Müslümanlar Neden Korku Filmi Yapamıyor? »
By my on Ağu 30, 2025 in İslam, Korku, Kötülük, Sanat, Sinema, Toplum, Toplumsal Ahlâk | 0 Comments
Batı sinemasında korku türü, yüz yılı aşkın bir süredir en üretken alanlardan biri oldu: vampirler, zombiler, şeytan çıkarma ayinleri, maskeli katiller, iblisler, lanetli evler… Fakat Müslüman dünyada aynı çeşitlilik ve üretkenlik görülmedi. Türk sinemasında ya da Arap ülkelerinde korku filmleri birkaç “cin” hikâyesine sıkışırken, neden Amerikan ve Avrupalı yapımlar küresel ölçekte seyirciyi korkutmayı başardı? Bu sorunun cevabı, sadece sinema ekonomisinde ya da teknik eksikliklerde değil, Hristiyanlık ve İslam’ın kötülüğü kavrayış biçimlerinde yatıyor.
Kötülüğün dışsallaşması: Hristiyanlık ve Rönesans sonrası Batı
Hristiyanlıkta da elbette “nefsi” andıran bir kavram vardı: insanın günaha eğilimi, zaafları, arzuları. Ortaçağ teolojisinde “orijinal günah” fikri, insanın doğuştan günahkâr olduğunu savunuyordu. Fakat Rönesans’tan itibaren Avrupa’da görselliğin yükselişiyle birlikte şeytan giderek dışsallaştırıldı. Kilise resimlerinde boynuzlu, kırmızı derili, çirkin yaratıklar halinde çizildi; insanı dışarıdan kandıran, ayartan bir düşman olarak temsil edildi. Böylece kötülük, insanın içinden alınarak dışarıya taşındı. İnsan “Benim suçum değil, şeytan beni kandırdı” diyerek kendi nefsiyle hesaplaşmaktan uzaklaştı.
Bu dışsallaştırma sinema için çok elverişliydi. Vampir, zombi, şeytan çıkarma ayinleri, seri katiller… Hepsi insanın dışında, görselleştirilebilen düşman figürleriydi. Bu nedenle Batı korku sineması dramatik olarak kolay işledi: dış düşman ortaya çıkar, saldırır, kahraman onu öldürür veya sürer, düzen yeniden kurulur. Seyirci korkar, sonra rahatlar.
Kötülüğün içselleşmesi: İslam’ın nefis anlayışı
İslam dünyasında ise en büyük düşman şeytan değil, nefistir. Şeytan ancak vesvese verebilir, ama günahı işleyen insandır. İnsan fıtrat gereği temiz doğar; günaha düşebilir ama tevbe ile yeniden temizlenebilir. Bu bakış açısı, kötülüğü dışsallaştırmaktan ziyade içselleştirir. Müslüman için en büyük korku, dışarıdan gelen bir yaratık değil, kendi kalbinin kararmasıdır. Dolayısıyla ölümün kendisi korkutucu değildir; asıl korku, “yanlış ölüm”dür: imansız ölmek, günahlarla ölmek, nefse yenilmiş halde ölmek.
Bu nedenle Müslüman dünyada Batı tarzı korku sineması köksüz kalır. Çünkü bir vampirin kalbine kazık çakmakla kötülük bitmez. Nefisle mücadele hiçbir zaman bitmez. Sinema kesin sonları sever; Müslüman teoloji ise insanın mücadelesini sonsuz görür. İşte bu yüzden, Türk veya Arap seyircisi için psikopat katil ya da zombilerle dolu bir mezarlık yapay görünür; gerçek korku zaten insanın içinde, kendi nefsindedir. Read the rest















