Main Content RSS FeedYazılar

İran’ın petrolü mü var yoksa Petrol’ün İran’ı mı var? »

  • İran’ın petrolü mü var yoksa Petrol'ün İran’ı mı var?1947’de Hindistan’ın bağımsızlık ilânıyla Britanya önemli miktarda güç kaybetmişti. Geriye sadece “ticarî imparatorluk” kalmıştı.
  • %51’i Kraliçe’ye ait olan Anglo-Iranian Company İran’daki bütün petrolün sahibiydi ve Kraliçe’nin en büyük deniz ötesi gelir kaynağıydı.
  • Üstelik Kraliyet Deniz Kuvvetleri petrol ihtiyacını bu şirket sayesinde piyasa fiyatından çok daha ucuza karşılıyordu.
  • Churchill’in donanmayı kömürden petrole geçirmesinin üzerinden 40 yıl geçmişti ve İran, Britanya’nın en büyük enerji kaynağıydı.
  • Aynı zamanda ABD bütün okyanuslarda Britanya’nın yerini alıyordu. Üstelik İran dışındaki petrol kaynakları da ABD’nin eline geçiyordu: Irak, Kuveyt, S. Arabistan…
  • Fakat buna rağmen 1940’ların sonunda bölgedeki petrol üretiminin %40’ını %51’i Kraliçe’ye ait olan Anglo-Iranian Company yapıyordu.
  • Biraz da İranlılardaki İngiliz korkusundan bahsedelim: Yazının devamı

Nazi Almanyası, Irak ve Suriye »

  • Nazi Almanyası, Irak ve SuriyeAralık 1942’de Alman Afrika Kolordusu komutanı mareşal Rommel, Süveyş kanalına doğru hızla ilerliyordu. Almanların petrol sıkıntısı bitecekti.
  • Üstelik Süveyş, Suudi Arabistan, Filistin ve Basra’nın Alman kontrolüne geçmesi İngilizleri petrolsüz bırakacaktı.
  • Texaco ve SoCal (Standard Oil Co. of California; Bugünkü Chevron) petrol şirketlerinin patronları Harold Ickes’tan ABD donanmasının yardımını istediler.
  • Kurt siyasetçi Harold Ickes, Washington’dan 10.000 km uzaktaki petrolü korumadan önce iddia edilen rezervleri kontrol için en iyi uzmanı yolladı.
  • DeGolyer’e göre Suudi Arabistan’da 100 milyar varil petrol olabilirdi.  Yani bütün Amerikan şirketlerinin bütün dünyadaki ispatlanmış rezervlerinin 4 katı!
  • DeGolyer Washington’a çektiği telgrafta şöyle demişti: “Buradaki petrol insanlık tarihinde ele geçmiş en büyük hazinedir”
  • Böylece İngilizler, Osmanlı’dan çaldıkları petrolü Amerikalı korsanlara kaptırmış oldular.
  • Almanların patates, Japonların çam kökünden yakıt üretmeye çalıştığı 1945’te ABD’nin elinde o kadar çok petrol vardı ki sivilleri napalm ile yakıyordu.
  • 1942’de sadece 2 Japon tankeri batıran ABD, ertesi yıl 23 tanker ve nihayet 1944’te 131 tanker batırdı. Japon petrol tedariki %50 düştü.
  • Batı cephesinde, meselâ Bastogne’daki Alman yenilgisinin sebebi de petrol sıkıntısı. Alman tank ve uçaklarının %40’ı yere çakılıp kalmıştı.
  • Mazotsuz kalınca hareket kabiliyetini kaybeden Alman zırhlı birlikleri ABD uçakları için çok kolay hedefler haline geliyordu.
  • Buraya kadar anlattıklarımız işin görünen kısmı. Esas tuhaflıklar mutfakta. Yani Hitler’e petrol veren ABD’liler ve ABD ordusuna teknoloji veren Alman firmaları.
  • Ama önce Kerkük-Hayfa hattını konuşalım. Rommel Süveyş kanalına yaklaşırken Rodos adası da Almanların eline geçti. Neden önemli?

Yazının devamı

Amerika’nın keşfi / Discovery of America / اكتشاف أمريكا »

Amerika’nın keşfi / Discovery of America / اكتشاف أمريكا

Ne değildir?

Yeni bir kıtanın keşfi değildir. Bir keşif bile değildir.

Nedir?

Okyanus’ta kaybolmuş, Küba’ya yakın küçücük bir adayı Hindistan zannetmiş olan açgözlü bir denizci için kuru gürültü kopartarak kanlı bir işgali “keşif” diye yutturma çabasıdır. Gerçekte ne kuzey ne de güney Amerika keşfedilmemiş, Avrupalılarca işgal edilmiştir.

Neden yutuyoruz?

Bizim okul kitapları da böyle saçmalıyor. Zira adı “millî eğitim” olsa da bu kurum millî değildir, yaptığı iş de eğitim değildir:

“… Avrupalılar 18ci asırdan beri kendi göbek deliklerini dünyanın merkezi, Rönesans’ı da medeniyetin başlangıcı sanıyorlar. Olabilir. Sansınlar. Ya biz? Askerî ve iktisadî hakimiyetleri sebebiyle biz de öyle sanıyoruz. İşin acı tarafı bu. Gözlerimiz kamaşıyor Batı’ya her baktığımızda. Kristof Kolomb’un Hindistan’a giderken yanlışlıkla Amerika’yı “keşfettiğini” bile yutturdular bize. Bu yalanı gerçek zannetmekle başladı herşey. Oysa başka insanlar binlerce yıl önce Kuzey Amerika kıtasına geçip yerleşmişlerdi. Ataları Kamçatkalı ve Kuzey Sibiryalı olan yerlilerin açısından bakarsak Kristof Kolomb kâşif değil yolunu kaybetmiş beceriksiz bir denizciydi. Peki sadece Bering Boğazı’ndan Alaska’ya geçen çekik gözlü Asya halkları mı biliyordu Amerika’yı? Hayır. Vikingler de çoktan keşfetmişlerdi bu kıtayı. Kolomb’dan 500 yıl önce Boston’dan Terre-Neuve’e uzanan bölgede koloniler kurmuşlardı. Ama Hristiyan olmadıkları için midir bilinmez, adamdan sayılmadılar uzun müddet …” (Bkz. Mona Lisa Yalan Söylüyor!)

Tavsiye okuma:

  1. Gerçek sonrası / Post-Truth / Post-vérité / عصر ما بعد الحقيقة »
  2. Büyüme / Growth / Croissance / نمو »
  3. Hoşgörü / Tolerance / толерантность / تسامح »
  4. Az gelişmiş ülke / Underdeveloped Country / بلد متخلف »
  5. Uluslararası adalet / International justice / العدالة الدولية »
  6. Demokrasi / Democracy / Демократия /デモクラシー/ ديمقراطية »
  7. Kuvvetler ayrılığı / Separation of Powers / Séparation des pouvoirs / فصل السلطات »
  8. İlerleme / Terakki / Progrès / ترقی / تقدم »
  9. Muhafazakârlık / Conservatisme / سياسة محافظة »
  10. İnovasyon /イノベーション / инновация / التجديد »
  11. Hudud / Sınır / граница / Frontière / الحدود »
  12. Çağdaş / Modern / Contemporary / معاصر »
  13. Bilgi toplumu / Information society / مجتمع المعلومات »
  14. İktisad / Economy / οικονομία / اقتصاد »
  15. Kapitalizm / Capitalism / капитализм / رأسمالية »
  16. Ulus-devlet / Etat-Nation / الدولة القومية »

 

… E-kitap indirmek için…  Yazının devamı

Rönesans / Renaissance / نهضة »

Rönesans / Renaissance / نهضةNe değildir?

Yeninden doğuş, diriliş değil.

Nedir?

Rönesans, Avrupa’nın cahilliyye dönemidir.

Neden?

Rönesans yeniden doğuş değil Avrupa’nın kendi kafasına sıkmasının adıdır. Rönesans’ı iyi bir şey gibi, ilerleme, ıslahat, ihya anlamında kullanılması yanlıştır: “Türk rönesansı, İslâm rönesansı…” Kaldı ki Avrupa’nın Rönesans ve hümanizm virüsü bizim akademisyenlerimizi, ilahiyatçı ve güzel sanatlar camiasını fazlasıyla ifsad etmiştir.  Kapital’in –izm olması Rönesans’la mümkün oldu. Ekonomi hayatın parçası iken hayat ekonominin parçası oldu. Rönesans, sanat ve felsefenin ölümüdür. Epistemolojik çökme yüzünden bilim ahlâkı çöktü. İnsana hizmet eden bilimden silah olan bilgiye geçiş Rönesans’ın lâdinî/seküler kafasıyla mümkün oldu.

Tavsiye okuma:

  1. Dikkat Kitap: Rönesans’ın Kara Kitabı
  2. Çağın Dini Hümanizm / Cemil Meriç
  3. Erwin Panofsky: Resim sanatında hümanizm ve laiklik
  4. Estetizasyon / Ayartma / aestheticisation »
  5. İlerleme / Terakki / Progrès / ترقی / تقدم
  6. Hoşgörü / Tolerance / толерантность / تسامح
  7. Çağdaş / Modern / Contemporary / معاصر
  8. Dikkat Kitap: Sen insansın, homo-economicus değilsin!

… Daha fazla e-kitap için…  Yazının devamı

Eylül ayında en çok okunan kitaplar »

Eylül ayında en çok okunan kitaplarGeride bıraktığımız eylül ayında e-kütüphanemizde 40.033 kitap okundu. Savaş, strateji ve jeopolitik kitapları özel bir ilgi gördü ama birincilik Ufuk Coşkun’un eğitim konulu eseri. Derin Lügat ve Derin İnsan bu şampiyon kitaplar listesinin eskimeyen üyelerinden. Ne mutlu bize ki sanat, felsefe, ekonomi ve psikoloji konulu kitaplar ilk 20’yi işgal etti, siyaset kitaplarına neredeyse hiç yer bırakmadı. 40.033 okumanın %75’ini teşkil eden 20 kitabın tam listesi şöyle:

  1. Kemalist Eğitimin Zararları
  2. Kürtlerin Tarihi Üzerine
  3. Derin Lügat 7.0
  4. Derin İnsan
  5. Petrol kandan ağırdır
  6. Savaş Meydanda Değil Masada Kazanılır
  7. Senin tanrın çok mu yüksekte?
  8. Bir pozitivizm eleştirisi
  9. Kitap Tanıtan Kitap 1
  10. Roman nedir? Nasıl Yazılır?
  11. Zaman Nedir?
  12. Derin Savaş
  13. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
  14. İslâm’da Mimar ve Şehir
  15. Banka Ordudan Tehlikelidir!
  16. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  17. Rönesans’ın Kara Kitabı
  18. Liberalizmin Kara Kitabı
  19. Fethullah Gülen’i iyi bilirdik
  20. Derin Göz

Coğrafya Kaderdir »

Coğrafya KaderdirSeçmiyoruz. Kaderimizin yönünü belirleyen bazı şeyleri seçmiyoruz. Hangi anne babadan doğacağımızı, cinsiyetimizi, mensup olduğumuz kavmi, doğacağımız tarihi, doğacağımız yeri… Seçmediğimiz bu şeyler, seçebildiğimiz diğer kimlik ve kişilik özelliklerimizle birlikte  hayatlarımıza yön veriyor. Bu nedenledir ki Ali Şeriati bu seçemediğimiz özellikleri bağlayıcılıkları nedeniyle insanın 4 zindanı olarak tanımlamış. Dünyaya imtihana gönderilmiş insanoğlu 4 zindan/bağlayıcı unsur ile karşı karşıyadır; Doğa, tarih, toplum ve insanın bizzat kendisi… Doğa, reddedemeyeceğimiz tüm fiziki imkanlar ve biyolojik yönleri ile yaşadığımız coğrafyadan, seçmediğimiz cinsiyetimize kadar hayatımızda belirleyicidir. Mensup olduğumuz toplum  birey olarak hepimize farkında olarak ve çoğunlukla farkında olmadan benimsettiği davranış kuralları, dünya görüşü ve yaşam pratikleri ile hayatımızda belirleyici hatta bağlayıcı olabiliyor. Tarih ise toplumun ve coğrafyanın geçmişinin bireylere yüklediği sorumlulukların kaynağıdır. Ve en son ki zindan kişinin kendi egosu yani enesidir. Benliğimiz kendimizin seçmeden bünyemizde ve etrafımızda bulduğumuz unsurları idare edecek bir merkezdir. İnsan tüm bu seçmediği ve seçtiği unsurları, kendisinden sonrakileri bağlayacak şekilde her seferinde yeniden terkip örerek kurtuluş ve yıkım arasında bir gelecek inşa eder.

Bastığımız yer, yani toprak, yani coğrafya seçmeden önümüzde bulduğumuz unsurların içinde en önemlilerinden biri. Çünkü toprak bir hafıza taşıyor üstünde yaşayanlar için… Üretim biçimleri, doğal zenginlikler, ticaret yolları, göçler vb. üstünde yaşanan her şeyin izini toprakta bulmak mümkündür. Bu nedenle coğrafya üstünde yaşayanlar için kaderdir. Kader deyince, kişinin elinin kolunun bağlı olduğu ve yaşamakla zorunlu olduğu (cebri) düşünülmesin. Kader aslında ölçü demektir. Hayatta her şeyin bir ölçüsü vardır,  bizlerin bildiği veya bilmediği. Batı dünyası doğanın bu ölçülü, kurallı yapısına “determin” demişlerdir. Kader kelimesinin bir farklı söylenişinin Türkçemize “kadar” diye geçmiş olduğunu unutmazsak, insan oğlunun doğanın bu kurallı yapısı içinde seçmiş olduğu seçeneklerin, doğanın ölçüsü dahilinde yaratılmaya başlandığını ve seçimlerimizin sonuçlarının, doğanın o ölçüsü içinde netice verdiğini anlayabiliriz. Öyleyse eğer toprağa bir tohum attıysak ve gerekli olan şartlar (doğru zamanda yağmur, güneş vs) meydana geldiyse, belirli bir zaman sonra o tohumun meyve vereceğini tahmin etmek zor değildir. Hatta yapmış olduğumuz seçim bizi bağlar, yani kaderimizdir. Tabi rüzgar eken fırtına biçer. Yaşadığımız yere ne tür bir emek verdiysek ona göre bir netice alırız. Yazının devamı

Su için yeni bir dünya savaşı çıkacak mı? »

Su için yeni bir dünya savaşı çıkacak mı?Yağmur duası yerine savaş duası…

  • Aralık 2012’de ABD’nin Oragon eyaletinde bulunan 200.000 nüfuslu Jackson şehrinde çiftçi Garry Harrington “yağmur suyunu izinsiz kullanma suçundan” 30 gün hapse mahkûm edildi.
  • Güney Afrika’da kadınların su getirmek için yürüdüğü mesafe, dünya-ay arasındaki uzaklığın 120 katı. 600.000 beyaz çiftçi, 15 milyon zenciden daha fazla su tüketiyor.
  • Hindistan’da suyun özelleştirildiği bölgelerde halk, hane gelirinin %25’ini su faturasını ödemek için harcıyor.
  • Filipinler’in başkenti Manila’da su özelleştirildikten sadece birkaç ay sonra su fiyatı %400 arttı.
  • Bolivya’nın Cochabamba şehrinde suyun Dünya Bankası zoruyla özelleştirilmesinden sonra fiyatlar 3 katına çıktı. Protestolar sırasında 7 insan öldü.
  • IMF ve Dünya Bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan arasında gerginlik artıyor.
  • IMF ve Dünya Bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle Etyopya, Sudan ve Mısır arasında gerginlik artıyor.
  • IMF ve Dünya Bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle Namibya ve Botswana arasında gerginlik artıyor.

Liste böyle uzayıp gidiyor. Ama gerçekten su az mı? Bu sorunun cevabı o kadar da berrak değil. Neden?

Su kime aittir?

Su için yeni bir dünya savaşı çıkacak mı?İnsan emeğiyle üretilen şeylerin parayla satılması ne kadar doğru ise kulların üretmediği, nimet olarak bahşedilen şeylerin parayla satılması o kadar yanlış. Zira bunlar satılabilir malları üretmek için kullandığımız doğal kaynaklar: Toprak, su, hava, güneş ve tabi hayatı mümkün kılan diğer maddî unsurlar yani canlılık, tohumların ve hücrelerin çoğalması, genetik yapı…

İnsanlar hadlerini bilmez, bu hududa riayet etmezse ne olur? Genlerle oynayan, gıda ve verimli toprak spekülasyonu yapan firmaların giderek artan büyüklükte bir açlığa sebep olduğunu artık hemen herkes görüyor. (Bkz. “Ekmek artık mafyanın ağzında” başlıklı makalemiz). Fakat suyun özelleştirilmesi yani mallaştırılması daha da büyük bir tehlike arz ediyor.

Bu tehlikeyi anlamak için biraz derin kazalım. Nasıl? İsminden başka hiçbir şeyi birleştiremeyen Birleşmiş Milletler’e çevirelim nazarlarımızı. 1919’da Milletler Cemiyeti adıyla kurulurken resmî amacı Avrupa’da barışı korumak olan ama 2ci dünya savaşını engellemekten aciz bir örgüt bu. Hatta zalimce hazırlanmış Versailles anlaşmasına (1919) noterlik yaptığından 2ci dünya savaşına çanak tuttuğunu söylemek yanlış olmaz. 1946’da ismi değiştirilen ve Birleşmiş Milletler adını alan bu örgüte eski Milletler Cemiyeti’nin kurumları kâh aynen, kâh ismi değiştirilerek aktarılmış: UNESCO, WHO, Uluslar Arası Adalet Divanı, Uluslararası Çalışma Örgütü…

Peki, BM 2ci dünya savaşından sonra barışa hizmet etti mi? Soğuk savaş döneminin simgesi Berlin Duvarı yıkıldı ama… ABD-Meksika sınırından Macaristan’a, Filistin’den Pakistan’a kadar her yerde yükselen duvarlar insanlığı parçalıyor. (Bkz. Kudüs’leştiremediğimiz Dünya İsrail’leşiyor ) 30.000 km’yi aşarak dünyanın çevresini saracak uzunluğa yaklaşan bu duvarları seyretmekle yetinen Birleşmiş Milletler’in ismi, insanlık tarihinin en soğuk şakası…

Yazının devamı

Estetizasyon / Ayartma / aestheticisation »

Estetizasyon / Ayartma / aestheticisation

Ne değildir?

Güzelleştirme değil.

Nedir?

Anlatılan veya tasvir edilen şeyi yavaşlatarak, netleştirerek veya abartarak cazip hale getirme.

Nasıl?

Sanatçı ve sanat teknisyeni diye bir ayrım yapmak gerek öncelikle. Yani sanat yapan ile bazı boyama/oyma yahut söz sanatı tekniklerini uygulayabilen kişi bir değil. (Bkz. Sanat / Eğlence / Entertainment / الفنون). Neden?

Gerçek hayat hızla etrafımızda olup bitiyor ve ayrıntılar üzerinde durup yoğunlaşmaya vaktimiz yok. Yaşadığınız şehrin karmaşasını düşünün meselâ. Ama uydudan çekilmiş bir fotoğraf ya da bir gece manzarası gözünüzü ister istemez çekiyor. Zira şehrinizi gerçekten GÖRME imkânı veriyor size bu fotoğraf. Bir trafik kazası düşünün. İçindeyseniz ne olduğunu bile anlamadan oradan oraya savruluyorsunuz. Ama başkasının yaptığı bir kaza (ya da gazetedeki fotoğrafı) gözünüzü çekiyor. Görsel zekânız buna aç. Bu kazadan zevk almak değil, kazayı anlamaktan zevk almak söz konusu. Bizzat yaşadığınız bir kazada her şey yarım saniyede olup biterken gazetedeki fotoğrafın ayrıntılarında gözlerinizi dakikalarca gezdirebilirsiniz.

Yine bu sebeple romanlarda en ince ayrıntılarına kadar anlatılan bir kır gezintisi Yazının devamı

Dikkat Kitap: Kemalist Eğitimin Zararları »

Dikkat Kitap: Kemalist Eğitimin Zararları“Günaydın çocuklar, nasılsınız?” diyen öğretmene “sağol!” diye bağırmayı öğrenen çocuklarımızın geçmişe ve bugüne mantıklı bir şekilde bakması beklenebilir mi? Mekke, Medine, Kudüs, Balkan Yarımadası ve dünya petrolünün % 60’ını kaybettiğimiz Lozan’ı doğuran olayları bayram diye kutlamamız, müsebbiblerin heykellerini dikmemiz bu yüzden.

Çünkü Kemalist eğitim sistemi Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu nitelikli insanları yetiştirmek için değil Doğu Akdeniz’de İngiliz menfaatlerini korumak için inşaa edildi. “Modern” Türkiye’nin çocukları Batı’ya hayran, kendi tarihini anlamaktan aciz hatta Osmanlıya ve İslâm’a karşı nefret içinde yetişmeliydi. Aksi takdirde geçmişi sorgulayıp 1ci dünya savaşı sonrasında kurulan ve sonradan petro-dolar sistemine dönüşecek olan petro-sterlin “düzenini” bozabilirlerdi. Churchill’in dediği gibi Cumhuriyet Türkiyesi cılız kalması gereken bir ağaçtı; solarsa sulamak, büyürse budamak gerekiyordu.

Britanya dünya hakimiyetinin sürmesi için Musul, Kerkük, İran ve Bakü petrollerinin dünya piyasalarına akmasını engellemek gerekliydi. Çünkü bol ve ucuz petrol, sterlinin değerini düşürmekle kalmaz, Almanya gibi rakipleri sömürge savaşında lider yapabilirdi. Üstelik Türkiye önderliğinde doğabilecek İslâm birliği projeleri Mısır’ı da çekim alanına dahil edeceğinden Londra’yı Hindistan’a bağlayan Süveyş yolu da tehlikeye düşüyordu.

İşte “3 tarafı deniz, 4 tarafı düşmana çevrili cennet vatan” paranoyası bu sebeple üretildi. Çağdaş ve laik Türkiye’nin evlâdı, Kavala yahut Halep’te yatan dedesinin mezarına bile pasaportla gidecekti. Eskiden vali gönderilen yerlere şimdi büyük elçi atanıyordu. Churchill’in dediği gibi “iki petrol kuyusunun etrafına sınır çizen” İngiliz, bir gecede ülkeler icad edilmişti. Ama Kemalist millî(!) eğitimin iğdiş ettiği beyinler bunu sorgulamaktan aciz. Körfez ülkeleri, Basra yolunun, İsrail, Doğu Akdeniz’in petrol tıpası olacaktı. Türkiye hem Rusya’nın güneye doğru genişlemesini engelleyecek hem de Bakü petrolünün Avrupa’ya ulaşıp fiyat kırmasına mani olacaktı. Diğer yandan Lazkiye ve Hayfa’dan dünya piyasalarına erişen Musul ve Kerkük petrolü bir gün pekâlâ Türkiye’den geçip İskenderun’a akabilirdi ve bu da Londra için büyük bir risk unsuruydu.

Kısacası, Britanya için gerçek tehdit güçlü bir ordu veya zengin devletler değil Türklerin uyanıp kim olduklarını hatırlamalarıydı. Şu halde dünya petrollerinin %60’ına çökmüş, Afika ve Asya’yı sömüren İngilizler için yapılacak tek bir şey vardı: Kullanışlı aptallar yetiştirecek bir eğitim sistemi kurmak ve bunu Türklere “millî eğitim” diye yutturmak.

Eğitimle ilgili sorunlarımız nasıl düzelir? Yahut birgün düzelir mi? Elinizdeki bu kitapta Ufuk Coşkun Kemalist eğitimin sorunlarına işaret etmekle kalmıyor, bir yandan çözümler önerirken bir yandan da millî eğitimin ideolojik, tarihi ve kültürel arka planını gözler önüne seriyor.

Milat Gazetesi yazarı, bolgepostasi.com Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Coşkun’u televizyondaki tartışma programlarından ve eğitim konulu çalışmalarından tanıyorsunuz. Bizzat eğitim dünyasının sorunlarını içeriden yaşayan Coşkun aynı zamanda “Kürdüm Doğruyum Çalışkanım” ve “Yeni Sömürgecilik ve Bağımsız Sivil Toplum Kültürü” kitaplarının da yazarı.

Ufuk Coşkun’un “Kemalist Eğitimin Zararları” adlı kitabını buradan indirebilirsiniz.

Bir Dehanın İzleri – II.Abdülhamid Han, Talha Uğurluel »

Bir Dehanın İzleri - II.Abdülhamid Han, Talha UğurluelUzaktan bakıldığında krallar, sultanlar, kraliçe ve melikler sanki hep güllük gülistanlık bir hayat sürerler gibi görülmektedir. Halbuki onların da acıları, ızdırapları vardır. Ancak yüksek duvarların arkalarında oldukları için hayatlarının bu yönü pek de farkedilmez. Hele hele ülkeyi, Yıldız Sarayı gibi kapalı bir kutudan yöneten Abdülhamid Han ise söz konusu olan, ona ait olan hususi halleri bilmek hemen hiç mümkün olmamaktadır.

“Avrupalı nice devlet adamı Abdülhamid Han’a geçmiş olsun dileklerini iletirken ne yazık ki kendi cephemizde, Müslüman ve bu vatanın evladı bildiğimiz bazı isimler padişaha değil, suikastçılara methiye düzmekte, suikast başarısız olduğu için ah etmekteydiler. Bunlardan birisi de Tevfik Fikret’tir. Şöyle seslenmiştir suikastçıya;

‘Ey Şanlı avcı, dâmını bihude kurmadın,
Attın fakat yazık ki yazıklar ki vurmadın.’

Sultan I. Ahmed’le birlikte Osmanlı’da tahta geçme sistemi değişmiş; “ekber ve erşed” kuralı getirilmişti. Yani saltanat babadan oğula geçmiyor, sülalenin en yaşlı erkeği padişah ilan ediliyordu. Sultan II. Mahmud’un oğullarından Sultan Abdülmecid, Bezmialem Valide Sultan’dan; Sultan Abdülaziz ise Pertevniyal Valide Sultan’dan dünyaya gelmişti. Yani II. Mahmud vefat ettiğinde, büyük oğlu Sultan Abdülmecid tahta geçecekti. Sultan Abdülmecid Han’ın ise 8 oğlu bulunmaktaydı. Bunlardan en büyüğü Şehzade Murat, ikincisi Abdülhamid Efendi idi.

… Kayıp mânâların, mayınlı ve zehirli kelimelerin izini sürmek için …

Derin Lügat güncellendi. Sürüm 7.0 yayında. Ücretsiz kitap indirin80 kitap indirin Bir Dehanın İzleri - II.Abdülhamid Han, Talha UğurluelDerin Lügat 7.0

Yeni sürümlere dair not: Eski sürümleri indirip okumuş olanların işini kolaylaştırmak için kelimelerin sırasını değiştirmiyoruz. Yani her yeni sürümde okumaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.

  • 7ci sürüme eklenen yeni terimler: Uluslararası adalet, Az gelişmiş ülke, Hoşgörü, Kabz, Büyüme, Gerçek sonrası, Realpolitik, Kaos.
  • 6cı sürüme eklenen yeni terimler: Demokrasi, Muhafazakârlık, Kuvvetler ayrılığı, İnovasyon, İlerleme, Erken – Geç.
  • 5ci sürüme eklenen yeni terimler:Hissiyat – Maneviyat, Tanrı Parçacığı, Bâkî, Kelime, Cehalet, Mürşid, Evvel, Büyük Patlama.
  • 4cü sürüme eklenen yeni terimler: Paraklitos, Hudud, Ehliyet, Zâhir ve Batın, Barış, Unutmak.
  • 3cü sürüme eklenen yeni terimler: Eksen Kayması, Bilgi toplumu, Zamanda Yolculuk, Ateist , Yokluk , Çağdaş, Gurbet, Kader.

İnsanlık neredeyse 4 asırdır “ilerleme” adını verdiği müthiş bir gerileme içinde. Tarihteki en kanlı savaşlar, sömürüler, soykırımlar, toplama kampları, atom bombaları, kimyasal ve biyolojik silahlar hep Batı’nın “ilerlemesiyle” yayıldı dünyaya. En korkunç barbarlıkları yapanlar hep “uygar” ülkeler.  Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen bu insanlar nereden çıktı? Yoksa kelimelerimizi mi kaybettik? “Aydınlanma ile büyük bir karanlığa gömüldü Avrupa. Vatikan’ın yobazlığından kaçarken pozitivist dogmaların bataklığında kayboldu. “Yeniden doğuş” (Rönesans) hareketi sanatın ölüm fermanı oldu: Zira optik, matematik, anatomi kuralları dayatıldı sanat dünyasına. Sanat bilimselleşti, objektif ve totaliter bir kisveye büründü. Kimse parçalamadı dünyayı “Birleşmiş” Milletler kadar. Güvenliğimiz için en büyük tehdit her barış projesine veto koyan BM “Güvenlik” Konseyi değil mi? Daimi üyesi olan 5 ülke dünyadaki silahların neredeyse tamamını üretip satıyor. “Evrensel” insan hakları bildirisi değil güneş sisteminde, sadece ABD’deki zencilerin haklarını bile korumaktan aciz. Bu kavram karmaşası içinde Aşk kelimesi cinsel münasebetle eş anlamlı oldu: ing. To make love, fr. Faire l’amour… Önce Batı, sonra bütün insanlık akıl (reason) ile zekânın(intelligence) da aynı şey olduğunu sanmışlar. Oysa akıl iyi-kötü veya güzel-çirkin gibi ayrımı yaparken zekâ problem çözer; bir faydayı elde etmek ya da bir tehditten kurtulmak için kullanılır. Bir saniyede 100.000 insanı ve sayısız ağacı, böceği, kediyi, köpeği oldürecek olan atom bombasını yapmak zekâ ister ama onu Hiroşima üzerine atmamak için akıl gerekir. İster Batı’yı suçlayalım, ister kendimizi, kelimelerle ilgili bir sorunumuz var: İşaret etmeleri gereken mânâların tam tersini gösterdikleri müddetçe sağlıklı düşünmeye engel oluyorlar. Çözüm ürettiğimizi sandığımız yerlerde yeni sorunlara sebep oluyoruz. Dünyayı düzeltmeye başlamak için en uygun yer lisanımız değil mi? Kayıp kelimelerin izini sürmek için yazdığımız Derin Lügat’ı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.