Main Content RSS FeedYazılar

Tarihsel Kapitalizm / Immanuel Wallerstein »

Tarihsel-Kapitalizm-Immanuel-Wallerstein_717 Tarihsel Kapitalizm / Immanuel WallersteinOsmanlı İmparatorluğu tam olarak ne zaman kapitalist dünya sistemine dahil oldu? Herhangi bir ülkenin belli bir bölgesini belli bir zamanda kapitalist dünya ekonomisiyle gerçekten “tümleşmiş” sayabilir miyiz? Bu sorular hem kendi içinde hem de yanıtlarını vermeye çalışırken tarihsel kapitalizm süreçlerine ilişkin çözümlemelerimizi daha bir netleştirmek zorunda kalmamız açısından önem taşımaktadır. Ama, üzerinde tartışma ve geliştirmelerin sürmekte olduğu bu çok sayıdaki ampirik sorguyu ele almanın ne yeri ne de zamanı.

İkinci tür kuşkular ise doğrudan doğruya, az önce önerdiğim tümevarımcı sınıflandırmanın yararına ilişkindir. İşyerinde özgül bir toplumsal ilişki biçimi —ücretli işçi çalıştıran özel girişimcilerin söz konusu olduğu ilişkiler— olmadığı durumlarda kapitalizmin var olduğunun söylenebileceğini kabul etmeyenler vardır. Verili bir devlet, sanayi dallarını devletleştirdi ve sosyalist öğretilere bağlılığını ilan ettiyse, o devletin, söz konusu edimler ve sonuçları yoluyla kapitalist dünya sistemine katılımını sona erdirdiğini söylemek isteyenler vardır. Bunlar ampirik değil kuramsal sorgulardır ve bu tartışma boyunca bunları ele almaya çalışacağız. Ancak, bu sorunların tümdengelimsel bir biçimde ele alınması, akılcı bir tartışma yerine karşıt inançların çatışmasından ibaret kalacağından, yerinde olmayacaktır. Dolayısıyla, tümevarımcı sınıflandırmamızın alternatif yöntemlerden daha yararlı olduğunu, çünkü bu yöntemin Yazının devamı

Kayıp Zamanın Peşinde /Marcel Proust »

Geçmiş Zamanın Peşinde-Marcel Proust Kayıp Zamanın Peşinde /Marcel Proust

Nice zaman erkenden yattım. Bazı defalar, hemen mumu söndürür söndürmez, gözlerim o kadar çabuk kapanıverirdi ki kendi kendime: “İşte uyuyorum” demeğe vaktim kalmazdı. Fakat, yarım saat sonra uyku saatinin geldiği düşüncesi beni tekrar uyandırırdı. Hâlâ elimde sandığım kitabı, bir yana koymak ve ışığı söndürmek isterdim. Uyuduğum esnada okuduğum şeye dair birtakım mülâhazalarda bulunmaktan henüz kendimi alamamışımdır. Lâkin, bu mülâhazalar, kafamda, epeyce acayip bir şekle girmiştir. Bana öyle gelirdi ki eserde bahsi geçen şeyler — meselâ bir kilise, bir “quatour”, Birinci Fransuva ile Şarlken’in rekabetleri — bizzat ben imişim.

Bu kanaat, uyanışımdan sonra bile birkaç saniye sürerdi. Hem de akıl ve mantığıma hiç zıt gelmez, yalnız göz kapaklarımı birer kabuk gibi ağırlaştırır ve beni, şamdanın henüz yanıp yanmamakta olduğunu görmekten menederdi. Ve gene aynı kanaat, sanki bir tenasühten sonra, geçmiş bir hayatın düşünceleri gibi benim için anlaşılmaz bir hale girerdi. Böylece, kitabın mevzuu benden ayrılırdı. Ben, artık, ona, bağlı kalıp kalmamakta serbesttim. Derhal, görmeğe başlamışımdır ve etrafında, gözlerime tatlı gelenr rahatlık verici bir karanlık bulmaktan mütehayyirim-dir. Lâkin, bu karanlığın; belki kendine sebepsiz, anlaşılmaz ve gerçekten karanlık bir şey gibi göründüğü dimağım üzerinde daha hoş, daha dinlendirici Yazının devamı

Milletlerin Zenginliği / Adam Smith »

adam-smith-milletlerin-zenginligi-55 Milletlerin Zenginliği / Adam Smith

Sömürgeler Üzerine

Kısım I

Yeni Sömürgeler Kurulmasının Nedenleri

Amerika ile Batı Hint Adaları’ndaki türlü Avrupa sömürgelerinde ilk yerleşme vesilesi olan düşünce eski Yunan ve Roma sömürgelerinin kurulmasına kılavuzluk eden düşünce gibi alabildiğine belirgin ve kolay anlaşılır değildi. Bütün çeşitli eski Yunan devletlerinden her birinin elinde, olmuşu bitmişi ufacık bir toprak vardı.

Bunlardan birinde halk o toprağın kolayca besleyemeyeceği kadar arttı mı, bir kısmı, oturacak yeni bir yurt aramak üzere dünyanın uzak ve ücra bir bölgesine gönderilirdi. Çünkü kendilerini çepeçevre kuşatan savaşçı komşular dolayısıyla, içlerinden herhangi birinin, ana yurttaki toprağını pek fazla genişletmesi güçtü. Doriler’in sömürgecileri, çokluk Roma’nın kuruluşundan önceki dönemlerde barbar ve uygarlaşmamış ulusların oturduğu İtalya ile Sicilya’ya; Yunanlılar’ın öbür iki büyük kabilesi olan İyonlar’la Eoliler’in sömürgecileriyse, ahalisinin o sırada tıpkı Sicilya ve İtalya ahalisi durumunda olduğu anlaşılan Anadolu’ya ve Ege Denizi adalarına gidiyordu. Ana kentin gözüyle, sömürge her zaman için çok kayrılmaya Yazının devamı

Vatikanizm Aforizmaları »

  • vatikan-para Vatikanizm AforizmalarıHristiyanlığın tarihini bir parça incelemiş olan her insan Vatikanizmin Hz. İsa’ya (as) sadık olmadığını fark eder.
  • Hz. İsa (as) “Hristiyan” kelimesini hiç telaffuz etmedi, hiç domuz yemedi, inananlara boşanmayı ve rahiplere evlenmeyi yasaklamadı.
  • Lisanı Aramice olan Hz. İsa (as) bugünkü İncil’in yazılı olduğu lisanların hiç birini yani ne eski Yunancayı, ne İbraniceyi ne de Latinceyi bilmiyordu.
  • Vatikanizmin kurucusu sayılabilecek olan Pavlus ve Petrus Hz. İsa’nın (as) sözlerini, emirlerini oy kullanmak suretiyle değiştirdiler.
  • “Konsey” denen ve çoğu kez kanlı bıçaklı geçen bu toplantılarda Tanrı’nın emirleri insanların keyfine göre güncellendi.

Yazının devamı

Matematiksel sonsuz vehmedilir. Âlem-i imkân ise hakikaten sonsuzdur, fehmedilir »

fra-angelico-sainte-conversation-marmi finti Matematiksel sonsuz vehmedilir. Âlem-i imkân ise hakikaten sonsuzdur, fehmedilirFloransa’dayız, Aziz Marco manastırının koridorlarında. İstanbul’un fethinden birkaç sene evvel ünlü ressam Fra Angelico tarafından 25 ve 26cı hücrelerin arasındaki duvara yapılmış bir resme bakıyoruz: “Madonna delle Ombre”. Figürlerden çok daha önemli bir şey var burada: “Marmi finti” tabir edilen öndeki dört mermer taklidi levha. Marmi finti levhalarla müteâl/aşkın/transandan bir dünyanın penceresini açma çabası  Fra Angelico’nun bir çok eserinde var. Seyirciye “sen buradan bakıyorsun ama gördüğün azizler, melekler vs senin dünyandan değil; müteâl bir âlemin unsurları” diyor adetâ. Fakat bir sıkıntı var:

Gerçekte mermer olmayan bu levhalar tezyin ettikleri sathı yani duvarı daha görünür hale getirdikleri için figürleri ihtiva eden sathın sahte şeffaflığını da adeta ihbar ediyorlar. “Sahte şeffaflık” diyoruz zira rönesansçı perspektif satıhları tezyin eden Ortaçağ resminin aksine bir aldatmaca üzerine kurulu: Resmin yapıldığı zemin sanki bir pencereymiş gibi saydamlaştırılıyor ve matematiksel, homojen bir mekân içine nesneler, insanlar yerleştiriliyor:

“… Nesneler bir perspektife göre resmedildiklerinde tablonun fizikî sathı şeffaflaşır, görünmez hale getirir. […] Bir gerçek değil kavram olan homojen-matematiksel sonsuzluk ise bu tür resimlerde adeta somutlaşır; figürleri ihtiva eden bir oda evvelden varmış gibi tasvir edilir …” (Erwin Panofsky)

Bu şeffaflaştırma aynı zamanda bir sekülerleştirmedir. Zira Rönesans sanatı yalancıdır. Çünkü konusunu kutsal metinlerden alması bir resmi dinî yapmaya yetmez, lisan-ı suretinin de o inancın akaidine uygun olması gerekir. Zira yalan söyleyerek Hakikat’i anlatamazsınız. (Bkz. Senin tanrın çok mu yüksekte? isimli e-kitap) Merkezî perspektifle görünmez hale getirilen, saklanan Varlık’tır; resmin yapıldığı zeminin varlığı. Ne bir vehim ne de bir sembol haline getirilemeyen varlık taklitçi Rönesans ressamı için yok edilmesi gereken Yazının devamı

Kötülüğün Sıradanlığı / Hannah Arendt »

Kotulugun-Siradanligi-Hannah-Arendt-5aa Kötülüğün Sıradanlığı / Hannah Arendt

Bu meşum ihtimalin hem genel hem de özel sebepleri var. İnsan doğası gereği, bir kere baş gösteren ve insanlık tarihine kaydedilen her fiil, gerçekliği tarihe gömülüp gittikten uzun zaman sonra bile hep ileride gerçekleşebilecek bir ihtimal olarak kalır. Gelmiş geçmiş hiçbir cezanın, suç işlenmesini Önleyecek kadar caydırıcılığı yoktur. Bilakis, cezası ne olursa olsun, belli bir suç bir kere ortaya çıktı mı, tekrar ortaya çıkması, ilk ortaya çıkışının olup olabileceğinden çok daha olasıdır. Sebepleri göz Önünde bulundurulduğunda, Nazilerin işlediği suçların tekrarlanma ihtimali çok daha olasıdır. Modern çağda, nüfus patlaması ile -otomasyon yoluyla, nüfusun büyük bir bölümünü emek açısından bile “lüzumsuz” hale getirecek ve nükleer enerji yoluyla da (yanında Hitler’in gaz tesisatlarının bile şeytan gibi bir çocuğun uyduruk oyuncaklan gibi kalacağı) birtakım araçların kullanımıyla bu iki taraflı tehlikeyle başa çıkmayı mümkün hale getirecek- teknik araçların keşfinin hemen hemen aynı döneme rastlaması bile tüylerimizi diken diken etmeye yeter de artar.

Esasen tam da bu nedenle, emsalsiz olan bir defa ortaya çıktı mı gelecek için bir emsal haline gelebilir; “insanlığa karşı suçlarla” öyle veya böyle ilgili bütün davalar bugün hâlâ bir “ideal” olan standartlara göre yargılanmalıdır. Geleceğin bize gerçekten bir soykırım getirme ihtimali varsa, uluslararası hukukun yardımı veya koruması olmadan, dünya üstündeki hiç kimsenin -özellikle de İsrail’deki veya başka bir yerdeki Yahudilerin- soykırımın devam edip etmediğinden emin olmasına imkân yoktur. Bugüne kadar emsalsiz olanı ele alma işinin başarıya ulaşıp ulaşmaması, sadece ele alma biçiminin uluslararası ceza hukuku yolunda meşru bir emsal olarak ne derece iş gördüğüne bağlıdır. Böyle duruşmalarda hâkimlere yöneltilen bu talep gayet isabetlidir, makul olarak beklenebileceklerden daha fazlasını ister. Yazının devamı

Enerji Aforizmaları »

  • temiz-enerji Enerji AforizmalarıEnerji konuşulurken nükleer, rüzgâr, güneş, petrol birbirine alternatif sanılıyor. Değil. Yeni enerji türleri eskilerin kullanımını azaltmadı.
  • Kömürün yayılması odunu biraz azalttı belki ama petrol ve doğal gaza rağmen kömür hâlâ çok yaygın. Nükleer de petrole ikame olmuyor.
  • İnsanlığın enerji tüketimi öyle hızlı artıyor ki barajlar, nükleer vs ancak yetiyor.
  • ABD ve Çin’de elektriğin %50si kömürden. Kömür kesinlikle modası geçmiş bir enerji değil.
  • Çin veya ABD mali bir RES/GES satın aldığınızda çevreci olmazsınız. Çünkü bunlar da %50 kömürle üretilir. CO2’nin yeri değişmiş olur.
  • RES/GES toplam üretimde çok az yer tutar ama gazeteler en çok bunlardan bahseder. Çünkü gaz lobisi RES/GES istiyor! Neden?
  • RES/GES kullanımı artan ülkeler üretimdeki dalgalanmayı gaz ile tazmin etmek zorunda. Bu ise daha çok gaz ithal etmek demek.
  • Enerji-medya ilişkisinde bir çarpıklık var. En ÖNEMLİ (kömür, petrol, nükleer) şeylerden hiç bahsetmezler ve en ÖNEMSİZ (RES/GES) şeylerden sürekli bahsederler.
  • Kömür çıkarıldığı ülkede kullanılmak şartıyla ucuz bir elektrik kaynağı. Çevreyi kirletmesi önemsenmiyor ama siyasetçiler tersini söylemek zorunda.
  • Küresel Isınmaya en çok sebep olan ülkeler aslında iklim değişikliğinden de en çok faydalanacak olanlar: Rus, ABD, FR, UK, Çin, Japonya… (Bkz. Küresel ısınma aforizmaları)

Yazının devamı

Ekonomistler neden ekonomiden anlamaz? »

  • ekonomistler-ekonomiden-anlamaz Ekonomistler neden ekonomiden anlamaz?Ekonomistleri dinleyip tahmin yapmak dikiz aynasına bakarak araba kullanmaya benzer; siz kaza yaptıktan sonra ekonomist sebeplerini açıklar. (Bkz. Ekonomistler ekonomiden anlasalardı yatırımcı olurlardı)
  • Ekonomist işini iyi yapmaz çünkü onu buna mecbur eden bir güç yoktur. Doktorun hata yapınca hastası ölür, mühendis hata yapınca binası çöker. Ama ekonomist hata yaparsa başkaları para kaybeder. Bu yüzden meslekte ilerlemez. (Bkz. Trichet, Bernanke, Draghi, Greenspan, C.Lagarde gibi ekonomistlerin 2008 krizinden önceki sözleri)
  • Ekonomistler gerçekten ekonomiden anlamaz. Draghi’nin quantitative easing aptallığı Avrupa’yı batıracak. Ama Draghi’ye bir şey olmayacak.
  • Türk ekonomistler de böyledir. TV’de “…piyasa bu sabah sinirli, piyasa Obama’nın son teklifini sevmedi…” diyen gerizekâlılar ekonomisttir meselâ. 4 sene üniversite okumuşmar böyle zırvalamak için.
  • peki neden ekonomistlerin ekonomik tahminleri hep yanlış çıkar? Çünkü insan fıtratını hiçe sayan, pozitivist-mekanik düşünceleri vardır. Kafalarının içindeki dünya bizim gerçek dünyamıza benzemez.

ekonomistler-ekonomiden-anlamaz-5 Ekonomistler neden ekonomiden anlamaz?

  • Ekonomistler ekonomiyi fizik-kimya zannederler. Psikoloji, sosyoloji, kanaat, bereket yoktur onlar için. Ama daha da kötüsü ekonomistler mutluluk ile tatmin arasındaki farkı bilmezler. Yedikçe acıkan ve hırslanan insan nefsinin doyma noktasını ararlar.
  • Mutluluk, fayda ve tatmin kavramlarını birbirine karıştırmak ekonomistlerin en büyük hatalarından biridir. (Bkz. Mutluluk / Tatmin / Bonheur /Satisfaction / سعادة)

Yazının devamı

Akıl Tutulması / Max Horkheimer »

Akil-Tutulmasi-Max-Horkheimer-151 Akıl Tutulması / Max HorkheimerSoyut kişisel çıkar ilkesinin, resmi liberal ideolojinin bu temel öğesinin düşünsel emperyalizmi, bu ideolojiyle sanayileşmiş ülkelerin toplumsal koşulları arasındaki büyüyen gediğe işaret ediyordu. Bu kopuş bir kez kamuoyunda kesinleştikten sonra, hiçbir etkin, rasyonel toplumsal birlik ilkesi kalmaz ortada. Önceleri tapınılan ulusal topluluk (Volksgemeinschaft ) düşüncesi, sonunda sadece terörle-ayakta tutulabilir olur. Bu, liberalizmin bir çırpıda faşizme geçme eğilimini ve liberalizmin ideolojik ve siyasal temsilcilerinin de kendi muarızlarıyla uzlaşmaya yatkınlığını açıklamaktadır. Yakın dönemin Avrupa tarihinde örnekleri pek sık bulunabilecek bu eğilimin kaynağı, ekonomik nedenler bir yana, öznelci kişisel çıkar ilkesi ile sözde bu ilkenin ifade ettiği akıl anlayışı arasındaki iç çelişkide aranmalıdır. Başlangıçta, siyasal düzenin nesnel akla dayalı somut ilkelerin bir ifadesi olduğu düşünülüyordu; adalet, eşitlik, mutluluk, mülkiyet düşüncelerinin hepsinin akla uygun olduğu, akıldan doğduğu ileri sürülüyordu.

Sonradan, aklın içeriği keyfi olarak bu içeriğin sadece bir bölümüne, onun ilkelerinin sadece birinin çerçevesine indirgendi; tikel olan, evrensel olanın yerine sahip çıktı. Düşünce alanındaki bu el çabukluğu ve kuvvet gösterisi, siyaset alanında kaba kuvvet iktidarına zemin hazırlar.

Özerkliği kalmayan akıl bir araç haline gelmiştir. Öznel aklın pozitivizm tarafından öne çıkarılan biçimselci cephesinde, nesnel içerikle bağıntısızlığı vurgulanır; pragmatizmin öne çıkardığı araçsal cephesinde ise, kendi dışında belirlenmiş içeriklere teslim oluşu belirginleşir. Akıl bütünüyle toplumsal sürece boyun eğmiştir. Aklın araçsal değeri, doğa ve insan üzerinde egemenlik kurulmasında oynadığı rol, tek ölçüt durumundadır. Kavramlar, birkaç örnekte birden bulunan ortak özelliklerin özeti durumuna düşürülmüştür. Bir benzerliği adlandırmakla kavramlar, nitelikleri ayırt etmek zahmetinden kurtulmuş olur ve böylece bilgi malzemesini örgütlemeye daha iyi hizmet ederler. Yazının devamı

Bozkır Kurdu / Hermann Hesse »

Bozkirkurdu-Hermann-Hesse-2 -1 Bozkır Kurdu / Hermann HesseIslak yolda aylak aylak yürüyordum; zihnimde bu sıradan fikirlerle… şehrin alabildiğine tenha ve eski mahallelerinin birindeydim. Karşıda, yolun öbür yakasındaki karanlıkta gözüme eski, gri bir taş duvar ilişti; her zaman öylesine eski ve umursamaz duruyordu oracıkta, küçük bir kiliseyle eski bir hastane arasında. Gündüzleri pürtüklü yüzünde gözlerimi dinlendirirdim; kentin iç kesimlerinde böyle sessiz, sevimli ve suskun yüzeylere az rastlanır çünkü. Her yarım metrekare başı bir mağaza, bir avukat, bir mucit, bir hekim, bir berber ya da nasır tedavisiyle uğraşan biri karşıdan insanın yüzüne ismini haykırıp durur. Bu kez de duvarı eski dinginliği içinde bulmuştum, yine de duvarda değişen bir şey vardı, orta yerinde sivri kemerli şirin bir kapı gözüme ilişti, şaşırdım; kapı hep orada mıydı, yoksa yeni mi oraya konmuştu, doğrusu bilemedim. Eski, çok eski bir görünüm taşıdığı kuşkusuzdu; belki karanlığa gömülmüş bu küçük ve kapalı ahşap kapı yüzyıllar öncesinde bir manastırın uykulu avlusuna açılıyordu ve manastır artık yerinde durmasa bile kapı bugün de aynı işi görmekteydi. Belki de kapıyı daha önce pek çok kez görmüştüm de dikkat etmemiştim, belki yeni boyandığı için şimdi dikkatimi çekmişti. Öyle ya da böyle, oracıkta dikilip kaldım; dikkatle kapıya bakıyor, ama kalkıp karşıya geçmeyi göze alamıyordum, aradaki yol vıcık vıcık ve ıslaktı; kaldırımda dikiliyor, karşıya bakmakla yetiniyordum. Her şey çoktan koyu bir geceye bürünmüştü; bana öyle geldi ki kapının çevresi bir çelenkle sarılmış ya da renkli bir şeyle örülmüştü. Yazının devamı