Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Yaşama Uğraşı / Cesare Pavese »

05[1]“… Bir başkasını gerçekten seven insan bu ilişkinin neden yaşam boyu sürmesini istemekte direnir? Çünkü yaşamak acı çekmek, aşkın tadını tatmak ise duygusuzlaşmak demektir; bir ameliyatın ortasında kim ayılmak ister? […] Aşık olmadığı zaman kolaydır insanın iyi olması […] Aşk, ancak hayranlıktan doğabilirken, birinin seni acıdığı için sevmesini sağlamak, gerçekten acıklı bir düşünce […] Yalnız kalabilecek fizik güç yok artık bende. Bir zamanlar dayanabiliyordum, ama sonra yara yeniden açılıyordu ve yeniden açılan bütün yaralar gibi öldürücü oluyordu bu […] Başkasından nefret eden bir insan hiçbir zaman yalnız değildir. Nefret ettiği insan her zaman onun yanındadır […] Ancak bir özveriyi gerektiren sevgiye inan; bunun dışında her şey, çoğu zaman, boş sözlerden başka bir şey değildir […] En kutsal sevgilerimizin hepsi, tembel bir alışkanlıktan başka bir şey değildir […] Zayıflıktan ileri gelir bu: İnsan, içinden verdiği karara güven duymadığı için, kaba sözler, küfürler, rezalet çıkarma gibi ayrılmanın dış görünüşüne önme verir. Köütülük duygusundan ileri gelmez bu davranış, ama her türlü kötülüğün kaynağı gerçekleşmemiş ihtirassa , o zaman kesinlikle kötülüğe de yol açabilir […] Başkalarını o kadar az umursuyoruz ki, Hristiyanlık bile Tanrı aşkı için iyilik etmemizi istiyor bizden […] Otuzunu aşmış herkes, gençliği ile yapabileceği en korkunç yanlışı özdeşleştirir …”

 

… E-kitap okumak için…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

“…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

Suzan Nur Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor. Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Altıncı Koğuş / Anton Çehov »

“… başkalarının acısıyla iş ve görev ilişkileri olan, örneğin yargıç, polis, doktor gibi insanlar zamanla ve alışkanlıkla öylesine pişerler ki isteseler bile müşterilerine yapmacık bir davranıştan başka bir türlüsünü gösteremezler. Bu bakımdan onların avluda koyunları ve danaları kesip de kanlarının aktığını fark etmeyen bir kasaptan zerre kadar farkları yoktur …”

çehov altinci kogus

 Az önce kardeşinin öldüğünü ögrenmiş bir insan

… Bu konuda okumak için…

sen-insansinSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz Adam, James Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker… Etik ve estetik tercihlerini yani hürriyetlerini yitiren modern insanlar neden bu duruma düştüler?

İnsan’ı sevmek, eşyayı kullanmak gerekiyordu, tam tersi oldu. Eskiden teknoloji ve para insanlara aitti, insanlar bunları kullanırdı. İçinde yaşadığımız çağa baktığımızda ise insanların teknolojiye, devlete ve ekonomiye adeta yakıt olduğunu görüyoruz. Modern sistemler tarafından öğütülüyor insan; eşya gibi kullanılıyor. İnsanî değerler serbest piyasada mal gibi alınıp satılıyor. İnsan kendi eliyle yaptığı makinelerin, piyasa ve devlet gibi sistemlerin altında ezilmiş vaziyette. Liberalizm, sosyalizm veya İslâmcılık gibi aynı kumaştan dikilmiş modern elbiseler arasında seçim yapmak özünde seçimsizlikten ibaret. “Sorunlar, onları üretenlerin mantığı ile çözümlenemez” diyordu Albert Einstein. Gerçek şu ki pozitivizmin sebep olduğu sorunları pozitivist fikirlerle çözmeye imkân yok.

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, aşkın/müteâl bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Hürriyetinin yani mes’uliyetinin şuuruyla yaşayan…  sadece İnsan. Buradan indirebilirsiniz.

IŞİD ne ki Fransız askeri yanında? »

Fransa onlara işkence ve soykırım yapmıştı

Fransa onların ülkesine atom bombası atmıştı

Ekim ayında en çok okunan kitaplar »

Geçtiğimiz ekim ayında e-kütüphanemizden 19.810 kitap indirildi. Bu kitapların içinde Derin İnsan 1.817 okumayla birinci oldu. Toplam indirmenin yaklaşık %50’sini teşkil eden ilk 15 kitap şöyle:

  1. Derin İnsan
  2. Kürtlerin Tarihi Üzerine
  3. İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
  4. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  5. Derin Zaman / Zaman Nedir?
  6. Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?
  7. Kitap Tanıtan Kitap 1
  8. Liberalizmin Kara Kitabı
  9. Bir pozitivizm eleştirisi
  10. Derin MAЯҖ
  11. Derin Göz
  12. Fethullah Gülen’i yi bilirdik
  13. Tarih şaşırmaktır
  14. Kaybedenler Klübü: Anti-demokratik bir muhalefetin kısa tarihi
  15. Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru

Cumhuriyet bir tarih değildir »

cumhuriyet-bayramiBir 29 Ekimi daha tipik taşra politikacılarına mahsus itiş kakış içinde idrak ettik. Kimisi Kaleye bayrak asılı asılmadığından kimisi de yeterince canlı kutlanmadığından şekvacı oldu. Çalgı çengi olmamasının sebebi hikmeti malum; 21. yy’da hala işçisinin can güvenliğini koruyup kollayamayan bir devletin efradıyız biz. Böyle bir devlet Cumhuriyetle yönetilse ne çıkar, muhtarlıkla yönetilse ne çıkar. Şimdi sırada 10 Kasım var; muhtemelen yine samimiyetler sınanacak, İzmirliler Ata’nın silüetini oluşturmak için beş on bin kişi toplayacak falan filan.

Bazen kendime ‘yanlış algılayabiliyor olabilir miyim’ diye soruyorum. Hatta bu minval üzre bir yazı dahi yazmıştım. İddiam hala değişmedi ve düşüncem şudur ki, Kemalizm’in geçirdiği evreler birebir bir dinin tesisiyle örtüşmekte. Bu ülkedeki elitlerin ve bürokratik oligarşinin züppeliğini ben öteden beri İsevilerin kolaycılığına benzetmişimdir. Onlar da ‘Mesih çekilecek acıları çekti, bize acı bırakmadı’ yollu kolaycılığa saparlar ya, ne büyük bir paralelliktir bu.

Cumhuriyete çok büyük önem atfetmedim, atfetmem de. Daha çok o yılları anlamaya çalıştım ama bu seferde onlarca soru beni yıllarca rahatsız etti. Eğer bir tarihi milat ilan edip geçmişi tümden yok sayıyorsanız bunun altını doldurmak zorundasınız. Cumhuriyet tüm dünyada ancak 20. Yy başlarında kabul görmüş bir yönetim biçimidir. Bugün Avrupa’da bir çok ülke krallıkla yönetiliyor ama cumhuriyet-bayrami-2Cumhuriyetten çok daha önemli, çok daha genel kabul görmüş, önem atfedilen ilkelere sahiptir. Mesela Hukukun üstünlüğü, basın hürriyeti, serbest seçimler, mülkiyetin dokunulmazlığı, inançların ve onun özgürlüğünün devlet tarafından korunması ilkesi gibi değerlerin hangisini ithal etmiş ve arkasında durabilmiştir o zamanın Kemalist rejimi. Bırakın arkasında durmayı; her şeyi geçtim, takrir-i sükun yasasından tutun da İstiklal mahkemelerinin keyfiyetine kadar bunca kara lekeyi kim sürmüştür genç Cumhuriyetin alnına. Ortaçağdaki Kilise benzeri cadı avına çıkıp, ‘kimin evinin balkonunda kalpaklı Mustafa Kemal bayrağı asılı’ diye bakan şapşallar acaba bunu hiç düşündünüz mü?

Ortaçağda Kilise aynını yapmıştı çünkü. Cadı avına çıktılar ve on binlerce kadının vahşice öldürülmesine göz yumdular. İlk hedefleri de endemik tıp konusunda bilgi sahibi kadınlardı. Çünkü onlar, kilisenin aksine şifalı otlar yoluyla hastalıkları iyileştirerek kilisenin ‘dediğim dedik’ tavrına bilmeden ket vuruyorlar ve otoritesini sarsıyorlardı. Kargadan başka kuş, kendinden başka otorite tanımayan Kilise de ne kadar farklı ses varsa inanılmaz bir acımasızlıkla gitti onların üzerine.

Gerçek bir cumhuriyeti anlamak ve –eğer becerebilirseniz- anlatmak ancak bu sorulara cevap vermekten geçer. 1923’de kurulan bir Cumhuriyet, nasıl oluyor da iki sene sonra Sovyetler ve İtalya’dan sonra dünya üzerinde tek parti rejimiyle yönetilen üçüncü ülkenin yönetim biçimi oluyor? Meclisteki tek muhalefet partisinin milletvekillerinden 24 tanesi neden–ki halen meclis üyelikleri devam ederken- tutuklanır ve altısı asılır, gerisine Read the rest

Yaşama Uğraşı / Cesare Pavese »

06[1]“… Bütün insanlarda içlerini kemiren bir hastalık, omuzlarında gündelik bir yük, süresi belli bir rahatsızlık vardır: tatminsizlikleri […] Aşkın en beyliği insanın sevdiği konusunda bilmediği şeylerle beslenir. Ama insanın bildiği şeylere dayanan bir aşkın üstünde ne olabilir? […] Kadın güçlünün ödülü müdür, yoksa zayıfa destek mi? Yaşamın ironisi: Kadın zayıfa ödül olarak verir kendini, güçlüye de destek olarak. Ve kimse kendi seçimini gerçekleştirememiştir […]  Bir tutku cinayetiyse bu, hayatımız bir zamanlar kurbanımızın hayatıyla özdeşleşmiştir […] Hayatını bir saç teline bağlamışsın, çabalamaya kalkma, yoksa onu da koparacaksın […] Ancak sert ve kararlı kimseler kendilerini sevecen duygularla kuşatma bilgi ve yeteneğine sahiptirler; ama işin acısı, bu duyguların tadını da en az onlar çıkarabilir […] Birini sevmek, bunun karşılığında sevilsen bile, sevilen kimseyi ilgilendirmeyen kişisel bir sorundur […] Kendini çocukça teslim edişinle kimsenin ilgilenmediğini anladığın zaman sona erer gençlik […] Hiç kimse, hatta erkekler bile belli bir güçlülük yaymıyorsan çevrene yüzüne bakmaz. Kadınlarda éAldırmaé falan derler ama bir başkasıyla evlenirler. Evlenmekse yeni bir hayat kurmaktır. bu da senin hiçbir zaman yapamayacağın bir şey. Demek ki gereğinden fazla sürmüş çocukluğun […] Onunla, düşlerinin insanıyla arandaki her şey bu kadar kötü gittiyse, kiminle olumlu ilişkiler kurabileceksin? […] Sen düşüncelere dayanarak yaşıyorsun, o ise gerçeklere; gerçekler ise hiçbir zaman dengesiz, hiçbir zaman yanlış değildir […] Yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. Bunun korkunç yanı, doğrunun ne olduğunu bilmememize karşın, bir yalanın yalan olduğunu hala anlayabilmemizdir […] Hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür …”

 

… E-kitap okumak için…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

“…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

Suzan Nur Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor. Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Uzaktaki sevgili: Kerkük (2) »

kerkukBugün Ortadoğu’nun boynu bükük vahası Kerkük’e yaptığımız yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Kelimelerin ruhunu kaleminde taşıyan büyük şair Yahya Kemal, “Kaybolan Şehir” şiirinde ayrı kaldığı topraklara duyduğu özlemini şöyle dile getiriyor:

“Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene”

Hatırlayan okuyucularımız bilir, bu şiirin Üsküp için hayat bulduğunu. Ancak hiçbir şiir sadece yazıldığı yer, kişi, devir ile matuf kalamamıştır bugüne kadar. Yahya Kemal özelde Üsküp için kaleme almışsa da bu dizeleri, esasında her bir vurgusunda özlem duyulan baba ocakları, kokusu bir türlü unutulamayan ata toprakları vardır. Tıpkı Kerkük gibi tıpkı Musul gibi… Yüreğimize silinmez bir nakış gibi işlenmiştir bu şehirler. Ölüm dışında hangi engelin adı ayrılık olur ki bizim onlardan uzak kalmamız? Geçen hafta Kerkük’ün kanayan yarasına, özlemine, dününden bugününe dair hüzünlü bir yolcuk Read the rest

Kürt öldüren Kürtler, Yeni Emre Uslu ve Yeni Taraf »

fft81_mf2313117Eski Emre Uslu Eski Taraf’ta çalışırken ROJ TV’nin ve PKK’nın yalanlarını ortaya çıkarmıştı. Yeni Taraf bu makaleyi sildi. Fakat çarpıcı sorular soran ve ROJ TV-PKK-BDP ekiplerinin yalanlarını ortaya çıkaran makalenin bir kopyası aşağıda duruyor. Mesele neydi ? Ağustos 2011’de PKK ve BDP Kandil’deki operasyonlarda sivillerin hatta çocukların öldüğünü iddia etti. PKK ve BDP eliyle çekilmiş kanlı, cesetli videolar ve fotolar sosyal medyayı istila etti. (Yalan ortaya çıkınca PKK’lılar bu linkteki videoyu sildiler) Mazlum-Der araştırma yapılmasını istedi. Mesele uzadı. Biz bu konuda aşağıdaki yazıları yayınlamıştık :

Yedi insanı kim neden öldürdü?

Yazan: Eski Emre Uslu (Eski Taraf) [Bu makale siteden silinmiş]

yedi-sivili-kim-oldurdu_5871_orijinal.jpgKuzey Irak’a yapılan saldırıdan sonra ROJ TV tarafından TSK bombardımanında yedi sivilin öldürüldüğü tartışması her geçen gün daha da esrarengizleşiyor. Önce PKK yedi sivilin uçaktan atılan bomba ile içinde vurulduğunu iddia ettiği yanmış ve parçalanmış bir araç ve aracın yanında yanmış cesetler gösterdi. Fakat ROJ TV‘nin gösterdiği videoda çok büyük sorunlar vardı. Örneğin ROJ TV muhabirinin bir saat önce vuruldu dediği araçtan en küçük bir duman çıkmıyordu. Gösterilen cesetlerin kanları da yeni ölmüş ceset kanına benzemiyordu. Dahası vuruldu denen aracın etrafı sapasağlamdı ve araçtan başka her şey sağlam duruyordu. Haliyle bu video kuşku yarattı.

Bu videoyu izler izlemez twitter‘den itiraz ettim. Görüntüler ile anlatılan hikâyenin örtüşmediğini, videoda birçok sorun olduğunu yazdım. Bu itirazım üzerine bir tartışma da doğal olarak başladı. Twitter‘de özellikle PKK sempatizanı kesimler tarafından saldırılara uğradım. İçinde ROJ TV muhabirlerinin de olduğu bu kesim bana demediğini bırakmadı. Daha sonra TSK uydu görüntüsü yayınladı ve uçaktan vurulan yerde en az sekiz metre çapında kraterlerin oluşması gerektiğini söyleyerek vurulduğu iddia edilen yerde böylesi bir hasarın olmadığına dikkat çekerek sivilleri vurmadıklarını açıkladı. Bu açıklamadan bir hafta sonra ROJ TV yeni bir video yayınladı. Bu kez uçaktan vurulduğu iddia edilen duvarlarda hasar oluşmuş yolun üst kısmı gösteriliyordu. ROJ TV‘nin iddiasına göre uçaklar aracı vurunca araç 30-40 metre aşağıya fırlamış bu nedenle aracın bulunduğu yerde çukurun oluşmadığını iddia etti.

Önceki gün Taraf‘ın sürmanşetinde de okuduğunuz o görüntülerde sözü edilen hasarın halen uçaktan atılan bir bomba ile olabileceğine inanmıyorum. Eğer TSK çok özel araçlar için geliştirilmiş, hafif bombalar kullanmıyorsa, -ki bilebildiğimiz kadarıyla akıllı bomba dediğimiz bu tarz hedef odaklı bombalar bizde yok- ROJ TV‘de iddia edilen çukur uçaktan atılmış bir bombadan oluşamaz.

Dahası, çukurun bir bombadan çok yol kenarına döşenmiş bir IED bombası olma olasılığı daha güçlü olasılık. Bu yazı için Kuzey Iraklı gazetecilerle irtibata geçtim. Onlardan yeni fotoğraflar elde ettim. Bu fotoğraflarda olay yeri daha net görünüyor ama fotoğraflar işleri biraz daha karıştıracak gibi. En azından ROJ TV‘de gösterilen videoda bulunan bu bölgede yer alan bazı unsurlar bu fotoğraflarda yer almıyor. Dahası fotoğraflar dikkatlice incelendiğinde o araç yığınının orada aylardır duran bir araç yığını olma olasılığını arttırıyor.

Aşağıda yer vereceğim fotoğraflara internet sitemizden kolayca erişip yakından inceleyebilirsiniz. Bu fotoğraflar bana çarşamba günü geldi. Yani olaydan bir hafta geçtikten sonra ulaşabildim. Fotoğrafların tam olarak ne zaman çekildiğini bilmiyorum. Bu soruyu kaynağıma sordum, o da fotoğrafları edindiği kaynağına sorup dönecekti ancak yazı yayına girene kadar bana ulaşmadı.

Şimdi isterseniz fotoğrafları birlikte inceleyelim:

Bu fotoğraf size bir hafta önce vurulmuş bir aracın fotoğrafı gibi görünüyor mu?
Örneğin aracın tekeri yeni kazadan çıkmış 30-40 metre sürüklenmiş bir araç tekerine mi daha çok benziyor yoksa orada güneşin altında aylardır duran bir tekere mi daha çok benziyor? Bence ikincisi. Yine tekerin toprak ile temas eden yerine dikkatlice bakın. Tekerin toprağa gömülü olduğunu, toprağın kurumuş olduğunu göreceksiniz. Yani lastik bir çamurlu alana gömülmüş ve o çamur kurumuş. Dahası duvarlardaki otlara dikkat edin. Bir hafta önce sürüklenerek bu duvara çarpıp durmuş bir aracın duvarlardaki otlara zarar vermemesi mümkün mü? Yine araçtan yere dökülen yağların kurumuş oluğu görülüyor. Beş günde bir haftada bu yağlar bu şekilde kurur mu? Bu fotoğrafa bakınca burada uzun süredir duran bir hurda araç yığını olduğu görülüyor.

İkinci fotoğrafa bakalım:

Sizce bu fotoğrafta bulunan çukur bir bombadan açılmış bir çukura mı daha çok benziyor yoksa yol kenarına döşenen ve Irak’ta sıkça kullanılan IED denen bomba düzeneğinin açtığı çukura mı çok benziyor? Daha da önemlisi sizce bu çukur yeni açılmış bir çukura benziyor mu? Özellikle duvarın dibindeki toprağa bakıldığında o toprağın uzun zamandır yukarıdan azar azar dökülen topraktan oluştuğu izlenimi ediniyorum.

(Not: Bu fotoğrafları Irak’ta görev yapmış, çatışmalara girmiş Amerikan askerlerine de sorup hava saldırısı ile mi yoksa mayın benzeri bir bomba ile mi böylesi bir hasarın oluşabileceğini sordum. Burada özetlediğim görüşler onların görüşleriyle de paralellik gösteriyor.)

Üçüncü fotoğrafa bakalım:

Bu fotoğrafta oluşan izler sizce yeni oluşmuş izlere benziyor mu? Bu duvarla ilgili daha önemli bir soru var. İzlerin biçimi ve yönüne bakıldığında izlerin aşağıdan yukarı doğru fırlayan parçaların çarpmasıyla oluşmuş olduğu görülüyor. Bu yukarıdan atılan bir bombanın patlaması sonucu fırlayan parçaların oluşturabileceği izlerden çok IED’ye basmış bir aracın patlamasıyla belli bir açıya doğru fırlayan bir aracın parçalarının oluşturacağı ize daha çok benziyor.

Şimdi dördüncü fotoğrafa bakalım:

Bu fotoğraf çok daha ilginç. Zira bu fotoğrafta var olan bazı detaylar ROJ TV‘nin yayınladığı videoda yok, ROJ TV‘de var olan bazı detaylarsa burada yok. Öncelikle bu duvardaki yıkıntının da fotoğrafın çekiminden dört-beş gün önce oluşmuş yıkıntılar olduğunu sanmıyorum. Bu yıkıntılar en azı birkaç aylık yıkıntılar gibi görünüyor. Şimdi fotoğrafta görünen bir başka ayrıntıya dikkatinizi çekeyim. Yolun dışındaki yokuşta muhtemelen o araca ait bir parça duruyor. Nedense ROJ TV çektiği görüntülerde o aracın buradan aşağıya fırladığını anlatıyor ama bu fotoğrafta görülen, o ayrıntıyı çekmiyor.

Bir de beşinci fotoğraf var:

Bu fotoğrafa ilişkin yorumum yok ama asıl yorumu ROJ TV yapmış. ROJ TV muhtemelen bu dramatik fotoğrafı daha dramatik kılmak için içinde çocuk resimlerinin bulunduğu bir kitabı, muhtemelen bir çocuk kitabını, bu giysinin üstüne koyup çekim yapmış. İşte ROJ TV‘nin o fotoğrafı.

Bu fotoğraflardan hareketle, hiçbir kimse TSK’nın sivilleri öldürüp öldürmediğini ispat da edemez inkâr da. Ancak PKK’nın TSK sivilleri öldürdü iddiasına sunduğu ‘kanıtların’ kuşkulu olduğunu açıkça gösterir.

Bu fotoğrafları yayımlarken amacım TSK savunuculuğu yapmak değil. TSK’nın beni yazılarımdan dolayı defalarca savcılığa verdiği mahkeme tutanaklarına geçmiş bir gerçek. Ben burada bu fotoğrafları yayımlayarak bir gerçeğin peşinden gidiyorum. Gerçekten yedi sivil katledildi mi? Ne zaman kim tarafından ve nasıl? Bu soru hâlâ muamma…
acilim1@gmail.com

Eski TARAF

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmekileacıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz.PKK’lıları affetmek) Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, KafkaslardaTürk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?

“… Şiddet yanlısı Kürtler adeta hızla koşan bir adamın bir cam panele çarpıp yere yığılma duygusunu tekrar tekrar yaşayacaklar. Camın öbür tarafını görecekler ve camın öbür tarafında akan hayatı gözlemleyebilecekler, belki bedenen o hayatın içinde olacaklar ama ruhen hiçbir zaman o camın öbür tarafına geçemeyecekler. Hiçbir zaman kendilerini camın öbür tarafına akan hayatın parçası hissedemeyecekler…”

Böyle diyordu bir gazeteci. Haklıydı. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Tersi ve Yüzü / Albert Camus »

tersi-ve-yuzu-albert-camus“… İnsanlar her şeyi ilerideki yaşlılık üzerine kurarlar. Düzelmezlerle kuşatılmış bu yaşlılığa kendilerini savunmasız bırakan başıboşluğu vermek isterler. Küçük bir köşke çekilmek için ırgatbaşı olmak isterler. Ama bir kez yaşlılığa gömüldüler mi anlarlar bunun yanlış olduğunu. Korunmak için başka insanlara gereksinimleri vardır […] Sanatta ya her şey bir arada gelir, ya da hiçbir şey gelmez; alevsiz ışık yoktur. Stendhal bir gün: Ama benim ruhum alevlenmedi mi acı çeken bir ateştir diye haykırmıştı […] İyi biliyorum ki yanılıyorum, benimsenilmesi, tanınması gereken sınırlar vardır. Yaratırsa böyle yaratır insan. Ama sevmenin sınırı yoktur ve ben her şeyi kucaklayabildikten sonra, iyi sarılmasam da ne çıkar? […] Öyle ya yolculuğun değerini oluşturan şey korkudur. Yolculuk, benliğimizdeki bir tür iç dekoru yıkar. Hile yapmak yani büro ve şantiye saatlerinin ardına gizlenmek olanaklı değildir artık. Bu yüzden kahramanlarımın, bürodaki saatlerim olmasaydı halim ne olurdu ya da karım öldü ama bereket versin ki tamamlanacak bir sürü evrak var yarına diye konuşacakları romanlar yazmak gelir hep içimden …”

… Bu konuda okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor. Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

Tamam, Batı vahşidir. Ama sen neden bu kadar evcilsin? »

uygar-bati“… Sömürgeci ülkeler, sömürdükleri ülkelerden çekilirken yerlerine o bölgenin insanı olan ancak halka en az bir sömürgeci kadar “kötü” bir bakışla bakan, diktatör isimler bıraktılar. Sömürülen bölgeler, birçok kez kendi içlerinde bu yerel ama yerel olana yönelik sömürge psikolojisi duyan diktatörlerle hesaplaşma içine girdi ancak bu girişimler başarılı olamadı. Bugün dahi, Fransa’ya muhabbeti bir türlü eksilmeyen Cezayir yönetimi, Batı ile yakın ilişkileri ortada olan Suud-Mısır yönetimi ve daha fazlası bunun en basit ispatıdır. Dahası bazen öyle bir noktaya gelinir ki, Mısır’da Mursi yönetimine yönelik darbede ciddi pay sahibi olan Suud, bölgede sömürgeci/sekülerist anlayışın işini görür, Sisi’yi her yönden destekler, mesela Sisi aslında Mısır’ın bir askeri görevlisi değil, bölgede İslami yönetimleri devirmeye niyetli Batılı-seküler bir anlayışın askeridir …” (Cemile Bayraktar, Yenişafak)

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

 

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.