Main Content RSS FeedYazılar

Mecazî aşk / Metaphorical love / الحب المجازي »

Mecazî aşk / Metaphorical love / الحب المجازيNe değildir?

Hakiki aşk değil. Zira mecazî aşk İnsan’ı Ben’liğinden soymaz. Ama yemeden içmeden kesme, her şeyin mahbubu (مَحْبُوبْ) hatırlatması gibi emareler sayesinde hakiki aşk hakkında fikir verebilir:

“… Sevdiğimiz zaman Aşk o kadar büyüktür ki; bir bütün olarak içimize sığmaz. Sevdiğimiz insanın,  ‘karşımızdakinin hisleri’ dediğimiz şey; kendi sevgimizin bir yankısıdır. Aşk bizi bu kadar etkiliyor, hatta büyülüyorsa sebebi, kendimizden çıktığını fark edemeyişimizdir …” (Swann’ların Tarafı / Marcel Proust)

Nedir?

İnsan’ın nefsine duyduğu sevgiyi âşık olduğunu sandığı kadının/erkeğin aynasından seyretmesidir. Zira nefs, tanrılık iddiasını yani kibrini “sevgi” maskesiyle de sunabilir:

“… Herhalde seni sevmekle başardım bunu, zira seni öylesine sevdim ki, senin gibi yaşayan nefes alan bir kadının kalbi şöyle dursun, taştan bir yürek bile eriyebilirdi bu aşkın şiddetinden …” (Jack London, Martin Eden)

Neden düşüyoruz bu tuzağa?

Mecazî aşk / Metaphorical love / الحب المجازيNefsimize kulluk ettiğimizi çoğu kez fark etmeyiz çünkü nefs taklitçidir; aklın ve sevginin sesini de taklid eder. Meselâ Star Wars 3cü bölümde Anakin Skywalker ölümden kurtarmak istediği Padme için Karanlık Taraf’a geçiyor. Kibirle “Birlikte galaksiye hâkim olacağız” dediğinde Padme korkuyor ve direniyor. Anakin bunun üzerine Padme’nin boğazını sıkıyor. Yani Anakin’in Padme’yi ölümden kurtarma isteği Padme’yi sevmesinden değil kibirden kaynaklanıyordu: “Onu BENN kurtardım” demek içindi. https://www.youtube.com/watch?v=tfX01lURXFk

İnsan aşık olmak için yaratılmıştır. Yaratan’a aşık olamazsa yaratılmışlardan birini O’nun yerine koyar. Ama ne vatan, ne kadın ne para ne de mevki rûh gibi sonsuz büyüklükte değildir ve rûhu mutmain edemez. Gerçekler ortaya çıktığında yaşanan sonsuz düş kırıklığının hatta “aşk cinayeti” denen cinnetlerin sebebi de budur. Proust’tan dinleyelim: Yazının devamı

Çelişki / Paradox / المفارقة »

Çelişki / Paradox / المفارقةNe değildir?

Nedir?

Çelişkiler bilimi ilerleten şaşkınlık anlarıdır; sübjektif/indî hükümlerdir. (Bkz. İndî / Sübjektif / ذاتي) Tabiatın kendi içinde çelişki yoktur; insanın anlayışında eksiklik vardır. Paradokslar, mantık ve lisan hatalarının ürünü. Beklediğimiz türden bir açıklama bulamayınca “açıklama yok, kaotik” yahut “çelişki var” deriz. (Bkz. Mucizelere şaşırmak gerekir mi?)

Neden ortaya çıkar?

Dışımızdaki dünyada, fizikte paradoks yoktur. Gerçeği temsil etmekte kullandığımız lisan ve formüller kusursuz olmadığı için zihinde/kâğıt üstünde temsil ettiklerimiz çelişki arz ederler. Yani bilimin konusu olan dış dünya değil bilimin kendisidir düzeltilmesi gereken. Zira bilim, gerçeğin kendisi değil gerçekle kurduğumuz münasebetin bir ifadesidir. Eğer bilim düzeltilemez bir mutlak gerçek olsaydı asırlardır hiçbir bilimsel ilerleme kaydedilmezdi:

“… Farklı mekânlara, kevnî/ontolojik şartlara ait nesnelerin düşüncede ve dilde yanyana temsil edilebilmeleri, bu farklı nesneler arasında varlıksal bir geçiş, varlıksal bir bütünleşme imkânı veya bir etkileşim sağlamaz …”(Ahmed Yüksel Özemre)

Yalan söylemek için dilbilgisi kurallarını çiğnemeye gerek yoktur. Benzer şekilde, tutarlı bir teori yanlış, yani gerçekle çelişki içinde olabilir. Şu kavramları birbirine karıştıran insanlar paradoks üretirler: Yazının devamı

İran’ın petrolü mü var yoksa Petrol’ün İran’ı mı var? »

  • İran’ın petrolü mü var yoksa Petrol'ün İran’ı mı var?1947’de Hindistan’ın bağımsızlık ilânıyla Britanya önemli miktarda güç kaybetmişti. Geriye sadece “ticarî imparatorluk” kalmıştı.
  • %51’i Kraliçe’ye ait olan Anglo-Iranian Company İran’daki bütün petrolün sahibiydi ve Kraliçe’nin en büyük deniz ötesi gelir kaynağıydı.
  • Üstelik Kraliyet Deniz Kuvvetleri petrol ihtiyacını bu şirket sayesinde piyasa fiyatından çok daha ucuza karşılıyordu.
  • Churchill’in donanmayı kömürden petrole geçirmesinin üzerinden 40 yıl geçmişti ve İran, Britanya’nın en büyük enerji kaynağıydı.
  • Aynı zamanda ABD bütün okyanuslarda Britanya’nın yerini alıyordu. Üstelik İran dışındaki petrol kaynakları da ABD’nin eline geçiyordu: Irak, Kuveyt, S. Arabistan…
  • Fakat buna rağmen 1940’ların sonunda bölgedeki petrol üretiminin %40’ını %51’i Kraliçe’ye ait olan Anglo-Iranian Company yapıyordu.
  • Biraz da İranlılardaki İngiliz korkusundan bahsedelim: Yazının devamı

Nazi Almanyası, Irak ve Suriye »

  • Nazi Almanyası, Irak ve SuriyeAralık 1942’de Alman Afrika Kolordusu komutanı mareşal Rommel, Süveyş kanalına doğru hızla ilerliyordu. Almanların petrol sıkıntısı bitecekti.
  • Üstelik Süveyş, Suudi Arabistan, Filistin ve Basra’nın Alman kontrolüne geçmesi İngilizleri petrolsüz bırakacaktı.
  • Texaco ve SoCal (Standard Oil Co. of California; Bugünkü Chevron) petrol şirketlerinin patronları Harold Ickes’tan ABD donanmasının yardımını istediler.
  • Kurt siyasetçi Harold Ickes, Washington’dan 10.000 km uzaktaki petrolü korumadan önce iddia edilen rezervleri kontrol için en iyi uzmanı yolladı.
  • DeGolyer’e göre Suudi Arabistan’da 100 milyar varil petrol olabilirdi.  Yani bütün Amerikan şirketlerinin bütün dünyadaki ispatlanmış rezervlerinin 4 katı!
  • DeGolyer Washington’a çektiği telgrafta şöyle demişti: “Buradaki petrol insanlık tarihinde ele geçmiş en büyük hazinedir”
  • Böylece İngilizler, Osmanlı’dan çaldıkları petrolü Amerikalı korsanlara kaptırmış oldular.
  • Almanların patates, Japonların çam kökünden yakıt üretmeye çalıştığı 1945’te ABD’nin elinde o kadar çok petrol vardı ki sivilleri napalm ile yakıyordu.
  • 1942’de sadece 2 Japon tankeri batıran ABD, ertesi yıl 23 tanker ve nihayet 1944’te 131 tanker batırdı. Japon petrol tedariki %50 düştü.
  • Batı cephesinde, meselâ Bastogne’daki Alman yenilgisinin sebebi de petrol sıkıntısı. Alman tank ve uçaklarının %40’ı yere çakılıp kalmıştı.
  • Mazotsuz kalınca hareket kabiliyetini kaybeden Alman zırhlı birlikleri ABD uçakları için çok kolay hedefler haline geliyordu.
  • Buraya kadar anlattıklarımız işin görünen kısmı. Esas tuhaflıklar mutfakta. Yani Hitler’e petrol veren ABD’liler ve ABD ordusuna teknoloji veren Alman firmaları.
  • Ama önce Kerkük-Hayfa hattını konuşalım. Rommel Süveyş kanalına yaklaşırken Rodos adası da Almanların eline geçti. Neden önemli?

Yazının devamı

Amerika’nın keşfi / Discovery of America / اكتشاف أمريكا »

Amerika’nın keşfi / Discovery of America / اكتشاف أمريكا

Ne değildir?

Yeni bir kıtanın keşfi değildir. Bir keşif bile değildir.

Nedir?

Okyanus’ta kaybolmuş, Küba’ya yakın küçücük bir adayı Hindistan zannetmiş olan açgözlü bir denizci için kuru gürültü kopartarak kanlı bir işgali “keşif” diye yutturma çabasıdır. Gerçekte ne kuzey ne de güney Amerika keşfedilmemiş, Avrupalılarca işgal edilmiştir.

Neden yutuyoruz?

Bizim okul kitapları da böyle saçmalıyor. Zira adı “millî eğitim” olsa da bu kurum millî değildir, yaptığı iş de eğitim değildir:

“… Avrupalılar 18ci asırdan beri kendi göbek deliklerini dünyanın merkezi, Rönesans’ı da medeniyetin başlangıcı sanıyorlar. Olabilir. Sansınlar. Ya biz? Askerî ve iktisadî hakimiyetleri sebebiyle biz de öyle sanıyoruz. İşin acı tarafı bu. Gözlerimiz kamaşıyor Batı’ya her baktığımızda. Kristof Kolomb’un Hindistan’a giderken yanlışlıkla Amerika’yı “keşfettiğini” bile yutturdular bize. Bu yalanı gerçek zannetmekle başladı herşey. Oysa başka insanlar binlerce yıl önce Kuzey Amerika kıtasına geçip yerleşmişlerdi. Ataları Kamçatkalı ve Kuzey Sibiryalı olan yerlilerin açısından bakarsak Kristof Kolomb kâşif değil yolunu kaybetmiş beceriksiz bir denizciydi. Peki sadece Bering Boğazı’ndan Alaska’ya geçen çekik gözlü Asya halkları mı biliyordu Amerika’yı? Hayır. Vikingler de çoktan keşfetmişlerdi bu kıtayı. Kolomb’dan 500 yıl önce Boston’dan Terre-Neuve’e uzanan bölgede koloniler kurmuşlardı. Ama Hristiyan olmadıkları için midir bilinmez, adamdan sayılmadılar uzun müddet …” (Bkz. Mona Lisa Yalan Söylüyor!)

Tavsiye okuma:

  1. Gerçek sonrası / Post-Truth / Post-vérité / عصر ما بعد الحقيقة »
  2. Büyüme / Growth / Croissance / نمو »
  3. Hoşgörü / Tolerance / толерантность / تسامح »
  4. Az gelişmiş ülke / Underdeveloped Country / بلد متخلف »
  5. Uluslararası adalet / International justice / العدالة الدولية »
  6. Demokrasi / Democracy / Демократия /デモクラシー/ ديمقراطية »
  7. Kuvvetler ayrılığı / Separation of Powers / Séparation des pouvoirs / فصل السلطات »
  8. İlerleme / Terakki / Progrès / ترقی / تقدم »
  9. Muhafazakârlık / Conservatisme / سياسة محافظة »
  10. İnovasyon /イノベーション / инновация / التجديد »
  11. Hudud / Sınır / граница / Frontière / الحدود »
  12. Çağdaş / Modern / Contemporary / معاصر »
  13. Bilgi toplumu / Information society / مجتمع المعلومات »
  14. İktisad / Economy / οικονομία / اقتصاد »
  15. Kapitalizm / Capitalism / капитализм / رأسمالية »
  16. Ulus-devlet / Etat-Nation / الدولة القومية »

 

… E-kitap indirmek için…  Yazının devamı

Rönesans / Renaissance / نهضة »

Rönesans / Renaissance / نهضةNe değildir?

Yeninden doğuş, diriliş değil.

Nedir?

Rönesans, Avrupa’nın cahilliyye dönemidir.

Neden?

Rönesans yeniden doğuş değil Avrupa’nın kendi kafasına sıkmasının adıdır. Rönesans’ı iyi bir şey gibi, ilerleme, ıslahat, ihya anlamında kullanılması yanlıştır: “Türk rönesansı, İslâm rönesansı…” Kaldı ki Avrupa’nın Rönesans ve hümanizm virüsü bizim akademisyenlerimizi, ilahiyatçı ve güzel sanatlar camiasını fazlasıyla ifsad etmiştir.  Kapital’in –izm olması Rönesans’la mümkün oldu. Ekonomi hayatın parçası iken hayat ekonominin parçası oldu. Rönesans, sanat ve felsefenin ölümüdür. Epistemolojik çökme yüzünden bilim ahlâkı çöktü. İnsana hizmet eden bilimden silah olan bilgiye geçiş Rönesans’ın lâdinî/seküler kafasıyla mümkün oldu.

Tavsiye okuma:

  1. Dikkat Kitap: Rönesans’ın Kara Kitabı
  2. Çağın Dini Hümanizm / Cemil Meriç
  3. Erwin Panofsky: Resim sanatında hümanizm ve laiklik
  4. Estetizasyon / Ayartma / aestheticisation »
  5. İlerleme / Terakki / Progrès / ترقی / تقدم
  6. Hoşgörü / Tolerance / толерантность / تسامح
  7. Çağdaş / Modern / Contemporary / معاصر
  8. Dikkat Kitap: Sen insansın, homo-economicus değilsin!

… Daha fazla e-kitap için…  Yazının devamı

Eylül ayında en çok okunan kitaplar »

Eylül ayında en çok okunan kitaplarGeride bıraktığımız eylül ayında e-kütüphanemizde 40.033 kitap okundu. Savaş, strateji ve jeopolitik kitapları özel bir ilgi gördü ama birincilik Ufuk Coşkun’un eğitim konulu eseri. Derin Lügat ve Derin İnsan bu şampiyon kitaplar listesinin eskimeyen üyelerinden. Ne mutlu bize ki sanat, felsefe, ekonomi ve psikoloji konulu kitaplar ilk 20’yi işgal etti, siyaset kitaplarına neredeyse hiç yer bırakmadı. 40.033 okumanın %75’ini teşkil eden 20 kitabın tam listesi şöyle:

  1. Kemalist Eğitimin Zararları
  2. Kürtlerin Tarihi Üzerine
  3. Derin Lügat 7.0
  4. Derin İnsan
  5. Petrol kandan ağırdır
  6. Savaş Meydanda Değil Masada Kazanılır
  7. Senin tanrın çok mu yüksekte?
  8. Bir pozitivizm eleştirisi
  9. Kitap Tanıtan Kitap 1
  10. Roman nedir? Nasıl Yazılır?
  11. Zaman Nedir?
  12. Derin Savaş
  13. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
  14. İslâm’da Mimar ve Şehir
  15. Banka Ordudan Tehlikelidir!
  16. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  17. Rönesans’ın Kara Kitabı
  18. Liberalizmin Kara Kitabı
  19. Fethullah Gülen’i iyi bilirdik
  20. Derin Göz

Coğrafya Kaderdir »

Coğrafya KaderdirSeçmiyoruz. Kaderimizin yönünü belirleyen bazı şeyleri seçmiyoruz. Hangi anne babadan doğacağımızı, cinsiyetimizi, mensup olduğumuz kavmi, doğacağımız tarihi, doğacağımız yeri… Seçmediğimiz bu şeyler, seçebildiğimiz diğer kimlik ve kişilik özelliklerimizle birlikte  hayatlarımıza yön veriyor. Bu nedenledir ki Ali Şeriati bu seçemediğimiz özellikleri bağlayıcılıkları nedeniyle insanın 4 zindanı olarak tanımlamış. Dünyaya imtihana gönderilmiş insanoğlu 4 zindan/bağlayıcı unsur ile karşı karşıyadır; Doğa, tarih, toplum ve insanın bizzat kendisi… Doğa, reddedemeyeceğimiz tüm fiziki imkanlar ve biyolojik yönleri ile yaşadığımız coğrafyadan, seçmediğimiz cinsiyetimize kadar hayatımızda belirleyicidir. Mensup olduğumuz toplum  birey olarak hepimize farkında olarak ve çoğunlukla farkında olmadan benimsettiği davranış kuralları, dünya görüşü ve yaşam pratikleri ile hayatımızda belirleyici hatta bağlayıcı olabiliyor. Tarih ise toplumun ve coğrafyanın geçmişinin bireylere yüklediği sorumlulukların kaynağıdır. Ve en son ki zindan kişinin kendi egosu yani enesidir. Benliğimiz kendimizin seçmeden bünyemizde ve etrafımızda bulduğumuz unsurları idare edecek bir merkezdir. İnsan tüm bu seçmediği ve seçtiği unsurları, kendisinden sonrakileri bağlayacak şekilde her seferinde yeniden terkip örerek kurtuluş ve yıkım arasında bir gelecek inşa eder.

Bastığımız yer, yani toprak, yani coğrafya seçmeden önümüzde bulduğumuz unsurların içinde en önemlilerinden biri. Çünkü toprak bir hafıza taşıyor üstünde yaşayanlar için… Üretim biçimleri, doğal zenginlikler, ticaret yolları, göçler vb. üstünde yaşanan her şeyin izini toprakta bulmak mümkündür. Bu nedenle coğrafya üstünde yaşayanlar için kaderdir. Kader deyince, kişinin elinin kolunun bağlı olduğu ve yaşamakla zorunlu olduğu (cebri) düşünülmesin. Kader aslında ölçü demektir. Hayatta her şeyin bir ölçüsü vardır,  bizlerin bildiği veya bilmediği. Batı dünyası doğanın bu ölçülü, kurallı yapısına “determin” demişlerdir. Kader kelimesinin bir farklı söylenişinin Türkçemize “kadar” diye geçmiş olduğunu unutmazsak, insan oğlunun doğanın bu kurallı yapısı içinde seçmiş olduğu seçeneklerin, doğanın ölçüsü dahilinde yaratılmaya başlandığını ve seçimlerimizin sonuçlarının, doğanın o ölçüsü içinde netice verdiğini anlayabiliriz. Öyleyse eğer toprağa bir tohum attıysak ve gerekli olan şartlar (doğru zamanda yağmur, güneş vs) meydana geldiyse, belirli bir zaman sonra o tohumun meyve vereceğini tahmin etmek zor değildir. Hatta yapmış olduğumuz seçim bizi bağlar, yani kaderimizdir. Tabi rüzgar eken fırtına biçer. Yaşadığımız yere ne tür bir emek verdiysek ona göre bir netice alırız. Yazının devamı

Su için yeni bir dünya savaşı çıkacak mı? »

Su için yeni bir dünya savaşı çıkacak mı?Yağmur duası yerine savaş duası…

  • Aralık 2012’de ABD’nin Oragon eyaletinde bulunan 200.000 nüfuslu Jackson şehrinde çiftçi Garry Harrington “yağmur suyunu izinsiz kullanma suçundan” 30 gün hapse mahkûm edildi.
  • Güney Afrika’da kadınların su getirmek için yürüdüğü mesafe, dünya-ay arasındaki uzaklığın 120 katı. 600.000 beyaz çiftçi, 15 milyon zenciden daha fazla su tüketiyor.
  • Hindistan’da suyun özelleştirildiği bölgelerde halk, hane gelirinin %25’ini su faturasını ödemek için harcıyor.
  • Filipinler’in başkenti Manila’da su özelleştirildikten sadece birkaç ay sonra su fiyatı %400 arttı.
  • Bolivya’nın Cochabamba şehrinde suyun Dünya Bankası zoruyla özelleştirilmesinden sonra fiyatlar 3 katına çıktı. Protestolar sırasında 7 insan öldü.
  • IMF ve Dünya Bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan arasında gerginlik artıyor.
  • IMF ve Dünya Bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle Etyopya, Sudan ve Mısır arasında gerginlik artıyor.
  • IMF ve Dünya Bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle Namibya ve Botswana arasında gerginlik artıyor.

Liste böyle uzayıp gidiyor. Ama gerçekten su az mı? Bu sorunun cevabı o kadar da berrak değil. Neden?

Su kime aittir?

Su için yeni bir dünya savaşı çıkacak mı?İnsan emeğiyle üretilen şeylerin parayla satılması ne kadar doğru ise kulların üretmediği, nimet olarak bahşedilen şeylerin parayla satılması o kadar yanlış. Zira bunlar satılabilir malları üretmek için kullandığımız doğal kaynaklar: Toprak, su, hava, güneş ve tabi hayatı mümkün kılan diğer maddî unsurlar yani canlılık, tohumların ve hücrelerin çoğalması, genetik yapı…

İnsanlar hadlerini bilmez, bu hududa riayet etmezse ne olur? Genlerle oynayan, gıda ve verimli toprak spekülasyonu yapan firmaların giderek artan büyüklükte bir açlığa sebep olduğunu artık hemen herkes görüyor. (Bkz. “Ekmek artık mafyanın ağzında” başlıklı makalemiz). Fakat suyun özelleştirilmesi yani mallaştırılması daha da büyük bir tehlike arz ediyor.

Bu tehlikeyi anlamak için biraz derin kazalım. Nasıl? İsminden başka hiçbir şeyi birleştiremeyen Birleşmiş Milletler’e çevirelim nazarlarımızı. 1919’da Milletler Cemiyeti adıyla kurulurken resmî amacı Avrupa’da barışı korumak olan ama 2ci dünya savaşını engellemekten aciz bir örgüt bu. Hatta zalimce hazırlanmış Versailles anlaşmasına (1919) noterlik yaptığından 2ci dünya savaşına çanak tuttuğunu söylemek yanlış olmaz. 1946’da ismi değiştirilen ve Birleşmiş Milletler adını alan bu örgüte eski Milletler Cemiyeti’nin kurumları kâh aynen, kâh ismi değiştirilerek aktarılmış: UNESCO, WHO, Uluslar Arası Adalet Divanı, Uluslararası Çalışma Örgütü…

Peki, BM 2ci dünya savaşından sonra barışa hizmet etti mi? Soğuk savaş döneminin simgesi Berlin Duvarı yıkıldı ama… ABD-Meksika sınırından Macaristan’a, Filistin’den Pakistan’a kadar her yerde yükselen duvarlar insanlığı parçalıyor. (Bkz. Kudüs’leştiremediğimiz Dünya İsrail’leşiyor ) 30.000 km’yi aşarak dünyanın çevresini saracak uzunluğa yaklaşan bu duvarları seyretmekle yetinen Birleşmiş Milletler’in ismi, insanlık tarihinin en soğuk şakası…

Yazının devamı

Estetizasyon / Ayartma / aestheticisation »

Estetizasyon / Ayartma / aestheticisation

Ne değildir?

Güzelleştirme değil.

Nedir?

Anlatılan veya tasvir edilen şeyi yavaşlatarak, netleştirerek veya abartarak cazip hale getirme.

Nasıl?

Sanatçı ve sanat teknisyeni diye bir ayrım yapmak gerek öncelikle. Yani sanat yapan ile bazı boyama/oyma yahut söz sanatı tekniklerini uygulayabilen kişi bir değil. (Bkz. Sanat / Eğlence / Entertainment / الفنون). Neden?

Gerçek hayat hızla etrafımızda olup bitiyor ve ayrıntılar üzerinde durup yoğunlaşmaya vaktimiz yok. Yaşadığınız şehrin karmaşasını düşünün meselâ. Ama uydudan çekilmiş bir fotoğraf ya da bir gece manzarası gözünüzü ister istemez çekiyor. Zira şehrinizi gerçekten GÖRME imkânı veriyor size bu fotoğraf. Bir trafik kazası düşünün. İçindeyseniz ne olduğunu bile anlamadan oradan oraya savruluyorsunuz. Ama başkasının yaptığı bir kaza (ya da gazetedeki fotoğrafı) gözünüzü çekiyor. Görsel zekânız buna aç. Bu kazadan zevk almak değil, kazayı anlamaktan zevk almak söz konusu. Bizzat yaşadığınız bir kazada her şey yarım saniyede olup biterken gazetedeki fotoğrafın ayrıntılarında gözlerinizi dakikalarca gezdirebilirsiniz.

Yine bu sebeple romanlarda en ince ayrıntılarına kadar anlatılan bir kır gezintisi Yazının devamı