Main Content RSS FeedYazılar

Kürt öldüren Kürtler, Yeni Emre Uslu ve Yeni Taraf »

fft81_mf2313117Eski Emre Uslu Eski Taraf’ta çalışırken ROJ TV’nin ve PKK’nın yalanlarını ortaya çıkarmıştı. Yeni Taraf bu makaleyi sildi. Fakat çarpıcı sorular soran ve ROJ TV-PKK-BDP ekiplerinin yalanlarını ortaya çıkaran makalenin bir kopyası aşağıda duruyor. Mesele neydi ? Ağustos 2011’de PKK ve BDP Kandil’deki operasyonlarda sivillerin hatta çocukların öldüğünü iddia etti. PKK ve BDP eliyle çekilmiş kanlı, cesetli videolar ve fotolar sosyal medyayı istila etti. (Yalan ortaya çıkınca PKK’lılar bu linkteki videoyu sildiler) Mazlum-Der araştırma yapılmasını istedi. Mesele uzadı. Biz bu konuda aşağıdaki yazıları yayınlamıştık :

Yedi insanı kim neden öldürdü?

Yazan: Eski Emre Uslu (Eski Taraf) [Bu makale siteden silinmiş]

yedi-sivili-kim-oldurdu_5871_orijinal.jpgKuzey Irak’a yapılan saldırıdan sonra ROJ TV tarafından TSK bombardımanında yedi sivilin öldürüldüğü tartışması her geçen gün daha da esrarengizleşiyor. Önce PKK yedi sivilin uçaktan atılan bomba ile içinde vurulduğunu iddia ettiği yanmış ve parçalanmış bir araç ve aracın yanında yanmış cesetler gösterdi. Fakat ROJ TV‘nin gösterdiği videoda çok büyük sorunlar vardı. Örneğin ROJ TV muhabirinin bir saat önce vuruldu dediği araçtan en küçük bir duman çıkmıyordu. Gösterilen cesetlerin kanları da yeni ölmüş ceset kanına benzemiyordu. Dahası vuruldu denen aracın etrafı sapasağlamdı ve araçtan başka her şey sağlam duruyordu. Haliyle bu video kuşku yarattı.

Bu videoyu izler izlemez twitter‘den itiraz ettim. Görüntüler ile anlatılan hikâyenin örtüşmediğini, videoda birçok sorun olduğunu yazdım. Bu itirazım üzerine bir tartışma da doğal olarak başladı. Twitter‘de özellikle PKK sempatizanı kesimler tarafından saldırılara uğradım. İçinde ROJ TV muhabirlerinin de olduğu bu kesim bana demediğini bırakmadı. Daha sonra TSK uydu görüntüsü yayınladı ve uçaktan vurulan yerde en az sekiz metre çapında kraterlerin oluşması gerektiğini söyleyerek vurulduğu iddia edilen yerde böylesi bir hasarın olmadığına dikkat çekerek sivilleri vurmadıklarını açıkladı. Bu açıklamadan bir hafta sonra ROJ TV yeni bir video yayınladı. Bu kez uçaktan vurulduğu iddia edilen duvarlarda hasar oluşmuş yolun üst kısmı gösteriliyordu. ROJ TV‘nin iddiasına göre uçaklar aracı vurunca araç 30-40 metre aşağıya fırlamış bu nedenle aracın bulunduğu yerde çukurun oluşmadığını iddia etti.

Önceki gün Taraf‘ın sürmanşetinde de okuduğunuz o görüntülerde sözü edilen hasarın halen uçaktan atılan bir bomba ile olabileceğine inanmıyorum. Eğer TSK çok özel araçlar için geliştirilmiş, hafif bombalar kullanmıyorsa, -ki bilebildiğimiz kadarıyla akıllı bomba dediğimiz bu tarz hedef odaklı bombalar bizde yok- ROJ TV‘de iddia edilen çukur uçaktan atılmış bir bombadan oluşamaz.

Dahası, çukurun bir bombadan çok yol kenarına döşenmiş bir IED bombası olma olasılığı daha güçlü olasılık. Bu yazı için Kuzey Iraklı gazetecilerle irtibata geçtim. Onlardan yeni fotoğraflar elde ettim. Bu fotoğraflarda olay yeri daha net görünüyor ama fotoğraflar işleri biraz daha karıştıracak gibi. En azından ROJ TV‘de gösterilen videoda bulunan bu bölgede yer alan bazı unsurlar bu fotoğraflarda yer almıyor. Dahası fotoğraflar dikkatlice incelendiğinde o araç yığınının orada aylardır duran bir araç yığını olma olasılığını arttırıyor.

Aşağıda yer vereceğim fotoğraflara internet sitemizden kolayca erişip yakından inceleyebilirsiniz. Bu fotoğraflar bana çarşamba günü geldi. Yani olaydan bir hafta geçtikten sonra ulaşabildim. Fotoğrafların tam olarak ne zaman çekildiğini bilmiyorum. Bu soruyu kaynağıma sordum, o da fotoğrafları edindiği kaynağına sorup dönecekti ancak yazı yayına girene kadar bana ulaşmadı.

Şimdi isterseniz fotoğrafları birlikte inceleyelim:

Bu fotoğraf size bir hafta önce vurulmuş bir aracın fotoğrafı gibi görünüyor mu?
Örneğin aracın tekeri yeni kazadan çıkmış 30-40 metre sürüklenmiş bir araç tekerine mi daha çok benziyor yoksa orada güneşin altında aylardır duran bir tekere mi daha çok benziyor? Bence ikincisi. Yine tekerin toprak ile temas eden yerine dikkatlice bakın. Tekerin toprağa gömülü olduğunu, toprağın kurumuş olduğunu göreceksiniz. Yani lastik bir çamurlu alana gömülmüş ve o çamur kurumuş. Dahası duvarlardaki otlara dikkat edin. Bir hafta önce sürüklenerek bu duvara çarpıp durmuş bir aracın duvarlardaki otlara zarar vermemesi mümkün mü? Yine araçtan yere dökülen yağların kurumuş oluğu görülüyor. Beş günde bir haftada bu yağlar bu şekilde kurur mu? Bu fotoğrafa bakınca burada uzun süredir duran bir hurda araç yığını olduğu görülüyor.

İkinci fotoğrafa bakalım:

Sizce bu fotoğrafta bulunan çukur bir bombadan açılmış bir çukura mı daha çok benziyor yoksa yol kenarına döşenen ve Irak’ta sıkça kullanılan IED denen bomba düzeneğinin açtığı çukura mı çok benziyor? Daha da önemlisi sizce bu çukur yeni açılmış bir çukura benziyor mu? Özellikle duvarın dibindeki toprağa bakıldığında o toprağın uzun zamandır yukarıdan azar azar dökülen topraktan oluştuğu izlenimi ediniyorum.

(Not: Bu fotoğrafları Irak’ta görev yapmış, çatışmalara girmiş Amerikan askerlerine de sorup hava saldırısı ile mi yoksa mayın benzeri bir bomba ile mi böylesi bir hasarın oluşabileceğini sordum. Burada özetlediğim görüşler onların görüşleriyle de paralellik gösteriyor.)

Üçüncü fotoğrafa bakalım:

Bu fotoğrafta oluşan izler sizce yeni oluşmuş izlere benziyor mu? Bu duvarla ilgili daha önemli bir soru var. İzlerin biçimi ve yönüne bakıldığında izlerin aşağıdan yukarı doğru fırlayan parçaların çarpmasıyla oluşmuş olduğu görülüyor. Bu yukarıdan atılan bir bombanın patlaması sonucu fırlayan parçaların oluşturabileceği izlerden çok IED’ye basmış bir aracın patlamasıyla belli bir açıya doğru fırlayan bir aracın parçalarının oluşturacağı ize daha çok benziyor.

Şimdi dördüncü fotoğrafa bakalım:

Bu fotoğraf çok daha ilginç. Zira bu fotoğrafta var olan bazı detaylar ROJ TV‘nin yayınladığı videoda yok, ROJ TV‘de var olan bazı detaylarsa burada yok. Öncelikle bu duvardaki yıkıntının da fotoğrafın çekiminden dört-beş gün önce oluşmuş yıkıntılar olduğunu sanmıyorum. Bu yıkıntılar en azı birkaç aylık yıkıntılar gibi görünüyor. Şimdi fotoğrafta görünen bir başka ayrıntıya dikkatinizi çekeyim. Yolun dışındaki yokuşta muhtemelen o araca ait bir parça duruyor. Nedense ROJ TV çektiği görüntülerde o aracın buradan aşağıya fırladığını anlatıyor ama bu fotoğrafta görülen, o ayrıntıyı çekmiyor.

Bir de beşinci fotoğraf var:

Bu fotoğrafa ilişkin yorumum yok ama asıl yorumu ROJ TV yapmış. ROJ TV muhtemelen bu dramatik fotoğrafı daha dramatik kılmak için içinde çocuk resimlerinin bulunduğu bir kitabı, muhtemelen bir çocuk kitabını, bu giysinin üstüne koyup çekim yapmış. İşte ROJ TV‘nin o fotoğrafı.

Bu fotoğraflardan hareketle, hiçbir kimse TSK’nın sivilleri öldürüp öldürmediğini ispat da edemez inkâr da. Ancak PKK’nın TSK sivilleri öldürdü iddiasına sunduğu ‘kanıtların’ kuşkulu olduğunu açıkça gösterir.

Bu fotoğrafları yayımlarken amacım TSK savunuculuğu yapmak değil. TSK’nın beni yazılarımdan dolayı defalarca savcılığa verdiği mahkeme tutanaklarına geçmiş bir gerçek. Ben burada bu fotoğrafları yayımlayarak bir gerçeğin peşinden gidiyorum. Gerçekten yedi sivil katledildi mi? Ne zaman kim tarafından ve nasıl? Bu soru hâlâ muamma…
acilim1@gmail.com

Eski TARAF

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmekileacıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz.PKK’lıları affetmek) Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, KafkaslardaTürk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?

“… Şiddet yanlısı Kürtler adeta hızla koşan bir adamın bir cam panele çarpıp yere yığılma duygusunu tekrar tekrar yaşayacaklar. Camın öbür tarafını görecekler ve camın öbür tarafında akan hayatı gözlemleyebilecekler, belki bedenen o hayatın içinde olacaklar ama ruhen hiçbir zaman o camın öbür tarafına geçemeyecekler. Hiçbir zaman kendilerini camın öbür tarafına akan hayatın parçası hissedemeyecekler…”

Böyle diyordu bir gazeteci. Haklıydı. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Tersi ve Yüzü / Albert Camus »

tersi-ve-yuzu-albert-camus“… İnsanlar her şeyi ilerideki yaşlılık üzerine kurarlar. Düzelmezlerle kuşatılmış bu yaşlılığa kendilerini savunmasız bırakan başıboşluğu vermek isterler. Küçük bir köşke çekilmek için ırgatbaşı olmak isterler. Ama bir kez yaşlılığa gömüldüler mi anlarlar bunun yanlış olduğunu. Korunmak için başka insanlara gereksinimleri vardır [...] Sanatta ya her şey bir arada gelir, ya da hiçbir şey gelmez; alevsiz ışık yoktur. Stendhal bir gün: Ama benim ruhum alevlenmedi mi acı çeken bir ateştir diye haykırmıştı [...] İyi biliyorum ki yanılıyorum, benimsenilmesi, tanınması gereken sınırlar vardır. Yaratırsa böyle yaratır insan. Ama sevmenin sınırı yoktur ve ben her şeyi kucaklayabildikten sonra, iyi sarılmasam da ne çıkar? [...] Öyle ya yolculuğun değerini oluşturan şey korkudur. Yolculuk, benliğimizdeki bir tür iç dekoru yıkar. Hile yapmak yani büro ve şantiye saatlerinin ardına gizlenmek olanaklı değildir artık. Bu yüzden kahramanlarımın, bürodaki saatlerim olmasaydı halim ne olurdu ya da karım öldü ama bereket versin ki tamamlanacak bir sürü evrak var yarına diye konuşacakları romanlar yazmak gelir hep içimden …”

… Bu konuda okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor. Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Tamam, Batı vahşidir. Ama sen neden bu kadar evcilsin? »

uygar-bati“… Sömürgeci ülkeler, sömürdükleri ülkelerden çekilirken yerlerine o bölgenin insanı olan ancak halka en az bir sömürgeci kadar “kötü” bir bakışla bakan, diktatör isimler bıraktılar. Sömürülen bölgeler, birçok kez kendi içlerinde bu yerel ama yerel olana yönelik sömürge psikolojisi duyan diktatörlerle hesaplaşma içine girdi ancak bu girişimler başarılı olamadı. Bugün dahi, Fransa’ya muhabbeti bir türlü eksilmeyen Cezayir yönetimi, Batı ile yakın ilişkileri ortada olan Suud-Mısır yönetimi ve daha fazlası bunun en basit ispatıdır. Dahası bazen öyle bir noktaya gelinir ki, Mısır’da Mursi yönetimine yönelik darbede ciddi pay sahibi olan Suud, bölgede sömürgeci/sekülerist anlayışın işini görür, Sisi’yi her yönden destekler, mesela Sisi aslında Mısır’ın bir askeri görevlisi değil, bölgede İslami yönetimleri devirmeye niyetli Batılı-seküler bir anlayışın askeridir …” (Cemile Bayraktar, Yenişafak)

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

Doğu’nun Limanları‏ / Amin Maalouf »

amin-maalouf-dogunun-limanlari (3)

“… Ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. Bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. Diyelim ki geceleyin bir kabus gördün. Bunun bir kabus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir, hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. Hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar… Hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. Beni sorarsan imdat çıkışı sayesinde ayaktayım. Çünkü emrimde ve onu kullanmayacağımı biliyorum. Ama ahiretin anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim! …”

… Zaman, Hayat ve Ölüm üzerine okumak için…

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz. 

Son banyonu sen yapmayacaksın! Ne yani? Ben de mi? »


… Bu konuda okumak için…

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz. 

 

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

Aydın insan nasıl fark edilir? »

 

… Bu konuda okumak için…

Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası

 “Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakaraydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. [...] Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?”

Böyle diyordu kıymetli bir yorumcumuz. Gerçekten de TARAFSIZ bir aydın tarifi yapmak zor. Karanlık cahilliğin ve Kötü’nün, ışık ise aklın, bilginin ve İyi’nin rumuzu. Yani akıl ve ilim ile İyi, Güzel ve Doğru‘ya yaklaşılacağını herkes kabul ediyor. Ama her grubun kendi “ışığı” ile AYDIN-laNmayı ve AYDIN-laŞmayı tercih ettiği bir dünyada yaşıyoruz. “Ötekilerin” ışıkları ya gözümüzü kamaştırıyor ya da yeterince AYDIN-laTmıyor, uymuyor “bize“…

Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet Türkiye’sinde ithal ışıklarla aydınlandıkça halkından uzaklaşan bir aydın(?) grubu çıktı ortaya. Aydın sendromu diyebileceğimiz müzmin bir depresyona girdi bu insanlar ve hâlâ da oradalar. Suzannur Başarslan‘ın Hilmi Yavuz’dan aktardığı ifadeyle“kendi insanına, giderek kendi’ne ‘ne tuhaf insanlar bunlar- ne garip ülke burası!’ diye bakmak; -kendi’ni öteki olarak görmek!”

Okuyacağınız 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen,  fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.

Böyle Buyurdu Zerdüşt / Friedrich Nietzsche »

“… Gören kişi, insanlar arasında hayvanlar arasındaymış gibi dolaşır. Şöyle der gören kişi: utanç, utanç, utanç, – insanın tarihi budur!  [...] Dostun biri sana kötülük ederse, şöyle de: ‘Bana ettiğini sana bağışlıyorum; ama kendine ettiğini, onu nasıl bağışlarım?’  [...] Kimi bir tutam hakseverliklerinden gurur duyarlar da, onun uğruna her şeye ateş püskürürler: öyle ki haksızlıklarında dünya boğulur [...] Siz ancak ruhun kıvılcımlarını bilirsiniz; fakat onun örs olduğunu ve çekicinin yavuzluğunu görmezsiniz! [...] Nerde canlı gördüysem, orada güç istemi gördüm; uşağın isteminde dahi, efendi olma istemini gördüm [...] Kör gibi yürürdüm kutlu yollarda eskiden: derken pislik attınız körün yoluna; şimdi kör eski kaldırımından tiksiniyor [...] İyilikseverliğine en arsız dilencileri gönderdinzi hep; acımamın çevresine onulmaz yüzsüzleri yığdınız. Erdemimin inancını böyle yaraladınız işte [...] Yara almaz, gömülmez bir şey var içimde, kayaları parçalayacak bir şey: bu benim istemimdir. Sessiz ilerler o ve değişmeden, yıllar boyu [...] Evet, sen benim için bütün mezarları yıkansın; selam sana istemim benim! Ve ancak mezarların olduğu yerde olur dirilmeler …” 

 

… Bu konuda okumak için…

Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?

İnanmak belki zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik!güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk.Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde görüyoruz dünyayı. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar.Buradan indirebilirsiniz.

Derin Göz

(Son güncelleme: İkinci sürüm, 6 Nisan 2014)

İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … Buradan indirebilirsiniz.

Defterler I / Albert Camus »

defterler-albert-camus“… Gençken insanlardan verebileceklerinin fazlasını isterdim. Sürekli bir dostluk, kesintisiz bir coşku. Şimdi, verebileceklerinden daha azını istemesini biliyorum. Yorumsuz bir arkadaşlık. Ve coşkuları, dostlukları, soylu davranışları, benim gözümde tüm mucizevi değerini koruyor. İyiliğin sarsılmaz etkisi [...] Yalnız olduğum için acı çektim, ama sırrımı saklamak için yalnızlık acısını yendim. Ve bugün, yalnız ve bilinmez olarak yaşamaktan daha büyük bir mutluluk tanımıyorum. Yazmak, en derin sevincim. Dünyayı kabul etmek ve tadını çıkarmak-ama yalnızca yoksunlukta. Kendimin karşısında çıplak kalmayı beceremeseydim, kumsalların çıplaklığını sevmeye layık olamazdım [...] Şu dakikayı zamanın dokusundan kesip ayırmama izin veriniz, başkalarının sayfaların arasına bir çiçek bırakması gibi. Onlar, aşkın kendilerine hafifçe dokunuverdiği bir gezintiyi sayfaların arasına hapsederler. Ve ben de geziniyorum ama beni bir Tanrı okşuyor. Yaşam kısadır ve zaman yitirmek günahtır. Bütün gün boyunca zaman yitiriyorum ve ötekiler çok çalışkan olduğumu söylüyorlar. Bugün mola verdim ve kalbim başını alıp kendisiyle tanışmaya gidiyor [...] Her şeyden konuşuluyor ve hiçbir şeyden konuşulmuyor. Zaman geçiyor. Ve ben daha yalnız ve daha noksanım. İnşa etmek istediğim bu güçsüz bilgeliği, benden kaçan bir dostun hangi üstünkörü sözü yıkacak? …”

… Bu konuda okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor. Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Dikkat Kitap: Senin tanrın çok mu yüksekte? »

senin-tanrin-cok-mu-yuksekteEski Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterlerinden Nikita Kruşçev 1960’larda Rus kozmonotu Yuri Gagarin için “uzaya gitti ama Tanrı’yı göremedi” demiş. Tanrılar yüce midir yoksa yüksek mi? Neden totemler, tapınaklar, manastırlar diğer binalardan daha yükseğe, hatta dağların tepesine yapılır? Neden minareler göğe uzanır ve neden dua edenler yukarı bakarlar? Titus Burckhardt diyor ki:

 “… Rumuz işaret ettiği mânâdandır. Bunun için dinî rumuzlar güzeldir. Mânevî nazarla bakıldığında, eşyanın yani mazrufun güzelliği kevnî zarfların şeffaflığından mütevellittir. Kâmil sanat güzeldir çünkü hakikidir …” (Kutsal Sanatın İlkeleri ve Yöntemleri)

Şu halde güzel olan ne varsa İnsan’ı maddî varoluşun, bilimsel determinizmin ötesine geçirecek bir vasıta olmaz mı? Sevgilinin bir anlık gülüşü, ay ışığının sudaki yansıması, bir bülbülün ötüşü ya da ağaçları kaplayan bahar çiçekleri… Dinî inancımız ne olursa olsun hiç birimiz güzelliklere kayıtsız kalamıyoruz.

Etrafımızı saran güzelliklerde bizi bizden alan, yeme – içme – barınma gibi nefsanî dertlerden kurtarıp daha “üstlere, yukarılara” çıkaran bir şey var. Baş harfi büyük yazılmak üzere Güzel’lik özü itibariyle sadece ve sadece İnsan’a hitab ediyor ve bize aşkın/ müteâl/ transandan olan bir mesaj veriyor: “Sen insansın, hayvan ya da homo-economicus değilsin”.

Bu mesajın farkında olan din adamları ve sanatçılar binlerce yıldır kendi tanrılarını birbirinden güzel eserlerle daha doğrusu Güzel’liklerle anlatmaya çalışıyorlar. Zira kutsal metinler, ilâhlar ayrılsa da sanat-iman münasebeti aynı kalıyor: Hepsi biliyorlar ki dünya ve içindekiler Hakikat’i saklayan bir perde değil ancak O’nun tecellisi ve tezahürüdür. (fr. théophanie,grθεοφάνεια, ar. ظهور إلهي ). İnsan eşyaya bakarak O’nu göremez ama tecellîyatı okuyarak O’nu akledebilir ve hissedebilir. İşte bu yüzden “kutsal” dediğimiz sanat bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısı olmuş binlerce yıldır. Tapınaklar, ikonalar, heykeller insanları inanmaya çağırmış. Ancak inancı ne olursa olsun bütün “kutsal sanatların” iki zıt yola ayrıldığını, hatta fikren çatıştığını da görüyoruz:

  • Tanrı’ya benzetme yoluyla yaklaşmak: Teşbihî/ natüralist/ taklitçi sanat,
  • Tanrı’yı eşyadan soyutlama yoluyla yaklaşmak: Tenzihî/ mücerred sanat.

Kim haklı? Hangi sanat daha güzel? Hangi sanatçının gerçekleri Hakikat’e daha yakın?

Bu çetrefilli yolda kendimize muhteşem bir rehber bulduk: Titus Burckhardt hem sanat tarihi hem de Yahudilik, Hristiyanlık, İslâm, Budizm, Taoizm üzerine yıllar süren çalışmalar yapmış son derecede kıymetli bir zât. Burckhardt okyanusuna asrımızın kaygılarıyla daldık ve keşfettiğimiz incileri sizinle paylaştık. Buradan indirebilirsiniz.

Evrimcilerin açıklayamadığı tek şey: İnsanlık »

… Bu konuda okumak için…

Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir.

Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDAbir insanlık yoksa, Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksaHayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz?

Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…

İşte geçtiğimiz ay bu maskelerin düştüğü, kartların açık oynandığı çok kaliteli iki tartışmaya tanık olduk. İki makale işaret fişeği görevi yaptı. Sağolsun bir çok değerli okurumuz yüzden fazla yorumla konuyu DERİNLEMESİNE tartıştı. Derinlemesine diyoruz çünkü Madde’nin arkasındaki Mânâ bu kez gerçekten masaya yatırıldı. Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri hatta evrimciliğin etimolojik değeri bile konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık.Buradan indirebilirsiniz.

(Ayrıca konuyla ilgili okurlarımız Bir pozitivizm eleştirisi  isimli kitabımızdan da istifade edebilirler)

 

Modern Bir Put: Bilim (Tartışma)

Bilimciler herşeyi parçaladıkları için mânâyı kaybediyorlar. Aşk’ı, Korku’yu, Sevinç’i hormonal “fenomenler” sanıyorlar. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya(!) Biz buna “pozitivist iman” diyoruz. Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Konuya eğilen yazarımızMehmet Bahadır her zamanki nazik üslubuyla “kral çıplak”dedi… Dedi ve bir işaret fişeğini daha ateşledi. Sitede en çok yorum alan yazılardan biri oldu bu makale. Fakat sadece içeriği ve yorum sayısıyla değil, yapılan yorumların kalitesiyle de öne geçti bu çalışma. 100′den fazla yorum alan ve aylar süren ilginç bir tartışmaya vesile olan makaleyi altındaki yorumlarla beraber kitaplaştırdık, ilginize sunduk. Buradan indirebilirsiniz.

Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradanindirebilirsiniz.