Main Content RSS FeedYazılar

Göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten zordur »

seeingNY01

“… İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. Önce hafiften bir rüzgâr esiyor. Yavaş yavaş sallanıyor yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, sucuların hiç durmayan çıngırakları. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı …” (Orhan Veli)

Göze yalan söylemek kulağa yalan söylemekten çok daha zor çünkü göz açılmadan bakamaz, görünmeden göremez. İnsan “öteki” tarafından okunmayı kabul etmeden okuyamaz. Utanınca başımı eğiyorsam kendimin utanç verici halini ötekinin bakışlarından çekip almak istememdendir. Kulak ise göz gibi değil, konuşuyorsam dinleyemem. Ötekinin kulağı bende ise benim kulağım onda olamaz. Kulak gözün aksine açılıp kapanmaz, dönüp bakamaz. Seslere arkamı dönemem, her yönden gelen her sesi duyarım… Duymak istemesem bile!

Görmeden işiten kör işitmeden gören sağıra göre daha az yorulur: Kör için “öteki” hakkındaki bilgiler zamana yayılır, müteakip veriler bir dizi halinde gelir. Bir ezginin ahenkli notaları gibi. Ama “dinleme” denen filtreden, bu melodik prizmadan mahrum olan sağır için tam tersidir durum: “Ötekiler” sağırın hayatında şimşek gibi çakarlar. Geçmişin acılarıyla, geleceğin korkularıyla 40 sene boyunca şekillenmiş olan yüzler ve hatta vücut diliyle ifade edilen her ne varsa sağırın iç dünyasına akar bir anda. Yıkılan bir barajın suları gibi gelen bu bilgileri sağır hangi şişelere doldurup arşivleyecek? Kim bilir? Belki de körlerin olağanüstü sakinlikleri ve sağırların iç dünyalarına kapanmalarının sebebi budur?

giphy (1) 

İstanbul’u dinlemiyorum, gözlerim apaçık!

Gözlerimiz sürekli bir taarruz altında. Yoldaki insanlara çarpmadan, bir çukura düşmeden ve araçlar tarafından ezilmeden yürümeye çalışıyoruz. Trafik lambaları, reklâm panoları, ışıklı tabelâlar derken bir ambülans geçiyor. Gözlerimizden beynimize akan sinyaller yetmiyormuş gibi bir de bunların vitrinlerdeki ve araba camlarındaki yansımaları var. Gördüklerimizi düşünmek imkânsız: “Güzel/çirkin – iyi/kötü” diye yargılayacak vaktimiz yok. Acilen fayda/tehdit analizi yapıp bir sonraki imaja (bilgi paketine) yer açmak için gördüklerimizi unutmak zorundayız. Önündeki ekranlardan hisse senetlerini takip eden ve stres içinde al-sat emirleri yağdıran borsacılar geliyor aklıma. İnsanların dünyasında yaşamıyor borsacı. Uçmak istemeyen bu tuhaf kelebek elektronik kavanozuna hapsetmiş kendisini. Treydır kelebeği sanal buğdaylar ve kahveler alıp virtüel petroller satıyor; elleri bile kirlenmeden, ne kahvenin ne de petrolün kokusunu duymadan. Treydır kelebeğinin ticareti sanal ama Yazının devamı

İnsanlar ikiye ayrılır: Yağmuru hissedebilenler ve ıslananlar »

yagmur

 

… İnsan ve sanat  ilişkisi üzerine okumak için…

Derin Göz

(Son güncelleme: İkinci sürüm, 6 Nisan 2014)

İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir Derin-Göz açılabilir mi? Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … Buradan indirebilirsiniz.

Sanat Yoluyla Hakikat Bulunur mu?

İnanmak belki zor ama … eğer sınırsız görme kabiliyetine sahip olsaydık hiç bir şey göremezdik!güneşe dürbünle bakan biri gibi kör olurduk.Gözlerimizin sınırlı oluşu sayesinde görüyoruz dünyayı. Immanuel Kant’ın meşhur bir güvercini vardır, havayı iterek uçar ama havanın direncinden yakınır durur. “Hava olmasaydı daha hızlı uçabilirdim” der. Hakikat’i görmekte zorluk çekmemizin sebebi O’nun gizli olması değil tersine aşikar olmasıdır. Aksi takdirde Hakikat’i içeren, kapsayan ve perdeleyen daha hakikî bir Hakikat olması gerekirdi. İşte bu sebeple Hakikat’i görmek için Bilim’e değil Sanat’a ihtiyacımız var, bilmek için değil bulmak söz konusu olduğu için. Derin Düşünce yazarları Sanat-Hakikat ilişkisi üzerine yazdılar.Buradan indirebilirsiniz.

 

Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır

yitikAfganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren ortak unsur nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla“bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir?

Bakan gözleri pasifleştiren tasvirci sanatın aksine İslâm sanatı okunan bir sanattır. Yani görünmeyeni anlatmak için çizer görüneni. Doğayı taklid etmek değildir maksat. İnsanların aklını uyandırması, kalplerine hitab etmesi sebebiyle İslâm sanatının soyut bir sanat olduğu da aşikârdır. Ama Avrupa kökenli soyut sanattan ayrıdır İslâm sanatı. Meselâ Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gibi sembolizme itibar edilmemiştir. 284 sayfalık kitabımıza çok sayıda İslâm sanatı örneği ekledik. Bakmak için değil elbette, görünen sayesinde görünmeyeni akledebilmek, yani İslâm sanatını “okumak” içinBuradan indirebilirsiniz.


İslâm’da Mimar ve Şehir

Cumhuriyet’in ilânından beri yaşadığımız şehirler hızla tektipleşiyor. Betondan yapılmış kareler ve dikdörtgenler kapladı ufkumuzu. Trabzon, Aydın, Malatya… Anadolu’nun her yeri birbirine benzedi. Fakat Türkiye’ye has bir sorun değil bu. Batının “alternatifsiz” demokrasisi ve serbest piyasası mimarları da tektipleştirdi. Farklı düşünemeyen, yerel özellikleri eserlerine yansıtmayan mimarlar kutu gibi binalar dikiyor. Moskova, Tokyo, Paris, Hong Kong da tektipleşiyor ve çirkinleşiyor.

Çare? Binalara değil de mimara, yani insana odaklanmakolabilir; yani eşyayı ve sureti değil İnsan’ı ve sîreti merkeze almak. Zira bu bir norm ya da ekol meselesi değil: İslâmiyet’in ilk asırlarında bir şehir övüleceği vakit binalar değil yetiştirdiği kıymetli insanlar anılırmış. Biz de güzel binalarda ve güzel şehirlerde hayat sürmek için önce güzel mimarlar yetiştirerek başlayabiliriz işe. İnsan gibi yaşamak için mimarî çirkinliklerden ve bunaltıcı tektipleşmeden kurtulabiliriz. Bu ancak Güzel Ahlâk ile Güzel Mimarî arasındaki bağı yeniden tesis etmekle olabilir. Çare Mimar Sinan gibi cami yapmak değil Mimar Sinan gibi insan yetiştirmek. Kitabımızın maksadı ise teşhis ve tedaviye hizmet etmekten ibaret. Buradan indirebilirsiniz.

 

kapak-kucuk-2Gözle dinlenen müzik: Tezyin

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. Bir kadın, batan güneş, tabakta duran meyvalar… İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Bunun için tezyin, hat, ebru… hatta İslâm mimarîsi dahi soyuttur, mücerred sanattır.

Derrida, Burckhardt, Florenski ve Panofski’nin isabetle söylediği gibi Batılı sanatçı doğayı taklid ettiği için, merkezi perspektif ve anatomi kurallarının hakim olduğu figüratif eserler ihdas eder. Bu taklitçi eserler ise seyircinin ruhunu değil benliğini, nefsini uyandırır. Zira kâmil sanat tabiatı taklid etmez. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Tekâmül eden sanatçı (haşa) boyacı değil bir imamdır artık. Her fırça darbesi tekbir gibidir. Zahirde basit motiflerin tekrarıyla oluşan görsel musiki ile seyircilerin ruhu öylesine agâh olur ki kalpler kanatlanıverir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin BEN’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar. Tezyinî nağmeleri gözlerimizle işitmek için yazıldı bu e-kitap. John locke gibi bir “tabula rasa” yapmak için değil Hz. İbrahim (as) gibi “la ilahe” diyebilmek için. Buradan indirebilirsiniz.

Senin tanrın çok mu yüksekte?

senin-tanrin-cok-mu-yuksekte

Güzel olan ne varsa İnsan’ı maddî varoluşun, bilimsel determinizmin ötesine geçirecek bir vasıta. Sevgilinin bir anlık gülüşü, ay ışığının sudaki yansıması, bir bülbülün ötüşü ya da ağaçları kaplayan bahar çiçekleri… Dinî inancımız ne olursa olsun hiç birimiz güzelliklere kayıtsız kalamıyoruz. Etrafımızı saran güzelliklerde bizi bizden alan, yeme – içme – barınma gibi nefsanî dertlerden kurtarıp daha “üstlere, yukarılara” çıkaran bir şey var. Baş harfi büyük yazılmak üzere Güzel’lik sadece İnsan’a hitab ediyor ve bize aşkın/ müteâl/ transandan olan bir mesaj veriyor: “Sen insansın, homo-economicus değilsin”.

İşte bu yüzden “kutsal” dediğimiz sanat bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısı olmuş binlerce yıldır. Tapınaklar, ikonalar, heykeller insanları inanmaya çağırmış. Ancak inancı ne olursa olsun bütün “kutsal sanatların” iki zıt yola ayrıldığını, hatta fikren çatıştığını da görüyoruz:

  • Tanrı’ya benzetme yoluyla yaklaşmak: Teşbihî/ natüralist/ taklitçi sanat,
  • Tanrı’yı eşyadan soyutlama yoluyla yaklaşmak: Tenzihî/ mücerred sanat.

Kim haklı? Hangi sanat daha güzel? Hangi sanatçının gerçekleri Hakikat’e daha yakın? Bu çetrefilli yolda kendimize muhteşem bir rehber bulduk: Titus Burckhardt hem sanat tarihi hem de Yahudilik, Hristiyanlık, İslâm, Budizm, Taoizm üzerine yıllar süren çalışmalar yapmış son derecede kıymetli bir zât. Asrımızın kaygılarıyla Burckhardt okyanusuna daldık ve keşfettiğimiz incileri sizinle paylaştık.Buradan indirebilirsiniz.

Fıtrî / Evrensel / Universal/ فطري »

imagesİnsanlar iki farklı eksen etrafında bir-leşebilirler:

Fıtrî: Ortak değerler esastır: Güzellik, iyilik, doğruluk, farlılıklara saygı… Fıtrat insanları dönüştürmeden ve tektipleştirmeden bir-leştirir yani bir araya getirir. Herkesin farklı oluşunun idraki de birleştirici bir unsurdur.

Evrensel: Ortak çıkarlar esastır. Ekonomik hayat ve güvenlik algışı sebebiyle bir “norm” icad etmek zorunludur. Bu normlara uyanlar bir-leşir yani tektipleşir; “asker millet”, “üstün ırk” veya homo-economicus çıkar ortaya. Normlara uymayan “öteki – iç düşman” olur. Farklılık korkutur ve bu farklardan “tehlikeli” sınıflar ihdas edilir: Zenciler, Müslümanlar, fakirler… (Bkz. Derin Lügat maddesi: Normal / A-Normal / عادي )

Evrensellik iddiası Batı kültürünün afyonudur. BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi 1948’de Paris’te imzalandı. Bu tarihten sonra Washington, Londra ve Paris tarafından öldürülen Afrikalıların, Müslümanların, Güney Amerikalıların, Vietnamlı ve Korelilerin sayısı milyonları buldu. Kuzey Atlantik çevresini kapsayan bir ateşkesin dünya hatta evren barışı diye pazarlaması ancak büyük bir kibir işaretidir. İnsanlığın ise bu maskaralığı gerçekten “evrensel” zannetmesi, okullarda böyle öğretmesi akıl almaz bir hamakat…

race-pictureBizi belirleyen kimlik nedir?

Diğerleriyle ortak olan vasıflarımız mı yoksa birbirimizden ayıran vasıflar mı? İki gözüm, beş parmağım ve bir kalbim var, ben de insanım. Ya da insanım ama ötekilerden farklıyım: Türk, erkek, orta yaşlı, İstanbul, mühendis vs. Kimliğimi farklar üzerine inşa edersem bölünmeye hatta çatışmaya gidebilirim. “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” demekle ötekilere “Kürt’sün, eğrisin ve tembelsin” demiş olmuyor muyum? Doğruluk ve çalışkanlık gibi her gün yeniden ispat edilmesi gereken değerleri Türklük tekeline alma hakkına sahip miyim?

Fakat diğer yandan, “ötekilerle” benzer yanlarımı öne çıkarırsam en uç noktada kimliğimi kaybediyorum, tektipleştiren, bütün insanlığı bir “dünya vatandaşlığı” potasında eriten bu duruş da göründüğü kadar çekici değil, hatta öteki kadar tehlikeli. Neden? Hannah Arendt’ten dinleyelim:  Yazının devamı

İslamî devlet İslam’a uygun değil mi? »

… Bu konuda okumak için…

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi?

GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa laik(?) devletimiz başörtüsüyle uğraşıyordu, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyordu, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyordu… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen…

Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Sıradan insanları sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın?

1870’lerde İtalya’da yaşayan etnik gruplar birleşerek Fransız işgaline son verdiler. Bir İtalyan ulusu yoktu ortada, Fransız zulmünden bıkmış insanların meşru müdafasıydı vardı. Ama o dönemin Avrupası’nda yükselen değer halk değil ulus-devlet idi. “Problemin” farkında olan Milli Kurtuluş Hareketi liderleri şöyle diyorlardı : “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi!” Samsun’a bir güneş gibi(?) doğanlar, Türk milletini yoktan var edenler(!) de acaba demişler midir “Türkiye’yi yarattık, sıra Türk Milletini yaratmaya geldi” diye?

80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğine işaret ediyor. Kral çıplak. Kral hep çıplaktı. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirebilirsiniz.

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

“[…] Hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı’da ve tersinden  Türkiye’de de yaşamadık mı?”

Böyle diyordu Ümit Aktaş kendisiyle yaptığımız röportajda. Müslümanlar “modern” bir dünyada Müslümanca yaşamanın yollarını arıyorlar Türkiye’de, iran’da, Mısır’da ve Avrupa’da, Amerika’da… Kâh demokratik yöntemler kâh devrimler, isyanlarla. Bu arayış bir çok faktörü hesaba katmayı gerektiriyor çünkü çok şey değişti 1400 yıldır: Teknoloji, ekonomi, toplumsal hayat.

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Adı “İslâmî devlet” konsa bile dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle uygulanması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. Dahası iyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor.

21ci asırda Müslümanca yaşamak için İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri koruyup son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak kolay olmayacak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi – İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Evet, liberalizm demokrasiye aykırıdır »

CAc9XnGUkAEztN5

Kapital başka şey, kapitalizm başka

Yukarıda CEPR tarafından hazırlanmış bir grafik görüyorsunuz. Anlaşılması oldukça basit bir grafik bu. (Büyük görmek için tıklayın) ABD’de en zengin %1’lik nüfusun toplam gelirden aldığı payı ve önemli kanunların (ACT) gelir dağılımındaki etkisini gösteriyor.

Sendikalarla ve çalışma hayatıyla ilgili kanunlar (LABOR) en zengin dilimin payını düşürmüş. Gözden kaçmaması gereken iki noktadan birincisi borsa hilelerini engellemeyi hedefleyen SEC’in kuruluşu (1934). İkincisi ise bankaların kartelleşmesini frenleyen Glass Steagall kanunu (1933). Bu tedbirlerin 1929 krizinden sonra gelmesi elbette bir rastlantı değil. Ekonomik hayati kanunî çerçeveye oturtan bu düzenlemelere Amerikancada “regulation” deniliyor. Patronlar bunu sevmiyorlar ama açıkça söylemek yerine ekonomiye zarar verdiğini iddia ediyorlar. Bunun yerine istedikleri “deregulation” yani kanunî sınırların ortadan kalkması.

Bugün gibi geçmişte de gerek ABD’nin gerekse Avrupa’nın büyük endüstri patronları ve bankacılar kanunların üzerinde olmak istediler. Devlet onlara hizmet versin ama onlar maaş, vergi vs fazla ödemesinler. Kâr ederlerse onlara kalsın ama zarar edince devlet ödesin. 1929 ve 2008 krizlerinin ortak noktası da bu oldu.

Yine grafiğe dönersek 1980’lerden itibaren sermayenin devlet üzerinde artan gücünü görebiliriz. Tabi güç ve zenginlik sınırsız olmadığına göre kazanan %1 karşısında kaybeden bir %99 var, o da sıradan Amerikalı: Doğal felaketlerden sonra yüzüstü bırakılanlar, kapanan okullar ve hastahaneler, tamir edilmeyen köprüler, terk edilen kasabalar, sokakta yatan çocukların sayısındaki artış, yükselen şiddet olayları, engellilere, yaşlı ve yetimlere yapılan yardımlardaki kesintiler…

ABD Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan bir rapora göre evsiz öğrencilerin sayısı bir milyonu geçmiş. 2010-2011 eğitim yılı için verilen bu rakam her sene %13’lük bir artış gösteriyor. Sokakta, otel odalarında, kiliselerde yatıp ertesi gün okula giden çocukların sayısının 2013 sonunda bir buçuk milyonu bulmuş. Bazı bölgelerde 30 kişilik bir sınıfta 25 evsiz çocuğa rastlamak mümkün. NCFH‘a göre ABD’de her 45 çocuktan biri evsiz. Ülke genelinde bir buçuk milyondan fazla çocuk otel odalarında, garajlarda, depolarda ve çadırlarda yaşıyor. Ülkenin en zengin eyaletlerinden biri olan Kaliforniya aynı zamanda evsiz çocuk yarışında da ilk 5’in içinde.

Elbette bir ülkedeki gelir dağılımının herkese eşit olması mümkün değil; sermaye onu işletmeyi ve çoğaltmayı becerenlerin elinde meşru şekilde toplanabilir. Ancak ABD ekonomisindeki mesele bu değil. Zengin %1 seçimleri kazanabilecek adaylara milyonlarca dolar bağış yapıyor, gazete-TV satın alıyor, lobiler yoluyla finans sektörünün kanunî denetimini engelliyor. Kısaca demokrasinin organları da sermayenin kontrolü altında. ABD sosyal haklarda 1910’lara geri döndü. Avrupa Birliği de benzeri bir yola girdi. Atlantik okyanusunun iki yakasına hakim olan rejim artık demokrasi değil plütokrasidir yani halkın gücü OUT, paran kadar konuş IN!

 

… Bazı gerçekler ve liberal yalanlar üzerine okumak için …

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın”çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda.“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitaptaliberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Karl Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

 Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren. Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

  1. Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?
  1. “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?
  2. Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 Buradan indirebilirsiniz.

Diego Velázquez’e bakılır; Edward Hopper okunur »

velasquez-hopper“… Kanaatimiz odur ki Edward Hopper sayesinde Batı resmi asırlardan beri ilk defa kısır ekol savaşlarını, soyut resim / figüratif resim gibi ölü doğmuş dikotomileri aşma fırsatı yakaladı …”

Bu sözlerle bitirmiştik geçen bölümü. Evet… Batı’da resim sanatı denince ekoller, akımlar ve değişimler gelir akla. Ama Batı’nın güzellik algısını ve “sanat” dediği şeyi anlamak için değişmezlere bakmak daha önemli. Bu değişmezler içinde ise figüratif resim ve figüre karşı “uzmanların” takındığı tavır özel bir yer tutuyor sanırım. Zira ressam çizmeye başlamadan evvel renk ve suretlerden daha mühim bir tercih yapmak zorunda: Doğayı en mükemmel şekilde taklid etmek; bakılan bir resim yapmak ya da insandaki hisleri tetikleyecek soyut tercihlere yönelerek okunan bir resim yapmak. Yani teşbih ile maddeye işaret etmek ya da tenzih ile görünenin ötesindeki mânâya yönelmek… (Bkz. Bu konudaki e-kitap: Tezyin: Gözlerle Dinlenen Müzik)

Batı’da resim sanatının değişmezleri

Ortaçağ ve Rönesans başına kadar vatikanist bir akademizm hâkimdi Batı sanatına. Neyin “güzel” olduğu, neye “sanat” denileceğine kilise karar veriyordu. Kilise’nin otoritesi devrildi ama akademizm sekülerleşerek ayakta kalmayı başardı. Önce “kraliyet akademisi” formatıyla objektif kıstaslarını dayattı sanatçılara. Sonraları ulus-devlet şemsiyesi altında “devlet sanatçıları” gördük. Bizde kemalizm, Sovyet Rusya’da stalinizm başroldeydi: Bu ideolojiler sanat algısı ve sanat eseri etrafında seküler bir ruhban sınıfı ihdas ettiler. Devletten maaş alan dalkavuk sanatçılar rejimi öven, resmî tarihi cilalayan operalar, baleler, resimler ve heykeller ürettiler. Sanattan çok totaliter bir propagandaydı bu. Bkz. Çirkin Cumhuriyet ve Manasız Maneviyat)

1980’lerden itibaren ulus-devletlerin nüfuzu azalmaya başladı. Liberalizm Atlantik okyanusunun iki yakasını ele geçirdi ve dünyanın geri kalan kısmına da bu ideolojiyi dayattı. (Bkz. Liberalizm Demokrasiyi Susturunca) Ama akademizm bir kez daha başarıyla uyum sağladı Yazının devamı

The Sheltering Sky / Paul Bowles »

2277_full_aftv_703_un_the_au_sahara_01

 

“Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için, hayat hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Aslında hiçbir şey kendini çok tekrarlamaz, aslında çok az tekrarlar. Çocukluğunuzun bir öğleden sonrasını, öyle ki, hayatınızın bir parçası olmuş, sizi derinden etkilemiş bir öğleden sonrayı daha kaç kez hatırlayacaksınız ki? Belki dört, beş kez daha, belki o kadar bile değil. Dolunayın çıkışını daha kaç kez izleyebileceksiniz? Belki yirmi. Ama yine de, her şey sanki sonsuza dek tekrarlanacakmış gibi gelir.” 

 

Amerikalı yazar Paul Bowles’in Esirgeyen Gökyüzü (The Sheltering Sky) romanının kalbi bu cümlelerdir. 1940’lı yıllarda New York’un bohem entelektüel ortamından kaçarak Kuzey Afrika’ya gelen 3 kişilik bir grubun kayboluşunu anlatır roman. Evliliklerini çoktan tüketmiş bir çift ve kendilerine eşlik eden uçarı arkadaşlarıyla çölün merkezine doğru bir yolculuğa çıkarlar. Çölde içinden geldikleri medeniyetin izleri silikleştikçe Yazının devamı

#blockupyfrankfurt: Banka ordudan tehlikelidir »

frankfurt

 

… Bazı  gerçekler ve liberal yalanlar üzerine okumak için…

Liberalizm Demokrasiyi Susturunca

Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.

Banka Ordudan Tehlikelidir!

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Karl Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

 Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren. Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

  1. Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?
  1. “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?
  2. Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 Buradan indirebilirsiniz.

Şehirde düşlerini gerçekleştiremeyenler başkalarına düş olarak satıldılar »

Di_Corcia_kakava_04 - Copie

«… Having failed to achieve their dreams, the hustlers of Santa Monica Boulevard found themselves selling as dream to others …»

Peter Galassi bu sözleri fotoğrafçı diCorcia’nın Hustlers/Hollywood serisi için söylemiş. Hustlers gerçekten ilginç bir seri. Toplumun tatmin olmak isteyen bireye verdiği rol ile mutlu olmak isteyen insan ruhu arasındaki gerilim adeta tecessüm ediyor. “Ben kimdir?” sorusu adeta elle tutulur, gözle görülür hale geliyor. (Bkz. Derin İnsan isimli e-kitap)

Nasıl oluyor bu? Philip-Lorca diCorcia yalan bir dünyada yaşayan gerçek insanların resmini çekmiş: Büyük hayaller, zengin bir star olma hevesi peşinde şehre gelip AIDS, uyuşturucu, fuhuş kıskacına düşen zavallılar. Düşlenen ile gerçekten olan arasındaki uçurum öyle büyük ki biz sıradan ölümlüler için de kendi yaşam gerçeğimizi (ve yalanlarımızı) anlama fırsatı veriyor…. Gün boyunca bir elbise gibi giyip çıkardığımız kimliklerimiz ile içerideki, en derindeki Ben’liğimiz arasındaki gerilimi ve bunun sanata konu oluşunu daha önce de Edward Hopper serisinde ele almıştık:

Bu bölümde diCorcia’nın çalışmalarından bazı örnekler sunacağız. Elbette Philip-Lorca diCorcia’nın yerine “Hoppercı” görsel teknikler kullanan bir başka isimden istifade edebilirdik… Meselâ Amerikalı fotoğrafçı Gregory Crewdson gibi. Ama maksadımız Hopper’ın estetik tercihlerinin Yazının devamı

Tabiat / Ralph Waldo Emerson »

White_Tiger_(Panthera_Tigris) 

“… İnsanlar korkak ve çekingen; dik durmuyor; “benim fikrim şu, ben şuyum” demeye cüret edemiyor da filanca düşünürden sözler aktarıyor. Bir otun, açan bir gülün karşısında mahçub vaziyette. Penceremin önündeki güller ne eski güllere ne de daha güzel güllere gönderme yapmıyorlar; neyse o! Bugün Tanrı ile varlar. Zaman umurlarında değil. Gül var ve varoluşunun her anında mükemmel. Bir tomurcuk açmadan önce bütün hayatiyeti iş başında. Açılmış çiçekte daha fazlası yok; yapraksız kökte de bir eksiklik yok. Tabiatı mutmain ve Tabiat da ondan her an mutmain. Ama İnsan ya erteliyor ya da hatırlıyor. İnsan bu anda, Şimdi’de yaşamıyor. Pişman bakışları geriye dönük; belki de geçmişi özlüyor. Yahut etrafını saran zenginliklerin farkında değil, parmak ucunda yükselerek geleceği görmeye çalışıyor. İnsan Tabiat’la ve Zaman’la ahenk içinde olmazsa mutlu da olamaz …”

… Modern hayat üzerine okumak için…

sen-insansinSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

 

freud-kapakGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.