Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Son 90 günde en çok paylaşılanlar »

  1. Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler
  2. Hocam, kadın fitne midir?
  3. MAZLUM-DER, Taraf Gazetesi ve binlerce aktivist salak yerine konabilir mi?
  4. Kırık parçalar (Marilyn Monroe)
  5. Sırrı Süreyya Önder’e düşen görev
  6. PKK’nın sonu ETA gibi olmayacak malesef (… çünkü Kürtler PKK’ya tamamen sırt çevirse bile PKK ayakta kalabilir)
  7. Cihad’a hapis, anasına gözyaşı…
  8. Tayyip Erdoğan’ın Mısır konuşması
  9. Binbaşı Ersever’in itirafları (Soner Yalçın)
  10. Yıldıray Oğur Mavi Marmara şehitlerini neden sattı?

Kötülük’ten Güzellik çıkar mı? – C.Baudelaire’in şiirleri, O.Dix’in gravürleri »

“Meşhur ozanlar şiir diyarının çiçekli bölgelerini çoktan bölüşmüşlerdi. Kötülük’ten Güzellik’i çıkarmak ise zordu. Gene de hoş geldi bana bu durum.”

 Böyle demiş Baudelaire. Demiş ve zor bir soruyu miras olarak bırakmış ünlü kitabı “Kötülük Çiçekleri” ile. Elle tutulur, gözle görülür  bir Kötülük gerçekten var mıdır? Yani İyilik’in zıddı olarak, bir anti-madde gibi Kötülük’ün varlığından söz edebilir miyiz?… Bu o kadar net değil. (Bkz. Kötülük’ün zıddı İyilik değildir bahsi, Derin Zaman kitabı )

Mesele zaten kitabın isminden itibaren başlıyor: Kötülük Çiçekleri. Zira orjinal metindeki  “Les Fleurs du Mal soyut bir kötülük değil şeytan, iblis vb anlamlara geliyor Fransızcada. (örn. malin) Başka dillere çevirenler de böyle düşünmüş olmalı, ingilizce başlık Flowers of Evil. Zaten şairin kendisi de söylüyor:

“Her insanda sürekli iki arzu vardır; biri Tanrı’ya doğru, öteki şeytana doğru. Tanrı’ya sığınış, bir yükselme isteğidir; şeytanın yahut hayvanlığınki ise bir iniş mutluluğudur.”

İyi ama iniş ve çıkışı neden aynı aynı kefeye koydu şair? “İniş Mutluluğu” yerine düşme acısı ya da utancından bahsedebilirdi. Neden iyilik ve kötülüğe bu eşit mesafeli duruş? Tensel hazlar, dünyevî zevkler, maddî tatmin ile mutluluk arasında ayrım yap(a)mayan bir pozitivizm kokusu yayılıyor bu satırlardan. (Bkz. Pozitivizm Kitabı) Bir yandan içinde yaşadığı asrın acıları ve gebe olduğu şiddete üzülüyor Baudelaire. Hem topluma acıyor hem de kendisine. Babasını 6 yaşında kaybetmenin ızdırabı, çok sevdiği annesinin bir başka erkekle evlenmesinden duyduğu öfke dinmiş değil. Izdırap zaman ve mekân tanımıyor. Hatıralar yaşlanmıyor. Ama Baudelaire bu acıları ve pişmanlıklara bir mânâ veremiyor. Fıtraten açlığını hissettiği iyilik, sadakat ve şefkât arzusu nereden geliyor? Annesine kızma hakkı var mı? Hakları çiğnenen işçilere neden acıyor? Neden bu adalet özlemi?

Elbette Mutluluk ve tatmin birbiriyle karıştırılMAması gereken çok farklı iki kavram. (Bkz. “İnsan maymunlaşabilir mi?” adlı bölüm, Derin insan kitabı) Ama Baudelaire bu iki çekim gücünü birleştirmiş adeta; “iniş utancını” değil de, “iniş mutluluğunu” tercih etmiş. Aradığı sorulara cevap bul(a)mamaktan yorgun düşen şair nihilizmin soğuk ve karanlık çölünü son durak sanıp iniyor aklın treninden:

Ey ölüm, koca kaptan, artık gitme zamanı!
Ey ölüm! haydi, bizi boğdu bu memleket!..

….

Bu girdap, Cennet veya Cehennem, dalalım
Yeniyi bulmak için bilinmeyenin  dibine!..

Sanırım… “Kötülük Çiçekleri” şairin kendi acılarını dile getirdiği bir şiir kitabı değil. Varoluş’u, Hayat’ı ve Ölüm’ü sorgulayan her insanın geçtiği dikenli yollarda Read the rest

Türk askerini yönetmek bu kadar zor mu? »

“Dünyanın en büyük ordusunun bulunduğu Çin’de 12 bin askere 1 general düşerken ABD ordusunda 5 bin askeri 1 general yönetiyor. Türk ordusunda yaklaşık 2 bin askere 1 general düşüyor.” TAMAMI

 

… Askerlik ve TSK konusunda okumak için…

Zorunlu Askerlik Gerekli mi?

Zorunlu Askerlik bir çok insanımız için bir görev ama aynı zamanda bir çile. Ülkemizi savunmanın daha akıllıca bir yolu yok mu? Bu konuyu yaklaşık bir yıl boyunca tartıştık. Üç makale işaret fişeği görevi yaptı. Yüzlerce okurumuz değişik önerilerde bulundu. Kimileri “aman dokunmayın, böyle çok iyi” derken askerliğini yapmış olan arkadaşlar tecrübelerini paylaştı. Evet, belki de ilk defa bu konu gerçekten muhatabı olanlara yani Türkiye’nin vatandaşlarına soruluyor. Zorunlu askerlik gerekli mi? Bir yıllık kolektif çalışmanın ürünü olan bu 276 sayfalık kitap konuyla ilgili herkes için birinci elden bir bilgi kaynağı. Buradan indirebilirsiniz

 

  

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Ada Sahillerinde Bekliyorum »

Ah, ada sahillerinde bekliyorum
Her zaman yollarını gözlüyorum Read the rest

Avrupa Muz Cumhuriyeti’nde darbe mevsimi… »

İtalya’da bir darbe oldu… Piyasa Darbesi… Askerî darbelerden sonra siyaset sözlüğüne  eklenecek yeni bir terim bu, ağzımızı alıştıralım: “Piyasa darbesi”. Sermayenin asimetrik birikimi ulus-devlet kanalıyla adalete bile hükmedecek noktaya vardı. İş adamlarına, bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980’lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye gibi.

Evet… Silvio Berlusconi hükümeti bir darbe ile devrildi. Bu devrilme İtalyan halkının arzusuyla, demokratik yolla olmadı. Bütün yolsuzluklara rağmen İtalyan savcıları ve hakimleri de Silvio Berlusconi’yi yerinden oynatamadı. Piyasalar yaptı bu darbeyi. Hem de bir kaç günde. İrlanda, Portekiz, Yunanistan derken dış borç baskısıyla EGEMENLİĞİNİ KAYBEDEN ülkelerin sayısı artıyor. Devletler ulusal egemenliklerini para piyasalarına transfer ediyorlar. Avrupalı aydınların öncelikli endişesi ekonomi gazetelerinin manşetlerinde: Piyasa’nın silindiri hangi demokrasiyi ezecek bundan sonra? Madrid? Paris?

Türkiye’de darbe “işi” silahlı kuvvetlerin tekelindedir. Kendi ülkesini defalarca işgal etmiştir bizim(?) Türk ordusu. (Bkz. Kendi ülkesini işgal eden ordu) Başbakan astığı bile görülmüştür. Sivil otoriteye baş kaldıran ordular böyledir. Mafyalaşır. Devletin memurlarını, araç ve binalarını kullanır… Düşmana değil, halka karşı!

Avrupa askeri darbe devrini kapatalı çok oluyor. Ancak görünen o ki darbe tehdidi sadece silahlı kuvvetlerden gelmiyor. Askerlikle ilgisi olmayan meslek erbabı da çete kurabiliyor. Bu çeteler güçlendikçe demokrasinin ve adaletin üzerinde bir güç olarak çıkıyorlar karşımıza.

Ne batıda ne de Türkiye’de aydınlar bu piyasa darbesini öngöremediler. Neden böyle oldu? Sanırım “normal” ekonomi ile “anormal” ekonomi arasındaki fark gözden kaçtı. Yani para, iş adamı, fabrika, banka, borsa… Bütün bunları “sömürü / düşman / kötü / kaka / günah” ilân etmiş bir grup çeyrek aydın var. Yobaz İslâmcılar var aralarında, çok sayıda yobaz solcu da var. Düşün(e)miyorlar. SADECE karşı duruyorlar, senelerdir alternatif bulamadılar ama “Kapitalizm istemezüük” diyorlar. Bir de yobaz liberaller var. Bunlar da tam tersi, ruhanî liderleri Hayek’in buyurduğu gibi ekonomik aktörleri siyasetin ve Hukuk’un üstünde Read the rest

Dersim’de gaz kullanıldı! »

Dersim katliamıyla ilgili ilk defa CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun o dönem Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil ile yaptığı bir röportajda gündeme gelen ‘gaz kullanıldı’ iddiasını İngiliz belgeleri de doğruluyor.

İngiliz Arşivleri’nde bulunan ve ilk kez Radikal’in yayımladığı bu belgede ordunun ‘savaş uçağı ve gaz ‘kullandığı öne sürülüyor. 17 Ocak 1947 tarihini taşıyan ve İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na yollanan Dersim ile ilgili üç sayfalık raporda şunlar yazılı: “Uçakların kullanıldığı, inanıyorum ki gaz da kullanıldı, insafsız operasyonlardan sonra silah taşıyabilecek nüfusun çoğunluğu Anadolu’nun diğer ücralarına nakledildi…”

Ankara Büyükelçiliği’nin Basın Ataşesi W.E.D. Allen’in yazdığı rapordaki iddiaların bir kısmı o dönemde bölgede görev yapan Jandarma Komutanı Albay Nazmi Sevgen’e dayandırılıyor. Sevgen’in emekli olduktan sonra CHP’nin İstanbul’daki güvenlik sorumlusu olduğu belirtilen raporda ayrıca Sevgen için ‘Büyükelçilik Bilgi Bürosu’nun yakın arkadaşı’ ifadesi de dikkat çekici. Sevgen’in bölge ile ilgili topografik bilgiler içeren bir tezinden de bahsedilen raporda, 1947’de sıkıyönetimin kaldırılmasıyla birlikte 2 bin Kürt ailenin otlatma ve ormancılık yapmaları için bölgeye geri çağrıldığı belirtiliyor.

Çağlayangil de söylemişti

Dersim’de gaz kullanıldığına dair iddiaların bir diğer önemli dayanağı da Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmadan çok önce, özel bir çalışma dolayısıyla dönemin Malatya Emniyet Müdürü Çağlayangil ile yaptığı röportajdır. Bu röportajın kamuoyuna yansıyan kısmında Çağlayangil şöyle diyor: “…Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler, mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da girer, siz de girebilirsiniz.”

Read the rest

Son 30 günde en çok paylaşılanlar »

  1. Kırık parçalar (Marilyn Monroe)
  2. PKK’nın sonu ETA gibi olmayacak malesef (… çünkü Kürtler PKK’ya tamamen sırt çevirse bile PKK ayakta kalabilir)
  3. KCK Davası, Profesörler ve Eşşekler
  4. Kürtlerin PKK Sorunsalı ve Van Depremi
  5. Jerusalem*de Eskimeyen Bir Çığlık: Baba, Beni Neden Terk Ettin?
  6. Van’a bakmak, Van’ı görmek…
  7. PKK Kendini Yerken…
  8. Fotoğraf Sergisi, Sabiha Çimen: “Sene Sonu Müsamereleri”
  9. Adın Şaire Çıkar
  10. Dünyaya dair tespitler ve Kuran’a dayalı çözümler…

Dersim Katliamını Atatürk Yaptı! »

“Dersim Katliamı’yla ilgili çok sayıda araştırması ve makalesi bulunan Prof. Dr. Baskın Oran, olayların içyüzünü Taraf’a anlattı: Oran, şunları söyledi: “Dersim’de isyan falan yoktu. Bunu diyenler tarihle pek fazla ilgilenmeyenlerdir. Devlet o yıllarda tam olarak hâkimdir duruma. Devletin asıl amacı hâkim olmak değil fethetmektir. Örneğin, o dönem demiryolu yatırımının yüzde 60’ı Ankara’nın doğusuna yapılmıştır. Neden peki?”  

Prof. Dr. Baskın Oran, CHP’de krize yol açan Dersim Katliamı’yla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Dersim Katliamı’nın yakın tarihin en karanlık sayfalarından biri olduğunu belirten Prof. Oran, “Dersim’de isyan yoktu. Devlet tarafından sistemli ve planlı bir katliam uygulandı. Harekâtı Atatürk planlamıştır” dedi.

Dersim Katliamı’yla ilgili çok sayıda araştırması ve makalesi bulunan Prof. Dr. Baskın Oran, olayların içyüzünü Taraf’a anlattı: Oran, şunları söyledi: “Dersim’de isyan falan yoktu. Bunu diyenler tarihle pek fazla ilgilenmeyenlerdir. Devlet o yıllarda tam olarak hâkimdir duruma. Devletin asıl amacı hâkim olmak değil fethetmektir. Örneğin, o dönem demiryolu yatırımının yüzde 60’ı Ankara’nın doğusuna yapılmıştır. Neden peki? Çünkü Dersim’in etrafı çevrilmiş, içerisi büyük ölçüde boşaltılmıştır. Ardından 1937’deki Sadabad Paktı’yla işin uluslararası boyutu da tamamlanmıştır. Sonra da harekât başlamıştır ve harekâtı Atatürk planlamıştır.

CHP’de 1930’ların zihniyeti

Dersim olayı çok farklı bir gelişmedir tarihimizde. Türkiye Cumhuriyeti’nin başka ulusa, ırka tahammülü yoktur. O dönemde Dersim hakkında dört aşamalı bir plan yapıldı. Sonra iç hukuk düzenlendi. Ve başına da asker bir vali getirdiler. Daha sonra harekâtı başlattılar.”

Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Dersim Katliamı’yla ilgili açıklamalarından sonra CHP’de yaşanan gelişmeleri de değerlendiren Oran, “CHP kendi geçmişiyle yüzleşemez. CHP hâlâ 1930’ların mantığında ve o döneme ait bir partidir. CHP o görüşlerinde direnmeye devam edecektir. Kimse buna şaşmamalı” diye konuştu. Geçmişe yönelik yapılanları sahiplenmesinin CHP’yi batma noktasına götürdüğünü vurgulayan Oran, “Ama CHP bu anlayışında direndikçe batmaya devam edecektir. CHP’de bir ara Onur Öymen vakası yaşandı. Şimdi de 12 vekil vakası yaşanmaya başladı. 2011 yılında CHP hâlâ 1930’ların anlayışına sahiptir” dedi.

CHP’nin,“O döneme ait arşivleri açın” açıklamasının çok tutarlı olmadığını savunan Oran, sözlerine şöyle devam etti: “O döneme ait birçok belge ayıklanarak bir kısmı İş Bankası Yayınları tarafından iki cilt halinde yayımlandı. Mesele arşivlerin açılıp açılmaması değil. Ortada yaşanan tarihî bir gerçek var. Siyasilerin özellikle de CHP’lilerin ‘arşivleri açın’ açıklamaları siyasî, günü kurtarma olayından başka bir şey değildir. 1930’ların ezberini bugün hâlâ tekrar eden anlayışlar CHP’den kopmadıkça değil ana muhalefet olmak muhalefet bile yapamazlar.”

.
 
.
…Kemalcilik ve Atatürkizm üzerine e-kitap…

 

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasaktı. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyordu. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyordu. Rumların ruhban okulları özgür değildi. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyordu. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyordu. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, daha yeni geri verildi. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.  

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir…Buradan indirebilirsiniz. 

“Aslında piç olmak iyi bir şey Hocam! Bir kere hiç akraban olmuyor, bu çok iyi bir şey…” »

Mecliste Sırrı Sakık ve Şamil Tayyar bir konuda ağız dalaşı yaparlarken Sırrı Sakık’tan veciz bir cümle geliyor: “Kürtler olmasa gazetelerinizde yazacak bir şey bulamazdınız”.

Çok değil, 24 saat geçmeden dünya durdukça başımızda kalası CHP ve onun ahtapot gibi kollarından biri olan Ulusalcı koldan, “Dersim” konusunda bir çıkış oluyor ve yazacak yeni bir şey çıkıyor. Aslında her ikisinin de sorunu aynı ama görmek ve duymak istemiyorlar. Buna sebep de adına “aidiyet” denilen bulaşıcı, cahil hastalığı.

Yılmaz Erdoğan’ın “Deli Emin” karakterine can verdiği o filmi hatırlarsınız: “Vizontele Tuuba”. Filmde akılda kalan çok sayıda replik olmasına rağmen bir tanesi vardı ki çok ilgimi çekmişti. Deli Emin kendisinden bahsederken Read the rest

Kadife şairler »

Lale Müldür

ölüyor kadife şairler…

pazarların tozunda ve kulenin sisinde gömülü

 

gün geceye akıyor…gece güne…

ölüm yaşama akıyor yaşam bilince… Read the rest