kurtaran avukat çok başarılı; okurlarını manipüle eden sniper-gazeteci  ise ekmeğinin Yazının devamı

Kemalizmin Zararları (29): Erken tedavi edilmezse delirtir! »

ataturk-un-ulkucu-olmasi_495190 (1)

… Bu konuda okumak için…

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin.

Türkiye bölünür mü?

“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.“Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin” demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*) İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin.

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukukyerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları“ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.

 

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Elodie Stevenson’un Gerçek Hayatı / Frédérique Uidour »

Elodie Stevenson’un Gerçek Hayatı Frédérique Uidour 2

“… Siz hayatınızı yaşıyorsunuz; benim hayatım ise benim dışımda; görünen, gösterilen bir şey. Boş bir sinema salonunda kendi hayatımı seyreder gibiyim; benim yerime yaşayan bir başka Elodie’yi seyrediyorum. […] Bence gerçek başkaları görmeden yaptığımız şeylerdir doktor. Geri kalanı, herkesin gözü önünde yaşadıklarımız bir tiyatro; bir riyakârlıktan ibaret. 

Boğazımda bir şeyler düğümleniyor. Çıkmayan bir nefes, bir gülüş ya da zekice sözler değil tıkanıp kalan. Herkese karışmak isterdim, herkes gibi olmak, unutmak kendimi . Bir kuş tüyü olup havada uçmak istiyorum ama bir taş gibi düşmekteyim yere doğru.

Korkuyorum. Çünkü başıma gelenleri normal insanlar gibi yaşayıp geçemiyorum. Benim saniyelerim sizinkiler gibi birbirinin içinde erimiyor. Günlerim, saatlerim bir ajandanın kareleri gibi kopuk kopuk. Pazartesiden salıya geçerken hiçbir güne sığmayan koca bir boşluk var. Her sabah aynı bedene uyandığımdan emin olamıyorum …”

… Bu konuda okumak için …

Derin İnsan 

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”(Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor… Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

 

freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Sigmund Freud insandaki gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmiş hissini sorgulayan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Garip / yabancı / tuhaf bir endişe bu. Yani örümcek korkusu ya da işsizlik endişesi gibi sebebi belli olan bir duygu değil. Korkuyorum ama neden korktuğumu bilmiyorum. Korkumun sebepsiz oluşu bana tuhaf geliyor; alışık olmadığım bir hal; kendi korkumu yadırgıyorum. Aslında bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada.

Nereden geliyor bu huzursuzluk hali? Neden insan istediklerini elde etse bile mutlu olamıyor? Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur?

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığa yine insan fıtratına dair cevaplar aramak için bulunmaz bir fırsat oldu “Das Unheimliche”. Ancak Freud’un bu eseriyle yetinmedik; diğer bazı kitaplarından, tez ve konferanslarından da alıntılar yaptık ve yorumladık: 1909’da Massachusetts Clark Üniversitesi’nde verdiği konferansların derlendiği Beş Psikanaliz Dersi, 1929’da yayınlanan Mutsuzluk Kültürü(Unbehagen in der Kultur), Uygarlık, Toplum ve Din (Zivilisation Gesellschaft und Religion -1926),  Bir Yanılsamanın Geleceği (Die Zukunft einer Illusion – 1927),“Kültürel” Cinsel Ahlâk ve Çağdaş Sinir Hastalığı (Die «kulturelle» Sexualmoral und die moderne Nervosität –, 1908) Totem ve Tabu(Totem und Tabu – 1912), Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine (Zeitgemäßes über Krieg und Tod – 1915) ve nihayet 1921’de yayınlanan Sosyal Psikanaliz ve Ego(Massenpsychologie une Ich-Analyse)

Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

PK-Peekay: “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?” »

official-trailer-of-pk-peekay-release-date-and-story-4641546561654

Hindistanlı yönetmen Rajkumar Hirani’nin son filmi “PK-Peekay”, insanın dünyaya bembeyaz boş levha (tabulara rasa) gibi bir zihinle geldiğini, içine doğduğu toplumun kültürü ve her türden değer yargıları ile donandığını fikrini esas John Locke çizgisini izliyor. Yönetmen, meselesini işleyebilmek için temiz zihinli bir insan evladı yerine, bir “uzaydan gelen”den yola çıkıyor. Hikâyesine dayanak oluşturan esas sorusunun şu olduğunu söyleyebiliriz, yönetmenin: Dünyamıza ait hiçbir inançla, kültürle, ideolojiyle “kirlenmemiş” bir uzaylının dünya toplumları arasındaki her çeşit farklılığı algılama ve yorumlama biçimi nasıl olurdu? Bununla kalmıyor tabi filmin sorgulaması; bir sonuca da varıyor: Tüm toplumsal değer yargılarına bir uzaylı gibi tepeden, yukardan bakabilsek, aslında hiç çatışmak zorunda kalmazdık; hiç korkmadan sorular sorar ve yeterince didiklersek inançlarımızı, tüm kavgalarımızın esas müsebbiplerinin bizi aldatan menfaatperest din taciri şarlatanlar olduklarını göreceğiz. İlk elden tüm cevabın bundan ibaretmiş gibi göründüğünü söylemek mümkün. Ayrıca yönetmenin/filmin kahramanı uzaylının bu noktaya varması bir dizi eğlenceli olayın sonunda Yazının devamı

Ateşin Psikanalizi / Gaston Bachelard »

ates-psikanaliz-bachelard “… Alev karşısındaki saygının gerçek temeli şudur: Çocuk elini ateşe yaklaştırırsa, babası parmaklarının üstüne cetveli indirir. Ateş daha yakmadan vurur. […] Bu yüzden ateş önce bir genel yasaklama konusudur; bundan da şu sonuç çıkar: Toplumsal yasaklama ateş hakkındaki ilk genel bilgimizdir. […] Babasından uzakta babası gibi tapmak ister, küçük bir Prometheus gibi kibrit araklar …”

 “… Ateşi almak veya kendini ateşe vermek, yok etmek veya yok olmak, Prometheus karmaşasının veya Empedokles karmaşasının peşinden gitmek, işte bütün değerleri döndüren, ama değerlerin geçimsizliğini de gösteren psikolojik çevirme budur. Ateşin, tam da C. G. Jung’un anladığı anlamda , “doğurgan bir arkaik karmaşanın” vesilesi olduğu ve özel bir psikanalizin, hayale hakiki özgürlüğünü ve hakiki yaratıcı ruhsallık işlevini veren diri diyalektikleri daha iyi açığa çıkarmak için, sancılı belirsizlikleri yıkması gerektiği bundan daha iyi nasıl kanıtlanır? […] Akan sudan daha az yeknesak ve daha az soyut olan, çalının içinde her gün bakılan yuvasındaki kuştan daha çabuk büyüyüp değişen ateş, zamanı değiştirmek, sarsmak, bütün hayatı sonuna, öbür dünyaya götürmek arzusunu telkin eder …”

 

… Bu konuda okumak için…

freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Sigmund Freud insandaki gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmiş hissini sorgulayan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Garip / yabancı / tuhaf bir endişe bu. Yani örümcek korkusu ya da işsizlik endişesi gibi sebebi belli olan bir duygu değil. Korkuyorum ama neden korktuğumu bilmiyorum. Korkumun sebepsiz oluşu bana tuhaf geliyor; alışık olmadığım bir hal; kendi korkumu yadırgıyorum. Aslında bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada.

Nereden geliyor bu huzursuzluk hali? Neden insan istediklerini elde etse bile mutlu olamıyor? Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur?

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığa yine insan fıtratına dair cevaplar aramak için bulunmaz bir fırsat oldu “Das Unheimliche”. Ancak Freud’un bu eseriyle yetinmedik; diğer bazı kitaplarından, tez ve konferanslarından da alıntılar yaptık ve yorumladık: 1909’da Massachusetts Clark Üniversitesi’nde verdiği konferansların derlendiği Beş Psikanaliz Dersi, 1929’da yayınlanan Mutsuzluk Kültürü(Unbehagen in der Kultur), Uygarlık, Toplum ve Din (Zivilisation Gesellschaft und Religion -1926),  Bir Yanılsamanın Geleceği (Die Zukunft einer Illusion – 1927),“Kültürel” Cinsel Ahlâk ve Çağdaş Sinir Hastalığı (Die «kulturelle» Sexualmoral und die moderne Nervosität –, 1908) Totem ve Tabu(Totem und Tabu – 1912), Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine(Zeitgemäßes über Krieg und Tod – 1915) ve nihayet 1921’de yayınlanan Sosyal Psikanaliz ve Ego(Massenpsychologie une Ich-Analyse)

Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Hemhal / Empathy / ἐμπάθεια / التعاطف »

481_1r2003__vasectomy_for_twoNe değildir?

Hemhal olmak ile empati kurmak aynı şey değil. Empati hayvanlar ve insanlarda ortak. Kendini avlayacağı hayvanın yerine koyabilen, onun gibi düşünerek tuzak kuran kuşlar, örümcekler, balıklar saymakla bitmez. İşkence yapan biri de karşısındakini konuşturmak için empati kurar. Balıkçılar, avcılar, yalan vaad ile oy isteyen siyasetçiler ve turist kazıklayan satıcılar da hayvan gibi empati kurarak yapar bunu.

Nedir?

Dostuyla aynı hali paylaşan insan hemhal olur. Hemhal olmak İnsan’a hastır zira ak-lı meadın sahasıdır. Karşılık beklemeksizin, hesap-kitapsız şekilde dertlenmektir. Oysa empati akl-ı meaşın sahasıdır çünkü hem insan hem de hayvanda olan maişet derdidir empati kurduran.

Tavsiye e-kitap

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 

Para dünya malından kıymetlidir »

“… Renksiz, kokusuz olma vasfıyla para bütün değerlerin ortak paydasıdır; her şeyin içini boşaltır. Para varlıkların kendine has özelliklerini, onları kıymetli ve hatta eşsiz yapan ne varsa geri dönülmez şekilde soyup atar.  […] Paranın gücü manevî değerleri bile bencilce bir muhasebenin buzlu sularına daldırır …” (Komünist Parti Manifestosu, 1848, Marx ve Engels)

Son 50 yılda ihtiyaç ile arzu birbirinden koptu. Yine para kazanmak lazım ama ihtiyaçları değil arzuları karşılamak için. Para’nın insanı doyurmaması, tersine yedikçe acıktırması bu yüzdendir.

Para başka şey, dünya malı başka. Para’nın verdiği haz parayla satın alınabilecek şeylerin hazzından çok daha büyük. Acayip bir durum. Çünkü modern dünyanın Para’sı eskilerin “dünya malı” dedikleri şey değil. Yenilmeyen, içilmeyen, yaksan adamı ısıtmayan bir kâğıt parçası. Hatta bugün dünyada dolaşan paranın büyük bir kısmı fiziken yok çünkü bilgisayar kayıtlarından ibaret, sayısal bir veri. Nasıl oluyor da bu kadar soyut bir şey üzerimizde böylesi bir tahakküm kurabiliyor? “Adamımız” Georg Simmel’e göre para eşyanın değerini eşya olmaksızın temsil ediyor; yani cevher ile vasıfları ayıran ve fakat vasıfları cevherleştiren bir soyutlama. Faydalı eşyayı faydasından tecrid edip dönüştüren, mücerred bir değer tasavvuru. (Bkz. Derin Lügat maddesi: Değer / Kıymet / Value / Valeur / قيمة)

Marxçı kelimelerle (Marxist değil) konuşursak Para’nın dünya malından daha kıymetli olmasının sebebi şu: Hislerimizin terazisinde bu faydasız kâğıt parçalarının değişim değeri onunla satın alabileceklerimizin kullanım değerinden daha fazla. (Bkz. E-kitap: Derin MAЯҖ) Neden böyle peki? Yani 10 YTL para neden 10 YTL’lik elmadan veya 10 YTL’lik ekmekten daha kıymetli?

Açalım: Objektif, hani neredeyse bilimsel bir mevhum olan Marxçı Para’nın aksine Simmel’in Para’sı son derecede indî/sübjektif. (Bkz. Derin Lügat maddesi: İndî / Sübjektif / Objektif / ذاتي). Simmel 1900’de yayınladığı Para Felsefesi adlı kitabında (alm. Philosophie des Geldes) bu meseleyi çok güzel Yazının devamı

Akif nasıl öldü biliyor musun? »

sirnak

1998 ağustos/ Şırnak

Herhangi bir ağustostu aslında. Hayatımda yer etmemeye namzet o kadar silik bir gündü ki, Apo’yla girdiğimiz diyalog olmasa, o günü kutsamamı gerektirecek aslında hiçbir şey yoktu. Sünnetimde Mehmet Alçelik’in mavi chevrolet’ini dün gibi hatırlıyorum. Keza, on iki yaşımda Songül’ün kepçe kulaklı olduğum için beni reddetmesi de hatırımda. Ama gönüllüsü olduğum Şırnak maceramda herhangi günlerden birinin gecesinin tam yarısıydı.

Yaklaşık otuz askere komuta ettiğim bir birlikle 1802 rakımlı tepedeydik yine o gece. Belki de milyonlarca yıldır Habur Çayına tepeden bakan, zahmet edip kendisine bir ad koymaya üşenenlerin bile terk edip gittiği o tepeyi aylardır koruyorduk. Coğrafya adına aklınıza gelen her şeyin aynı olduğu, insanların, kuşların, dağların değişime ayak diremek de ne kelime, bahsedeni recmettiği bir coğrafyaydı. Bir münzeviler beldesi desem güdük kalır, onun da ötesi bir coğrafya. Ülkenin Cumhurbaşkanının kim olduğunu, kimin şampiyon olduğunu bilmiyorduk, bilemezdik. Belki merak edenlerimiz vardı ama bir süre sonra onlar da bıraktılar işin peşini. Yoksulluk, yokluk hani o çokça anlatılan babayla oğlun hikâyesi gibiydi; Çocuk sorar babasına, ‘yoksulluk ne kadar sürer’ diye. ‘Kırk yıl’ der babası. Çocuk yine sorar babasına ‘biter mi sonra’ diye de cevap verir hani babası: ‘Bitmez, ama sen alışırsın’.  Dünyaya 1802 metre yüksekten baksak da, aslında her birimizin dünyası nohut oda bakla sofa dedikleri genişlikteydi. Ufkumuzun sınırları, etrafımızı çeviren dağlarla mahdut bir Yazının devamı