Main Content RSS FeedYazılar

Vehn nedir ya Rasûlullah? »

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanıadındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz.Buradan indirebilirsiniz.

Korkusunu saldırganlıkla saklayan bir halk »

 

… Bu konuda okumak için…

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor. Ancak ne askerî ne de ekonomik olarak bu iki ülkeye üstünlük sağlayamayan insanlar Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta ABD bombaları altında can vermeye devam ediyorlar.

 Barışçı yollarla bir şeyler yapmaya niyetli,  “yangına gagasıyla su taşıyanlar” ise Amerikan kamuoyunu uyarma çabasında. Fakat ne yanmış yıkılmış okullar, ne de kolları bacakları kopmuş bebek fotoğrafları Amerikalıların vicdanını uyandıramadı.  Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?

Amerikan’ın bu saldırganlığı sıradan Amerikalılara da büyük zarar veriyor aslında. Sadece Irak’ın işgali için harcanan yüz milyarlarca dolar ile ülkelerini baştan yapabilir, zengin-fakir demeden herkese yüksek kaliteli sağlık ve eğitim hizmeti götürebilirlerdi. Oysa milyonlarca Amerikalı sefalet içinde yaşıyor. Kimi ekonomik kriz yüzünden kimi Katrina kasırgası gibi bir doğal felaketlerden dolayı evini, işini kaybetti. Devlet ise bu insanları yüz üstü bıraktı. Neden?  Bu 37 sayfalık kitap klişelerin ötesinde bir bakış açısı öneriyor. Buradan indirin.

İslâm sanatının tahrifi İslâm inancının da tahrifidir »

montaj

Bursa Ulu Camii ve iki fotoğraf. Birincisinde fotoğrafçı silmiş kendisini. Levhaya tam karşıdan bakıyoruz. Lambanın tellerini ve yaldızlı harflerdeki yansımayı saymazsak “İslâmî bir fotoğraf” denebilir. İkincisi tam tersi. Mekânın derinliğini verecek bir açı seçilmiş, hatta belki geniş açılı bir objektifle mesafeler abartılmış. Tavandan sallanan iki büyük ışık kaynağı hemen gözü çekiyor. Bu fotoğrafa loş bir odada bile baksanız kendi aydınlatmasını dayatıyor size. Fotoğrafçı burada Ben’liğini silmemiş. Aksine durduğu yer, bakış açısı, boyu, makinesini tuttuğu yükseklik… Adamın bir özgeçmişi eksik! Fotoğrafçının Ben’liği caminin kendisi kadar yansımış görüntüye.

Üstteki levha bu defa merkezî perspektifin müsaade ettiği şekilde yani matematik ve optik kanunlarıyla bilimselleşerek / objektifleşerek nazarımıza (aklımıza) verilmiş. Fotoğrafçının indî / sübjektif tercihleri, meslekî becerisi kısacası Ben’liği hattatın sanatını perdelemiş. (Bkz. Derin Lügat maddesi: İndî / Sübjektif / Objektifİslâmî değil oryantalist bir manzara! Dahası Erwin Panofsky’nin [1] kriterleriyle değerlendirirsek Yazının devamı

Mürekkep kağıda hasret, kağıt mürekkebe susamış »

5275439111_50726efe0e - Copiessxx Mürekkep kağıda hasret, kağıt mürekkebe susamış. Nitelik ve nicelik var olmak için buluşmaya muhtaç. Fikir (eidos, idea, tasavvur, tahayyül…) tatbik edileceği bir satıh ister. Sanatçı yaratmaz, ihdas eder. Batın zahir olur, forma Mecnun gibi materia’sına kavuşmak ister. Varlık kâmil olduğu için vardır. İnsan eğer akıl fenerini Sanat’a çevirirse sanatçının ihdas etme anındaki coşkusundan nasiplenir. O coşku yaratma coşkusudur; sanatçıdan mütevellit değildir ama ondan ve eserlerinden akseder. Sanat aşkı, özünde Aşk-ı İlâhîdir. Bir şeyi sadece güzel olduğu için sevebilen insan ALLAH’ı sevmiş olur. Çünkü eşyaların sûretleri onları aydınlatan, anlaşılır kılan bir nûr gibidir. Bu nûr sûretsiz maddeyle kesiştiği noktada sınırlanır; hudutları yüzünden kumsaldaki ayak izleri gibi görünür ve akledilir… Sonra Zaman’ın dalgaları gelip o izleri silerler. Hülasa sûret eşyanın tasvirî cevheridir ve bu mânâda bizzat aşkındır.

Forma ve Materia

Aristocu tasavvura göre işlenmemiş taş (gr. ὒλη; lat. materia) sanatçının nefsini temsil ediyordu. Taşa vermek isteği şekil (gr. είδος; lat. forma) ise ilâhî hakikatin veçheleriydi. Sanatçının görevi lüzumsuz ve istenmeyeni taştan ayırmak ve baştan takdir edilen sûreti ona vermekti. Taşta batın olanı nihaî eserde zahir hale getirmekti. Haliyle Sanat yaratmak değil ilâhî mânâda makbul olanı ortaya çıkarmaktı. Yazının devamı

İslâm sanatında resim yasağı: Bir şehir efsanesi! »

Horbat al-Mafcar-mozaikleri

Mozaik : 8ci asırdan kalma Hirbat al-Mafcar sarayı (خربة المفجر) [ar. ing. fr. isp.]

Tezyinî sanat (fr. Ornementation) Keltlerden İskitlere, Çin’den Afrika’ya kadar her coğrafyada vardı. Hem bu halklar hem de Grek kültürünün etkisiyle natüralist/taklidî/teşbihî sanat yapan topluluklar Müslümanlarla temas halindeydi. Tezyin kadar natüralizm de İslâm sanatını kuşatmıştı. Bir kaç örnek vermek gerekirse Pompei duvar resimlerindeki merkezî perspektif, Atina’da anatomi kurallarına göre yapılan heykeller, Anadolu ve Pers sanatındaki natüralist unsurlar ve tabi Hristiyan kiliselerindeki sembolizm sayılabilir.

appendiciteÖzetle Müslüman sanatçı 7ci asırdan günümüze kadar iki akım ile etkileşim içinde oldu: Birincisi soyut, tezyinî sanat ki dinî mânâda tenzih ediciydi; ikincisi ise hem figüratif hem de mekânı, bedenleri ve renkleri taklid eden natüralist sanat ki itikadî mânâda ciheti teşbihe dönüktü. Ancak 17ci asra kadar Müslümanların her yerde, her zaman birinciyi yani mücerred sanatı tercih ettiğini görüyoruz. Tercih kelimesi üzerine israr ediyoruz zira sanat da inanç gibi insan hürriyetinin izhar olduğu bir sahadır. İtikadî tercihlerin estetik tercihlere sirayet etmesinden daha tabi ne olabilir? İslâm Sanatı adlı eserinde Titus Burckhardt’ın söylediği Yazının devamı

Gotik: Konusu dinsel ama lisanı seküler »

BovEHN3CYAAAN83Dikkatli bir göz Roman tarzı kiliselerden gotik kiliselere geçiş esnasında bir kopma yaşandığını fark edebilir. Tanrı’yı bilmeyi arzulayan bir tefekkürün terk edildiğini, yerine ders verici, suçlayıcı, ukala bir ezberin konulduğunu görüyoruz. Ehl-i tasavvuf, sanatçı ve düşünür Frihjof Schuon’un tabiriyle OLAN’ı değil OLMASI GEREKEN’i anlatıyor gotik kilise. Yücelik yok, büyüklük var. Huşu değil korku veriyor. Orduya, bürokrasiye, şirkete benzeyen; hiyerarşik ve dünyevî bir büyüklük içindeki kul rütbesiz asker ve  vasıfsız işçi gibi. Şanslı ruhbanlardan olmayan; sıradan ölümlü Hristiyan en alttaki sıralarda oturuyor. Ama bu yer ilâhî düzende takdir edilmiş bir yer değil.

Gotik kilise Hristiyan gözlere hudud bildiriyor. Rahip/ komutan/ patron/ şef olan dünyevî otorite karşısında haddini biliyor Hristiyan; ama Tanrı karşısındaki kulluğunu, acziyetini bilemiyor. Tanrı ile doğrudan konuşamıyor, tevbe ve mağfiret dahi rahiplere emanet edilmiş günah çıkarma odalarında. Artık onun “iman” dediği his ontolojik değil fizikî bir zayıflık şuurundan ibaret. Haliyle Hristiyan’ın gurbeti ruhsal değil bedensel. Yani kalbindeki ayrılık acısı ruhunun Vatan-ı Aslî’yi özlemesi değil nefsinin dünyaya duyduğu doymak bilmez iştah. Böyle bir insan için Ölüm’ün kendisidir korkulacak olan, ölümden sonraki Yargı Günü değil. Hızlı trenleri, ilaç ve aşıları, aya giden füzeleri yaptıkça Hristiyan babasının putlarını terk edecek ve kendi yaptığı putlara tapacak yani parayla birlikte pozitif bilimlere ve teknolojiye:

“… Bilim dinsel inancı zayıflattığı ve onu bir kenara fırlatmakla tehdit ettiği için pek çok açık ve gizli düşmanı vardır. [...] Hayır bizim bilimimiz hiç de yanılsama değildir. Ama bilimin bize veremediklerini başka bir yerden elde edebileceğimizi sanmak bir yanılsamadır …” (Freud: Die Zukunft einer Illusion – Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927)

Erwin Panofsky’nin Rönesans eleştirilerini, özellikle de perspektif konusunda yazdıklarını okuyanlar Yazının devamı

Tevhid ve kesret bir arada resmedilemez çünkü Karagöz ustası çıkıp kendi perdesinde oynamaz! »

tevhid

Tevhid inancı kesreti iki farklı mânâda birleştirir. Evvelâ birliği yani cem olmayı düşünebiliriz. Ama diğer yandan farukiyeti de Tevhid sayesinde anlayabiliriz. Zira varlıklar tekliklerini de Tevhid’den alırlar. Bu sayede hiç bir varlık diğerinin yerini tam olarak alamaz. Bunun böyle olması varlıkların Tabiat’a tâbi olmasından gelir. Zira hâdis varlıkların aksine O’nun bir zıddı yoktur. (Haşa eşi, benzeri, ortağı olmadığı gibi) O’nu anlatacak bir lisan-ı sûretin bu Zıtsızlık ve/veya Mutlak “Yalnızlık” durumunu da anlatabilmesi gerekmez mi?

Gerçekler Hakikat’in sayesinde gerçekleşirler. Yani biz sıradan ölümlülerin “var” dediğimiz eşya zaman ve mekânla sınırlı varoluşunu O’na borçludur; O’nun kudret, sanat ve ilminin tecelligâhı vaziyetindedir. Şu halde sonlular Sonsuz’un yanında bir varlık iddiasında bulunabilirler mi? Sonsuz’u aklederken yaratılmış sonlularla aynı kevniyat tasavvuruna dahil etmek nasıl şirk oluyorsa figüratif resimle anlatılan din de öyle şirk olur. “LA İLÂHE İLALLAH” diyen bir Müslüman sanatçı şirkin lisan-ı sûretiyle resim yapamaz, yapmamalıdır. Zira Kelime-i Tevhid demek değildir ki Ben varım, sen de varsın; Ben Sen’in tekliğini tasdik ediyorum”. Bu şirk olur. Doğrusu Ben yokum, Sen varsın, Sen’in huzurunda hiç kimse mevcudiyet iddiasında bulunamaz” demektir. İşte varlık tasavvuru bu zemine oturan Müslüman sanatçıların mücerred sanatı tercih etmelerinin sebebi budur. Batıdaki soyut sanat ise bambaşka ihtiyaçlardan doğmuştur. Burckhardt’ın tabiriyle Rönesans sonrası akademizmin natüralist dogmalarından ve modern rasyonaliteden yaka silkenler tutunmuştur soyut resme. Zira mücerred sanat bilinç altından gelen irrasyonal dürtüleri ifade edebilen; daha samimi, daha bireysel Yazının devamı

Rönesans öncesi Hristiyan sanatı »

Sunuş : Sanat sanatçılara bırakılamayacak kadar önemli. Zira sanat ahlâkî ve siyasî bir mesele. Neden? Rönesans’tan itibaren Avrupa halkları aşırı derecede saldırganlaştılar ve dünyanın geri kalan kısmına çok eziyet ettiler. Bugün dahi doğayı en çok kirleten, dünyada en çok silah ve sefalet üreten, açık ve gizli yolla savaş çıkartan devletler Avrupa kökenliler. Rastlantıya(?) bakın ki Avrupalıların Hristiyanlığı terk edip paraya, güce, kısacası nefislerine tapmaya başladığı zaman dilimi yine Rönesans dönemi. “Aydınlanma” denen karanlık devirle birlikte modernleşen Avrupa iki dünya savaşı çıkarmış ve “ilerleme” adını verdiği gerileme dönemini Hiroşima, soykırımlar ve toplama kamplarıyla taçlandırmıştır.

Yine rastlantıya(?) bakın ki 12ci asrın son yarısına kadar Hristiyan sanatçılar Müslümanlarınkine çok yakın bir lisan-ı sûret kullanıyorlardı. Rönesans sonrası Hristiyan sanatının aksine ne doğa taklidi ne de dinsel kişilerin yüzlerini benzetmek gibi bir kaygıları bulunmuyordu. Görseller ve hatta kiliselerin mimarîsi Gotik ya da Barok tarzına kıyasla tezyinî tercihlerle öne çıkıyordu. Rönesans öncesi Hristiyan sanatında merkezî perspektif, anatomi, gerçekçi renklerle objektifleşen bilimsel bir sanat yoktu. Bu sapma Rönesans ve sonrasına özgüdür. Daha önceki kitaplarımızda arz ettiğimiz gibi Pavel Florensky, José Ortega y Gasset, Erwin Panofsky ve tabi ki Titus Burckhardt’ın ısrarla üzerinde durduğu bir sapma bu. (Bkz. Gözle dinlenen müzik: Tezyin ve Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır)

Titus Burckhardt’ın “Kutsal Sanatın İlkeleri ve Yöntemleri” adlı kitabına odaklandığımız bu yazı dizisinde verdiğimiz örneklerin, yorumlarımızın daha iyi anlaşılabilmesi için Rönesans öncesi Hristiyan sanatından örnekler sunuyoruz. (MY)
Yazının devamı

Turgut Özal’ın Son Konuşması »

 

… Apoletli Eşkıyalık üzerine okumak için…

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Normal bir ordu kaynaklarını emrinde olduğu milletten sağlar… Efendisi olan bu milletin gönüllü katkısıyla silah alır, asker toplar, YABANCI DÜŞMANLA savaşır.

Normal ordular efendilerini yani milleti, o milletin vatanını korurlar ya da ganimet getirebilecekleri ülkeleri işgal ederler. Yine efendilerinin emri ve izniyle yaparlar bunu.

Anormal ordular ise üniformalı eşkıyalardır. Disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. Üniformalı eşkiyalar ülkenin zenginliklerini tüketirler, geleceğini mahvederler.

Kendisini ülkenin sahibi zanneden üniformalı eşkıyaların hakim olduğu ülkeler yabancı orduların işgali altında gibidir. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar.

Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler.

Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Tanrı’yı görmek için kaç km yükselmek lâzım? »

Tanri kaç feet yüksekte1960’larda Nikita Kruşçev Rus kozmonotu Yuri Gagarin için “uzaya gitti ama Tanrı’yı göremedi” demiş. Tanrı yüce midir yoksa yüksek mi? Neden totemler, putlar, tapınaklar diğer binalardan yükseğe ya da dağların tepesine yapılır? Dua edenler neden yukarı bakarlar?

 “… Rumuz işaret ettiği mânâdandır. Bunun için dinî rumuzlar güzeldir. Mânevî nazarla bakıldığında, eşyanın yani mazrufun güzelliği kevnî zarfların şeffaflığından mütevellittir. Kâmil sanat güzeldir çünkü hakikidir …” (Burckhardt*)

Do you speak Lisan-ı Sûret?

Dünya Hakikat’i saklayan bir perde (حجاب) değildir. Dünya Hakikat’in tecellisi / tezahürüdür. (asıl metinde: fr. théophanie, grθεοφάνεια, ar. ظهور إلهي ). İnsan eşyaya bakarak O’nu göremez ama tecellîyatı okuyarak O’nu akledebilir ve hissedebilir. “Kutsal sanat” bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısıdır. Neden?

Eşyalar arası ilişkilerde bütün, parçalardan oluşur. Parçaların da vasıfları vardır: Sıcak, kırmızı, yuvarlak… Parçanın vasıfları değişirse dahil olduğu bütün değişir: Makasın bir kısmını ateşe tutarsam tamamı ısınır. Dolu bardaktan biraz su alırsam tamamı eksilir… Biz sıradan ölümlüler nedenleri ve sonuçları düşündüğümüzde aklımız bütün-parça / küll-cüz / analiz-sentez ile sınırlanır. Oysa “kutsal” sanatı anlamak için bu engelin aşılması gerekir. Bu yolda Aşk, güzellik, yaşam, ölüm gibi bölünme kabul etmeyen varlıklar bize Yazının devamı