Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Beyin Göçü / Brain Drain / Fuite des cerveaux / هجرة الأدمغة »

Ne değildir?

Zeki ve eğitilmiş insanların para için daha zengin ülkelere gitmesi değil.

Nedir?

Zeki ve eğitilmiş insanların doğdukları ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmaları.

Neden?

Kafası iyi çalışan bir insan mesleğini icra etmek ister. Yüksek maaştan önce araştırma laboratuarı, zeki ve çalışkan iş arkadaşları, araştırma bütçesi, kendini yetiştirmeye müsait bir ortam vb ister. “Salla başını, al maaşını” tarzı bir işin bu tür insanlara vereceği eziyeti normal insanların anlaması imkânsızdır. Bilimsel heyecanla yaşayan bu insanların çok yüksek bir maaşla bile olsa tekdüze bir memuriyeti kabul etmeleri mümkün değildir. “Ülkeme hizmet edeceğim” diye Türkiye’ye gelen idealist bilim adamlarımızın çoğu kez birkaç ay içinde çıldırıp yurtdışına geri dönmesinin sebebi budur.

Türkiye’nin önü neden tıkalı?

Kolay para kazanılan ülkelerde rekabet olmaz. Dolayısıyla teknoloji, kalite ve markalaşma ilerlemez. Daha açık şekilde ifade edersek: Sadakati liyakate tercih etmek zorunda kalan Türkiye’de ekonomi irrasyonel bir zeminde oturuyor. Bu sebeple sermayenin risksiz rant kazanması çok kolay. Bu şartlarda markalaşma veya bilim ve teknolojinin ilerlemesi çok zor. Sermayenin kolay para kazanabildiği ülkelerde bilim ve teknoloji ilerlemez çünkü sermayedar AR-GE riskine girmez; tanıdık, sübvansiyon, teşvik avına çıkar.

Fakir ülkeler bilim ve teknolojide geri kalmaya mahkûm mudur?

Hayır. Teknolojik ilerleme için para, para içinse teknoloji gerekli olduğu söylenir. Bu yanlıştır. Bilim adamı yetiştirmedeki yetersizliğin sebepleri şunlardır:  Read the rest

Yurt dışında okumaya veya çalışmaya gerçekten hazır mısınız? »

  • Yurt dışında okumak yahut çalışmak, zannettiğiniz kadar kolay ve zevkli olmayabilir. Gerçekten hazır mısınız?
  • Türkiye’den gitmek istiyorsunuz. Yeni fırsatlar arıyorsunuz yahut Türkiye’de sevmediğiniz bir şeyden uzaklaşmak istiyorsunuz. Mesele yok. Ama ya kaçtığınız şey dışarıda değil içerideyse? Unutmayın: Ne kadar uzağa giderseniz gidin, nefisinizi birlikte götüreceksiniz.
  • Yeni bir ülkeye gitmek, kimsenin sizi tanımadığı bir şehirde yeni bir hayat kurmak… Sıfırdan başlamak? Bir ağaca çakılan çiviler sökülse bile delikleri kalır. Yani sıfırdan başlamak imkânsız. İyisiyle, kötüsüyle eski hayatınızı da götüreceksiniz oraya. Çünkü hatıralar yaşlanmaz.
  • Geçmişte bıraktığınız hatıralar size güç verecek ya da aşağıya çekecek ama yurt dışında da sizinle birlikte olacak.
  • Biraz da yurt dışında yaşamanın iyi taraflarını konuşalım… Özellikle Avrupa ülkelerine, ABD, Kanada vb zengin ülkelere duyulan hayranlık sebebiyle, 5-6 senelik bir yurt dışı tecrübesi Türkiye’deki kariyeriniz için ciddi bir katkı olabilir.
  • Ancak bir ülkede 4 yıldan fazla kalırsanız Türkiye’ye dönmeniz çok zor olur. Zira Türkiye çok hızlı değişen bir ülke. 4 yılı geçerseniz uyum sorunu yaşarsınız. Yabancı bir kız/erkekle evlenirseniz yahut orada yüksek maaşla bir iş bulursanız yine aynı şey.
  • Eğer G20 ülkelerinden birine giderseniz sadece o ülkenin kültürünü tanımakla kalmazsınız. Sizin gibi okumaya/çalışmaya gelen farklı inanç, ırk ve lisanı olan halkları da keşfedersiniz. Farklı kültürleri tanımak insanın ufkunu açar. Kitaplardan öğrenilmeyen çok şey öğrenirsiniz.
  • Yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak çoğumuzu heyecanlandırır. 10-15 gün süren turistik gezileri bunun için severiz. Ancak ekmeğinizi yeni bir ülkede kazanmak farklıdır. Baştaki heyecan çabuk biter, yerini düş kırıklığına, abartılı şikayetlere bırakır. Neden böyle olur? Ya çaresi?

Read the rest

Recep Tayyip Erdoğan ve Ak Parti üzerine… Dobra dobra… »

  • Öncelikle dikkat çekmek istediğimiz bir husus var: Erdoğan’a hayran olan ve nefret eden zümreler, hisleri yüzünden sağlıklı şekilde siyasete katılamıyorlar. Bunun yerine Erdoğan’ın hangi ideallere hizmet ettiğine ve ferdî menfaatleri nasıl etkilediğine bakmak gerek.
  • Elbette İslâm birliği fikrini sevmeyen olabilir ama bunun karşısına ne koyduğunu da söylemeli: Tecrid edilmiş, yalnız bir Türkiye? PKK’ya destek olan ABD’nin eyaleti olmak? Keza, nükleer enerji karşıtlarının unuttuğu şey rüzgâr ve güneşin asla nükleerin yerine geçemeyeceği gerçeğidir.
  • Özetle altyapı, mali disiplin, sağlık ve eğitimin altyapısında büyük ilerleme kaydetmiş bir Türkiye var. Ama “altyapı” diye ayırdık. Zira eğitimde bir çok şey yerinde saydı. Üniversiteler terörist yetiştiriyor. Milli eğitim ise İngiliz menfaatlerine uygun kullanışlı aptallar…
  • Bir başka deyişle, yeni okul binalarının yapılması, çocuklara kitap ve bilgisayar dağıtılması çok güzel. Ancak bunlar eğitim değil eğitime olanak veren “altyapı”. İçerik olarak, müfredat olarak eğitimde ilerleme kaydedildi mi? Buna müspet cevap vermek zor.
  • Üniversite ahlâkı Ak Parti’den önce de yerlerde sürünüyordu. 1960’lardaki (ç)alıntı modası devam ediyor. Bu konuda ilerleme olmadı. http://www.derindusunce.org/2015/11/19/universite-ahlaki-aforizmalari/
  • Diğer yandan çocukları sağmal inek yerine koyan, çoğu bilim yuvası değil meslek kursu gibi çalışan özel üniversiteler var. Bu tabloya PKK’nın çöreklendiği üniversiteler de eklenirse durum berbat. http://www.derindusunce.org/2016/01/17/38944/
  • Amacımız Erdoğan’ı yüceltmek/savunmak/yerden yere vurmak değil. Profesyonel amigolar bu işleri zaten çok iyi yapıyor. Ancak dürüst olalım, aksayan şeyleri sayarken AK Parti’nin kapatma davasından 15 Temmuz’a kadar çok acayip şeyler yaşadığını da hatırlayalım.  Read the rest

Sivastopol / Lev Nikolayeviç Tolstoy »

Diriliş, Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi klasikleşmiş romanların klasikleşmiş yazarı Tolstoy’un ilk eserlerinden biri de kendisinin bizzat subay olarak katıldığı Kırım Savaşı (1853-1856) ‘nı anlatan Sivastopol adlı eserdir. Bu eserin klasikler arasındaki yerini almasında şüphesiz Tolstoy’un Kırım Savaşı’na bizzat Subay olarak katılmasının payı büyüktür. Zira savaşı korku, acı, endişe, menfaatperestliğin yanında ümit, heyecan, hamaset, vatanseverlik gibi duygularla olanca canlılığıyla anlatmasından o anları yaşadığını anlayabiliyorsunuz. Tabi en iyi anlaşılan duygu ölümün bir nefes kadar yakın yaşamın ise bir nefes kadar uzak olduğudur.

                “…Ama mermi size dokunmadan geçip gittiğinde, yeniden canlanacaksınız, hatta bir an için anlatılmaz bir keyfe kapılarak, bu çok tehlikeli ölüm kalım oyununda tuhaf bir çekicilik bile bulacaksınız ve güllelerin, top mermilerinin daha da, daha da yakınımıza düşmesini dileyeceksiniz.”

Kitabı okurken Sinop kıyılarından birazca büyük bir sandalla Kırım’a Sivastopol kıyılarına doğru yol aldığınızı fark edeceksiniz. Sonra Sivastopol kıyılarındaki savunma hatları ile Sivastopol açıklarındaki hücum hatlarını göreceksiniz. Ardından kıyıdan içeri girip askerleri, gemicileri, top güllelerini, bataryaları, subay irtibat bürolarını, yıkık dökük evlerin az ilerisinde hastaneye çevrilmiş içinde acı, kan ve ölümün çok daha çok hissedildiği bir evi ve daha da içerilerde Tolstoy’un ifadesiyle; “Kısacası nereye baksanız, bir ordugahın tatsız izleri!..” ni göreceksiniz. Read the rest

Müslüman Zamanı Çözüm ve Çözümleme »

Şiiriyet eşyanın her köşesine buram buram sinmiştir. Eşya an be an zikreder. Bu zikri duyduğu ölçüde insanda şiirleşir. Kainata muhatap olmaya başlar. Yalnız aynı dili konuşanlar anlaşabilir. Yani İnsanın şiirleşmesi, bütün Kainatla ezelden tanışık olan Özünün uyanmasına, bir diğer deyişle İrfana bağlı.

İnsanın Müdebbiri, kalbidir. Felsefenin kadim tartışma konularından biri, İnsanın doğruyu (Hakikati) bilmesinin doğruyu yapmasına vesile olup olmayacağı meselesi. Her ne kadar buradaki asıl problem, Bilmekle Yapmak arasına aşılmaz duvarlar çekilmesinden; birbirinden ayrı şeylermiş gibi muamele görmelerinden neş’et etse de, bir şekilde bu meselenin bir karşılığı var. Şöyle ki bir meselenin Çözümlenmesi her ne kadar ancak Öz üzerinden yolculuk yaparak, yani aslında o meseleyi zerre ölçeğinde Çözerek gerçekleşse de; bunun (çözümlemenin) küre ölçeğinde pek bir karşılığı olmaz. Çözüm tohum halinde elimizdedir artık yalnızca. Ama tohumun çiçek açması, meyveye durması için Semadan inen suya, Rüzgarın aşısına, Güneşin ısısna ve ışığına ihtiyaç vardır.

Çözümleme olmadan çözüm gerçekleşemez. Ama bu, çözümlemenin çözmek manasına geldiğine de işaret etmez. Çözümlemek ”Fikre” denk gelir. Çözüm ”Şiire”. Fikirle insan, nerede olduğunu ve nereye varacağını billurlaştırır zihninde ve gönlünde. Yol haritasını çizer. Şiirle ise yola çıkar.

Biz Müslümanlar, ”Müslüman Zamanı”nı kaybettik. ”Zaman” kavramı en çok kokuya benziyor sanki. Her Mekanın bir kokusu var. Koku, İnsanın o mekana girdiği anda, en dolaysız olarak hissettiği ve asla bigane kalamadığı bir şey. Koku(”Zaman”), Hakikatin her gönle girebileceği bir şekle tercüme edilmiş hali; her nefeste hissedilebilecek bir hale bürünmesidir. Bir Mekan tamam olduğunda sanki gizli bir tütsü yanar her bir yanda. Mekanın harcını karan ruh dünyasının ifadecisi olur adeta o koku. Bir dünya kurulduğunda, Gökkubbesinin inşası tamamlandığında da, (ilk ezanın okunduğu anda belki kim bilir) adeta küre ölçeğinde ledünni bir buhur, yanık yanık, misk kokularını yaymaya başlar. Canlı Cansız bütün Kainat da o kokuyla silkinir, o kokuya göre nizam alır. Renkli ışık tutulan eşyanın renginin değişmesi gibi, bu koku nüfüz ettiği her yeri değiştirir. ve tabii İnsanı da.

Adeta bir Nur havuzudur o kokunun havzası. Orada bulunan insanlar da havuzun içine düşmüş gibidir. Bir şey ne kadar pis olsa, yine ummanın içinde temizlenir gider ve eninde sonunda o da ummana karışıverir. Read the rest

Tarihî propaganda ve ideolojik çarpıtmalardan nasıl korunalım? »

  • Tarih kitapları, gerçekleri değil kazananların efsanelerini yazar. O halde gerçeği nasıl öğrenelim? Hangi tarih kitaplarını nasıl okuyalım?
  • Tarih hakkında yalan söylemek kolaydır. Çünkü tarihi olaylar, fizik ve kimya gibi deney/ölçme ile ispatlanabilecek cinsten değil. Aynı ordular, aynı yerde 10 kere karşılaşsalar, her bir savaşın sonucu farklı olur.
  • Üstelik tarih, siyasî amaçlara alet edilir. Ulusal bir kimlik inşaası için kullanılır. Düşmanı karalamak veya yeni bir savaşı meşrulaştırmak için tarihteki ızdırapları sömürmek kolaydır.
  • Tarihçileri yalan söylemeye iten maddî menfaatler çoktur. Bunun yanında ideolojik tercihler, politik baskılar hatta ölüm tehditleri de olabilir. Bir de demokratik baskı var: Çoğu tarihçi, bir tezi savunurken yalnız kalmaktan da korkar.
  • İtibarlı ve mesleğinin hakkını vermek isteyen tarihçiler, çok sayıda kaynak araştırır. Özgün, birinci kaynaklara ulaşmaya çalışır. Bu zordur. Her sene yeni kitap çıkaran popülistlere göre değildir.
  • Tarihçileri yalan söylemeye ve hata yapmaya iten bu kadar etken varken doğru söyleyen bir tarih kitabı bulunabilir mi? “Tarihi gerçek” diye bir şey yok mudur?

Aslında birkaç yol var. Nedir? Read the rest

Protestan Tavrı »

Türkiye’de ve İslam Dünyasında kol gezen ”protestan tavrı”, ”protestan-reformist hareket” lerden daha tehlikeli ve fark edilmesi daha zor olan bir mesele. ”Protestan tavrı”, matbaayla doğrudan ilişkili bir şeydir. Matbaa ve tercümeler (İncil tercümeleri) ile birlikte, yavaş yavaş her insan (yani her hristiyan); Luther’in tabiriyle artık bir papaz oluyordu. Böylece ilk defa, sıradan bir insan, kendinde hüküm verme yetkisi buluyordu. Öyle ya, mottosu ”Artık ben de İncil’i anlayabileceğim.” cümlesi idi protestanlığın. Matbaa bunları kışkırtan ve mümkün kılan bir zemin sunuyordu. Aslında, Lutherin bu çıkışını kanatlandıran, artık yavaş yavaş sokaklarda kol gezmeye başlayan ”hümanist-bireyci” rüzgarlardı. Lakin bir sürü rezilliğe imza atmış olan kiliseye karşı kıyam ettiğini düşünerek, Luther ve protestanlar bu ”devrimi” ilk başta kendi içlerinde meşrulaştırıyorlardı. Gelgelelim Matbaa herkesin cebine sığmıyordu. Lakin telefon, herkesin cebine sığıyor.

”Protestan tavrının” varlığını anlayabilmek, bize -lafın gelişi- mezheblerin hurafe olduğunu söyleyen ”vatandaşımızın” da, mezheblerin hurafe olmadığını söyleyen ”vatandaşımızın” da Luther ile aynı safta durduğunu görmemizi imkan verecek zannediyorum. Tıpkı mezhebleri ”savunan” televizyon kanalıyla mezheblere savaş açan televizyon kanalının el ele tutuştuğunu görmemizi sağlayacağı gibi.

”Protestan-reformist” hareketleri ”protestan” kılan, sadece söyledikleri şey değil, asıl söyleme şekilleridir. Binaenaleyh, ehil olmayanın nerde olursa olsun, ve ehil olanın da televizyona-internete çıkıp da konuşması -ki eğer böyle oluyorsa o kişi ehil midir ?-, onları, karşısında durdukları saflara sokmaya yeter.

Burada, önereceklerimizi yaptıracak bir kudretten mahrum olmamız ve kudretin emanetçisi olan zevatın bize kulak asmayacaklarından dolayı bir şey önermek boş bir konuşma olacak gibi. Ama yapılması gereken şey belli. En başta ehil olmayanın ağzının açılmamak üzere kapanması. Bununla beraber ehliyet sahiblerini ilgilendiren; neşriyat, bilgi vs.’ye ulaşmalarını engellemek. Daha da mühimi, yaptıklarını samimi niyetlerle yapan bu kimselere yaptıklarının ne kadar büyük bir yanlış olduğu anlatılmalı. Bu demek değildir ki insanlar ilimden mahrum kalsın. Ama sıradan ”vatandaş’ın okuyacağı kitap da bellidir ve İlim yoluna (yani ehliyet yoluna) girmek isteyen kimsenin önü de kapalı değildir. Read the rest

1984 / George Orwell »

“… Okyanusya’da, düşünmek bile suçtur, ama “düşünce suçu” işlemeye bile olanak bırakmayacak bir yöntem daha vardır. Okyanusya’nın resmî dili olan Yenisöylem, yönetimin ideolojik gereksinimlerini karşılama amacıyla oluşturulmuştur. Yenisöylem’in amacı, yalnızca egemen ideoloji İngsos’un (İngiliz Sosyalizmi) sadık izleyicilerinin dünya görüşü ve düşünsel alışkanlıklarına uygun düşecek bir anlatım ortamı sağlamak değil, aynı zamanda bütün öteki düşünce biçimlerini olanaksız kılmaktır. İnsanlar sözcüklerle düşündüklerine gere, Yenisöylem tümden benimsendiği ve Eskisöylem tümden unutulduğunda, her türlü “sapkın düşünce” olanaksız kılınmış olacaktır. Yenisöylem’in sözdağarcığı, bir Parti üyesinin dile getirmek isteyebileceği her anlamı tümüyle doğru ve çoğu zaman da çok ustaca karşılayacak, buna karşılık tüm öteki anlamları ve onlara dolaylı yöntemlerle ulaşma olasılığını oradan kaldıracak biçimde oluşturulmuş; bu da, bir ölçüde yeni sözcükler icat ederek, ama daha çok, istenmeyen sözcükleri ayıklayarak ya da bu tür sözcükleri sapkın anlamlarından ve her türlü ikincil anlamlarından elden geldiğince arındırarak gerçekleştirilmiştir …”

[…] 

“… Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz, asıl fazlalık fiiller ve sıfatlarda, ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Yalnızca eşanlamlılar değil, karşıt anlamlılar da söz konusu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin, ‘iyi’ sözcüğü. ‘İyi’ sözcüğü varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gerek duyalım ki? ‘İyideğil’ dersin, olur biter; hatta daha da iyi olur, çünkü ‘iyideğil’ ‘iyi’nin tam karşıtı, ‘kötü’ ise tam karşıtı değil. Ya da ‘iyi’nin yerine daha güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘mükemmel’ ve ‘fevkalade’ gibi belirsiz ve yararsız sözcük kullanmanın ne anlamı var? ‘Artıiyi’ aynı anlamı karşılıyor; ya da, daha da güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘çifteartıiyi’ diyebilirsin. Kuşkusuz, bu sözcükleri daha şimdiden kullanıyoruz; ama Yenisöylem son biçimini aldığında bunlardan başka hiçbir sözcük kullanılmayacak. Sonunda, iyilik ve kötülük kavramları yalnızca altı sözcükle karşılanıyor olacak; aslına bakarsan, tek bir sözcükle. Bilmem, işin güzelliğini görebiliyor musun, Winston?” Bir an durdu ve sonradan aklına gelmişçesine ekledi: “Tabii ki Big Brother’ın fikriydi bütün bunlar …”

 

Derin Lügat güncellendi. Sürüm 8.0 yayında.

  • Yeni sürümlere dair not: Eski sürümleri indirip okumuş olanların işini kolaylaştırmak için kelimelerin sırasını değiştirmiyoruz. Yani her yeni sürümde okumaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
  • 8ci sürüme eklenen yeni terimler: Fetih, Estetizasyon, Rönesans, Amerika’nın keşfi, Çelişki, Mecazî aşk, Big Data, Nobel Barış Ödülü, Allah korkusu, İnsan Kaynakları, Gaflet, Batı, Objektif Bilgi.

İnsanlık neredeyse 4 asırdır “ilerleme” adını verdiği müthiş bir gerileme içinde. Tarihteki en kanlı savaşlar, sömürüler, soykırımlar, toplama kampları, atom bombaları, kimyasal ve biyolojik silahlar hep Batı’nın “ilerlemesiyle” yayıldı dünyaya. En korkunç barbarlıkları yapanlar hep “uygar” ülkeler.  Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen bu insanlar nereden çıktı? Yoksa kelimelerimizi mi kaybettik?

Aydınlanma ile büyük bir karanlığa gömüldü Avrupa. Vatikan’ın yobazlığından kaçarken pozitivist dogmaların bataklığında kayboldu. “Yeniden doğuş” (Rönesans) hareketi sanatın ölüm fermanı oldu: Zira optik, matematik, anatomi kuralları dayatıldı sanat dünyasına. Sanat bilimselleşti, objektif ve totaliter bir kisveye büründü. (Bkz. Rönesans’ın Kara Kitabı)

Kimse parçalamadı dünyayı “Birleşmiş” Milletler kadar. Güvenliğimiz için en büyük tehdit her barış projesine veto koyan BM “Güvenlik” Konseyi değil mi? Daimi üyesi olan 5 ülke dünyadaki silahların neredeyse tamamını üretip satıyor. “Evrensel” insan hakları bildirisi değil güneş sisteminde, sadece ABD’deki zencilerin haklarını bile korumaktan aciz. Bu kavram karmaşası içinde Aşk kelimesi cinsel münasebetle eş anlamlı oldu: ing. To make love, fr. Faire l’amour… Önce Batı, sonra bütün insanlık akıl (reason) ile zekânın (intelligence) da aynı şey olduğunu sanmışlar. Oysa akıl iyi-kötü veya güzel-çirkin gibi ayrımı yaparken zekâ problem çözer; bir faydayı elde etmek ya da bir tehditten kurtulmak için kullanılır. Bir saniyede 100.000 insanı ve sayısız ağacı, böceği, kediyi, köpeği oldürecek olan atom bombasını yapmak zekâ ister ama onu Hiroşima üzerine atmamak için akıl gerekir.

İster Batı’yı suçlayalım, ister kendimizi, kelimelerle ilgili bir sorunumuz var: İşaret etmeleri gereken mânâların tam tersini gösterdikleri müddetçe sağlıklı düşünmeye engel oluyorlar. Çözüm ürettiğimizi sandığımız yerlerde yeni sorunlara sebep oluyoruz. Dünyayı düzeltmeye başlamak için en uygun yer lisanımız değil mi? Kayıp kelimelerin izini sürmek için yazdığımız Derin Lügat’ı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Kitap tanıtan kitap 7kitap-tanitan-kitap-7 - kucuk Ücretsiz kitap indirin82 kitap indirin

Kitap tanıtan kitapların 7cisine damgasını vuran düşünür Susan Sontag oldu. 1977’de yayınladığı “Fotoğraf Üzerine” isimli cesur kitaptan bahseden 4 makale ile başlıyoruz. Mehmet Özbey’in kaleminden eskimeyen bir kitabı ziyaret edeceğiz sonra: Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez) Değerli yazarlarımızdan Mehmet Salih Demir ve Mustafacan Özdemir tek bir kitaba ve tek bir yazara odaklı kitap sohbetlerinden farklı makaleler hazırladılar. Bunlar kavram ve/veya olaylara odaklı, birden fazla kitaptan ve müelliften istifade eden çalışmalar: Terör, vicdan, modernleşme, bilim felsefesi (Kuhn, Heidegger, Derrida, Gadamer, Dilthey, Mach, Baudrillard, Toulmin) … Suzan Nur Başarslan’ın yazdığı Türk romanının tarihçesi ve Seksenli Yıllarda Türk Romanı Ve Post Modern Eğilimlerde bu kategoriye dahil edilebilir. Bunların  yanısıra yazar kadar hatta bazen daha fazla ünlenmiş kitaplara adanmış makaleleri de yine bu sayıda bulacaksınız: Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay), Hayy Bin Yakzan (İbn-i Tufeyl), Körleşme (Elias Canetti), Taşrada Düğün Hazırlıkları (Franz Kafka). Kitap tanıtan Kitap 7’nin daha önceki sayılardan bir diğer farkı da Georg Simmel’e adanmış iki makale içermesi. Karl Marx ve Max Weber arasındaki kayıp halka olarak nitelenen Simmel’in “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) isimli özgün çalışmasından bahsettiğimiz makaleler kitabın sonunda. Buradan indirebilirsiniz.Önceki kitap sohbetleri:

Sanatın İcadı / Larry Shiner »

‘’Zamâna’’; eşyayı  aşındırarak bıkmaksızın akmakta olan, an be an ‘’Küllü men aleyha Fân’’ diye bas bas bağıran, kıyametin sefiri olan ‘’Zamâna’’ yemin olsun ki, İnsan Hüsranda’’.

 

Varlıktan Yokluğa, Yokluktan ”Varlığa”

İnsana Varlık lutfetildi. Bu yüzden varolmaya mecbur. Yerinde duramamasının sebebi, her türlü hareketinin Muharriği, Müdebbiri burada yani Cenab-ı Hakkın, İnsana Ruhundan üflemesinde gizli…

İnsan, varolmaya mecburdur. Çünkü Varlık’ın bağrından kopmuştur. Varolan fena bulamayacağına göre, insanın varolma temayülünün de fena bulmaması şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan biz insanların ölümden korkuyor olması. Varız. Yok olamayacaksak ölümle ne oluyor? Ve biz niçin o şeyden ciddi bir şekilde korkuyoruz? Sathi bir şekilde bakıldığında ölüm, insanın aslında var olmadığını, bigâne kalınamayacak bir şekilde gözümüze sokuyor. Ama biraz dikkatli bakarsak, aslında O’nun, Varolduğumuzu anlattığını görebiliriz. Demek istiyorum ki yok olmaktan korkan, Aslında varolan, Varlık’tan (külliyetli bir)  pay alandır. Ruh her şeyi kabul edebilir ama yokluğu asla.

-Zihnimiz sislendi puslandı belki ama, bunların hepsi; o siste Envâr-ı Hakikati müşahede edebilmek için.-

Her insana Varlıktan pay düştüyse, -bazılarının değil-  hiçbirinin ölümle bir sıkıntısı olmaması gerekiyordu. İşte meselenin düğümlendiği nokta. Bu düğümü çözmek için İnsanın ’’Alaktan’’, yani varlığını ancak başka bir şeye bağlanarak -Kulluk yaparak- sürdürebilecek bir Özle yaratıldığını unutmamamız icab ediyor. İnsanın varlığı Aslî değil izafî.

Yani insan varolmaya mecburdur ve bağlanarak varolur. İnsan neye bağlanırsa, varlığını da ona bağlı kılmış, ona bel bağlamış olur. Eğer varlığını fena bulan bir şeye bağladıysa, bağlandığı şey fena bulduğunda yoklukla burun buruna gelmesi kaçınılmazdır. Read the rest

Mart ayında en çok okunan kitaplar »

Geride kalan mart ayında e-kütüphanemizden 15.283 e-kitap indirildi. İlk 3 kitap 1000’den fazla okunmuş. Kürtlerin ve Türkiye’nin tarihi, petro-dolar sistemi, jeopolitik ve küresel finansal sistem ile ilgili kitapların ilk 20’ye girmiş olması dikkat çekici. Ancak ilk sırada 44 farklı yazar ve kitapla tanışma imkânı veren “Kitap Tanıtan Kitap 1” var. Hemen her ay ilk 10’a giren “Roman Nedir? Nasıl Yazılır?” bu ay da 2cü sırada. Keza İslâm sanatı, mimarî, Rönesans ve medeniyet ile ilgili kitaplar da ilk 20’ye girmişler. Zaman kavramını sorgulayan “Zaman Nedir? – Derin Zaman” ve İnsan’ın zengi iç dünyasını örten Ben’lik perdesini bir parça aralamaya çalışan “Derin İnsan” da mart ayının en çok okunan kitapları arasında:

  1. Kitap Tanıtan Kitap 1 (1406)
  2. Kürtlerin Tarihi Üzerine (1251)
  3. Roman nedir? Nasıl Yazılır? (1221)
  4. Kemalist Eğitimin Zararları
  5. Petrol kandan ağırdır
  6. Savaş Meydanda Değil Masada Kazanılır
  7. Derin Lügat 7.0
  8. Derin İnsan
  9. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
  10. Zaman Nedir? (Derin Zaman)
  11. İslâm’da Mimar ve Şehir
  12. Kitap Tanıtan Kitap 2
  13. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  14. Rönesans’ın Kara Kitabı
  15. Banka Ordudan Tehlikelidir!
  16. Senin tanrın çok mu yüksekte?
  17. Derin Savaş
  18. Fikir Kırıntıları – 1
  19. Derin Medeniyet
  20. Tarih şaşırmaktır

 

… Yeni yazar ve kitaplarla tanışmak için …

Kitap tanıtan kitap 7kitap-tanitan-kitap-7 - kucuk Ücretsiz kitap indirin82 kitap indirin

Kitap tanıtan kitapların 7cisine damgasını vuran düşünür Susan Sontag oldu. 1977’de yayınladığı “Fotoğraf Üzerine” isimli cesur kitaptan bahseden 4 makale ile başlıyoruz. Mehmet Özbey’in kaleminden eskimeyen bir kitabı ziyaret edeceğiz sonra: Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez) Değerli yazarlarımızdan Mehmet Salih Demir ve Mustafacan Özdemir tek bir kitaba ve tek bir yazara odaklı kitap sohbetlerinden farklı makaleler hazırladılar. Bunlar kavram ve/veya olaylara odaklı, birden fazla kitaptan ve müelliften istifade eden çalışmalar: Terör, vicdan, modernleşme, bilim felsefesi (Kuhn, Heidegger, Derrida, Gadamer, Dilthey, Mach, Baudrillard, Toulmin) … Suzan Nur Başarslan’ın yazdığı Türk romanının tarihçesi ve Seksenli Yıllarda Türk Romanı Ve Post Modern Eğilimlerde bu kategoriye dahil edilebilir. Bunların  yanısıra yazar kadar hatta bazen daha fazla ünlenmiş kitaplara adanmış makaleleri de yine bu sayıda bulacaksınız: Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay), Hayy Bin Yakzan (İbn-i Tufeyl), Körleşme (Elias Canetti), Taşrada Düğün Hazırlıkları (Franz Kafka). Kitap tanıtan Kitap 7’nin daha önceki sayılardan bir diğer farkı da Georg Simmel’e adanmış iki makale içermesi. Karl Marx ve Max Weber arasındaki kayıp halka olarak nitelenen Simmel’in “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) isimli özgün çalışmasından bahsettiğimiz makaleler kitabın sonunda. Buradan indirebilirsiniz.Önceki kitap sohbetleri: