Main Content RSS FeedYazılar

Da Vinci Şifresi / Dan Brown »

  • Da Vinci Şifresi / Dan BrownHayat sırlarla doludur, hepsini birden öğrenemezsin.
  • Yani tarih daima kazananlar tarafından yazılır. İki kültür çarpıştığında, kaybeden silinir ve tarih kitaplarını kazanan taraf yazar…Kendi davalarını yücelten ve kaybeden düşmanı küçük düşüren bir tarih. Napolyon bir zamanlar “Tarih, üzerine anlaşmaya varılan bir masaldan baska nedir ki? ” demişti.
  • Para ve inanç çok güçlü teşvik unsurlarıydı.
  • Langdon talihli olmak dışında her şeyi hissediyordu, ayrıca tesadüf, kesinlikle güvenmediği bir kavramdı. Hayatını,farklı amblemlerle ideolojilerin birbirleriyle gizli bağlılıklarını keşfetmekle geçiren biri olarak Langon dünyayı birbirine iyice dolanmış tarihin ve olayların bir ağı gibi görüyordu. “Bağlantılar görünürde olmayabilir” diye sık sık tekrarlardı. Yazının devamı

Altın Defter / Doris Lessing »

Altın Defter / Doris Lessing

  • İnsanlar hâyâ etmekten yorulduklarında alay etmeye başlarlar.
  • Fazla duygusal insanlar duyguları dışındaki şeylere inanmazlar.
  • Hayret edilecek bir şey, hasret büyüdükçe, duyduğumuz heyecan yüzünden, tıpkı mikroskop altında ürüyen hücreler gibi Yeni  hikâyeler teşekkül etmesi…
  • Sürekliliğin, sırf süreklilik olduğu için doğru olması gerekmez.
  • Birçok romanın beğenilmesinin nedeni, henüz genel edebiyat bilincine sunulmamış bir yaşam biçimini ya da insan türünü tanıtması, yani özgün bir yönünü bulunmasıdır.
  • İnsanlar, tıpkı dünya gibi o kadar çok parçaya bölündü ki, bırakın başka ülkelerdeki insanları, kendi ülkelerindeki insanlar konusunda bir şeyler öğrenmek için bile umutsuzca çırpınıyorlar.
  • İçinde hafif bir kin ya da alay tınsı taşıyan bir ses tonu, insanın kişiliğini on yıl içinde tümüyle mahveden bir kansere dönüşebilir.

…Yeni yazar ve kitaplarla  tanışmak için…

Kitap tanıtan kitap 7kitap-tanitan-kitap-7 - kucuk Ücretsiz kitap indirin78 kitap indirin Altın Defter / Doris Lessing

Kitap tanıtan kitapların 7cisine damgasını vuran düşünür Susan Sontag oldu. 1977’de yayınladığı “Fotoğraf Üzerine” isimli cesur kitaptan bahseden 4 makale ile başlıyoruz. Mehmet Özbey’in kaleminden eskimeyen bir kitabı ziyaret edeceğiz sonra: Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez) Değerli yazarlarımızdan Mehmet Salih Demir ve Mustafacan Özdemir tek bir kitaba ve tek bir yazara odaklı kitap sohbetlerinden farklı makaleler hazırladılar. Bunlar kavram ve/veya olaylara odaklı, birden fazla kitaptan ve müelliften istifade eden çalışmalar: Terör, vicdan, modernleşme, bilim felsefesi (Kuhn, Heidegger, Derrida, Gadamer, Dilthey, Mach, Baudrillard, Toulmin) … Suzan Nur Başarslan’ın yazdığı Türk romanının tarihçesi ve Seksenli Yıllarda Türk Romanı Ve Post Modern Eğilimler de bu kategoriye dahil edilebilir. Bunların  yanısıra yazar kadar hatta bazen daha fazla ünlenmiş kitaplara adanmış makaleleri de yine bu sayıda bulacaksınız: Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay), Hayy Bin Yakzan (İbn-i Tufeyl), Körleşme (Elias Canetti), Taşrada Düğün Hazırlıkları (Franz Kafka). Kitap tanıtan Kitap 7’nin daha önceki sayılardan bir diğer farkı da Georg Simmel’e adanmış iki makale içermesi. Karl Marx ve Max Weber arasındaki kayıp halka olarak nitelenen Simmel’in “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) isimli özgün çalışmasından bahsettiğimiz makaleler kitabın sonunda. Buradan indirebilirsiniz. Önceki kitap sohbetleri:

Jeopolitik mekân ve jeo-ekonomik imkân: Luttwak »

Jeopolitik mekân ve jeo-ekonomik imkân: Luttwak

“… Eskiden gençlere bir üniforma verip yeni topraklar ele geçirmek üzere savaşa gönderirdik. Bugün, vergi mükelleflerini yeni endüstriyel savaşları desteklemeye çağırıyoruz. Fransa, Almanya ve Britanya birbiriyle savaşmak yerine Airbus projesiyle Boeing ve McDonnell-Douglas’a saldırıyor. Cephenin ilerleyişini harita üzerinde ölçmek yerine, ürünlerin dünya piyasalarında aldıkları paylara bakıyoruz …” (Luttwak, Endangered American Dream, 1993)

İzokronik bir Avrasya haritasına bakıyoruz. Mesafeleri hem kilometre, hem de saat/gün olarak gösteren bir harita. Açık renkli yerlerden büyük şehirlere ulaşmak birkaç saat. Mavi çizgiler ise deniz ticareti. Fiziken İstanbul’a eşit mesafedeki Mısır veya Irak’ın bazı noktaları, ulaşım zamanı bakımından Londra ve Paris’ten daha uzak. Bu tür haritalarla “mekân” kelimesi gerçek anlamına kavuşuyor: Bir şey yapabilme imkânı. Yani donuk bir coğrafya değil, coğrafyanın sağladığı bütün imkânlar. Müellifimiz Luttwak’ı anlamak için bu mekân algısını daha da genişletelim. Teknolojinin, ticarî tercihlerin, dövizlerin, internetin sağladığı imkânların tamamını jeopolitik unsur kabul ederek jeo-ekonomik zemini tanımlayalım. Meselâ Endangered American Dream’deki şu sözleri:

“… Eğer AR-GE’nin ağır topları, teknolojik üstünlük sayesinde yeni pazar payları ele geçirmeye kâfi gelmezse ve devlet sübvansiyonları da yetersiz kalırsa, piyasadan ucuz krediyle çok güçlü rakiplere karşı yine de ihracat yapabiliriz …”

Ekonomik silahlara bir bakalım: devlet destekli araştırma, ihracata vergi indirimi ve ihracatçıya düşük faizli kredi vermek… Tabi Luttwak bunları ulusal bir perspektifte yazmış. Yani meselâ ABD, ihracatını arttırmak için ulusal imkânları kullanıp Pazar payını arttıracak; zenginleşen ihracatçı da vergi ve istihdam yoluyla ülkeyi zenginleştirecek. Bu toz pembe tablo sadece kısmen doğru. Neden? Yazının devamı

Siracul Mülûk / Muhammed Bin Turtuşi »

Siracul Mülûk / Muhammed Bin TurtuşiBa’zı haberlerde gelen, “Küçüklükte öğrenilen ilim, mermere yazmak gibi, yaşlılıkta öğrenilen ilim, suyun üzerine yazı yazmak gibidir” sözü, sana mazeret kapısı açmasın. Ahnef bin Kays, bu sözü söyleyen bir kişiye; “Yaşlı bir zât, aklen daha kâmildir. Ancak, kalbi meşgûl olup, ma’nâyı araştırır ve dikkatini sebeblere verir” buyurdu. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbı arasında, yaşlılar, olgun kimseler, gençler vardı. Hepsi ilim, Kur’ân, sünnet öğreniyorlardı. Hepsi ilim deryaları, fıkıh ve hikmet menbaaları idiler. Ancak küçüklükte öğrenilen ilim, sağlam temellere oturur. Ancak, bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini de kaybetmemelidir.

Birisi Ebû Hüreyre’ye ( radıyallahü anh ); “Ben ilim öğrenmek istiyorum. Ancak onu zayi etmekten korkuyorum” dedi. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlim öğrenmeyi terk etmen, ilmi zayi etmeye yeterlidir.”

Akl-ı müktesib (Sonradan kazanılan akıl): Bu akıl, akl-ı garîzînin (Tabiî aklın) neticesidir. Bu da, bilginin doğruluğu, fikrin isâbetidir. Bu aklın bir nihâyeti, sonu yoktur. Kullanıldıkça artar, ihmâl edildikçe eksilir. Artmasının iki sebebi vardır: Birincisi; iştiyâk, arzu, zekâ sahibi, güzel anlayışlı bir kişi olmaktır. Meşhûr nahiv âlimi Esmâi şöyle anlatır: “Birgün bir Arab çocuğuna; “Bana Arab evlâtlarından bahset?” dedim. O da konuşmaya başladı. Onun konuşmasındaki güzellik beni büyülemişti. Ona; “Bin dirhemin olup da ahmak olmak seni sevindirir mi?” diye sorunca, o çocuk; “Hayır” dedi. “Niçin?” diye sorduğumda; “Bu para, benim ahmaklığımı arttırır. Bende bulunan diğer şeyleri alır. Böylece bende, sâdece ahmaklığım kalır” dedi. “Bu durum, çocuğun zekâsının parlaklığını ve kendisinden daha yaşlı olanlardan daha dikkatli davrandığını göstermektedir, İslâm âlimleri: “Aklın alâmeti, anlayışın sür’atli olması, gayesi, vehmin isâbetidir. Zekâ için bir gaye yoktur. Zekânın ve cömertliğin bir sınırı yoktur” buyurdular. Yazının devamı

Elveda Proletarya / André Gorz »

Elveda Proletarya / André GorzKollektif mülkiyetin olanaksızlığı

Marksist kuramda, genel soyut emeğin, küçük sanatkârın kişisel emeğinin yerini alması, komünizmin tarihsel olarak gerekli olmasının anahtarıdır. Aletlerinin ve ürünlerinin sahibi olduğu ölçüde, küçük sanatkâr kişisel kimliğini koruyor, üretimine özel damgasını vuruyor ve işini, özerkliğinin dolaysız uygulaması olarak yaşıyordu. Gerçekten de küçük sanatkâr, yabancılaşmasının deneyimini, yalnızca ürünlerinin pazarda satılmak amacıyla yapılan birer mal olması durumunda yaşıyordu; üretiminin değişim (mübadele) değerine egemen değildi, bu değer geniş ölçüde, kendi denetimine girmeyen ticari akımlara, daha sonraları da, yalnızca üretimin ulaşabildiği teknik yeniliklere bağlıydı. Ama küçük sanatkar, ürünlerin sahibi ve satıcısı olarak, yabancılaşmış olsa da, maddeyi, bazı sınırlar çerçevesinde, kendine özgü yöntemlere ve ritme göre dönüştüren ve işleyen yaratıcı ve üretici olarak işinde egemendi. Yazının devamı

İslâmî devlet olur mu? »

  • İslâmî devlet olur mu?Bütün –izm’ler ölülerin dirilere hükmetmesidir. İslâmizm, komünizm, liberalizm, kemalizm… Bir zamandaki siyaset tarzı başka bir zamana dayatılamaz.
  • İslâm âlimlerinde bir –izm var mı? Nasihatü’l-mülük, Umdetü’l-mülük, Tuhfetü’l-mülük, Zahiretü’l-mülük, Enisü’l-mülük, Kitabu’s-siyase, Rumuzu’l-kenz…
  • Asr-ı Saadet’te veya Osmanlı, Selçuklu, Endülüs’te, İslâmî mânâda siyaset felsefesi bir ideoloji arayışı mıdır? Hayır. Yok.
  • Katı, tepeden inmeci metinler yok karşımızda. Toplumu proletarya, burjuva vb sınıflara bölmek yok. Yazıldıkları dönemler için cari olan etnik ve dinî zümrelere işaret edilmiş: Türkmenler, Şiiler, hariciler…
  • Devlet soğuk bir yapı. Bir düzen, bir mekanizma. Oysa İslâm’ın muhatabı İnsan’dır; makineler, mekanizmalar değil.
  • Yani iyilik, güzellik ve doğruluk prosedürleşemez; endüstriyel kalıplara sıkıştırılamaz.
  • İslâmcılık çok sorunlu bir kavram. İslâm’ın önüne veya arkasına takı getirenler ancak İslâm’ı anlamayanlardır.
  • İslâm bir tanedir ama İslâm-cılıklar onlarca. Bir araya gelip ortak tarif yapamazlar. Çünkü beşerî fikirle, menfaat üzere bina edilmiştir. Tevhid olmaz, kesrete gider.
  • İlginçtir, komünizm ve liberalizm de böyle bin parçadır. Devletin rolü, sınırları gibi bir çok konuda ekol savaşları vardır. Yazının devamı

Amerika’da Demokrasi / Alexis de Tocqueville »

Amerika'da Demokrasi / Alexis de TocquevilleAmerika’da bulunduğum esnada, dikkatimi çeken yeni meselelerden hiçbiri, beni, şartların eşitliği kadar şaşırtmadı. Bu vakanın, cemiyetin gidişi üzerindeki muazzam tesirini kolayca farkettim: halk efkârına belli bir istikamet veren; kanunların muayyen bir tarzda çıkmasını sağlayan; idare edenlere yeni formüller, idare edilenlere de hususî alışkanlıklar kazandıran hep oydu. Çok geçmeden aynı vakıanın, tesirini kanunların ve siyasî adetlerin çok ötesine kadar yaydığını ve sivil hayattaki nüfuzunun Devlet hayatındakinden daha az olmadığını anladım: Fikirler yaratıyor, hisler doğuruyor, adetler telkin ediyor ve kendi yaratmadığı her şeyi de tadil ediyordu. Böylece, Amerikan cemiyeti ile  alâkalı tetkiklerimi artırdıkça, şartların eşitliği vakıasının, her hususî oluşun kendisinden çıktığı temel vakıa olduğunu gitgide daha fazla bir şekilde görmeye başlıyor ve onu hep önümde bütün müşahedelerimin varacağı merkezî nokta olarak buluyordum.

O zaman düşüncelerimi bizim yarım dünyaya yönelttim ve yeni dünyanın bana arzettiği manzaraya benzer bazı şeyleri orada da farkeder gibi oldum. Amerika’daki gibi son hudutlara varmamış olsa bile, oraya doğru her gün biraz daha fazla yaklaşan, şartların eşitliği oluşunu gördüm. Ve Amerikan cemiyetlerinde hüküm süren tipte bir demokrasi, Avrupada’da, bana, iktidara sür’atle yaklaşır gibi göründü. Bu andan itibaren, okumak üzere bulunduğumuz kitabın ana fikri kafamda belirdi.

Yazının devamı

Bir Silah Sistemi Olarak Para »

Bir Silah Sistemi Olarak ParaAmaçları kadar araçları da ekonomik olan yeni bir savaş türü

Unutmamak gerekir ki, jeopolitik, mekân ve imkânlarla savaş arasındaki münasebeti inceleyen ilimdir. Bu mekânın coğrafyası, dağlardan ve nehirlerden ibaret değildir. Teknolojik ve ekonomik ilerleme, mümkün ile imkânsız arasındaki hududu değiştirir. (Bkz. Muhtemel / mümkün / possible / probable / المحتمل / ممكن)

 “… Sömürge imparatorluklarının ticareti, askerî yöntemlerin güdümündeydi. Yeni jeo-ekonomik dönemde savaşın sadece amaçları değil araçları da ekonomik …”

Edward Luttwak’a ait bu sözler 1993’te yayınlanan Endangered American Dream adlı eserinden. Kitabın ikinci başlığı oldukça ilginç: “ABD’nin bir üçüncü dünya ülkesi haline gelmesi nasıl durdurulabilir ve endüstriyel üstünlük için jeo-ekonomik mücadele nasıl kazanılır?”

1990’larda, Amerikalı endüstri patronlarının ve işçi sendikalarının en büyük korkusu Çinliler değil Japonlardı. Fakat onlar da Luttwak gibi ulusal ve endüstriyel bir vizyona sahip oldukları için gerçek tehlikeyi göremediler. Mücadelenin büyüğü, ülkeler arasında değil ulusal endüstriler ve küresel finans arasında gerçekleşecekti. Nedir?

Ulusal ve kısmen bölgesel imkânlarla üreten ve yine ulusal/bölgesel piyasalara mal satan endüstriler işçi hakları, vergi, çevre koruma gibi konularda, “yaşadıkları” ülkenin, bazen de Avrupa Birliği gibi bölgelerin yasalarına uymak zorundaydılar. Oysa WTO (sonra TPP) gibi inisiyatifler ulusal hukuk duvarlarını inceltti. Zaman içinde bu duvarlarda gedikler açılmaya başladı. Meselâ Malezyalı işçileri Çin yasalarına göre çalıştıran yük gemileri Avrupalılarla doğrudan rekabete girdiler. Keza, petro-kimya, çimento, metalürji gibi çevre kirleten sektörler, doğayı koruyan ülkeleri terk etmeye başladılar. Liste uzun. Hem ulus-devletlerin iktidarını hem de bir kurum olarak demokrasiyi zayıflatan bu süreç hakkında ayrıntılı bilgi ve yorumu şu 3 kitapta bulabilirsiniz:

Ulus-devlet yasalarından kaçarken finansal diktatörlüğün ağına düşmek

Hülasa, endüstriyi ulus-devlet baskısından kurtaran küreselleşme, hükümetler üstü, hukuk üstü finansal bir diktatörlük doğurdu. Çünkü endüstrinin küreselleşmesi onu denize, dolara, petrole ve ABD ordusuna bağımlı yaptı. 1980’de deniz ticaretinde 50 milyon konteynır taşınırken bu rakam 2005’te 9 kat artarak 450 milyon konteynır olmuş. Oysa aynı dönemde dünya ekonomisi yaklaşık 10 trilyon dolardan 40 trilyona yükselmiş yani 4 kat artmış. Ne nüfus artışı ne de hızlı kalkınan ülkelerle açıklanamayacak olan bu fark, üretim ve tüketim merkezlerinin coğrafî olarak uzaklaşmasından kaynaklanıyor. Yazının devamı

Düşüş / Albert Camus »

  • Düşüş / Albert CamusUyku bir düşüş, uyanıklık bir çömelmeydi.
  • İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar.
  • İnsan böyledir, iki yüzü vardır onun: Kendini sevmeden sevemez.
  • Aşktan ve iffetten umudumu kesince, geride, aşkın yerine çok iyi geçen, gülüşleri susturan, sessizliği geri getiren ve en önemlisi, ölümsüzlüğü sağlayan sefahatin kaldığını düşündüm en sonunda.
  • Şurası gerçek ki her şeyde rahattım, ama hiçbir şeyden de hoşnut değildim. Her haz bir başka hazzı aratıyordu bana.
  • Evet, bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. Ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir.

Yazının devamı

Derin Lügat güncellendi. Sürüm 7.0 yayında. »

  • Derin Lügat güncellendi. Sürüm 7.0 yayında.Yeni sürümlere dair not: Eski sürümleri indirip okumuş olanların işini kolaylaştırmak için kelimelerin sırasını değiştirmiyoruz. Yani her yeni sürümde okumaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
  • 7ci sürüme eklenen yeni terimler: Uluslararası adalet, Az gelişmiş ülke, Hoşgörü, Kabz, Büyüme, Gerçek sonrası, Realpolitik, Kaos.

İnsanlık neredeyse 4 asırdır “ilerleme” adını verdiği müthiş bir gerileme içinde. Tarihteki en kanlı savaşlar, sömürüler, soykırımlar, toplama kampları, atom bombaları, kimyasal ve biyolojik silahlar hep Batı’nın “ilerlemesiyle” yayıldı dünyaya. En korkunç barbarlıkları yapanlar hep “uygar” ülkeler.  Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen bu insanlar nereden çıktı? Yoksa kelimelerimizi mi kaybettik?

Aydınlanma ile büyük bir karanlığa gömüldü Avrupa. Vatikan’ın yobazlığından kaçarken pozitivist dogmaların bataklığında kayboldu. “Yeniden doğuş” (Rönesans) hareketi sanatın ölüm fermanı oldu: Zira optik, matematik, anatomi kuralları dayatıldı sanat dünyasına. Sanat bilimselleşti, objektif ve totaliter bir kisveye büründü. (Bkz. Rönesans’ın Kara Kitabı)

Kimse parçalamadı dünyayı “Birleşmiş” Milletler kadar. Güvenliğimiz için en büyük tehdit her barış projesine veto koyan BM “Güvenlik” Konseyi değil mi? Daimi üyesi olan 5 ülke dünyadaki silahların neredeyse tamamını üretip satıyor. “Evrensel” insan hakları bildirisi değil güneş sisteminde, sadece ABD’deki zencilerin haklarını bile korumaktan aciz. Bu kavram karmaşası içinde Aşk kelimesi cinsel münasebetle eş anlamlı oldu: ing. To make love, fr. Faire l’amour… Önce Batı, sonra bütün insanlık akıl (reason) ile zekânın (intelligence) da aynı şey olduğunu sanmışlar. Oysa akıl iyi-kötü veya güzel-çirkin gibi ayrımı yaparken zekâ problem çözer; bir faydayı elde etmek ya da bir tehditten kurtulmak için kullanılır. Bir saniyede 100.000 insanı ve sayısız ağacı, böceği, kediyi, köpeği oldürecek olan atom bombasını yapmak zekâ ister ama onu Hiroşima üzerine atmamak için akıl gerekir.

İster Batı’yı suçlayalım, ister kendimizi, kelimelerle ilgili bir sorunumuz var: İşaret etmeleri gereken mânâların tam tersini gösterdikleri müddetçe sağlıklı düşünmeye engel oluyorlar. Çözüm ürettiğimizi sandığımız yerlerde yeni sorunlara sebep oluyoruz. Dünyayı düzeltmeye başlamak için en uygun yer lisanımız değil mi? Kayıp kelimelerin izini sürmek için yazdığımız Derin Lügat’ı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.