Main Content RSS FeedYazılar

Dikkat kitap: Bir pozitivizm eleştirisi »

Dikkat kitap: Bir pozitivizm eleştirisiHayatta en kötü mürşit bilim olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.

Mühürlenmiş Zaman / Andrey Tarkovski »

Mühürlenmiş Zaman / Andrey Tarkovski

  • Zaman, insana verilmiş hem tatlı hem de acı bir armağandır. Hayat, var olmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan bu gelişimi gerçekleştirmek zorundadır.
  • Dinleme ve anlama yeteneği çok değerlidir… Bir kez olsun, aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktır. Bunlardan biri buzul, diğeri isterse atom çağında yaşamış olsun fark etmez.
  • Şiir, insanlara bütün hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir.
  • Güya “düşünme” sürecimiz psikoterapiden başka bir şey değil, delirmemek için, ruhsal denge hakkına sahip olduğumuz illüzyonunu ayakta tutmak için uyguladığımız bir psikoterapi. Ne kadar da değersiziz!

Yazının devamı

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton »

kotuluk-uzerine-bir-deneme_terry-eagleton-12 Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“… İrlanda tiyatrosunun en ünlü yapıtı olan Godot’yu Beklerken zamanında “Bu oyunda hiçbir şey olmuyor – hem de iki kere” diye tanıtılmıştı. Zamanın bir helezon olarak algılanması İrlanda kültüründe yaygındır. Ama bu yazarlann kozmik bir coşkunluk olarak gördükleri şey, yani azimle ileri, hep ileri gitmektense oyunbazca kendi üzerine kıvrılan bir dünya, Üçüncü Polis’te büyük bir felakete dönüşüyor. Zamanı kendi üz.erinde sarmallaşırken tahayyül etmek bir erdem anlayışını gereksindirmektedir. Her eylemin bir başkası için var olduğuna dair mekanik görüşe karşı çıkmaktır bu. Endişelerin esiri insanların, D. H. lawrence’ın deyişiyle “olduklan yerde yaşayamayan” insanların -bankacıların, şirket yöneticilerinin, politikacıların ve aynı şekilde ruhlarını yitirmekte olanların- alacakaranlık varoluşudur. Ancak helezonik zaman anlayışının kötülükle bağlantılı bir tarafı da vardır: lanetliler ölme yetisini kaybetmişlerdir ve bir sona ulaşmayı beceremedikleri için sonsuz bir tekrara mahkumdurlar. Slavoj Lizek ölümsüzlük iyilikle bağlantılandırılsa da işin aslının hiç de öyle olmadığını belirtiyor. Asıl ölümsüz olan kötülüktür: “Kötü hep geri dönmekle tehdit eder bizi,” der Zizek, “fiziksel yok oluşunu mucizevi bir şekilde aşıp bizi bir türlü rahat bırakmayan hayaletimsi bir varlıktır kötü.” (Six Sideways Reflections ) Kötülüğün “muzır bir sonsuzluğu” var -faniligimizi doğal ve kendimizi maddesel varlıklar olarak görmeyi reddeden bir yön. Pek çok insan sonsuza kadar yaşamayı istiyor; bu baştan çıkarıcı rüyayı vahşice gerçekleştirenler de lanetleniyor. Graham Greene’in Brighton Roch adlı romanı, pek çok edebiyat geleneğini cesurca harmanlayarak, Brighton’daki bir pansiyon dekorunda katıksız kötülük imgesini canlandırır. Mafya öyküsü ve metafizik meditasyon karışımı olan roman çok da başarılı olamayan riskli bir girişimdir. Neticede, hem Londra banliyösünde hem de cehennemde yaşıyormuş gibi görünen bir karakter yaratmak kolay değildir. Sıradan gangster Pinkie’yi insan hayatına olan kastında şeytani bir yaratık olarak mı yoksa toplumuna yabancılaşmış sıradan bir ergen olarak mı görmeliyiz? Romanın bu soruya verdiği cevap açık: Greene’e göre on yedi yaşındaki bu serseri baştan beri lanetlenmiştir. Fiziksel olarak fahişelerin, haydutların ve ucuz sahil şehri eğlencesinden oluşan bir dünyada yaşıyorsa da, ruhunun yuvası sonsuzluktur ve bu iki dünya asla bir araya gelemez. Greene korkunç bir retorik edayla Pinkie’nin “çıkıp geldiği ve sonuçta gideceği yok edici sonsuzluğun barut rengi gözlerine bulaştığını” söyler. Oysa kötülük Pinkie’nin gözlerinde değildir; gözleri sadece varılmaktan, kendi gerçekliklerinden rahatsızdır. Hannah Arendt Eichmann Kudüs’te adlı kitabında benzer bir durumdan söz eder ve Hitler’in yardımcısı Adolf Eichman’ın “gerçeklikten kopukluğu”na dikkat çeker (Kötülügün Sıradanlığı)

[…] Pinkie öldüğünde, “sanki geçmişte ya da şu anda varlığı olmayan bir el tarafından aniden çekilip yokluğa, hiçliğe götürülmüş gibidir”. Bir tepeden denize düşerek ölür ama hiç kimse su sesi duymamıştır. Bir ses çıkaracak kadar bile varlığı yoktur ve ölümü hiç kimseyi etkilemez. Pincher Martin fiziksel olarak ölüdür, Pinkie ruhsal olarak. Pinkie Nietzsche’nin “herhangi bir şey yapmak için iradesi olmayan, hayattan tiksinen” ve hayatın en temel önkoşullarına karşı bir başkaldın” (Ecce Homo) sürdüren nihilistine güzel bir örnektir. Tıpkı Pincher Martin gibi kendi yıkıcı amaçları uğruna başkalarını sömürmenin ötesinde hayata dair bir becerisi yoktur. Sıradan yeniyetme gangsterlerle karşılaştınldığında, gündelik bedensel yaşama bir kartezyen keşiş kadar yabancıdır. Dans etmez, sigara içmez, içki içmez, kumar oynamaz, şaka yapmaz, çikolata yemez ve bir tane bile arkadaşı yoktur. Doğadan nefret eder ve cincelliğe karşı titizlikle karışık bir korkusu vardır. Evlenmek,” diye düşünür kendi kendine, “ellere bulaşan gübre gibidir.” Yaşam biçimi sonuna kadar soyuttur. Sadece yalnız ve ağırbaşlı değil, aynı zamanda yaşamın fizikselliğine hepten düşmandır. Ve bu da, daha sonra göreceğimiz gibi , kötülere ait bir özelliktir. Sanki gençliğe ait temel bir parça vücudundan sökülüp alınmıştır. Başkalarının nasıl hissettiğini anlayabilmekten uzak, yoldaşlık duygusundan mahrumdur. Hint dilinden ne kadar anlıyorsa, duyguların dilinden de ancak o kadar anlıyordur. Diğer insanların davranışları bir sineğin davranışlarından daha anlaşılır değildir onun için. Kişiliğindeki psikopatlık bir tutamın hayli ötesindedir …”

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonTavsiye Sohbet

“Ben” kimdir?

Tavsiye makale

Tavsiye Kitap

Derin İnsan

Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”(Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

Elveda Proletarya / André Gorz »

Elveda Proletarya / André Gorz

Marx, nesnel bir gerekliliğin doğrulanmasından («kişiler, varlıklarını güvence altına almak için, mevcut üretici güçlerin tümüne sahip olmak zorundadırlar»), varoluşsal bir olanağın doğrulanmasına nasıl geçer: «Kişisel faaliyetlerini gerçekleştirebilecek olanlar, doğrudan doğruya birbirine bağlı yetenekler toplamını geliştirmeyi ve üretici güçlerin tamamına sahip çıkmayı savunan ve artık hiçbir sınır tanımayan, her türlü kişisel faaliyetten tamamen soyutlanmış olan zamanımızın proleterleridir yalnızca.» Soru yanıtsız kalır. Çünkü proletaryanın, üyelerinin her birinde tüm’e dönüşme yeteneği, her şeye sahip olma gerekliliği ile aynı şey değildir. Birinci tez. felsefe alanına girer; Marx’ın Hegel’den türettiği biçimde, proletaryanın özünün sonucudur: Proletarya, dünyanın ve tarihin kaynağı olarak kendi bilincine varan evrensel Emek gücüdür. Bunun tersine, her şeye sahip olma gerekliliğinin doğrulanması, proleterleşmenin tarihsel sürecinin çözümlenmesinin bir sonucudur (ya da sonucu olduğu iddiasındadır). Gerçekte bu çözümleme, felsefi postülayı temellendirmekte başarısızdır. Gerçekten de yakından bakılınca hiç zorlanmadan fark edilir: Marx’ta, ilk (felsefi) kanı, genel olarak proleteryanın ve özel olarak her proleterin bir beceriler bütününü geliştirme amacıyla üretici güçlerin bütününe egemen olabilme zorunda olduğudur. Yazının devamı

Dikkat Kitap: Derin Savaş »

Dikkat Kitap: Derin SavaşSavaş bir şiddet hareketidir ve bu bilkuvve (potansiyel) şiddetin sınırı yoktur. İnsanlık olarak sürekli savaşmıyorsak bunun sebebi yüksek ahlâkımız(!) değil menfaatlerimizdir.

Ancak savaşı sonuçlarından tecrid ederek, sağlıklı bir şekide düşünmek kolay değil. Çünkü yol açtığı ölümler ve maddî zarar o kadar büyük ki her ne pahasına olursa olsun kaçınmak gereken bir anormallik veya uluslararası ilişkilerde bir aksama gibi görünüyor. Oysa her savaşsızlık hâli barış değil; geçici bir ateşkesten ibaret. (Bkz. Barış / Sulh / Peace / Paix / صلح / سلام ) Meselâ iki dünya savaşı arasındaki 1918-1939 dönemine kim “barış” diyebilir? Üstelik her ne pahasına olursa olsun savaştan kaçan bir lider, düşmanlarının ölçüsüz şantajına çanak tutmuş olmaz mı? Adolf Hitler’e akıl almaz ödünler veren Birleşik Krallık Başbakanı Neville Chamberlain gibi savaştan kaçmak için “her pahayı” ödemek, üstelik sonunda yine de savaşmak zorunda kalmak iyi bir strateji mi?

“Siyaset, savaşın döl yatağıdır” diyor Prusyalı general Carl von Clausewitz. Evet, savaş, siyaset ve ticaretin farklı yöntemlerle devamından ibaret. Ancak gerçek bir savaşta, ölüm her yeri kapladığında, ölmek değil yaşamaktır tesadüf. Her taşın altında yaşamı bitirebilecek bir mayın, her çalının ardında vücutları delik deşik edecek bir keskin nişancı varken şehirdeki gibi düşünmeye devam edebilir mi insan? Ölüm tehlikesi, cephedeki askerler ve komutanların nefsi üzerine muazzam bir baskı yapar. Bu bağlamda savaş, insanlık dışı değil, tam tersine onun göbeğinin ortasıdır. Zira asker, sağdaki yahut soldaki sipere koşarken serbesttir. Belki de en güvenli siperi, bir robot veya bir hayvan, insandan daha iyi seçebilir. Ama insan, vatanı için ileri atılmakla nefsi için geri kaçmak husunda özgürdür. İşte savaşın neticesi üzerinde çok ağır basabilen insanlık faktörü tam buradadır. (Bkz. Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür…)

Savaş, bütün sosyal bilimcileri zorlamış bir saha. Zira, bir yanda savaşın politik amaçla etkin kullanılması yani strateji ve savaş tekniklerinin etkin kullanımı yani taktik var. Bu soğuk veçhesiyle savaş, neticesi hesaplanabilir bir mekanizmaya benziyor. Fakat diğer yandan, cesareti, vatan sevgisi, nefret ve korkularıyla öngörülemez bir insan faktörü var savaş sahnesinde. Elinizdeki bu kitap, savaşın mekanik ve insanî veçhelerini en dengeli şekilde işleyen müelliflerden biri olan Prusyalı General Carl von Clausewitz’in fikirlerinden istifade ederek yazılmış bir deneme. Teknolojik ilerlemenin eskitemediği ilkeleri bugünün savaş şartlarında değerlendirdik: Strateji, taktik, cesaret, savaşta aklın önemi ve sınırları… Buradan indirebilirsiniz.

Böyle Buyurdu Zerdüşt / Friedrich Wilhelm Nietzsche »

Böyle Buyurdu Zerdüşt / Friedrich Wilhelm Nietzsche

  • Terk edilmişlik başkadır, yalnızlık başka.
  • Bir dostundan kötülük görürsen, şöyle de ;”Bana yaptığın kötülüğü bağışlıyorum;ancak kendine yaptığını, onu nasıl bağışlayabilirim ki!
  • Derin bir kuyu gibidir tek başına yaşayan!
  • Bir son vermek, yeni bir dize yazmaktan daha çok cesaret ister.
  • Susuşu bana ağır geldi. Çünkü bu durumda iki kişi tek kişiden daha yalnızdır.
  • İçtenlikle adil olmak isteyenin kişiliğinde yalan bile insan sevgisine dönüşür.
  • Bütün soğuk canavarların en soğuğuna devlet denir. Soğuk soğuk yalan söyler o;ve ağzından şu yalan sürüne sürüne çıkar:”Ben,devlet-ulusum ben.”

Yazının devamı

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (7) : Savaş Teorisinde Yöntem »

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (7) : Savaş Teorisinde YöntemSavaş, sınırsız şiddet yahut içtimaî bir öfkenin birden boşalması değildir. Hazırlık ister; strateji ister. Savaşı “gerekli/ meşru/ kaçınılmaz/ kârlı” gösteren şartlar değiştiğinde ortaya çıkacak olan ateşkesin koşulları, çatışmaların en yoğun olduğu sırada bile soğukkanlılıkla görüşülebilir. Neticede savaş, teorisiz, hesapsız-kitapsız bir faaliyet gibi tasavvur edilemez. Zaferler ve yenilgiler, komutanların “dehası” veya “deliliği” ile açıklanamaz. Elbette savaşın bir teorisi olmalıdır ve bu teorinin inşaası, bir yönteme dayanmalıdır. Ancak savaşın gidişatı ve sonucu, Newton fiziğinde atılan bir topun düşeceği mesafe gibi determinist/ cebirsel formüllerle de hesaplanamaz. Neden?

“… Manevi nicelikler savaşın dışında bırakılamaz. Savaş faaliyeti hiç bir zaman sadece maddeye yöneltilmez; savaştaki taarruz, aynı zamanda bu maddeye hayatiyet veren manevi güçlere karşı da yöneltilir ve ikisini birbirinden ayırmak imkânsızdır. […] Bu teori girişimlerinin sadece analitik kısmı gerçeğe yaklaşma bakımından bir ileri adım sayılabilir. Sentetik tarafları, ilkeleri ve kuralları hiç bir işe yaramaz. Bunların hepsi de kesin nicelikler peşindedir: Oysa savaşta hiç bir şey kesin değildir, aksine her şey belirsizdir ve bütün hesaplar değişken niceliklerle yapılır. Bunlar ayrıca yalnız maddi nicelikleri göz önüne almakla yetinirler: Hâlbuki savaş hareketinin tümü manevi güçlerin etkisi altındadır. Yine bu teoriler sadece bir tarafın faaliyetleriyle ilgilenirler: Oysa savaş, iki kampın sürekli olarak birbirini etkileyen eylemlerinin alanıdır…”(*)

İtaatkâr da olsa asker bir robot değildir

Bir bilim ve/veya teorik saha olarak bakıldığında savaş, teknik boyutunun büyük payına rağmen insanî bir faaliyettir. İnsanın özgürlüğü, bütün beşerî bilimlerdeki pozitivist yaklaşımları boşa çıkarır. Meselâ sağlıklı bir ekonomide, insanların karamsarlığı ve korkusu ülkeyi felâkete sürükleyebilir. Benzer şekilde, sayıca üstün, silah ve mühimmatı düşmandan fazla olduğu halde yenilen yahut çok sönük bir zafer kazanan nice ordu vardır. M. Ö. 332’de İskender’in 3cü Darius’e karşı kazandığı Gaugamela ve İssos muharebelerinden Britanya’nın Çanakkale ve Kut-ül Amare’de, ABD ordusunun Vietnam’da yediği tokatlara kadar birçok örnek verilebilir. Yazının devamı

Kavgam / Adolf Hitler »

Kavgam / Adolf Hitler

Kavgam / Adolf Hitler

Yazının devamı

Gülün Adı / Umberto Eco »

Gülün Adı / Umberto EcoKilercibaşı bir an duraksadı, sonra adamlarına işaret etti ve katırlarımız yeniden yokuşu tırmanmaya koyulurken sağdaki yol boyunca koştu. İçimi bir merak kemiriyordu; William’a soru sormak üzereydim, ama o beklememi işaret etti bana: Gerçekten de birkaç dakika sonra sevinç çığlıkları işittik; rahipler ve hizmetçiler, atı yularından çekerek yolun dönemecinde belirdiler. Hepsi de biraz şaşkınlıkla bakarak yanımızdan geçip önümüz sıra manastıra doğru yürüdüler. Sanırım William, onların olanları anlatmalarına olanak vermek için, bineğinin adımlarını yavaşlattı. Her bakımdan çok yüce erdemleri olan üstadımın, kavrayışının çabukluğunu göstermek söz konusu olduğunda boş gurura kapıldığını anlamıştım; ince bir diplomat olarak yeteneklerini değerlendirdiğim için de, hedefine bilge bir adam olmanın sağlam ününün öncülüğünde varmak istediğini anladım.

“Şimdi söyleyin,” dedim sonunda kendimi tutamayarak, “nasıl bildiniz?”

“Benim iyi Adso’m,” dedi üstadım, “yolculuğumuz boyunca, dünyanın tıpkı kocaman bir kitap gibi bizimle konuşurken kullandığı belirtileri tanımayı öğretiyorum sana. Alanus de Insulis diyordu ki: Yazının devamı

Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları / Zygmunt Bauman »

Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları / Zygmunt Bauman

“… Cemiyetlerin yabancılara karşı uyguladığı stratejilerin birincisi ‘antropofajik: yabancıları yutarak ve ardından da bunları metabolik olarak kişinin kendisinden ayırt edilemez bir doku haline dönüştürerek yok etmek. Bu, asimilâsyon stratejisiydi: farklıyı benzer kılma; kültürel ya da dilsel ayrımları yumuşatmak; yeni ve her şeyi kuşatan düzene uyumluluğu besleyen dışında tüm gelenekler ve bağlılıkları yasaklamak; bir ve sadece tek bir uyumluluk ölçütünü dayatmak […]

“anropoemik: yabancıları kusmak, düzenli dünyanın sınırları dışına sürmek ve bunların içerdekilerle olan tüm iletişimlerini kesmek. Bu, -yabancıları gettoların görünür duvarlarının içine ya da görünmeyen fakat en az bu duvarlar kadar somut olan commensality (birlikte yemek yeme), connubium (evlilik) ve commercium (ticaret) yasaklarının ardına hapseden; ‘temizleyen’ –bunları idare edilen ve edilebilen toprakların sınırları dışına” [sürülmedir]. […]

Yazının devamı