Main Content RSS FeedYazılar

Yazmayacaktım… »

yazmayacaktim-2 Yazmayacaktım...Tiryandafilya,

Aslında yazmayacaktım; buna sebeb elimden gelmediği için değil de içimden gelmediği içindir. Bunu da bilesin isterim. Şuara tayfasının geceden neden bu kadar şekvacı olduğunu artık daha iyi anlıyorum. Dertsiz olan bir insan için günü parsel parsel bölmek ne büyük bir bahtiyarlıksa, derdi olan aynı insanı da adına gece denen zindanda tutmak o nispette ezaymış.

Gece bitmiyor Tiryandafilya ve bu da seninle ilgili değil. Zindana taş medrese diyenleri, demekle kalmayıp da onu taltif edenleri dün de, bugün de anlayamadım, biliyor musun. Bunun sebebi elbette ki benim yetersizliğim, hiçliğim hatta ve hatta şu yeryüzünde kapladığım kütleme nispetle varolan hiçliğim. Bir Yusuf olmak fikri dile kolay, akla ziyandı benim için. Öyle de oldu: Hani anlatır ya ekabir takımı: Yusuf, atılan iftiralar neticesinde bir de imtihan için zindana atılır ve sabrı orada da sınanmak istenir. Hikayenin başını bilenler için asla düşünülmeyen, tahmini imkansız bir son vardır aslında. Sabredenler ve hikayenin sonunu bekleyenler de bilirler ki Tiryandafilya, aslında Yusuf zindanı hiç görmedi, aslolan şuydu ki zindan Yusuf’u tanıdı ve gelişinden ürktü. O nasıl bir geliştir ki, lal kesilen bin şu kadar yıllık soğuk, isli ve de alabildiğine karanlık zindan duvarları ‘lebbeyk’ diyebilmiş ve dile gelmiştir.

Sonra babamızı, İbrahim Peygamberi düşün bir de Tiryandafilya. Herkes yanlış bildi, herkes yanlış okudu aslında. ‘Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun’ cümlesini ve bunun benzerini ilk kuran Sezai Karakoç olmadı hiçbir zaman. Düştü mü hatırına şimdi; ağyara sezdirmeden, bir tenhada ruhuna üflediğim o şiirden bilindik aynı parça: ‘ Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun Lili / Sen istesen de taş yürekli olamazsın / Sen daima güzeller güzeli olursun Lili / Sen istesen de taş yürekli olamazsın / Hangi kuş hangi şafakta öldü görmeyeceksin / Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili / Tüyleri şiirler olan bu mahçup kürkü / Sen daima sultanlar sultanı olursun Lili / Demek sen gidiyorsun Lili / Bizi öpmeden mi gideceksin Lili…’

‘Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun’ sorusu, bir insanın bir diğerine sorduğu ve içinde merakı barındıran bir şiire yardım ve de yataklık ettiği için, elbette ki önemli bir soru Tiryandafilya. Ama dedim ya balım, bu sorunun daha can yakanı kadim zamanlarda, sana, bana ve dahi ateşe de hükmedenin kulu ve de peygamberine sorulmuştu ama bir farkla, hatırlasana. İsmail ve anasını düşün Tiryandafilya; putları kıran İbrahim, onları çölün ortasında bırakıp giderken muhatap olduğu soruyu düşün: ‘Bizi kime bırakıyorsun İbrahim’ diyen o kadının çaresizliğinin tek bir cevapla nasıl son bulduğunu düşün: ‘Allah’a’ !

Düştüğüm duruma üzülüyorsun ve ‘ne gelir elden diyorsun’, bunu da biliyorum. Ama benimki bir yerden düşmek değil, kendini en yükseğe çıkarıp defalarca, sağlam kemik kalmayana kadar kırmak, kırmak ve en nihayetinde un ufak edip zerrelerine ayırmak Tiryandafilya. Benim bütün sorunum haddimi bilmemekte; bu gerçek, dünden bugüne artarak çoğaldı ve şimdi kalbimi koruyan kaburgalarımı da, beynimi koruyan kafa tasımı da zorluyor. Bir denizi yarmak için elimde asam yok, düştüğüm zindanın duvarlarından da bir saygı görmüyorum, yılışık kahkahalar atan insanlar tarafından ateşlere atıldım, kor alevlerle hemhal oldum hanidir, ama göklerden gelen, ‘ Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ol’ diyen bir ses de yok. Yazının devamı

Gerilla Savaşı / Ernesto Che Guevara »

che_shirt_sells Gerilla Savaşı / Ernesto Che GuevaraDevrimlerin gelişmesi normal olarak ters orantılı med-cezir biçiminde olmuştur. Devrimci med olayının karşıtı karşı-devrimci cezir olayıdır ve tersine devrimci düşüş anlarında karşı-devrimci bir kabarma vardır. Bu anlarda halk güçlerinin durumu tekrar güçleşecektir ve onlar en az gerilemeye uğramak için en iyi savunma araçlarına sarılmaktadırlar. Düşman fevkalade kuvvetlidir, kıtasaldır. Bu yüzden, sınırlı etki alanı olan kararlara varmak için yerel burjuvazilerin göreli zayıflığı temel alınmamalıdır.
Bu oligarşilerin silahlı halkla olası ittifakı daha az düşünülebilir. Küba Devrimi alarm zilini çaldı. Güçlerin kutuplaşması tam olacaktır: bir tarafta sömürenler, ötekinde sömürülenler. Küçük burjuva kitlesi çıkarlarına ya da politik becerisine göre ona hitabeden şu yada bu partiye eğilim gösterecektir. Tarafsız kalmak bir istisna oluşturacaktır. Devrimci savaşın böyle bir görünümü olacaktır.
Bir gerilla ocağının nasıl oluşabileceğini görelim. Yazının devamı

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton »

kotuluk-uzerine-bir-deneme_terry-eagleton-22 Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“… Bu günlerde yaşanan her trajedi ya da doğal afetten sonra insanlar ellerindeki pankartlarla sokağa dökülüyorlar. Evlerinde hazırladıkları pankartlarının üzerinde tombul harflerle “Neden?” yazıyor ama bu insanlar sorularına bir cevap anyor değillerdir. Depremin, toprağın derinlerindeki bir çatlaktan kaynaklandığını ya da cinayetin gözaltından fazlasıyla erken bırakılan bir seri katilin işi olduğunu biliyorlar. Pankarta “Neden?” yazmak ” Bunun sebebi nedir?” diye sormak değildir; sorgulamaktan çok bir ağıttır bu. Dünyadaki akıl almaz bir akılsızlığa, çevremizde olup biten anlamsızlığa yapılan bir itirazdır.  […] Söz konusu gücün özünde, doymak bilmez öfkesini bir başka faniden çıkarmak için dışa taşan ölüm güdüsü olduğunu daha önce de görmüştük. Ancak bu öfkeli şiddet bir tür yokluğu da barındırmaktadır içinde -başkalarının acısıyla telafi edilmesi gereken dayanılmaz bir var olmama hissi. Bu şiddet başka bir yokluğa da meyyaldir: ölümün hiçliğine. Böylece korkutucu güç katışıksız boşlukla bir araya gelir. Teolog Kari Barth Kilise Dogmalan adlı çalışmasında kötülüğün sadece yokluk ve eksiklik olmadığını, yozlaşma ve yıkımdan oluşan bir hiçlik olduğunu belirtir. Kötüler, bu durumda, yaşama sanatında kifayetsiz olan insanlardır. Aristo’ya göre yaşamak, sürekli antrenman yaparak kendinizi geliştirmeniz gereken bir spor gibidir. Kötüler işin bu yönünü bir türlü anlayamıyorlar. işin doğrusu biz de öyle. Biz bu konuda Karındeşen jack’ten sadece bir adım öndeyiz. Yaşam sanatı konusundaki kifayetsizliğimiz, bir başka dünyadan gelen misafirlerimize garip gelebilir: Ziyaretçilerimiz birkaç tırışka türevin yanı sıra birkaç tane de mükemmel insan örneğiyle  tanışacaklarını umuyorlardır herhalde. Bu beklentileri bir yönüyle mantıklıdır; neticede bir ağaçta birkaç çürük elma olabilir ama bir o kadar da kusursuz elma vardır. istisnasız tüm insanlann bir şekilde defolu olması gerçeği dünya dışından gelen misafirlerimiz için New York’taki Gugenheim Müzesi’ndeki bütün resimlerin sahte olması kadar gariptir. Neticede, eğer kötüler yaşama sanatında hepten beceriksiz ise, biz de kısmen öyleyiz. Freud, gündelik hayatın psikopatolojik yönleri vardır der; biz de sıradan gerçeklikte kötülüğün izlerini görebiliriz. Ender görülen pek çok fen o men gibi, kötülüğün de kökleri sıradan hayattadır. Soykırım mühendisinden çok rahatsız bir banka memuruna benzeyen Adolf Eichmann bu gerçeği kanıtlamaktadır. Kimi kötüler başka türlü düşünmeyi tercih etse de, bu haliyle kötülük sadece elitist bir eylem değildir. Ama kötülüğün bu hali onun yaygınlığını hafife almamıza sebep olmamalıdır. insanları sırf para için kitleler halinde imha etmek ya da nükleer silah kullanmayı düşünmek gibi adilikler, katıksız kötülükten çok daha yaygındır. Yani kötülüğün uykularımızı kaçırmasına gerek yok. […] Geleneksel felsefenin teodise diye bilinen bir dalı etrafımızdaki bu anlamsızlığa bir açıklama getirmeye çalışır. “Teodise”nin kelime anlamı “Tanrı’yı savunmak, haklı çıkarmak”tır. Oturup ağlamamızı gerektirecek kadar çarpık olan dünyayı meşrulaştırmaya çalışmamızın sebebi, görevlerini yerine getirmekte feci şekilde çuvallamakla suçlanan ve her nasılsa her şeyi sevdiği söylenen Tanrı’yı savunmak oluyor. Teodise, kötülüğün varlığını Tanrı’yı müşkil durumu ndan kurtaracak bir şekilde açıklamaya çalışır. Bu projeye lngiliz edebiyatının en büyük katkısı john Milton’ın muazzam epiği Kayıp Cennettir; şair bu eserde insanlığın içinde bulunduğu aşağılık yaşamı kullanarak “Tanrı’nın insanlara karşı yaklaşımı”nı haklı çıkarmaya çalışır. Devrimci Milton’a kalırsa yaşanan hayatın iğrençliğinin bir sebebi, İngiltere iç Savaşı’nın getirmesini umduğu politik cennetin sefil bir şekilde yozlaşmasıdır. Yine de Milton’ın Tann’yı aklama yolundaki sofu çabası bazı okurların Tann’ya daha da çok sırt çevirmelerine sebep olmuştur. Şiirde yaptığı gibi, Tann’ya kendini savunması için incelikli argümanlar vermek ve kendini savunmasına sebep olmak, O’nu insanların seviyesine indirmek demektir. Oysa tannlara, prenslere ve yargıçlara tartışmalara girmek, kendilerini haklı çıkarmaya çalışmak yakışmaz …”

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonTavsiye Sohbet

“Ben” kimdir?

Tavsiye makale

Tavsiye Kitap

Derin İnsan

Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”(Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (6) : Savaş bilimsel değil insanî bir faaliyettir »

  1. Clausewitz-Savas_uzerine_1993 Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (6) : Savaş bilimsel değil insanî bir faaliyettir28 Ocak 1986’da Uzay Mekiği Challenger fırlatıldıktan 73 saniye sonra, yerden 15 km yüksekte infilak ettiğinde hiç kimse bunun birkaç yüz dolarlık güvenlik contaları yüzünden olduğunu tahmin edemezdi. 7 astronot öldü; 200 milyar dolarlık uzay mekiği programına 3 yıl ara verildi; ABD ve NASA önemli itibar kaybına uğradı.

Aslında gizli saklı bir şey yoktu. Fırlatmanın yapılacağı günden önceki gece, hava sıcaklığı tasarımcıların öngördüğü sınırın altına, -8 °C’ye düşmüş ve rampanın bazı yerleri buz tutmuştu. Bu sebeple katı yakıt roketinin güvenlik contaları büzülmüştü. Ertesi gün güneşin yükselmesine rağmen fırlatma saatine kadar contalar yeterince genleşmediler ve fırlatma sırasında tam tecrid sağlanamadı. Bunu tahmin eden bazı mühendisler fırlatmanın ertelenmesini istemişlerdi ama NASA yine de onay verdi.

Savaşta her şey çok basittir, fakat en basit şey zordur

Clausewitz-Savas_uzerine_13444 Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (6) : Savaş bilimsel değil insanî bir faaliyettirParçaları ister insan olsun ister makine, sistemler karmaşıklaştıkça aralarındaki sebep-sonuç ilişkilerine hâkim olmak zorlaşır. Başta bilmek zaviyesinde kendini gösteren bu zorluk emir-komuta zincirine sirayet eder ve yapmak/yaptırmak zemininde gösterir kendini. Adına “ordu” denen makineden istediğini alamaz komutan. Oysa isteklerinin çoğu son derecede basit şeylerdir. Prusyalı General Clausewitz bu iç dirence “sürtünme” (Alm. Friction) adını vermiş:

 “… Savaşta her şey çok basittir, fakat en basit şey zordur. Güçlükler birikir ve öyle bir sürtünme yaratır ki, savaşı görmemiş olan bir insan bunu gözünün önünde canlandıramaz. Sürtünme kayramı, gerçek savaşı kitaplarda okunan savaştan ayıran tek kavramdır. Askeri makina, yani ordu ve ona ilişkin her şey, aslında son derece basittir ve bu bakımdan idaresi kolaymış gibi görünür. Fakat şunu hiç bir zaman hatırdan çıkarmayalım ki, ordu yekpare bir kitle değildir, her biri kendi öz sürtünmelerini muhafaza eden bireylerden oluşur. Yazının devamı

Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (5) : Savaşta aklın önemi ve sınırları »

  • clausewitz-savas-uzerine-1 Savaş Üzerine / Carl von Clausewitz (5) : Savaşta aklın önemi ve sınırlarıAkıllılık tercih değildir, ona sahip olmayı seçemezsiniz ama en iyi kobay delilerden olur; gerçeği anlatsalar bile kimse kulak asmaz.
  • Ya deli olmadığımı söylersem… Faydası olmaz değil mi? Bu ancak Kafka’nın romanlarında rastlanacak bir fikir labirenti. Herkese senin deli olduğunu söylüyorlar. Sonra yaptıkların, söylediklerin hatta itirazların bile senin hakkında söylenenlerini onaylıyor. Bir kez “deli” ilân edilince yaptığın her şey o deliliğin bir parçası sayılıyor. Makul protestolar “gerçeği inkâr” oluyor; geçerli korkular ise “paranoya”.
  • Hiç üzücü bir olay yaşadın mı?
  • Evet. Ama neden? Bu neden önemli?
  • Çünkü geçmişindeki bir olayı işaret edip aklını kaybettiğini söyleyeceklerdir. Böylece seni buraya aldıklarında arkadaşların ve meslektaşların diyecek ki: “Tabi, delirdi. Başına gelenlerden sonra kim delirmez ki?”
  • Bunu herkes hakkında söyleyebilirler, istisnasız herkes.
  • Önemli olan senin hakkında söylemeleri.

Bu replikler yönetmenliğini Martin Scorsese’in yaptığı, başrolleri Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo ve Ben Kingsley’in paylaştığı Shutter Island’dan. 1954’te geçen film iki polisin fırtınalı havada yaptığı zorlu bir seyahat ile başlıyor. Adamlarımız Teddy Daniels (DiCaprio) ve Chuck Aule (Ruffalo) Boston Limanındaki Shutter Adası’nda en tehlikeli akıl hastalarının kapatıldığı Ashecliffe Hastanesine soruşturma amacıyla gidiyorlar. Zira üç çocuğunu boğarak öldürdüğü için akıl hastahanesine kapatılan Rachel Solando adlı hasta günlerdir kayıp. Son ana kadar sırrını saklayan film aynı zamanda aklın savaştaki yerini ve hudutlarını sorgulamak için de iyi bir alet kutusu: Delilikle akıllılık arasındaki sınır nerededir? Piyadenin tanka saldırmasını emretmek delilik midir? Ya gemileri karadan yürütmek? Askerler hangi noktaya kadar komutanlarına itaat ederler? Peki komutan? Aklına ne kadar itaat etmeli? Tecrübesi aklıyla, aklı istihbarat bilgileriyle çelişirse ne yapmalı?

Askerî deha nerede biter? Delilik nerede başlar?

Günlük hayatta delilik ve akıl, vehim ile gerçek sık sık birbirine karışır. Komplo teorileriyle gerçek komplolar arasındaki sınır silikleştiğinde fehamet sahibi agâh insanların uyarılarına çoğunluk “vehim” diyebilir. Ama bazen de tam tersi olur; Churchill, Hitler ve Stalin gibi sapıklar bütün dünyayı felâkete sürükler. Ya komutanlar? Okulda öğretilen savaş yasalarına, doktrinlere kafa tutan, ezber bozan bir komutan muzaffer olduğu müddetçe bir “savaş dehası” olduğu söylenir. Dâhî komutanlar dışarıdan gelen karamsar raporlara boyun eğmez; çelişkili bilgiler onların kafasını karıştırmaz. Verdikleri “delice” emirlere uymak askerlerine zor gelmez. Hannibal, Napoleon ve Hitler’in “deliliklerine” o andaki bilgiler çerçevesinde baksaydık zaferin kimden yana olacağını bilebilir miydik? Yazının devamı

Başgan, Başkanlık ve Otokrasi Tartışmaları »

Sultan-Erdogan-1 Başgan, Başkanlık ve Otokrasi Tartışmaları

Her erk otokrattır. Çünkü bir erki oluşturan esas parametre onun mobilizasyon gücüdür. Malı, hizmeti ve insanları bir amaç doğrultusunda birleştirebilir mi? Onları bir araya getirdiği bir amaca sevk edebilir mi? Mesele budur. Yani otokrasi güç tanımına içkin bir şeydir; onun bir sıfatıdır.

Otokrasi tartışmaları genellikle merkez-çevre mücadelesinin çevre tarafından sıklıkla kullanılan bir propaganda aracıdır. En yoğun örnekleri 17.’dan itibaren görülmeye başlar ve anti-klise söylemlere dayanır. Klisenin yoğunlaşmış merkezi iktidarından rol isteyen krallar ve yeni sömürge güçleri doktrinlerini anti-merkez ve federe bir siyasi dağılım arzusuyla dile getirirler. Aslında şöyle demek isterlerler, biz de senin gücünden pay istiyoruz.

Ulus devletlerin yükseldiği dönemde ise otokrasi tartışmaları genellikle endüstrilerin kontrolünü kimin elde edeceği üzerinden gerçekleşmeştir. Burada burjuva, ulus-devletin mobilizasyon gücünü kırmak için benzer bir söyleme başvurur. Mal ve sermaye serbest dolaşmalıdır. İnsanlar kendini istediği gibi ifade edebilmeli, medyada ,siyasette ve toplumda ulus devletin kontrol mekanizmasından bağımsız alternatif bir erk olarak var olabilmelidir.

Peki burjuva neden bunu ister? Sermayeyi ve sermayeye ilişkin networkleri kontrol edebilen bu azınlık, merkez bürokrasiye giden alternatif yolları ulus-devletlerden daha etkin bir şekilde kontrol edebilmektedir. Medyayı ve propaganda araçlarını onun tekelinden kopararak sivil siyasal bir zeminde ulus-devlete nüfuz edebilir ve onu kontrol edebilir. Yazının devamı

Gerilla Savaşı / Ernesto Che Guevara »

che-guevera-5 Gerilla Savaşı / Ernesto Che GuevaraMücadele ne kadar uzun sürerse, yönetim sorunları o kadar büyük ve karmaşık olacak ve bunların çözümü, kadroları, gelecek bir dönemde iktidarı sağlamlaştırma ve ekonomiyi geliştirme gibi zorlu bir görev için hazırlanacaktır.
İkincisi, Latin-Amerika köylülüğünün genel durumu ve yerli ve yabancı sömürücüler arasında sosyal bir ittifak durumu çerçevesinde, feodal yapılara karşı mücadelenin giderek daha patlayıcı hale gelme özelliği.
İkinci Havana Deklarasyonuna geri dönelim:

“Amerika halkları geçen yüzyılın başlarında kendilerini İspanyol sömürge egemenliğinden kurtardılar, ama sömürüden kurtaramadılar. Feodal büyük arazi sahipleri İspanyol valilerinin yetkilerini üzerlerine aldılar, yerliler acı dolu köleliklerinde kalakaldılar. Latin-Amerika insanı yine bu ya da başka biçimde bir köle olarak kalmıştır ve hakların en küçük umutları bile oligarşilerin iktidarı ve yabancı sermayenin boyunduruğu altında ezilmektedir. Şimdiye kadarki Amerika gerçeği budur, şu ya da bu nüansla, şu ya da bu değişiklikle. Bugün Amerika, İspanyol sömürge emperyalizminden olduğundan çok daha kötü, çok daha güçlü ve çok daha acımasız bir emperyalizme bağımlıdır. Yazının devamı

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup / John Locke »

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup John Locke 5 Hoşgörü Üstüne Bir Mektup / John LockeKonuyu bir örnekle daha açık kılabilmek için, İstanbul’da bulunan biri Arminian, diğeri Kalvinist iki kilise  farz edelim. Herhangi biri, bu kiliselerden birinin diğerinin üyelerini, üstelik bu arada Türkler, Hristiyanların Hristiyanlara karşı işlediği böylesine hiddet dolu insanlık dışı zulmü seyredip (bıyık altından) gülerlerken, bazı doktrinleri ve ayinleri onlarınkinden farklı diye, mallarından ve özgürlüğünden mahrum bırakma hakkının bulunduğunu (her yerde uygulandığını gördüğümüz gibi) söyleyebilecek midir? Ama bu kiliselerden birisi, diğerinin kötü davranma gücüne son verirse, sorarım, bu güç onlardan hangisine ait olacaktır ve hangi hakla? Bu soru, şüphesiz ki, hatalılar ve sapkınlar üzerinde otorite hakkına sahip olan doktrini sağlam (ortodoks) kilisedir şeklinde cevaplandırılacaktır. Bu, büyük ve görünüşte doğru kelimelerle hiçbir şey söylenmemektedir. Yazının devamı

Erken – Geç / Early – Late / Tôt – Tard / متأخر – مبكر »

erken-gec Erken - Geç / Early - Late / Tôt – Tard / متأخر - مبكر

Ne değildir?

Birşeyin olması gereken vakte göre önce veya sonra gerçekleşmesi.

Nedir?

“Erken” ya da “geç” dediğimiz şeyler birer vehimdir. Gerçekte her şey vaktinde olur ve biz durduğumuz yerden bakarak erken ya da geç zannederiz. Gerçekleşen hiçbir olayın esas olması gerekirken ıskalanmış bir vakti yoktur. Nefsimize hoş gelen vakte kıyasla farklı bir vakitte olmuştur. “Erken ölüm, erken doğum, geç kalan başarı…” Bunlar kaderi kabullenmeyen, kendince vakitler takdir ve tayin etmiş olanların sözleridir. (Bkz. Derin Lügat: Kader / Destiny / القدر)

Neden böyle olur?

erken-gec-2 Erken - Geç / Early - Late / Tôt – Tard / متأخر - مبكرYönetmenliğini Morten Tyldum’un yaptığı, başrollerini Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’ın paylaştığı Passengers (Yolcular) adlı film uzay yolculuğu için uyutulan ama “erken” uyanan bir adamın hikayesini anlatıyor. Varması gereken cennet gibi bir gezegene, Homestead II’ye ulaşmasına henüz 90 yıl olduğu için vardığında ölmüş olacağını anlıyor ve bunalıma giriyor. “Erken” uyanan adamımız Jim (Chris Pratt) başlangıçta çok mutsuz çünkü kendi aklına, nefsine, umutlarına göre olması “gereken” yerine gerçekten olanı kabul etmiyor yani teslim olmuyor. İşte insanlar da yeryüzünde böyle yaşar:

“…Keşke erkek olsaydım; başka bir zamanda dünyaya gelmediydim; başka bir ülkede doğsaydım, zengin olsaydım farklı bir hayatım olurdu…”

Bizce “doğru / hak” olan ama bize verilmeyen yahut “geciken” nimetler gerçekte nefsimizin hevesleri ile kader arasındaki uçurumdur. Bu uçurum ne kadar derin olursa insan o kadar mutsuz olur. Kendini zengin zanneden fakir; cehaletini ilim sanan ahmak da böyledir. Fakat en acınacak durumda olanlar Yazının devamı

Aralık ayında en çok okunan sanat kitapları »

Aralık ayında en çok okunan sanat kitaplarıSanal kütüphanemizde 80’e yakın kitap var ve bunların önemli bir kısmı resim sanatı, sinema, edebiyat, İslâm sanatı, mimarî, Rönesans, güzellik felsefesi, estetik kuramı, fotoğraf ve sanat tarihi konularında. Bunlara ek olarak yazarlarımızın şiir ve öyküleri de var. Okurlarımızın sanata olan ilgisi giderek artıyor ve bu ilgi bize sanat üzerine daha çok yazma isteği veriyor. Geçen ayki toplam 19.106 okumanın yaklaşık %25’i sanat kitaplarıydı. (Bkz. Aralık ayında en çok okunan kitaplar ») Geride bıraktığımız aralık ayında en çok okunan sanat kitaplarının listesi şöyle:

  1. Rönesans’ın Kara Kitabı
  2. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  3. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
  4. Roman nedir? Nasıl Yazılır?
  5. Senin tanrın çok mu yüksekte?
  6. Öteki Sinemanın Çocukları
  7. Gözle dinlenen müzik: Tezyin
  8. İnsan’sız Sinema Olur mu?
  9. Edward Hopper’ı okumak
  10. İslâm’da Mimar ve Şehir
  11. Derin Göz
  12. Roman incelemesi: Baudolino – Umberto Eco(Suzan Nur Başarslan)
  13. Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar
  14. Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?
  15. Söz yıkar şiir imar eder
  16. Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…
  17. Tiryandafilya, Güneşe “ya doğ, ya da ben doğacağım” diyen güzel!
  18. Öyküler (Suzan Nur Başarslan)

250’den fazla yazar ve yeni kitapla tanışmak için:

Kitap tanıtan kitap 7

kitap-tanitan-kitap-7 - kucuk Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Aralık ayında en çok okunan sanat kitaplarıKitap tanıtan kitapların 7cisine damgasını vuran düşünür Susan Sontag oldu. 1977’de yayınladığı “Fotoğraf Üzerine” isimli cesur kitaptan bahseden 4 makale ile başlıyoruz. Mehmet Özbey’in kaleminden eskimeyen bir kitabı ziyaret edeceğiz sonra: Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez) Değerli yazarlarımızdan Mehmet Salih Demir ve Mustafacan Özdemir tek bir kitaba ve tek bir yazara odaklı kitap sohbetlerinden farklı makaleler hazırladılar. Bunlar kavram ve/veya olaylara odaklı, birden fazla kitaptan ve müelliften istifade eden çalışmalar: Terör, vicdan, modernleşme, bilim felsefesi (Kuhn, Heidegger, Derrida, Gadamer, Dilthey, Mach, Baudrillard, Toulmin) … Suzan Nur Başarslan’ın yazdığı Türk romanının tarihçesi ve Seksenli Yıllarda Türk Romanı Ve Post Modern Eğilimler de bu kategoriye dahil edilebilir. Bunların  yanısıra yazar kadar hatta bazen daha fazla ünlenmiş kitaplara adanmış makaleleri de yine bu sayıda bulacaksınız: Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay), Hayy Bin Yakzan (İbn-i Tufeyl), Körleşme (Elias Canetti), Taşrada Düğün Hazırlıkları (Franz Kafka). Kitap tanıtan Kitap 7’nin daha önceki sayılardan bir diğer farkı da Georg Simmel’e adanmış iki makale içermesi. Karl Marx ve Max Weber arasındaki kayıp halka olarak nitelenen Simmel’in “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) isimli özgün çalışmasından bahsettiğimiz makaleler kitabın sonunda. Buradan indirebilirsiniz.

Önceki kitap sohbetleri: