Main Content RSS FeedYazılar

İslam’ın Rönesansı / Adam Metz »

ozgurluk

“… İslam devletini, Ortaçağ Hristiyan Avrupa’sından ayıran temel fark, sınırları içinde, ikincisinin aksine, İslam dışındaki değişik inançlardan çok sayıda halkın yaşamakta olmasıdır. Yanyana bir arada yaşama zorunluluğu, Ortaçağ Avrupa’sında mutlak olarak bilinmeyen bir müsamaha atmosferinin doğuşuna yol açmıştır. Bu müsamaha İslam’da, mukayeseli dinler ilminin ve şevkli bir irfanın doğuşunda ifadesini bulmuştur. İslam’ı kabul etmeler dışında, bütün bu farklı inanç grupları varlıklarını sürdüregelmişlerdir. (…) Bir Müslümanın, cizyesini ödemiş bir Hristiyan’ı zorla ya da kötü muamele ile İslam’ı kabule etmeye zorlaması ölümle cezalandırılacak bir fiil olarak görülmüştür. (…) Hanbeli ve Hanefi hukukuna göre güvenliği garanti edilmiş bir gayrimüslimin (zımmînin) hayatı bir Müslümanınki ile mutlak anlamda eşit sayılıyordu ki, gerçekten bu çok önemli bir prensiptir. (…) Hükümet gayrimüslim tebaanın ibadetine hiç bir zaman karışmadığı gibi sık sık kutlanan gürültülü Hristiyan festivallerini himaye ederdi. (…) 200/815 yılı civarında Halife Me’mun bütün tebaaya inançlara ve dini örgütlenmeleri konusunda tam ve mutlak bir hürriyet vermek istedi. Bu düzenlemeye göre hangi inançtan olursa olsun her topluluk, sadece on kişiden bile oluşsa, kendi dini liderini seçebilecek ve bu lider Halife tarafından tanınacaktı. Diğer büyük Hristiyan gruplar böylesi bir düzenlemeyi kabul etmediler ve en küçük dini azınlıkların bile kendi kendilerini idare etmesinin önüne geçmeye çalıştılar …” (A. Davutoğlu’nun “Medeniyetlerin Ben-idraki” isimli makalesinden nakil)

… Bu konuda okumak için…

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

“[…] Hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı’da ve tersinden  Türkiye’de de yaşamadık mı?”

Böyle diyordu Ümit Aktaş kendisiyle yaptığımız röportajda. Müslümanlar “modern” bir dünyada Müslümanca yaşamanın yollarını arıyorlar Türkiye’de, iran’da, Mısır’da ve Avrupa’da, Amerika’da… Kâh demokratik yöntemler kâh devrimler, isyanlarla. Bu arayış bir çok faktörü hesaba katmayı gerektiriyor çünkü çok şey değişti 1400 yıldır: Teknoloji, ekonomi, toplumsal hayat.

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Adı “İslâmî devlet” konsa bile dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle uygulanması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. Dahası iyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor.

21ci asırda Müslümanca yaşamak için İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri koruyup son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak kolay olmayacak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi – İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Lisansüstü’nün altında kalan gençlik… »

lisans-ustu

Lisans eğitiminin hali perişan Türkiye’de; her yıl elindeki diploması dolayısıyla beklentileri çok yükselmiş ancak donanımı çok zayıf yüzbinlerce genç mezun oluyor üniversitelerimizden. Ama esas dikkat çekmek istediğim lisansüstü eğitimimiz. Çünkü onun durumu da lisan eğitiminden parlak değil. Lisansüstü eğitimine devam eden öğrencilerin çoğu “herkes yapıyor biz de yapalım, eksik olmasın” düşüncesiyle davranıyor. Az bir kısmı ise gerçekten hevesli ve gayretli. Ama onların da yine çoğunun hevesleri kursaklarında kalıyor. İçinde var oldukları toplumun önünü açacak fikir üretim merkezleri olması beklenen üniversitelerimizin, lisans eğitimi döneminde gerçekleştiremedikleri bu işlevlerini herhalde lisansüstü eğitiminde başarabileceklerine dair ümitleri de kısa sürede boşa çıkıyor, öğrencilerin. Belli bir zaman sonra “Prof.” unvanını alarak sıradan halkın “ermiş” gözüyle bakacağı genç akademisyenlerin, araştırma görevlilerinin büyük çoğunluğu herhangi bir memurun düşünce kalıpları ile hareket etmeye başlıyor; asgari şartlarını yerine getirerek akademik titrleri almak Yazının devamı

American Way of Life / tarik-al hayat el emrikiya / طريقة الحياة الأمريكية »

american-way-of-lifeNe değildir?

İnsanlara mutluluk veren bir özgürlük ve bolluk düzeni değildir.

Nedir?

American Way of Life vadesi sürekli ertelenen bir borç senedine benzer. Bu hayat tarzını seçen Amerikalı  kuşun gölgesine ok atan bir avcı gibi yaşar. İhtiyacı olmayan şeyleri almak için borçlanır ve bu borcu ödemek için sevmediği işlerde çalışır. Ömür boyu depresyon ilaçları kullanır, silahlıdır, aşırı şişmandır ve mutsuzdur. Amerikalı silahlandıkça korkar, yedikçe acıkır çünkü tatmin ile mutluluk arasındaki farkı bilmez. (Bkz. Derin Lügat Maddesi: Mutluluk / Tatmin / Bonheur /Satisfaction / سعادة ) Bu yanılgının kökleri Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’ndeki (1776) “Life, Liberty and the pursuit of Happiness” ifadesine kadar uzanır.

Amerikalı ihtiyaçları ile arzuları arasındaki farkı bilmez, çocuk gibidir, her gördüğünü almak ister. Kolay borçlanma ve reklâm yüzünden bu arzu-borç-tüketim döngüsü bitmez. Zengin olmak da kesmez Amerikalıyı. Zenginliğini göstermek ister. Büyük araba, büyük ev,… Sorulunca maaşını şişirerek söyler. American Way of Life denen altın kafeste yaşayan Amerikalı bu kafesi sorgulamaktan acizdir zira konuştuğu lisan onun bu sorgulamayı yapmasını engeller. (Bkz. Derin Lügat maddesi: Amerikanca / American Language / اللغة الأمريكية )

Nefsinin kölesi olan Amerikalı üretme ve tüketme konusunda serbesttir ama bu serbestliği özgürlük zanneder. (Bkz. Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür) Yazının devamı

Kürt gençleri Selahattin Demirtaş’ın mühimmatı mıdır? »

“… 2008 yılında HPG sitesinde çıkan bildirilerden biri de hiç komik değildi. Diyarbakır’ın orta yerinde askerî servisin geçişi sırasında patlatılan bombayla aralarında dershane önünde bekleyen gençlerin de olduğu beş sivilin hayatının kaybetmesi üzerine şehirden yükselen tepkilere kızan militanlar HPG sitesine yazdıkları yazılarda  Diyarbakırlılara savaş bölgesinde yaşadıklarını hatırlatmış, aralarında sonra AK Parti milletvekili olan Oya Eronat’ın da olduğu aileleri “Ölen gençlerin ailelerinin TC devletinin kirli politikalarına alet olmamaları gerekiyor” diye uyarmış, hatta “Kürdistan’ın başkentinde kendince sefa sürenlere insani tepki gösterildi” diye atarlar bile yapmışlardı. Sahiden komik değildi. Hiç ama hiç komik olmayanları ise kesinlikle “pardon” bildirileriydi. 2011’de Siirt’te, Hatay’a üniversite için gidecek Nergiz Evin’e (22) veda yemeği için lokanta arayan altı kızın arabası “içinde polis var” diye taranmış, 114 kurşun sıkılan arabadan Nergiz Evin,  onun kuaför kız kardeşi Zeynep Evin (31), yüzme antrenörü Nurcan Olgaç (25) özel güvenlikçi Kevser Çekin (20)’in cesetleri çıkmıştı. PKK bir bildiri yayınlayarak “acı kazadan dolayı kızların ailelerinden özür” diledi. Saldırıda  ayaklarını kaybeden Nuran Evin ve Gülcan Olgaç, musluk tamirinde fayans kırılmış gibi gelen o özre kızgınlıklarını anlatmışlardı. Herhalde bu aralar “Yeni Hayat”, “Büyük İnsanlık” laflarını duyunca da benzer hislere kapılıyorlardır. 2011’de Bingöl’de bayram alışverişi sırasında evlatlarını korumak için canlı bombanın üstüne “Ne olur yapma” diye yalvararak kendini atan Hatice Belgin için yayınlanan özür bildirisi de onlardan. Genç bir kadın olan canlı bomba için anma yapıp, sitesinde şehit olarak son görüntülerini yayınlamış bir örgütten gelen özür, herhalde anneler gününde bir mezarın başına fotoğraflanan o üç çocuğun ömürleri boyunca unutmayacağı bir eşek şakası olacak …” (Yıldıray Oğur) 

 

… Bu konuda okumak için…

 

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten bazı dersler çıkarırken affetmek ile acıları unutmak arasındaki farkı göremiyorlar. (Bkz. PKK’lıları affetmek)

Elbette etnik kökenimiz kimliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan baskılar, bu renk “yüzünden” çekilen acılar sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilenler giderek insan olduklarını unutuyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açabilirler. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Bizden önceki kuşaklar Balkanlarda, Kafkaslarda Türk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla her gün öldü. Peki ya Kürtler?

“… Şiddet yanlısı Kürtler adeta hızla koşan bir adamın bir cam panele çarpıp yere yığılma duygusunu tekrar tekrar yaşayacaklar. Camın öbür tarafını görecekler ve camın öbür tarafında akan hayatı gözlemleyebilecekler, belki bedenen o hayatın içinde olacaklar ama ruhen hiçbir zaman o camın öbür tarafına geçemeyecekler. Hiçbir zaman kendilerini camın öbür tarafına akan hayatın parçası hissedemeyecekler…”

Böyle diyordu bir gazeteci. Haklıydı. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Kürtlerin Tarihi Üzerine

kapak_kurt-tarihi-uzerine80 seneden beri Kürtlerin tarihi isyan ve terörle özdeşleşti. Son yıllarda ise ilk defa hemen her kesimden insanın desteklediği bir barış süreci başladı. Bu süreç kendi başına tarihi bir anlama sahip elbette. Yine de büyüyen umutların, atılan adımların sağlam olması ve geleceğe yöne vermesi için yaşananlar ile Kürtlerin tarihi arasında bir köprü kurulması gerek. Dahası Türkiye dışındaki etnik terör tecrübelerinden, sosyal barış projelerinden yararlanmak elzem. Bu sebeple, Kemal Burkay, Hasan Cemal, İsmail Beşikçi, Mustafa Akyol kadar Alain Touraine, Johan Galtung, Paddy Woodworth ve Gandhi’den de istifa ettik bu kitabı hazırlarken. Umuyoruz ki güncel tartışmaları ve gelişmeleri bir kenara koyarak geçmişe kısaca bir göz atmak bugünü daha anlamlı okumamızı sağlayacak. Buradan indirebilirsiniz.

Okul açmak ve hapishane kapatmak… »

egitim

…  Eğitim konulu makalelerden …

İslamî Bankacılık için yeni bir yasa gerekli mi? »

Islami-bankacilik (3)

Türkiye’de “Katılım Bankacılığı” olarak bilinen bankacılık türü tüm dünyada “Faizsiz Bankacılık” (Interest-free Banking) veya “İslami Bankacılık” (İslamic Banking) olarak isimlendirilmekte. Bu bankalar Türkiye’de 1980’li yıllarda ilk kurulduğunda “Özel Finans Kurumları” adını almış ve daha sonraki süreçte çeşitli yasal düzenlemelerle 2006 yılından itibaren “Katılım Bankacılığı” ismiyle anılmaya başlanmışlardır. Bu açıdan “Faizsiz Bankacılık”, “İslami Bankacılık” ve “Katılım Bankacılığı” genellikle birbirlerinin yerine kullanılabilen kavramlardır.

Özel Finans Kurumları, kuruluşlarından itibaren derli toplu, kendilerine ait güçlü bir yasal zemine sahip olamadılar. Bunun en önde gelen sebebi Türkiye’deki hâkim devlet ve siyaset geleneğinin faizsiz bankacılık konusuna mesafeli islami-bankacilik-5yaklaşımıydı. Bu yüzden Özel Finans Kurumları uzunca bir süre ilgili kamu otoritelerinin çıkardıkları kararname, genelge ve tebliğlerle faaliyetlerini yürütmeye çalıştılar. Kuruluşlarından sonra yaklaşık 20 yıllık süre zarfında yapılan çeşitli yasal düzenlemelerden sonra en son 2005 yılında 5411 sayılı Bankacılık Kanuna dâhil edilerek bankacılık sektöründeki üç bankacılık türünden biri olmuşlardır. Bu tarihten itibaren Türkiye’de finans sistemi içindeki geleneksel bankalar ile aynı Kanun içerisinde düzenlenmiş olmaları, hem belli bir güven sağlanmış hem de mevduat bankaları ile aynı rekabet ortamının bir parçası olarak eşit şartlarda faaliyet göstermelerine imkân tanımıştır.

5411 sayılı Kanunda açık bir biçimde kendilerine yer bulmaları ve yeni isimleri ile Katılım Bankaları güven ve tanınırlık sorunlarını önemli ölçüde çözmüş oldular. Aynı dönemden itibaren, daha önceki yılarda söz konusu olan siyasi atmosferin negatif etkisinden de kurtulan Katılım Bankaları Yazının devamı

Kapitalizmi sevdiniz mi? TPP’ye bayılacaksınız! »

… Bazı  gerçekler ve liberal yalanlar üzerine okumak için…

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Karl Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

 Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren. Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

  1. Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?
  1. “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?
  2. Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 Buradan indirebilirsiniz.

Eğitimde 19 Mayıs faşizmi : Avrupa’dan öğrendiğimiz tek şey »

19_mayis_bayrami

19-mayis-nazi

…Kemalcilik ve Atatürkizm üzerine e-kitap…

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasaktı. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyordu. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyordu. Rumların ruhban okulları özgür değildi. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyordu. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyordu. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, daha yeni geri verildi. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor. Buradan indirebilirsiniz.

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisinihukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi?

GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa laik(?) devletimiz başörtüsüyle uğraşıyordu, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyordu, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyordu… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen…

Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Sıradan insanları sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın?

1870’lerde İtalya’da yaşayan etnik gruplar birleşerek Fransız işgaline son verdiler. Bir İtalyan ulusu yoktu ortada, Fransız zulmünden bıkmış insanların meşru müdafasıydı vardı. Ama o dönemin Avrupası’nda yükselen değer halk değil ulus-devlet idi. “Problemin” farkında olan Milli Kurtuluş Hareketi liderleri şöyle diyorlardı : “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi!” Samsun’a bir güneş gibi(?) doğanlar, Türk milletini yoktan var edenler(!) de acaba demişler midir“Türkiye’yi yarattık, sıra Türk Milletini yaratmaya geldi” diye?

80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğine işaret ediyor. Kral çıplak. Kral hep çıplaktı. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirebilirsiniz.

 

Elodie Stevenson’un Gerçek Hayatı / Frédérique Uidour »

200

“… Elodie çekimden eve dönmüştü. Evin kendisine küsmüş olduğunu fark etti. Ona arkasını dönmüş, kapısını ve pencerelerini göstermiyordu. Genç kadın su birikintisinde evin aksedişine baktı uzun uzun. Suya düşen damlalar su yüzeyinde duran sararmış akasya yapraklarını titretiyordu. Hangisi daha gerçekti? İçine giremediği ev mi yoksa ayakları altında titreyen ev mi? Bir kaç adım daha attı. Sanki ileriye doğru attığı adımlar onu evden uzaklaştırıyordu. Yağmur hızlandı. […] Elodie çantasından çıkardığı anahtarla evin etrafında bir kaç kez dönmüş ama iyice yabancılaştığı evinin kapısını bulamamıştı. Perdeleri aralanmış bir pencereden içeriyi görmek için gözünü cama yapıştırdı. Deterjan reklamındaki Elodie içerideydi. Çocukları öpüyor, tıpkı reklâmdaki gibi gülücükler dağıtarak bembeyaz çamaşırları ütülüyordu.

Dışarıdaki Elodie kendini evini dikizliyor olmaktan utandı. Birden ayak sesleri duydu. Tüyleri diken diken oldu, utanç duygusu kapladı bedenini. Yüzünün ısındığını ve yanaklarının kızardığını hissetti. Birisi onu gördü mü? Doğruldu. Bomboş sokağı taradı gözleri. Yanlış alarm. Rahat bir nefes aldı. Yakalanma korkusu ona beklenmedik bir rahatlık verdi. Ötekiler‘in gözündeki varlığını derinden hissetti. Hayalet değildi, görülebilirdi, demek ki vardı. Gözünü tekrar cama dayadı. İçerideki Elodie yapay gülücüklerle kocasına sarıldı. O an içerideki Elodie ile dışarıdaki Elodie göz göze geldiler …” 

… Bu konuda okumak için …

Derin İnsan 

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor… Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

 

freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Sigmund Freud insandaki gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmiş hissini sorgulayan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Garip / yabancı / tuhaf bir endişe bu. Yani örümcek korkusu ya da işsizlik endişesi gibi sebebi belli olan bir duygu değil. Korkuyorum ama neden korktuğumu bilmiyorum. Korkumun sebepsiz oluşu bana tuhaf geliyor; alışık olmadığım bir hal; kendi korkumu yadırgıyorum. Aslında bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada.

Nereden geliyor bu huzursuzluk hali? Neden insan istediklerini elde etse bile mutlu olamıyor? Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur?

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığa yine insan fıtratına dair cevaplar aramak için bulunmaz bir fırsat oldu “Das Unheimliche”. Ancak Freud’un bu eseriyle yetinmedik; diğer bazı kitaplarından, tez ve konferanslarından da alıntılar yaptık ve yorumladık: 1909’da Massachusetts Clark Üniversitesi’nde verdiği konferansların derlendiği Beş Psikanaliz Dersi, 1929’da yayınlanan Mutsuzluk Kültürü(Unbehagen in der Kultur), Uygarlık, Toplum ve Din (Zivilisation Gesellschaft und Religion -1926),  Bir Yanılsamanın Geleceği (Die Zukunft einer Illusion – 1927),“Kültürel” Cinsel Ahlâk ve Çağdaş Sinir Hastalığı (Die «kulturelle» Sexualmoral und die moderne Nervosität –, 1908) Totem ve Tabu(Totem und Tabu – 1912), Savaş ve Ölüm Zamanları Üzerine(Zeitgemäßes über Krieg und Tod – 1915) ve nihayet 1921’de yayınlanan Sosyal Psikanaliz ve Ego(Massenpsychologie une Ich-Analyse)

Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Upanişadlar / F. Max Muller »

hayat-olum1“… Soylu efendim! Kemik, deri, kas, ilik, meni, kan, sümük, gözyaşı, dışkı, idrar, safra ve balgamdan oluşan, kötü kokulu tohumsuz bu bedende, sevinci nasıl yaşayabiliriz?
Tutku, öfke, arzu, delilik, korku, tereddüt, kıskançlık, ayrılık, sevilmeyene bağlılık, açlık, susuzluk, yaşlılık, ölüm, hastalık ve buna benzer şeylerle yüklü bu bedende, sevinci nasıl yaşayabiliriz! Ayrıca bu dünyanın fani olduğunu ve aynen onun gibi, oluşan ve yine yok olan bu atsineklerinin, sivrisineklerin ve benzerlerinin, bu otların ve ağaçların…
hayat-olum2
Başka şeyler de var; büyük denizlerin kuruması, dağların devrilmesi, kutup yıldızının sarsılması, fırtınaların kopması, dünyanın batması… Böyle şeylerin olduğu bir dünya gidişatında, sevinci nasıl yaşayabiliriz! Hele bundan bıkanların her seferinde yeniden geri dönmek zorunda kaldığını düşünürsek […] Ne ak ne kara, ne sebep ne sonuç, ne geçmiş ne gelecek olarak gördüğün şeyi bana anlat.”-Katha Upanişad-“Dünyadaki kökenlere dair olan hariç, hiçbir araştırma Upanişadlar kadar yararlı ve yüceltici değildir. Hayatımın tesellisi o oldu, ölümümün de tesellisi o olacak.”-Schopenhauer- […] En ilkel inançlarla, insan zihninin varabileceği en aşkın en ileri sezgiler, en yüce kavramları içinde barındırır.Upanişad felsefesi metinlerinin hangi tarihlerde oluştuğunu saptamak zordur. Hindistan topraklarının ürünü olan bu metinlerin İ.Ö. 800 yıllarda tamamlanmış olduğu sanılıyor. Sonsuz uzayda dört bir yanımızı saran ve maddi doğamız dolayısıyla bizimde bir parçamız olduğu nesneler, Kant’a göre kendisinden şeyler değil, görüntülerdir. Eflatun’a göre somut gerçekler değil, görüntülerdir. Upanişad metinlerine göre ise asırlar önce bunu Atman yani şeylerin gerçek “Ben” i değil yalnızca “Maya” olarak adlandırmışlardır.Varolan şeyler değişik görüntüler sergilese de Upanişad öğretilerine göre tek olan ve hep aynı kalan bir özü paylaşırlar. İşte bu anlayıştan yola çıkan Upanişad felsefi metinlerinde düşüncenin panteizm, teizm, kozmogoni, ateizm (sankya) ve deizm (yoga) öğretisinin temel ilkelerini içinde barındırır …”

…Bu konuda okumak için…

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o“konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.  

Zaman Nedir?

“Zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasagelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı? İyi ama şimdiki zaman var olabilmek için geçmişe karışması gerekiyorsa mevcudiyetini  yok oluşuna muhtaç olan bir Şimdi‘ninVARlığından nasıl bahsedilebilir? Demek ki zaman yokluğa meylettiği ölçüde var olan şeydir.” (Aziz Augustinus, 354-430)

Zaman nedir? İnsan düşüncesinin en çok zorlandığı sorulardan biri bu. Zira Zaman’ın olmadığı bir yer, an, olay düşünmek imkânsız. “Hiç bir şey olmuyor şu an” derken bile zamansal bir cetvele ihtiyaç var. Saniyeler tık tık ilerleyecek ki “yaprak bile kıpırdamıyor” cümlesinin bir anlamı olsun. Zaman’ı anlamadan Yaşam, Hareket, Özgürlük kavramlar üzerine düşünmek de imkânsız.

Derin Göz isimli kitabımızda özellikle ünlü ressam Edward Hopper’dan bahsederken modern yaşamın özellikle de Sanat’ın biz insanlara Zaman’ı düşünmek için yeni kapılar açtığından bahsetmiştik.  Derin İnsan  adlı kitabımızın Korku Matkabı bölümünde de Korku-Zaman ilişkisinden ve Sinema Sanat’ından istifade ederek Zaman’ın NE’liğini bir parçacık sorgulamıştık. Kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediği sınırlarda yine Sanat’tan istifade ettik : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu.

Ama felsefeyi dışlamadık. Zaman hakkında çok isabetli tahliller yapmış olan Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl’den çok önce belki ilk defa Aristoteles (MÖ 300′ler) ile başlamış sorgulamalar var. 1800ler ve 1900lerdeki fikirler haliyle teknolojik ilerlemelerden ve yeni kurulan endüstriyel toplumdan istifade eden ama aynı zamanda bunların altında ezilen bir kuşağın ürettikleri. Bilim ve teknoloji ile zaman arasındaki ilişkiye gelince elbette Newton’dan Einstein’a ve Kuantum mekaniğine kadar uzayan, epistemolojiden fizik teorilerine kadar dallanıp budaklanan sorgulamalar söz konusu.

Peki bilimsel, objektif, tik-tak zamandan başka, daha insanî, sübjektif ya da bütün bunların üstünde, dışında MUTLAK bir Zaman kavramından bahsedilebilir mi? Zaman sadece bir çerçeve, aklı sınırlayan bir tür “yokluk” mudur? YoksaDerin İnsan  ve Zaman’ın eklemlendiği bir Derin Zaman boyutu var mıdır? Tam da bu noktada Delâilü’l-İ’câzMesnevîMakasıt-ül Felasife Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açıyor. Zaman konusunu bütün derinliğiyle anlayabilir miyiz? Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.