RSS Feed for This Post

Adına yola çıktığımız halkın başına bela olduk!

İbrahim Becer

Her yıl on binlerce yerli, yabancı turistin ziyaret ettiği, antik Yunan eserlerinin sergilendiği Efes Müzesinin tam karşısındaki Ahmet Ferahlı Parkı’nın bahçesinde çayımı içerken, bir yandan da Brezilya’nın yetiştirdiği efsanevi sağ açık Garinça’nın ilginç yaşam öyküsünü okuyorum.

La Liga ‘ya gönderdiğimiz temsilcilerimizden Arda Turan’ın ve Mehmet Topal’ın karşılaşmasında Arda Turan’ın takımının yenildiğini yazıyordu internet siteleri. Demek ki millet olarak genetik hanemize altın harflerle yazıp, hiç durmadan kıraat ettiğimiz övgüde ve yergide aşırıya kaçma, hastalığımızın gün gelip durdurulacağı La Liga gibi duvarlar olmasa, bu “çok iyiyiz be abi!” hastalığı yakamızı bırakmayacak. Neyse ki her alanda dünya standartlarıyla karşılaşıyoruz da boyumuzun ölçüsünü alma şansına erişebiliyoruz. Yine de tüm standartlarla karşılaşsa da, hepsinden yeteneği sayesinde sıyrılmayı bilenler de yok değil futbol dünyasında; Garinça’dan bahsediyorum.

Tüm zamanların en iyi top süren futbolcusu olarak gösterilen Garinça’nın aslında bir sürü defosu var. Garinça bildiğiniz topal. Sol bacağı içeri, sağ bacağı da dışarı doğru çarpık olmasının yanı sıra sağ bacağı da sol bacağına göre altı santim kısa. Tek defosu bu olsa neyse de Garinça üstüne üstlük şaşı da aynı zamanda. ‘Rekabet’, ‘hırs’ gibi kelimelerin çokça terennüm edildiği Futbol Dünyasına da çok uzak Garinça; bu kelimeleri lügatine hiç almadığı gibi yaşadıkları ve yaşattıklarıyla da birebir örneklendirmekte. 1962 Dünya Kupasında Brezilya’nın İngiltere’yi yendiği maçta iki gol birden atar ama sevinmez. Çünkü maçın ikinci ayağı olduğunu zannetmektedir. Yani Brezilya’nın turu geçtiğinden bile haberi yoktur. Döneme şahitlik eden futbolcu arkadaşlarının anlattığına bakılırsa, Garinça gerek kulüp düzeyinde gerekse Milli Takım düzeyinde oynayacağı rakibini çoğu kez bilmezmiş. Topu ayağına aldığında tek bildiği, karşı kaleye kadar topu götürmek olduğu için hiçbir sisteme dahil edilemediği de bir başka defosudur Garinça’nın. Döneminin bir başka yıldızı Pele’yle bu yüzden aralarının hep açık olduğu söylenir. Maç öncesi taktik toplantılarına bu yüzden alınmayan Garinça, idmanlara da gelmeye gerek görmez ama üstün yetenekleri sayesinde gerçek bir seyir zevki sunarmış seyircilere.

                Okuma yazması olmadığı için futbol hayatı boyunca hiçbir kontratını okuyamadığı gibi zar zor imzasını atabilmiş bu kontratlara Garinça. Ne para pul, ne fiziksel engeller, ne yaşadığı serkeş hayat Garinça’nın bugün hala hatırlanmasına engel değilse bunun tek açıklaması olsa gerek: Yetenek!

                Kürt Meselesinin halli yolunda BDP’nin ‘olmazsa olmaz’ babında burnumuza dayadığı Abdullah Öcalan’dan bir Garinça çıkarabilir miyiz diye düşünüyorum ama olmuyor. Zamanında kendisiyle mesai arkadaşlığı yapmış olan Şemdin Sakık’ın “APO” adlı kitabını okuduğunuzda da bir Lider için defo sayılabilecek her türlü özelliğin kendinde toplandığını görüyorsunuz. 2 Ocak 2004′de önsözünü yazdığı bu kitapta Sakık aslında giriş bölümünde sonucu şu cümleyle anlatıyor: “…adına yola çıktığımız halkın başına bela olduk!”

                Garinça pratiğinin aksine Sakık kitabında, Liderlik vasıflarının şekillenmesinde yetenekten ziyade çevreye önem verir. Demostenes, büyük bir tüccarın oğludur, Descartes bir kent soylusunun, Gogol bir aristokratın şeklinde liste uzayıp gidiyor. “Urfa merkezli büyük bir uygarlığa tarihin tanıklık etmediği” iddiasında bulunan Sakık, “yetenek” konusunda kapıyı açmadan kapasa dahi biz kitaptaki yolumuza devam edelim.

                İspata muhtaç bir iddiada bulunuyor Sakık kitabının ilerleyen sayfalarında. Bir iktidar hırsıyla yanıp tutuşan Öcalan’ın ilk çaldığı kapının Ülkü Ocakları, Sonrasında Siyasal İslam’ın kalesi MTTB ve en son olarak da Türk Solu olduğunu söylüyor. Üçünde de tutunamamasının en önemli sebebinin entelektüel seviyesinin yetersizliğine bağlandığı bu iddiaya bir de not düşüyor Sakık: “eğer bir tanesinden yüz bulsaydı Kürtçülük gibi bir meselesi olmayacaktı”. Kenya’da 1999 yılında ele geçirildiğinde “Benim de annem Türk’tür. Devletimize olursa bir hizmetimiz yapmaya hazırım…” şeklinde kurduğu cümle Sakık’ın iddia ettiği “omurgasızlık” tabirini destekler mahiyette olsa da biz yolumuza devam edelim.

                Kitabın ilerleyen sayfalarında kurulan bir cümle var müellifi tarafından: “Şeytanı olmayan tanrı ne işe yarar ki”? Sakık bu cümleyi Öcalan’ın örgüt içinde başlattığı amansız tasfiye sürecini anlatmak için kuruyor. Kendisine rakip olarak gördüğü kim varsa bir şekilde tasfiye ettiğini etraflıca anlattıktan sonra PKK Hareketi içindeki sembol bir ismin nasıl ortadan kaldırıldığını da isim vererek anlatıyor. Adına akademi bile kurulan kod adıyla Agit, bilinen adıyla Mahsum Korkmaz’dır bu isim.  28 Mart 1986 tarihinde Şemdin Sakık’ın da içinde bulunduğu grup atılan bir pusuya düşüyor. Pusu başarısızdır, bir kişi hafif yaralanır ama ortalık aydınlanınca anlaşılır ki turpun büyüğü heybede saklıdır. Örgütçülüğüyle, savaş tecrübesiyle, dağ pratiğiyle militanların gözünde genç yaşında bir kahraman olan Mahsum Korkmaz, ekip içinden bir kişinin (Feyzi Aslan) silahından çıkan kurşunla alnından vurulmuştur. Mahsum Korkmaz o sırada PKK’nın iki numaralı adamıdır. Sakık işin peşini bırakmaz ve bir araştırma komisyonu kurulmasını ister ama Öcalan buna karşı çıkar. Sakık’ın şehadetine göre birkaç yıl zarfında bu ekipten kendisi ve zanlı haricinde kimse sağ kalmazken Feyzi Aslan’da apar topar Rusya’ya gönderilir ve bir daha da haber alınamaz.

                “Bir komploda ilk kesilenler en gevşek uçlardır” sözünün sınanması bir anlamda…

                Dedik ya, ispata muhtaç iddialarla devam etse de kitap ilginç. Hoş, kitabın basım tarihiyle Soner Yalçın’ın “Efendi” isimli kitabının basım tarihi birbirine çok yakın olması hasebiyle bir parça komplo teorisinin kimseye zararı olmaz. En azından Sakık çok daha cesur; Soner Yalçın gibi tümleci, yüklemi soy kütüğüne kadar anlatıp özneyi göstermeden tası tarağı toplayıp kaçmıyor. “Sujet+verbe+complemant” şeklinde özetlenebilecek Fransız ekolüne daha yakın Sakık.

                Sefih hayat düşkünlüğü, bir gerilla savaşına önderlik ettiği halde ‘sıfır’ dağ tecrübesi, aykırı seslere olan tahammülsüzlüğü, zora düştüğü anda çark etmesi, sorumluluk almaktan kaçınması, komploya karşı olan aşırı düşkünlüğü, obez derecesinde oburluğu, tek adam olma hayali, Şahin Baliç’ten tutun da Dr. Baran’a kadar uzanan bir silsilede bir kalemde tasfiye ettiği arkadaşlarının hüzünlü sonları şeklinde uzayıp giden bir defolu listeye sahip Abdullah Öcalan.

 Şaşılığı ve topallığına rağmen bugün hala konuşulan Garinça’dan en büyük farkıysa alanındaki yeteneksizliği olsa gerek. Buna rağmen en büyük şansı da kendinden kat be kat daha yeteneksizlere komuta etmesinden geçiyor. Kendisi acımasız ama komuta ettiği insanlar bir düğün salonunu basmak marifetiyle, korumayı taahhüt ettikleri halkını canlı kalkan yapıp asker öldürmeyi düşünebiliyorlar. Hem de bunu bir halı sahada kocasını öldürdükleri masum bir kadına da kurşun sıkmalarının hemen akabinde yapabiliyorlar. Evveliyatlarında Öğrenci yurtlarına Molotof atmak, atılan molotofla gencecik bir kızı diri diri yakmak olan bu caniler sürüsünün ciddi bir Devlet tarafından muhatap alınma şansı sıfırdır.

Bu saatten sonra o coğrafyada bir adam aranıyor; bu katiller sürüsünün yaptıklarını yüzlerine vuracak kadar gözleri gören bir adam. Şaşı olsa dahi, masum bir kadına kurşun sıkan bir insana ‘katil’ diyebilmek için Garinça kadar gözleri görecek bir adam!

Bir adam aranıyor; topal da olsa, ağır aksak yürüse de kendisine korka korka uzatılan, mahcup, acılı eli tutmak için tüm engellemelere rağmen, düşe kalka koşacak yetenekli bir adam!

“Örgütün siyasi kanadı var, neden oraya müracaat edilmiyor?” diyen dostlara da selam olsun. Biz kimseye vekil olamazsın demedik ki…

Share on Facebook

1 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 5 Yorum

  2. Yazan:mrtnrn Tarih: Eyl 14, 2011 | Reply

    tek kelimeyle harika…

  3. Yazan:mrtnrn Tarih: Eyl 14, 2011 | Reply

    bence bu yazının tek eleştirisi “Öcalan olmasa bu konjonktürde yerini zaten başkası alırdı…” önermesi olur ki bu da başka bir yazı ile anlatılabilir…

  4. Yazan:ali duman Tarih: Eyl 14, 2011 | Reply

    “…adına yola çıktığımız halkın başına bela olduk!”

    bundan daha güzel ve net bir tespit olmaz…….

    milletvekillerine bakıyorsunuz, sanki bir “taşeron-ucubeler” sürüsü….

    çileli olduğu kadar da mert olan kürt halkı bu vekillere mi layık!!! kimler tarafından atanıyor bu ucubeler sürüsü….

    ucuz kiralık ev aramaktan dönen uzman çavuşları arkadan vurmak mı? gerila olmak!!!
    şimdi bu kalleşler sürüsüne gerilla mı diyeceğiz!!!

    kürt halkının acılarını sömürmekten, başka bir bildikleri var mı?

    inin artık kürt kardeşlerimizin sırtından, gün geçtikçe krediniz azalmakta, ergenekoncu yüzünüz deşifre olmakta, zira size devletin vuramadığı tokadı, aziz kürt halkı vuracak, bundan hiç kimsenin şüpheniz olmasın.

  5. Yazan:hayat Tarih: Eyl 19, 2011 | Reply

    “…adına yola çıktığımız halkın başına bela olduk!”
    Sadece tek bir kelime anlatabiliyor binlerce karmaşayı ve görülmek istenmeyeni.Umalım da bu hakikatin farkına varanların sayısı daha da artsın.

  6. Yazan:bsm Tarih: Eyl 19, 2011 | Reply

    Doğru bir tespit. Adına yola çıktıkları halkın başına bela olmuş ve bela olmaya devam edenler var. PKK, Kürt halkına musallat olmuş en büyük beladır. İkinci sırayı ise PKK’nın sivil görünümlü uzantıları olan BDP alıyor. Kürt halkını temsil iddasında olan bu iki yapı bölgede ideolojik hakimiyetlerini sürdürdükçe “kılavuzu karga olanın burnu b.ktan çıkmaz” misali, Kürt halkı asla özgür olamayacak, asla asli sorunlarını çözmeye imkan bulamayacak. Dolayısıyla geç kalınmış bir özeleştiridir bu. Çoğalmasını umalım.

    Ancak bu özeleştirinin,Şemdin Sakık’lar gibi PKK içinde bile her türlü belalı işin başını çekmiş, attığı her adımla provokasyon yaratmış, her barış girişimini baltalamış ve örgüt içi muhalefeti kanla bastırarak yüzlerce insanı öldürmüş psikolojik sorunlu tiplerin ağzından olmaması kaydıyla. Açıkçası gittiği yol doğru değilse bile bu tür özeleştirilerin örgüt içinde henüz aktif görev alan insanlar tarafından yapılması çok daha anlamlı olacaktır. Şemdin Sakık gibilerinin söylediği söz doğru olsa dahi bugün barış sürecine katkı sunmaz. Bu bağlamda kaybedecek bir şeyi kalmamaış, itirafçı konumuna düşmüş Sakık’ın bu sözlerinin bir kıymeti harbiyesi yoktur. Her türlü herzeyi ye ondan sonra utanmadan “iyi polis” rolü oyna! Sevsinler senin samimiyetini! 1993 yılında yine barış havasının olgunlaştığı dönemde 33 askerin ölüm emrini veren zat bugün günah çıkaran bay Sakık’tı. Gözü dönmüş caniliği uğruna gencecik 33 insanı katletti. Ancak asıl amacı sadece sadistçe 33 insanı katletmek değil barışı baltalamaktı. Bu emelinde de başarılı oldu. O gün bu gündür hiçbir barış girişimi asla inandırıcı olmadı. Sorumlusu Sakık’tır bunun. Hangi amaç bir insana bu insanlık suçunu işletebilir, bay sakıkın buna dair de bir açıklaması vardır belki.

    Bu bakımdan her zaman şer tarafında olmuş katillerin sözleri bana samimi gelmiyor. Muhtemelen diğer itirafçı muadilleri gibi örgüt içi hasaplaşmaların kendini bugün savurduğu durum üzerinden kuyruk acısıyla incilerini döküyor. Abdulkadir Aygan da benzer itiraflarda bulunmuştu. Düşünün adam örgüt içinde üst kadrolara kadar yükseliyor. Sonra her ne olduysa pişmanlık yasası denen aftan yararlanıyor. Ardından askerliğini yapıp JİTEM adına çalışıyor. Neyse hikayesi uzun. JİTEM’de tetikçilikle görevli Aygan, Neşe Düzel’e verdiği röportajda sayısız infaza katıldığını bizzat itiraf ediyor. İroniye bakın ki bu azılı katil devlet aleyhinde propaganda yapabilsin diye yine PKK tarafından yurt dışına çıkarılıyor. Şimdi sormak lazım, bir örgütten diğerine geçmeye hazır, saf değiştirmede hiçbir ahlaki kaygı duymayan Aygan ve Sakık gibiler devletten yana itiraflarda bulunsa ne olur PKK’nın işine yarabilecek ifşaatlarda bulunsa ne olur? Güzgara göre yön belirleyen bu tiplerin ipiyle kuyuya inilebilir mi? Bugün bir şey söylerler, yarın başka şey. Meşrep bu meşrep olduktan sonra!

  1. 1 Trackback(s)

  2. Eki 8, 2011: Son 30 günde en çok Paylaşılan Yazılar : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin