RSS Feed for This Post

Ben sizi hiç sevmiyorum!

Ak Partinin her iki kişiden birinin oyunu alarak çıktığı ihtişamlı seçim zaferi sonrası, en sıkı muhaliflerin konuşmaları bir deja-vu yaşamama sebep oldu. Sıkı bir müntesibi olmasanız dahi sinema klasikleri arasında olması hasebiyle her daim ilgi çeken, İslâm Dininin ilk yıllarının konu edildiği ‘Çağrı’ filmini izlemişsinizdir. Oray Eğin, Yılmaz Özdil başta olmak üzere muhalif cephenin bu kudretli kalemşorlarıyla, filmin final sahnesindeki Ebu Sufyan ve eşinin konuşmalarındaki paralelliği bir araya getirince aklıma kadim olma yolunda hayli mesafe kat ‘eden “uzlaşma kültürü” sorunumuz geldi.

 “Bu kadar mı yanılmıştık?” diyen eşine, “kesin bir zafer bu!” diyordu Ebu Sufyan.

Şüphesiz ideal olarak lanse edilen “uzlaşma” olsa da toplum olarak bizi ayakta tutan, ihtiyacımız olan motivasyonu bize sağlayan uzlaşma değil, uzlaşamamadır. Toplumun bölündüğü sayısız kampları birbirine yaklaştırmak, en azından komşu kılabilmek adına yazılan onca yazıya, çiziye, mücadeleye rağmen görüyorum ki muhataplarımın dudaklarının kenarında hep aynı müstehzi ifade var. Müstehzi ifadeyi geçtim; çünkü o bile içinde edebi barındırırken artık müstehcen ifadelere maruz kalıyoruz. Aşağıdaki satırlar Sözcü Gazetesi yazarlarından biri tarafından kaleme alınmıştır. Affınıza sığınarak aktarıyorum, devam ederiz: “Recep Bey, Hopa’ya gitti, partisine tepki gösterenleri “eşkıya” ilan etti! Gösterilerde hayatını kaybeden “Hopa’nın sevgili öğretmeninin” arkasından konuştu, onu adam yerine bile koymadı! Herkes AKP’nin Hopa’dan sıfır çekmesini beklerken, oradan bile yüzde 35 oy aldı Çiftçi gübre diye ağlıyordu, mazot diye ağlıyordu, elektrik borcu diye ağlıyordu “Traktörümü satmak zorunda kaldım” diye ağlıyordu! Bu ağlaşan çiftçilerin yaşadığı Orta Anadolu’dan AKP neredeyse tulum çıkardı! Bu da “Deveyi diken” diye başlayan lafın haklılığını gösterdi!”

            Tekrar affınıza sığınarak devam ediyorum. Kuş kadar beyni olmayanların kocaman kocaman akıllar vermesine eyvallah da, artık ben böyle adamlarla muhatap olmak da uzlaşmak da istemiyorum. Refah Partisi döneminde aldığımız küçük oylara rağmen bizi böyle haddini bilmezlerden eylemeyen Yaradan’a da ne kadar dua etsek azdır. Çünkü biz, bizi yöneten ama bizim gibi düşünmeyenlere hiçbir zaman böyle cümleler kuranlardan olmadık.  Öyle ya, ‘yüzde elli’ bir güç ise ki güçtür tartışmasız, o gücü bugün kullanmamak ve tevazuu elden bırakmamak da kelimenin gerçek anlamıyla güçtür.

            Bir an için elinizi vicdanınıza koyun ve hayal edin: İşçi Partisi seçimlere girmiş ve ne kadar Ergenekon, balyoz, sarıkız namıyla maruf darbe teşebbüslerinden cezaevinde tutuklu varsa meclise girmiş. Bu kafa yapısındaki, yüzde elli oy almış, 320 Milletvekilinin bu ülkede elini kolunu sallayarak dolaştığını düşünebiliyor musunuz? Kendi gibi olmayana karşı duyduğu hassasiyetin hiçbir zaman pozitife evrilmediği, her daim içinde negatifi barındıran bir düşünce tarzının esiri bu insanların neler yapabileceklerini düşünebiliyor musunuz?

            Seçimin ertesi günü gazetesinin tüm sayfasını Atatürk’ün Bursa Nutkuna ihdas etmiş Aydınlık. Ne olduğunu kendinin bildiği bir Ulusalcılık mavrasının kum havuzunda oynayan cühela tayfası, dünyayı görmekten aciz ama nizamat vermekten de geri durmayan bir eski tüfekler ordusu. Bursa Nutkuna atıfta bulunarak gençleri taşlı, sopalı eyleme çağırıyor aklınca garibim. Cumhuriyetin kazanımları diye iki çırçır, bir de basma fabrikasının peşine takılmış bir adama neden empati kuracağım, neden uzlaşmaya çalışacağım ki ben.

            Türk Hukuku bazı şeylerin halâ farkında değil. ‘Ulusalcılık’ adı altında örgütlenen bu küçük azınlık ısrarla halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmesine rağmen nasıl oluyor da herhangi bir işleme tabi tutulmuyor anlaşılır bir şey değil. Bu adamlar, bu ülkede azınlıkların en sembol isminin katline ferman çıkarmak için uğraşıp en sonunda bunu da başarabilen bir Kemal Kerinçsiz’i çıkarabilmişlerdir bağırlarından. O ve Onun gibiler şu anda her ne kadar Tekirdağ F tipinde, Silivri’de mukim olsalar bile bu potansiyeli bünyesinde barındıran, hiç olmazsa taşla sopayla insanların birbirine girmesini arzulayan niceleri aramızda.

            Girdikleri seçimlerde aldıkları oy, Youtube’da İbrahim Tatlıses’in ‘leylim ley” şarkısının çeyreğine bile ulaşamayan bu insanların bu halkın nezdinde beni “bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam” diye aşağılamasından bıktım.

            Her sıkıştığında, halktan yediği her tokat sonrası bu küçük azınlığın Bursa Nutkuna sarılmasından bıktım.

            Eline fırsat geçse bırakın bölmeyi, bu ülkeyi kromozomlarına ayırmakta zerre tereddüt etmeyecek olan bu insanların bana “bölücü” demesinden bıktım.

            Vatanseverliğin zekâtı farz olsa ve ben bunu versem, ömrü boyunca kendisine sadaka olarak yetip artacak olan bu insanların “söz konusu vatansa gerisi teferruattır…” imalı cümleler kurmasından bıktım.

            Beni sevmiyorsunuz ya, ben sizi iki kere sevmiyorum ama küfür de edemiyorum.

            Dili yok kalbimin, bundan ne kadar bizarım…

 

 

 

Trackback URL

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:MY Tarih: Haz 15, 2011 | Reply

    Seçimden 24 saat önce Istanbul’daki bir akrabam ile konusuyorum, Ulusal Kanal seyreden ve Vatan Gazetesi okuyan emekli bir ögretmen:

    1) CHP’nin tek basina iktidar olacagindan emin,
    2) Hatay’a gelen Suriyeli siginmacilarin casus oldugunu söylüyor. Basar Esad ile Recep Tayyip Erdogan gizlice anlasmis, Hatay’in Suriye’ye verilmesi için bir oyunmus bütün bunlar.

    Mars gezegenindeki bir kaya parçasi ile konussam daha iyi anlasirdim diye düsünüyorum.

  3. Yazan:a.gürkan Tarih: Haz 15, 2011 | Reply

    Sözü edilen tahkir ve istihzanın ciddiye alınacak bir tarafı kalmadı. Ki bunu fark eden yazar-çizer de az değil. Ama sorun köklü…

    “Türkiye’de bir uzlaşma kültürü yok” lafzı doğrudur. Ama dayandırıldığı analiz yanlıştır bence. Uzlaşma kültürünün olmama sebebi, demokratik yetersizlik değil, çatışma kültürünün de olmamasıdır.

    Mesele ekonomik:
    Osmanlı toprak mülkiyeti düzeni, hem aristokrasinin hem de burjuvazinin doğumuna izin vermedi. Bunun yerine tebaa içinde palazlanan devletlüler oluştu.

    Kemalist rejim de aynını yaptı ve sanayii için doğması lazım gelen burjuvaziyi devlet kendi eliyle besledi. Yoksa “devletçilik”le bu kadar ünsiyeti olan bir burjuvazi nerede görülmüştür?(Ki sözü edilen kalemşorlar da onları temsil ederler.)

    Bu ekonomik yapı doğal olarak -devletsiz- tacir sınıfının neredeyse yüz yıllık hareketine ivme kazandırdı da Menderes ortaya çıktı.

    Toplumdaki en ciddi çatışma, hem Osmanlı’da hem TC’de, devlet ehliyle diğerleri arasında düşük yoğunluklu olarak gerçekleşti.

    Ta ki Menderes döneminde hızlanan anadolu sermayesi 80 sonrasında palazlanana dek. “İlk kurşun” da o zaman başladı ve şimdilerdeki envanter devir tesliminde devlet ahalisi arıza çıkarmaya başladı…

    Bu çatışma kültürü güçlendikçe uzlaşma kültürümüz de doğacaktır. (Muhtemelen Batı’nınkinden daha genç olduğu için bu kültür müthiş dinamikler de içerecektir.)

    Çatışma daha da derinleşmeden, taşlar yerine oturmadan yapacağımız anayasanın da bu yüzden çok fazla bir geçerliliği/ömrü olmayacaktır. Ekonomi-politik olarak bir karşılığı yoktur çünkü. (Özellikle avrupa’da ikinci dalga demokrasilerdeki anayasa yapım süreçlerindeki sosyalist/komünist baskınlık dikkate değer.) Ama o da muhtemelen, çatışmanın derinleşmesi ve istikbaldeki uzlaşmanın ilk işaretlerini taşıması babında mühimdir…

  1. 3 Trackback(s)

  2. Haz 26, 2011: Son 30 günde en çok paylaşılanlar : Derin Düşünce
  3. Haz 26, 2011: Son 30 günde en çok paylaşılanlar : Derin Düşünce
  4. Tem 5, 2011: Son 30 günde en çok paylaşılan yazılar : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin