Tamam, Batı vahşidir. Ama sen neden bu kadar evcilsin? »
By Aisha Benghazi on Eki 30, 2014 in Amerikan Saldırganlığı, Uygar(?) Batı | 0 Comments
“… Sömürgeci ülkeler, sömürdükleri ülkelerden çekilirken yerlerine o bölgenin insanı olan ancak halka en az bir sömürgeci kadar “kötü” bir bakışla bakan, diktatör isimler bıraktılar. Sömürülen bölgeler, birçok kez kendi içlerinde bu yerel ama yerel olana yönelik sömürge psikolojisi duyan diktatörlerle hesaplaşma içine girdi ancak bu girişimler başarılı olamadı. Bugün dahi, Fransa’ya muhabbeti bir türlü eksilmeyen Cezayir yönetimi, Batı ile yakın ilişkileri ortada olan Suud-Mısır yönetimi ve daha fazlası bunun en basit ispatıdır. Dahası bazen öyle bir noktaya gelinir ki, Mısır’da Mursi yönetimine yönelik darbede ciddi pay sahibi olan Suud, bölgede sömürgeci/sekülerist anlayışın işini görür, Sisi’yi her yönden destekler, mesela Sisi aslında Mısır’ın bir askeri görevlisi değil, bölgede İslami yönetimleri devirmeye niyetli Batılı-seküler bir anlayışın askeridir …” (Cemile Bayraktar, Yenişafak)
İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.










“… Gören kişi, insanlar arasında hayvanlar arasındaymış gibi dolaşır. Şöyle der gören kişi: utanç, utanç, utanç, – insanın tarihi budur! […] Dostun biri sana kötülük ederse, şöyle de: ‘Bana ettiğini sana bağışlıyorum; ama kendine ettiğini, onu nasıl bağışlarım?’ […] Kimi bir tutam hakseverliklerinden gurur duyarlar da, onun uğruna her şeye ateş püskürürler: öyle ki haksızlıklarında dünya boğulur […] Siz ancak ruhun kıvılcımlarını bilirsiniz; fakat onun örs olduğunu ve çekicinin yavuzluğunu görmezsiniz! […] Nerde canlı gördüysem, orada güç istemi gördüm; uşağın isteminde dahi, efendi olma istemini gördüm […] Kör gibi yürürdüm kutlu yollarda eskiden: derken pislik attınız körün yoluna; şimdi kör eski kaldırımından tiksiniyor […] İyilikseverliğine en arsız dilencileri gönderdinzi hep; acımamın çevresine onulmaz yüzsüzleri yığdınız. Erdemimin inancını böyle yaraladınız işte […] Yara almaz, gömülmez bir şey var içimde, kayaları parçalayacak bir şey: bu benim istemimdir. Sessiz ilerler o ve değişmeden, yıllar boyu […] Evet, sen benim için bütün mezarları yıkansın; selam sana istemim benim! Ve ancak mezarların olduğu yerde olur dirilmeler …” 




Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir.
Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı 

Kitap Tanıtan Kitap 6