Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Uzaktaki sevgili: Kerkük »

KERKUK

Ortadoğu’nun parçalarına ayrılmış bedeni Irak’ın kırık kalbi; alın yazısına yas, keder, özlem, ayrılık yazılan bahtsız şehir. Acılarını türkülerle anlatan; mutsuz sonlarla biten masalların diyarı, kadim kelimesinin her yönüyle kendisinde anlam bulduğu yaralı şehir. Varlık içinde yoksulluğunu koruyan, tarih ve kültür zengini, düşlerin ağır, kudretli misafiri. Yanı başımızda, göz menzilimizde, bize yakın ama bizden uzak bırakılan aşkın adı: Kerkük…  Herkesin özlem duyduğu, onunla birlikte var olmayı arzuladığı ama kimsenin de ulaşamadığı bir hayaldir Kerkük. Bir bedevinin susuzluğunu kana kana giderdiği seraptır.

Kültür ve medeniyet şehirlerinin birçok ortak özelliği vardır. Öyle ki zaman içinde bu özellikler, şehrin kadim örgüsünde yer alabilmesinin kriteri halini alır. Referans niteliğindeki bu özellikler,  zamanla sonradan Read the rest

“Müttefik” düşmanımız »

isid-kurtler-petrol-amerika-ortadogu“… ABD ile Türkiye, on dokuzuncu asır sonu Osmanlı- İngiliz ilişkisini andıran şekilde, hem müttefik hem de çıkarları çatışan bölgesel rakip durumuna gelmişlerdir. Bu, İngiliz -Osmanlı ilişkilerinin ortaya koyduğu gibi, yönetimi bilhassa bölgesel güç açısından son derece zor olan bir ilişki biçimidir. Global hedefleri olan müttefik ile bölgesel rekabeti belirli seviyede tutmak ve ittifakı korumak, Osmanlı dış siyaset yapımcılarının da gözlemledikleri gibi fazlasıyla zordur. Bu zorluk dış siyaset yaklaşımları ile bölgesel tercihlerini çok daha hızlı biçimde değiştirebilen ABD gibi bir devletle yürütülen ilişkide daha belirgin biçimde hissedilebilmektedir. Burada önemli olan müttefik ile zamana yayılan rekabetin uzun vâdede çatışma zemini hazırladığının gözardı edilmemesidir. Osmanlı- İngiliz rekabetinde taraflar uzun süren sürtüşmeleri takiben bölgenin geleceği üzerine anlaşmaya varmalarının hemen sonrasında bir ölüm- kalım mücadelesinde karşı karşıya gelmişlerdi. Bunun nedeni ise uzun süreli rekabetin karşılıklı güven ve ittifakı fazlasıyla aşındırmasıydı. Bu nedenle Soğuk Savaş sonrasında dış siyaset üretmek zorunda kalan Türkiye’nin müttefiki ile girişmek zorunda kaldığı, hassas dengeler üzerinde yürüyen bölgesel rekabeti çok iyi yönetmesi, bunun uzun vâdeli neticelerini gözönüne alması gerekmektedir. Bunu iyi yönetememek, Türkiye’nin haritası çizilmekte olan yeni Ortadoğu’nun oluşumunda oynayacağı rolü fazlasıyla sınırlar …” (Şükrü Hanioğlu / Sabah)

… Bu konuda okumak için…

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor. Ancak ne askerî ne de ekonomik olarak bu iki ülkeye üstünlük sağlayamayan insanlar Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta ABD bombaları altında can vermeye devam ediyorlar. Barışçı yollarla bir şeyler yapmaya niyetli,  “yangına gagasıyla su taşıyanlar” ise Amerikan kamuoyunu uyarma çabasında. Fakat ne yanmış yıkılmış okullar, ne de kolları bacakları kopmuş bebek fotoğrafları Amerikalıların vicdanını uyandıramadı.

Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?

Amerikan’ın bu saldırganlığı sıradan Amerikalılara da büyük zarar veriyor aslında. Sadece Irak’ın işgali için harcanan yüz milyarlarca dolar ile ülkelerini baştan yapabilir, zengin-fakir demeden herkese yüksek kaliteli sağlık ve eğitim hizmeti götürebilirlerdi. Oysa milyonlarca Amerikalı sefalet içinde yaşıyor. Kimi ekonomik kriz yüzünden kimi Katrina kasırgası gibi bir doğal felaketlerden dolayı evini, işini kaybetti. Devlet ise bu insanları yüz üstü bıraktı. Neden?

Bu 37 sayfalık kitap klişelerin ötesinde bir bakış açısı öneriyor. Buradan indirebilirsiniz.

Taoist resim sanatında mekân ve Boş’luk »

Ma_Lin_gun-batisinda-nehirParis’in müstesna semtlerinden birinde, Iéna meydanındaki Musée Guimet’deyiz. Kısa süreli bir sergi için Çin’den ve Japonya’dan getirilen manzara resimlerin sergilendiği salondayız. 13cü asır ressamı Ma Lin tarafından renkli mürekkeple ipek üzerine yapılmış bir manzaraya çevirmişiz nazarlarımızı: “Batan güneşin ışığında nehir”. Avrupalı manzara resimlerindeki figürlerin aksine büyük bir boşluk hemen dikkatimizi çekiyor. (Büyük görmek için resme tıklayın.) Çinli ressam ne bulut ne de akarsuyun dalgalarını tasvir etmeye gerek duymamış. Buna rağmen biz yani seyirciler gökte göğü, yerde suyu görüyoruz. Suyun aksine resmedilmiş olan dağlar kadar gerçek bir su var. Susarak derdini anlatan bir insan gibi ressam Ma Lin de çizmeyerek gösteriyor görülmesi gerekeni. “Gereken” diyorum çünkü ressamın maksadı seküler değil dinî. Manevî hislerle ihdas edilmiş bir eser bu. Karşısına geçip tefekküre dalmayı kolaylaştıran, insanı meditasyona hazırlayan bir sükûnet var. Oysa geçen bölümlerde anlattığımız gibi Avrupa’da Rönesans sonrasında çizilen resimler konu bakımından dinsel iken lisan-ı sûret itibariyle sekülerdi:

Taoist sanatta ise tam tersi bir durum söz konusu: Konu çoğu kez seküler olsa bile resmin kendisi dinsel! Kâinat’ın her yerinde varlığı müşahede edilen bir maneviyat resmediliyor. Hakikat ne figürlere ne de rumuzlara sıkıştırılmamış. İngilizlere uzak geldiği için “Uzak Doğu” denen bu coğrafya bendenize çok ama çok yakın. Ressamın maneviyatına aşına hissediyorum kendimi. Zira Avrupa resmi gibi bakılan değil tıpkı İslâm sanatında olduğu gibi okunan bir resim var karşımızda. Görünenlere bakarak Görünmez’i okuyoruz. Taoizm’in kurucularından Çuang-Tzû’nun (莊子) dediği gibi:

 “Eğer Tao âşikâr kılınırsa o artık Tao değildir”

Zahir’e bakarak Batın’ı akletmek… Taoist ressamların Müslümanlara daha uygun bir sanat dili kullandığı Read the rest

Taoist ve Budist Resimde Mekân Örnekleri »

Tam boy görmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz.

 

Read the rest

Pastoral Senfoni / André Gide »

andre-gide-pastoral-senfoni“… Bana uçan hayvanların sadece kuşlar olup olmadığını sordu.

-Bir de kelebekler dedim.

-Onlar da şarkı söyler mi?

-Onlar neşelerini başka yolla anlatırlar diye cevap verdim. Neşe, onların kanatlarındaki renklerde görülür …” 

[…] Aşkın içinde hiçbir zaman kötülük bulunmaz. Kalbimde iyi şeylerden başka hiçbir şey hissetmiyorum. Jacques’a acı vermek istemezdim. Kimseye acı vermek istemezdim. Kimseye mutluluktan başka bir şey vermek istemezdim […] Aşk ayıplanması gereken bir şeydi benim için ve ayıp olan her şeyin, ruhu eğip bükerek bozduğunu sanırdım. Ruhumda bir ağırlık hissetmediğim için de aşık olduğuma inanmıyordum […] Kısıtlamalar, yasaklamalar kanunlarla koyulmamalıdır, insan içinde ve kalbinde hissederek, aşkla kısıtlamalıdır kendini …”  

 

… E-kitap okumak için…

Baudolino (Umberto Eco) Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir. İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

 

Söz yıkar şiir imar eder

İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…Buradan indirebilirsiniz.

Kürtlere rağmen savaş isteyen Kürtler kimi temsil ediyor? »

cozum-sureci

“… Barış ve çözüm arasındaki mesafenin açılmasına ve her birinin muhatabının farklılaşmasına tanık olacağız. Barış süreci hızlanacak ve hükümet doğrudan Kürt toplumunu muhatap alacak. Hakların verilmesi, hukuki zeminin oluşturulması, katılımcılığın artırılması ve bir dizi ‘sembolik tamirat’ adımı atılacak. Kısacası devlet toplumla barış yapmayı hedefleyecek. Buna karşılık çözüm süreci yavaşlayacak. Müzakere, ademi merkezi yapılanma ve statü gibi konuların masaya gelmesi belirsiz bir süreye ertelenmek zorunda kalacak. Çünkü PKK’nın güvenilir bir muhatap olmadığı konusunda yeniden yaygın bir kanaat oluşmuş durumda. Bu noktada Bayık’ın “Tezkere PKK’ya savaş ilanıdır… Silahlı güçlerimizi Türkiye’ye geri gönderdik” açıklaması epeyce ‘anlamlı’. Bu silahlı güçler Kobani’de değil miydi? Yoksa Kobani düşerken onlar Kandil’de yatmakta mıydılar? Yok eğer Kobani’de iseler PKK şimdi orayı IŞİD’e teslim etmeye mi karar verdi? Neresinden bakarsanız dökülen bir beyan… Eğer Bayık Türkiye’de şiddete dönüyoruz demeye getiriyorsa, bunun tek sonucu PKK’nın ‘gerçekten de’ terörist olması, siyaseti beceremediğini Kürtlere itiraf etmesidir …” (Etyen Mahçupyan / Akşam)

… Bu konuda okumak için…

Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler (Kitap + Tartışma)

Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyordu:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Büyük travmalar, katliamlar ve yok edilme korkusu yaşayan toplumlar geçmişten ders çıkarırken affetmek ileacıları unutmak arasında fark göremiyorlar. (Bkz.PKK’lıları affetmek) Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişleIZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Bu korkunç dönüşümü Yahudilerde ve Avrupalı Ermenilerde görmek mümkün. Balkanlarda, Kafkaslarda Türk ya da Çerkes olma “suçundan” dolayı bizden önceki kuşaklar da bu şekilde eziyet gördüler. Ölenler bir kez ölürken hayatta kalanlar aşağılanma duygusuyla hergün öldü. Peki ya Kürtler?

“… Şiddet yanlısı Kürtler adeta hızla koşan bir adamın bir cam panele çarpıp yere yığılma duygusunu tekrar tekrar yaşayacaklar. Camın öbür tarafını görecekler ve camın öbür tarafında akan hayatı gözlemleyebilecekler, belki bedenen o hayatın içinde olacaklar ama ruhen hiçbir zaman o camın öbür tarafına geçemeyecekler. Hiçbir zaman kendilerini camın öbür tarafına akan hayatın parçası hissedemeyecekler…”

Böyle diyordu bir gazeteci. Haklıydı. Sadece Kürt olmak istedikçe Kürtlüğünü kaybeden bir kuşak yetişiyor. Tıpkı Türk ulusalcıları gibi geçmişten, gelecekten hatta kendi gölgesinden bile korkan bu insanlar şiddet için şiddet isteyen örgütlerin, partilerin elinde istenen her şekli almaya hazırlar. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… Buradan indirebilirsiniz.

Böyle Buyurdu Zerdüşt / Friedrich Nietzsche »

isyan-ayaklanma

“… Kalabalık dediğin bir yamalı bohçadır […] Özgürlük diye böğürmeyi seversiniz hepiniz en çok; oysa ben, çevresinde çokça böğürme ve duman bulunan büyük olaylara inanmayı unuttum. İnan bana dostum cehennem gürültüsü! En büyük olaylar, en şamatalı saatlerimiz değil, en sessiz saatlerimizdir […] Kötüler ne denli zarar verirlerse versinler, iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır! İyilerin aptallığında dipsiz bir kurnazlık vardır. […] Ey kardeşlerim, dünyada çok pislik olmasında çok bilgelik vardır! […]  İyiler yalancı kıyılar, yalancı güvenlikler öğrettiler size. Yığından olan beleş yaşamak ister. Tat veremediğin yerde tat almak istememelisin […] Hiç bir merdivenin olmasa bile, kendi başının üstüne tırmanmayı bilmelisin; başka türlü nasıl tırmanırsın yukarılara? Çok şey öğrenmek için, kendinden uzağa bakmayı öğrenmek zorunludur […] Gerçek, kendini sevmeyi öğrenmek, bugünlük, yarınlık bir buyruk değildir. Tersine, bütün sanatların en incesi, en kurnazı, en yükseği, en sabırlısıdır.”

 

… Kafasız insanların başkaldırması üzerine okumak için…

Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?

Hükümeti_devirmek_kapak4 Türk bankası çalışanlarını sömürmek, tüketiciyi kandırmak ve haksız rekabetten dolayı çok ağır cezalar yediler. Hemen ardından Türkiye tarihin en büyük anti-kapitalist ayaklanmasını yaşadık. Göstericiler “Sosyalist Türkiye” ve “yaşasın devrim” sloganları atarak orak-çekiçli pankartlar, Deniz Gezmiş posterleri taşıdılar. Tuhaf olan ise bazı bankaların ve holdinglerin bu ayaklanmaya destek olmasıydı. Anti-kapitalist göstericiler 20 gün boyunca İstanbul’un en lüks otellerinden birinde bedava kaldılar. Tuhaflıklar bununla da bitmedi. CNN, BBC, Reuters ve daha bir çok medya kuruluşu bir kaç sene önce, üstelik yabancı ülkelerde çekilmiş yaralı ve ölülerin  fotoğraflarını “Türkiye” diyerek servis etti. Tayyip Erdoğan’a destek için toplanan AKP’lilerin fotoğrafı CNN tarafından kazayla(?) “Ayaklanmış Protestocular” olarak yayınlandı.

Dünyada da tuhaf şeyler oldu:

  • Türkiye ile neredeyse aynı anda Brezilya’da bir halk(?) ayaklanması başladı.
  • Georges Soros’a ait ekonomi gazeteleri Çin ekonomisi hakkında aşırı kötümser haberler yaydılar.

“Kazalar” bu kadar çoğalınca insanlar ister istemez bazı şeyleri sorguluyor:

  • Türk bankaları neden sermaye düşmanı, anti-kapitalist bir ayaklanmaya destek oldu?
  • Acaba 2008 krizinden sonra kan kaybeden ABD ve Avrupa kaçan sermayeyi geri  çekmeye mi çalışıyor?
  • Brezilya, Çin ve Türkiye Avrupa ve ABD’deki yatırımları çekmenin cezasını mı ödüyor?

Elinizdeki kitap bu sorulara ve darbe iddialarına cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

kapak_kitap_capulcularÇapulcular” ne istiyor?

Genel seçimler yaklaşırken başladı Taksim Gezi Parkı olayları. İnsanlar öldü, yaralananlar, tutuklananlar oldu. Taksim’deki sanat galerileri bile yağmalandı. Maddî zarar büyük: Yakılan otobüsler, özel araçlar, iş yerleri. Ancak hâlâ isyancıların ne istediğini bilmiyoruz. Taksim Dayanışma Grubu’ndan çelişkili açıklamalar geliyor. Polisi ya da göstericileri suçlamadan önce şunu bilmek gerekiyor: “Çapulcular” ne istiyor? Daha fazla demokrasi? Sosyalizm? Devrim? Darbe? Elinizdeki e-kitap bu sorulara cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

 

Sisifos Efsanesi / Albert Camus »

albert-camus-sisifos-efsanesi“… Düşünme alışkanlığını edinmeden yaşamaya alışırız. Bizi ölüme her gün biraz daha yaklaştıran bu koşuda, bedenin bu önlenmez önceliği sürüp gider … Büyük duygular evrenlerini kendileriyle birlikte dolaştırırlar, görkemli ya da düşkün. İçinde kendi iklimlerine kavuştukları ve yalnız kendilerine özgü bir dünyayı tutkularıyla aydınlatırlar […] İstemek çelişkilere yol açmaktır. Aldırmazlığın, yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlenmiş her şey […] Uyumsuzluk, anlaşıldığı andan sonra bir tutkudur, tutkuların en can alıcısıdır. Ama tutkularımızla yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız, yüreğimizi bir yandan coştururken, bir yandan da yakacak olan derin yasalarını benimseyecek miyiz, benimsemeyecek miyiz, işte tüm sorun bu […] Dostoyevski diyor ki ‘Ölümsüzlüğe inanç, insanoğluna gerekliyse, insanlığın doğal koşulu bu olduğu içindir. Bu böyle olduğuna göre, insan ruhunun ölümsüzlüğü hiç kuşkusuz gerçektir.’ …”

… Bu konuda okumak için…

Derin İnsan

“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra “bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek” çabasında görüyoruz.

Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor! Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Ama kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor. Modern dünyanın para kazanma makinesi homo-economicus’a, “maymunlaşmış insana” alternatif bir insan tarifi yapmak için yazıldı bu kitap. Bu “derin insan” kendi etik zemini ve alternatif siyasî projeleriyle 21ci yüzyıla damgasını vurabilecek mi?

Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Aulagnier, Cyrulnik, Politis, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.

İlahi Komedya / Dante Alighieri »

dante-ilahi-komedi

“… O kadın emrindeki Lucia’yı çağırdı ve dedi ki:

 “Bekliyorum şimdi, senin içten bağlılığını,

 sana diyorum ve sana buyuruyorum.”

Lucia, acımasızların düşmanı olan,

 kalktı geldi benim olduğum yere,

 oturuyorken ben yaşlı Raşel’le.

dedi: ‘Beatrice, Tanrı’nın gerçek övüncü,

 kaçmayasın seni en çok sevenden,

 senin için yaban sürüden ayrılan birinden?

Duymuyor musun dualarını ağlamasında?

 Görmedin mi ölümle nasıl dövüşüyor,

 denizin yenemediği ırmağın başında?’

Dünya üzerinde hiç kimse amacına ulaşmazdı,

 ya da lanetlerden kaçmazdı bu kadar hızlı,

 benim yaptığım kadar, bu sözler biter bitmez,

bıraktım kutsal yerimi, aşağıya geldim

 inandırdı beni senin soylu sözlerin,

 seni de onurlandırdı ve ben onları işittim.

Sonra ben bunları aklımdan geçirirken

 o parlak gözleri doldu gözyaşlarıyla,

 çünkü hemen gelmek istemiştim ben.

İşte tam istediği gibi sana yetiştim:

 önündeki vahşi hayvandan seni kurtarmaya,

 güzel dağı aşıp, ulaşmaktan alıkoyan o saraya.

Peki ne oluyor? Neden, neden vazgeçiyorsun?

 Neden yüreğini böyle korku sarıyor?

 Neden yürekli ve açık olmuyorsun …” 

 … Ölüm üzerine okumak için…

Ölümden Bahseden Kitap

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.

Özgürlük / Hürriyet / Serbestlik / Liberty / Freedom / الحرية »

Ne değildir?

Hürriyet,  serbestlik değildir. hayvan serbesttir (liberty) ama insan özgürdür (freedom) Serbestlik hayvanda ve insanda ortak olan nefsin vasfıdır. Kurt topal kuzuyu yakalarken, kurnaz taksici de enayi turisti kazıklarken serbesttir:

“Ah keşke her şey o kadar basit olsaydı. Bütün kötülükleri içi kararmış birileri yapsaydı ve bütün mesele onları bulup yok etmekten ibaret olsaydı. Ne var ki İyi ile Kötü arasındaki çizgi her insanın kalbinden geçiyor. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmek ister? […] Özgürlük canının her istediğin yapmak değildir. Özgürlük başkalarının mutluluğu için kendi arzularına sınır koymaktır (Aleksandr Soljenitsin)

Serbestliği ayırd etmek için Amerikanca “possibility / ability / permission“ gibi kelimeler kullanılabilirdi. Ancak modern dünyada paranın zihinlere hakim olması yüzünden bir nicelik tahakkümü yaşıyoruz. İnsanlar parayla şirketlerden satın aldıkları veya devletin onlara verdiği serbestliği özgürlük sanıyorlar: Cep telefonu, kredi kartı, oy hakkı, güvenlik hizmeti… Oysa yine Amerikanca lügatlarda çok net belirtildiği gibi:

ozgurluk-hurriyet-freedom-liberty-1“… Freedom is a state of being capable of making decisions without external control. Liberty, on the other hand, is  freedom which has been granted to a people by an external control …”

Nedir?

Hürriyet bedeni ve nefsanî arzuları, hatta Ölüm’ü aşar. Bir insan “doğru” olan bir iş için karşılık beklemeksizin malını, vaktini harcayabilir. Hatta hayat kurtarmak için kendi hayatını feda edebilir. Dünyevî çıkarlara aykırı olduğu için Read the rest