RSS Feed for This Post

Aşk, Elif Şafak

Elif Şafak’ın son iki anlatısında yaşadığı en büyük sıkıntı; üslupta yaşadığı, üslubunu oturtamadığı hissini veren silik bir girişle eserine başlaması ancak bir noktadan sonra -ilginç karakterlerin esere girişiyle- düzelen anlatım ve kazanılan akıcılık. Biçimle muhteva farklı değerlendirmelere tabi tutulurlar ama Şafak’ta muhteva oturduğunda üslup da oturuyor. Başlangıçtaki güvensizlik, sıkıcılık olayların ilerlemesiyle yerini güvene ve akıcılığa bırakıyor.
Araf, Baba ve Piç ve Aşk, yazarın çeviri romanları ve diğer romanların tadını vermiyorlar. Her ne kadar yazar, çevirilerinin kendi kontrolünde basıma hazırlandığını söylese de diller arası geçişte, yazarın kelime ve duygu dünyası değişikliğe uğradığı için, kendi eseri de olsa, kelimeler anlam kaybına uğruyorlar ve yazılan dille çeviri yapılan dil arasında kelime, kelime grupları ve cümleler etkisini yitirerek ya da anlam kaybına uğrayarak istenilen etkiyi veremiyorlar. Yine bir diğer farklılık, tezli roman yazmayan Şafak’ın, Aşk adlı romanında eserine bir misyon yüklemesi: Mevlana’nın kendi topraklarından bir yazar tarafından anlatılması.
Romanın dili sade ve her kesime hitap edebilecek düzeyde. Ele alınan metnin tasavvufa dair bir konuyu ele aldığı düşünülürse, terminolojik dil(kavram, terim ve imgelerle yüklü üst dil) anlatıda daha fazla olmalıydı.  Pinhan’la karşılaştırma yapılacak olsa (muhtevalarının aynı kaynaktan çıkması esas alınarak) aradaki dil/üslup farkı kendisini daha bariz gösterecektir. Öyleyse amaç, gölgelerin/sembollerin/metaforların arkasındaki dünyayı vermek değil, bu dünyaya giriş için gerekli olan ilk basamağı göstermektir.
Aşk romanı, konusu itibariyle iki ucu keskin bir bıçak. Okuyucuların bir kesimi, yazar -dine ait bir alana girdiği için- neden bu konuyu seçti(!)ği yönünde; diğer kesimi ise ele alınan konuyu -yine dine ait bir alana girdiği için- yüzeysel verdiği ya da kullanmak için seçtiği için yazarı eleştirecek hatta suçlayacaktır. Bu, kaçınılmaz bir sonuç. Şimdi Elif Şafak kim? Dine mi kayıyor ya da dinî bir konuya el atarak din üzerinden kazanç mı sağlıyor? Evet, bunlar tartışılacak olan iddialar. Bir başka okuyucu kitlesi de, ele alınan konuyu – yazara ait bir alan olduğu için, nedenini- önemsemeden, eser merkezli değerlendirmelerde bulunacaktır şüphesiz. Bu incelemede, eserin değerlendirilmesi yapılacak ve okuyuculara karşılaşacakları sorunlu durumlar ifade edilerek bir nev’i taraf olmadan metnin değerlendirilmesi gerektiği hatırlatılacaktır. 
Bir de eserin edebiyat sosyolojisine ait yönü var ki -işte iki farklı kesimin ortak oldukları nokta burası- yazar-okur-yayınevi üçgeninde eserin basımı, reklamı, pazarlaması… gibi bir alanı içeriyor ve edebiyat eleştirisinin alanının uzağına düşerek farklı bir tartışma alanının içine girmek zorunda kalıyorsunuz. Aşk adlı romanın kapak rengi, basım sayısı(100.000), eserin ayıracındaki fotoğraf, eser tanıtımına yönelik reklamlar, programlar… kimi okurların tepkisine yol açmakta hatta yazarın tercih ettiği yayınevi dahi eleştiri konusu yapılmaktadır. Edebiyat sosyolojisi açısından bakıldığında romanın hitap ettiği kitle, genç okurlar ve Mevleviliği merak eden Batılı okurdur. Elbette Şafak okuyucusu da düşünülmüş olabilir ama eserin dili ve üslubu, ele aldığı konudan yola çıkılarak elde edilen sonuç bu kitlelere hitap ettiği yönündedir ama istatistiki bir veri olmadan bunu ispat etmek çok zor olacaktır. Yayınevinin böyle bir çalışması olursa eserin hitap ettiği okur kitlesi daha iyi ortaya konacaktır. 
Eserin üslup ve muhtevasından çok tartışma konusu olan iddialar edebiyat sosyolojisinin alanına girdiğinden ve ötesinde de farklı bakış açılarının, fikri yönelimlerin tepkilerini içerdiğinden özetle eser merkezli tartışmaların dışında kaldığından, bu bölümde sadece bu tepkiler işaret edilmekle bırakılacaktır.
Gelelim Aşk’ın incelemesine…
Aşk’ta iki ayrı düzlem(zaman olarak) yer almakta. Birincisi Ella ile Aziz Z.Zahara’nın günümüzde geçen hikayesi; diğeri Mevlana ve Şems merkezine alınarak anlatılan 13.yy.a ait olan zaman dilimi. Bu iki düzlem verilirken anlatıcı kişi de değişerek birinci düzlemde ilahi/tanrısal bakış açısı, ikinci düzlemde ise karakterlerin kendi anlatımlarıyla kahraman anlatıcı bakış açısı kullanılmış. İkinci düzlemde karşımıza çıkan farklı anlatıcı kişilerle sadece bu karakterlerin kendi dünyaları değil, aynı zamanda Mevlana ve Şems de farklı gözlerden okuyucuya sunulmuş, böylece Mevlana’da yaşanan değişim ve gelişim, farklı hayatlara yavaşça nüfuz edişi, ham’dan pişmeye oradan da yanmaya doğru aldığı yol başarılı bir şekilde verilmiştir. Bu karakterler aynı zamanda, Mevlana’ya bakış farklılıklarının verilmesini sağlarken o dönemde ve günümüzde de tartışılan kimi konuların cevaplanmasında kullanılarak karakterlerin sadece eseri renklendiren unsur olmalarından çıkartarak onlara ayrı bir değer kazandırmış, roman gerçekliğini arttıran unsurlar olmaları dışında gerçekliğin de kurmaca şeklinde romana girişinin aracısı olmuşlardır. Romanın en başarılı teknik unsurlarından biridir bu uygulama.
Romanda mektup, mail, menkıbe, hadis-i şerif, Kur’an ayetleri, mesneviden beyitler, yemek mönüsü, rüyalar, dualar… metni teknik açıdan/yapı açısından zenginleştiren aynı zamanda da metne hareket kazandıran unsurlardır.
Romanda Kur’an ayetlerine göndermeler, menkıbeler, tüm dinlerin özünün aynı olduğuna yönelik vurgulamayla Mevlana’nın “Gel” diyen söylemi bir’leştirilmiş; günümüz hayatının çeşitliliği ve değişimlerimizin vurgulanmasıyla, dünyanın neresinde olursak olalım, kim olursak olalım aynı söyleme ihtiyaç duyduğumuz -Ella ve Aziz Zahara adlı iki zıt karakterlerle (biri sıradan, diğeri sıradışı)birinci düzlemde; aykırı karakterler olan Çölgülü, Dilenci Hasan, Sarhoş Süleyman ile de ikinci düzlemde- hissettirilmiştir.
Ella, Aziz, Mevlana, Şems, Katil, Çömez, Efendi, Dilenci Hasan, Fahişe Çöl Gülü, Sarhoş Süleyman, Mutaassıp, Alaaddin, Kerra, Kimya, Gevher Hatun, Cengaver Baybars, Sultan Veled, Talebe Hüsam… romanın kahramanları. Hepsinin ayrı bir hikayesi var ve hepsi apayrı kimliklerle bir çemberin parçaları. Onlarla tamamlanıyor çember/roman. Farklı bakış açıları, farklı yönler, farklı mizaçlar, farklı isteklerle insana dair hâllerin bir hikayede suret bulmasına yardımcı oluyorlar. Baybars’a kızarken, yaptığının pişmanlığıyla yaşamaya mahkum olan Şems’in katiline acıyorsunuz, Kimya’nın aşk acısını çaresizce izlerken, Kerra’nın sükutuna şahit oluyorsunuz, Alaaddin’i anlamaya çalışırken, Sultan Veled’le karşılaştırıyor ve aynı ırmağın iki farklı kolunun ne derecede farklı akabileceğini görüyorsunuz, Mutaassıp’ta günümüz yansımalarının hala aynı olduğunu ama Talebe Hüsamların da varlığının bu iki ucu dengelediğini fark ediyorsunuz. Çöl Gülü’ne hayran oluyor ve Sarhoş Süleyman’ın sorularına gülüyorsunuz (sizin de sorduğunuz sorular bunlar)… her biri apayrı mizaç, her biri bütünün bir parçası, her biri hem dönemlerinin hem de bugünün insanının birer göstergesi. Zaman, mekan ve yaşanan olaylar farklı da olsa, insan yine insan. Romanda, hayatı izliyorsunuz.
Ella, RBT yayınevinde editör asistanı olarak değerlendireceği ilk kitabı Aşk Şeriatı’nı alır ve hayatının değişeceğini bilmeden okumaya başlar. Ella için “Bir kitap okudum ve hayatım değişti.” göndermesi var gibi görünse de aslında Ella’nun mutsuzluğunu “fark etmesi”, hayatındaki tekdüzelik, eşinin kendisini devamlı aldatması, konuşacak bir insana ihtiyaç duyması, rutinleriyle kendisini hapsettiği dünyanın farkına varması ve özellikle Aziz’le mailleşmesi, okuduğu kitapta anlatılanlar ya da kitapta karşılaştığı tevafuklar kadar etkili olur ve Ella’nın fitilini ateşleyen asıl güç de bu maillerdir yani ihtiyacı olan “kelime”leri konuşabileceği birinin karşısına çıkmasıdır. Aziz’dir onun Şems’i ve o, aşkı karşılamaya hazırdır.
Diğer önemli karakter olan Aziz’se hayatta en dibe batarak Fas’ta karşılaştığı Sufiler aracılığıyla hayatının anlamını keşfeden ve uzun yolculuklara çıkarak hayatı ” an ” olarak yaşamaya başlayan, rutini olmayan ve sıra dışı bir karakter olarak karşımıza çıkar. Birinci düzlemde öykü bu iki karakter üzerine kuruludur.
İkinci düzlemde ise olaylar daha çok Şems’in üzerine kuruludur. Mevlana’nın değişim ve gelişimleri daha çok yan karakterler üzerinden anlatılır. Bu noktada Şems, Mevlana’ya göre daha fazla vücud bulmuştur roman kahramanı olarak. Aslında Aziz’de de Şems’in yansımalarını gördüğümüzü düşünürsek, romanın asıl kahramanı Şems’tir.
Romanda; zaman, ayrılık, ülkeler ve kaderleri, şehir ve adap, ölüm, aşk, öldürme, nefis ve tabakaları, şeriat, Konya şehri ve 13.yy. Anadolu’sunun sosyo-siyasi yapısı, günah, inanç, kadın, özlemek, kader, yol ve yolculuk, hiçlik, hikaye ve grup psikolojisi… gibi bir çok kavrama ışık tutulmuş. Yazar zıtlıklardan yararlanarak güzel-çirkin, temiz-kirli, yara-iyileşme gibi kavramlara farklı bir bakış açısı sergilemiş.  Bağdat dönüşü Şems’e verilen üç hediyeyi Şems, zahirde tam tersi insanlara verir, asl olan batındır çünkü: gümüş aynayı Dilenci Hasan’a vererek çirkin görünendeki güzeli; ipek mendili Çöl Gülü’ne vererek kirli görünendeki temizliği; merhemi Sarhoş Süleyman’a vererek yarada iyileşmeyi gösterir Şems aracılığıyla yazar. Biçime takılı kalanın payına bir şey düşmeyeceğinin de göstergesidir bu.
Eserin başarılı bir diğer yönü hikayelerarası göndergesel bir işlev yüklenmesi. Aziz’de Şems’in hikayesi, Şems’te Yusuf peygamberin hikayelerine göndermeler vardır. Aziz’de Şems’i, Şems’te Yusuf peygamberi bulursunuz. Kuyuya atılarak öldürülen Şems, kuyuya atılarak öldürülmeye çalışılan Yusuf. Hiçbir yere bağlanamayan Şems, dünyayı gezerek Şems’in son durağını son durağı yapan Aziz. Aziz’le yeniden doğan ve tamamen farklı bir insan olan Ella; Yusuf’la yanan, yaşlanan sonunda güzelliği kendisine yeniden sunulan Züleyha ve Şems için yanan ve ömrünü harcayan Kimya ve hatta Kerra’da Züleyha’yı bulursunuz. Aziz Şems kadar güzel, Şems Yusuf kadar. Rüyalarla yollara düşen Şems, rüyalarla yolları açan/açılan Yusuf…
Dört unsur(Toprak,Su, Hava, Ateş), kırk kural(Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı). Her biri birbirinden değerli nasihatler silsilesi. Yirmi altıncı kural kelebek etkisinin (her şeyin birbiriyle ilintili olması) tasavvufi açılımıdır: “Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.” Aslında bu incelemeye bu kırk kuralın hepsini almak lazım ama kurallar ve bu kuralların hangi durumlarda hayat bulduğunu ve bu nasihatlere insanın hangi durumlarda ihtiyacı olduğunu anlaması için metnin tamamen okunması lazım ki, her bir parça yerine otursun. On ikinci kuralda “aşk bir seferdir” deniliyor. Aynı şey, romanın dünyası için de geçerli. Okumak sefer etmektir. “Bu sefere çıkan yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.”(s:118)diye devam ediyor on ikinci kural. Okur, bu sefere çıktığında değişimi de göze alır. Ve sadece parçayı vererek bütünü asla olduğu gibi anlatamazsınız. Öyleyse okura düşen çemberi/romanı tamamlamak,  kendi çemberinin parçası kılmaktır.
Birbirinden güzel bu kurallardan kırkıncısıyla son vermeli bu incelemeye tıpkı romanda olduğu gibi.
Kırkıncı Kural: “Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.”(s:415)
Hasretinde kalanlardanız ya işte bundan daha da anlamlı geliyor kırkıncı kural. Herkes Şems’ini istiyor, ama Mevlana olmak lazım ki Şems de kapına/gönlüne gelsin. Romanda “Başımıza beklenmedik rastlantılar ancak bunları karşılamaya hazır olduğumuz anlarda gelir.”(s:340) diyor Aziz, Ella’ya.
Ve o zaman kendinize sormadan duramıyorsunuz:
Sahi, karşılamaya hazır mısın ki istiyorsun?

 

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

 

Derin Göz

 

Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …

 (Buradan indirebilirsiniz)

 

 Baudolino (Umberto Eco)  Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Trackback URL

  1. 31 Yorum

  2. Yazan:çelişki-analiz Tarih: May 19, 2009 | Reply

    Yazıyla alakası yok ama Türkan Hoca gibi bir bilim adamı rahmetli oluyor tüm haber kanalları cenaze törenini naklen veriyor ülke gündeminin en önemli maddesi hakkında misyonu derin düşünce olan siteden tık yok.

    Oysa konuyla ilgili, nasırlaşmış vicdanların iftiraları hakkında iki kelam etmek için, derin düşünmek değil sığ düşünce bile yeterli.

    Nasırlaşmış vicdanların

  3. Yazan:Ekrem Senai Tarih: May 20, 2009 | Reply

    Aşk’ı yarısına kadar okudum, 3-4 saat içerisinde. Sonra kız kardeşime armağan ettim ama aklım da kaldı. Yeniden bir 19,90 ödemeyi göze alamayacağım için onun bitirmesini bekliyorum.
    Elif Şafak romanlarının birçoğunu okudum. Okuduklarım romandan çok hikayeye benziyordu, çünkü işin içine cinleri, perileri katıp gerçeklikten çıkarıyordu. Ne girişi becerebiliyordu, romanların bitişi ise balyoz iner gibi hikayeyle uyumsuz bir şekilde bitiriliyordu.
    Bu roman biraz daha farklı. Ama yine de eksikler var. Mesela hangi bölümde kimin konuştuğunu hemen anlayamıyorsunuz. Ayrıca Elif Şafak çevirileri okumamış. Çevirenin hangi kelimeleri, cümleleri yanlış çevirdiğini anlayabiliyorsunuz.
    Tekke yaşamını yanlış anlattığına dair eleştiriler vardı. Baktım ki yanlış anlatılan yerler zaten tekkeye yeni gelmiş ve olan biteni anlamamış dervişe ait. Bu yüzden eleştiri haksız. Kitabın arka kapağındaki bişrev’de hikayede doğru yazılmış. Demek ki bir redaksiyon hatası.
    Para kazanmak için yazılmış bir hikaye olduğu kesin ama tasavvufa ilişkin anahtar kavramlar doğru bir şekilde aktarılmış ve Şafak, dersine çalışmış, belli.
    Tabi bütün bunları Aşk’ın yarısını okumuş olarak söylüyorum. Diğer yarısı fikirlerimi değiştirebilir de. Okuyalım bakalım.

  4. Yazan:Ali Yürekli Tarih: May 20, 2009 | Reply

    Karşılmaya hazırım taşımaya hazır değilim onun için şuan istemiyorum. Heralde emin değilim.:):) Elif Şafak’ın Kahpe ve Piç pardon Baba ve Piç ve Siyah Süt romanlarını okudum süper ötesi. Anlatım dili ve roman boyunca soru işaretlerinin devam ettiği ve romanın sonuna doğru bütün soru işaretlerinin ortadan birer birer kalktığı özgün, halkça bir dil ve tarzı var. Açıkçası kıskandım. Bu kitapları ben yazmalıydım ben yazmalıydım.:) Bu lezzet içinde takriben bir 30-40 yıl beklemeniz gerekecekti.:) Romanlarını ingilizce yazması açıkçası insanı biraz incitiyor lakiiin hakim olduğu dil anladığım kadarı ile ingilizce. Ve en önemlisi etkilendiği yazarlar ingiliz olabilir. Bu da kendi romanlarını en sistemli ve taslak halinde ingilizceyle ifade edebiliyor diye düşünüyorum. Önemli olan bizden birinin dışarda en güzel şekilde bizi temsil etmesi ifade etmesidir. Dağıtım şirketi beni de rahatsız ediyor lakin anladığım kadarı ile piyasa da rakibi dengi yok :(:( Ve Aşk romanına gelirsek okumak için can çekişiyor olduğum tek roman diyebilirim (ben kitaba para vermeye kıyamamda) maddi düzleğe bir çıkayım ilk işlerimden biri aşk romanını almak ve okumak olacak.:) Son olarak Nobel edebiyat ödülünü fazlasıyla hak ediyor.

  5. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: May 20, 2009 | Reply

    Kitabı henüz okumadım.Fiyatından ötürü.Elif Şafak’ın kitapları bu anlamda biraz “marka”laşmış gibi-özellikle yeni dünemde bu böyle.Oysa sanat ve edebiyat maddi olarak bu nimetten faydalanabilenlerin ulaşabileceği bir kitleyle sınırlı kalmamalı.Açıkçası,tanıdık bir dosttan ödünç alarak belki okuma şansım olacak.

    Tabii benim sahip olamaMam demek elbette eserin okunmaya değer olmadığı anlamına gelmez ve değerinden de bir şey kaybettirmez.Benimkisi sadece kitap fiyatlarının el yakıyor oluşuna bir şikayetti.

    Ancak Suzan Hanımın bu enfes sunumu da bir hayli teşvik edici.Hani insanın dişinden tırnağından arttırarak alası geliyor.Hani bazı kitaplarda önsöz veya sunuş kitabın önüne geçer ya Suzan hanımın kitap hakkındaki kritiği de böyle olmuş.Çok da güzel olmuş,elinize gönlünüze sağlık Suzan hanım.

  6. Yazan:Ali Tarih: May 20, 2009 | Reply

    Aşk’ı ben okudum. Doğrusu Batılılara hitab ediyor olabilir, onu bilemem ama bana göre biraz sıkıcı bir ders kitabı havası var. Ella olayı çok yüzeysel, orta sınıftan, orta yaşlı bir ev kadınının bunalımı…(80′lerin konusu) Aziz derinliksiz… Şems ya da Mevlana kitaptaki diğer hikayelerden gibi. Onları gerçek anlamda göremiyoruz. Hatta bazı yerlerde Şems’in dili kadınların diliyle karışıyor, kim konuşuyor diye geri dönmelisiniz. Tasavvuftan daha çok NLP kitabı etkisi bırakıyor insanda. Kuranın yorumunda batin -zahir olayı fazla abartılmış. Sanki Kuranı kerim’i ancak yorumlarla kabul edilebilir şeyler içeren bir kutsal kitaptır. Ayrıca çok fazla tekrar var. Bir de Şems’in Mevlana’ya; Hz. Peyganberle Beyazıd Bestami’yi karşılaştırma sorusunu sorduğu sahne var. Bu sahne Ahmet Ümit’te de var. İkisini karşılaştırmanızı tavsiye ederim. Ahmet Ümit’in sahnesinde insan haşyet ve saygı hissediyor Şafak’ta böyle bir fark hissedilmiyor. Sanki “Hz. Muhammed mi büyük Beyazdı Bestami mi?” sorusunda sarsıcı birşey yok. Bu çeviriden de olabilir , bilemiyorum. Pahalı olduğuna ben de katılıyorum.

  7. Yazan:suzannur Tarih: May 20, 2009 | Reply

    Çevirinin sıkıntısı şudur, yazar kelimeleri ve cümleleri bu dilde inşa eder ve bu dile ait kelime oyunları, göndermeler çevirildiği an yok olur, kelimeler anlamını yitirir.
    Bu noktada içerek okuduğunuz Pinhan’la -ki dili oldukça ağırdır- Aşk aynı etkiyi bırakmıyorlar.
    Kimin neyi konuştuğuyla ilgili bir sıkıntı kesinlikle yok, başlıklarla kitap yeterince açık hatta fazlasıyla açık. Roman kahramanlarının çeşitliliği de bu kahramanlarda derinliği bir yere kadar sağlıyor ama tüm bu kahramanların özelliği hepsinin Şems ve Mevlana2yı anlatıyor olmaları, derinlik bu yolla sağlanıyor.
    Aziz Bey, teşekkür ederim incelikli övgünüz için. Bu basit çalışma bile insanın saatlerini alıyor ki, akademik bir makale bile değil. Sağ olun

  8. Yazan:herackles Tarih: May 21, 2009 | Reply

    Elif Safak’i okumus ve ne yazik ki bu sebeple vaktini kaybetmis birisi olarak bence doktora ortalamasi 4.0/4.0 olan birisinin arkasina onca reklam almasini gerektirmeyecek islere girmesi gerekirdi. Evet, sonuna kadar kisisel bir yargi ama Elif Safak roman yazmayi beceremiyor, sevmem etmem ama Hakan Gunday bile daha iyidir Elif Safak’tan.

    Iyi yazar “bu yazar iyi, cok iyi, oyle boyle degil!” reklami olmadan ortaya cikan yazardir bence. Mesela yine siyasi fikirlerine katilmadigim Umit Kivanc (Taraf’ta yazar) zar zor 3 baski yapmis Askim Bana Resimalti kitabinda neler neler yapmisken; arkasina Dogan’i almis Elif Safak bu kadar mi yapabiliyor? Eh, demek ki Allah vermemis. Bari yazmaktan vazgecerek neyi okuyacagini bilemeyen, kararsiz gencleri “agina” dusurmese de birileri su omru hayatlarinda ölmeden once Saatleri Ayarlama Enstitusu’nu, Yalniziz’i, Ruh Adam’i vb. okuyabilse.

  9. Yazan:ÖZLEM.T. Tarih: May 21, 2009 | Reply

    Elif Şafak son romanı Aşk ile aslında beklenilenin aksi yönde bir anlatı ile karşımıza çıkıyor.Dilde ki aşırı sadeleşme -ki çeviri olması nedeniyle olmalı- Pinhan gibi aynı kaynaklı bir eserden sonra hayal kırıklığına sebep oldu bende.Çok dilli yazma meselesi E.Şafak’ın kişisel tercihidir,ve bence bunda bir beis yok,fakat E.Şafak’ta bu durum zengin üslubu ortadan kaldırıyor.Zaten yazarın kitaplarını ikiye ayırmak gerekir.Bir tarafa Pinhan,Mahrem,Şehrin Aynaları,Bit Palas diğer tarafa Araf,Baba ve Piç,Siyah Süt ve Aşk konulmalı.Bu iki grup arasında ki üslup farkı o kadar bariz ki,muhtevada o oranda bu durumdan etkilenmiş(tıpkı Suzan hanımın söylediği gibi..)
    Aşk’ta beni etkileyen kitapta ki ana karakterlerden ziyade dışarda kalan karakterlerin gözü ile hikayeleştirme oldu ki bence çok başarılı olmuş.Ama kitabın kapağıyla,yazarın verdiği pozla ve görür görmez şaşırdığım o pembe ile öyle reklam kokan bir tarafı var ki ”boşver Aşk’ı da okuma ” dedi durdu içim..Ama reklama iyi çalışıldığını kitabın propaganda cümlesi çok iyi ifade ediyor.”Ya ortasındasındır Aşkın..” Ve eksik başka bir yön ise Mevlana ve Şems arasındaki aşkın kitabta neredeyse hiç yansıtılmaması..Son olarak yazarın eski üslubuna geri dönmesini ve bizi mest etmesini, kitabın içine gömülü halde kendini bulmayı,okurken kafanın karışması ile yeniden yeniden geri dönmeyi özlüyor ve diliyorum.

  10. Yazan:ÖZLEM.T. Tarih: May 21, 2009 | Reply

    Son olarak demiştim ama Suzan hanım umarım yazar bu çalışmanızı okur.Yazdıklarınızı okurken kitabın sizin anlattığınız kadar derinlikli olmasını dilerdim
    E.Şafak Nobel e.ö. alacak olsaydı kesinlikle bu kitapla olmazdı.İnanın Mahrem deki aşk Aşk ta ki aşktan çok daha gerçekçi,çok daha yüce,ve çok daha ilahi..

  11. Yazan:suzannur Tarih: May 21, 2009 | Reply

    Özlem Hanım,
    Kesinlikle eleştirileriniz çok haklı ve doğru tespitler içeriyorlar. Pinhan’ı ağzımın suyu akarak iki kere okumuştum, yıllar önce. Henüz Şafak’ı kimseler doğru düzgün tanımazken ve o zamandan beri her kitabını bekledim. Araf’la başladı teklemesi yazarın, haklısınız, Baba ve Piç siyasi malzemelere heba edildi, Siyah Süt tamamen üslup hatalarıyla dolu, Aşk’sa Pinhan’ın kilometrelerce uzağında ve iyi okura seslenmiyor.
    Ama üzerinde çalışılmış bir eser, her ne kadar derinlikli olmasa da ve içindeki değişik karakterlerle verilen olaylarla akışın sağlanması üsluptaki başarı.
    Şehrin Aynaları’ndaki Çember adlı bölümü bilirsiniz, unuttuysanız yeniden okuyun, ben yeniden ve yeniden okudum o bölümü, belki de şimdiye değin onlarca kez ve oradaki o kısa bölüm bu son kitabın öylesine üstünde ki…
    Şafak’tan daha iyisini bekliyorum ben de, dört gözle hem de, çünkü şimdiye değin modern Türk romanı içindeki iyi birkaç yazardan biri. Onu takip etmeye devam edeceğim, ta ki Mungan gibi her yazdığını roman diye kakalamaya çalışmaya devam edene dek. O noktada ben de vazgeçeceğim, ama henüz o noktaya gelmedi.

  12. Yazan:ÖZLEM.T. Tarih: May 22, 2009 | Reply

    Ben de vazgeçmiş değilim.Hala her yazdığını okuyorum.Pinhan la tanıştığımda yıl 2000 di..Ve o güne kadar çıkmış tüm kitaplarını ardarada defalarca okudum..Çok arkadaşıma tavsiye ettim öyle ki çıktığı gün aldım bu yıldan sonra ki kitapları,ve TÜYAP ta E.Şafak 13. yy Konya’sı deyince tamam dedim,ki Pinhan örneği vardı önümüzde ama!Hatırlamazmıyım o kısmı..:)Ve kesinlikle katılıyorum tespitinize..Ama yanlış anlaşılmasın elbetteki büyük emek işidir ortaya çıkarılan daha öncede yazdığım gibi ben dış karakterlere ve Şems in Mevlanaya ulaşması sırasında yaşadıklarının hikayesini beğendim..Sonra Kimyanın aşkı vs..Uzatmayayım siz zaten gayet güzel anlatmışsınız..Eyvallah..

  13. Yazan:Ali Sarıgül Tarih: May 29, 2009 | Reply

    Pinhan gibi bir kitap yazmış yazarın Aşk üzerine bir roman yazdığını ve romanını evrensel aşk destanı Mevlana-Şems ilişkisi temelinde yapılandırdığını işittiğimde heyecanla kitabı kitapcımdan edinmek istedim.
    Ancak kitabı okumaya başladığımda yarısına geldiğim halde hala beklenti içerisinde olduğumu gördüm.

    Kitap benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Okuduğum metin, yüzeysel, didaktik, edebi derinlikten yoksun, yersiz bir öğüt verici edasıyla yazılmış ve aşkın derinliğini yansıtmaktan çok uzak ve tasavvuf düşüncesi konusunda ciddi hatalarla dolu bir kitap.
    Yetenekli bir yazar olduğuna inandığım Elif Şafak Siyah Süt’le başlayan düşüşünü ne yazık ki sürdürüyor.

    Ve son bir cümle: Ana dili Türkçe olan bir yazar neden başka bir dilde roman yazar ve bu romanın ancak çevirisini kendi halkının okuyucularına layık görür anlayan beri gelsin.

  14. Yazan:Fahri Tarih: May 29, 2009 | Reply

    Kitabı henüz okumadım ama işin doğrusu okuyup beğenmediğini söyleyene henüz rastlamadım. Tereddütüm siyah süt’e ilişkin olduğu için şu ana kadar kitabı almadım. Orada başdöndürücü ilk 50 sayfadan sonra dağılan bir roman vardı. Burada ise galibaa tersi olmuş. Bugün kitabı edinmeye karar verdim.
    Saygılarımla

  15. Yazan:saliha Tarih: May 30, 2009 | Reply

    elif şafak’ın ilk okuduğum kibabı “aşk” lakin bu kadar kötü olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. insanı çileden çıkaracak kadar sıkıcı bir üslubu var. Ayrıca tasavvufi aşkı ön plana çıkaran bir kitap gibi sunulmasına karşın yazarın konunun derinliğini yeterince anlamadığı veya yansıtamadığı göze çarpıyor. Tasavvufi aşkı merak ettikleri için bu kitabı okuyacak olan arkadaşları şimdiden yanlış kaynak seçtikleri konusunda uyarmalıyım. Konuyu heba etmekten başka bir şey yapamamış.

  16. Yazan:vahşiii Tarih: Aug 1, 2009 | Reply

    ben elif şafağın ilk defa bir kitabını okudum ona karşı bunca önyargım olmasına rağmen ve kitabı çok beğendim bütün eleştirilere rağmen mevlana ve şemsi konu edinmesi bile çok güzel biz türk insanı olarak nerede güzel iyi yapılmış bişey varsa onu eleştiririz zaten sevdğim bütün arkadaşlarıma hediye olarak alacağım bir kitap.

  17. Yazan:eg Tarih: Aug 30, 2009 | Reply

    bugün (30 ağustos 2009) dücane cündioğlu aşk romanınını yerin dibine batıran bir yazı yazmış. doğrusu romanı okumamakta hala direniyorum. cündioğlu romanın estetiğini değil ama romanda yapılan hataları ve “art niyeti” olduğunu düşündüğü şeylerden örnek vermiş. doğrusu verdiği örnekler eğer öyleyse cidden vehamet düzeyinde. ama bir romandan bir “bilgi” beklemek de hatadır o da ayrı. ama elif şafak romanını bir bilgi olarak kurduysa, o zaman ona kurduğu yerden eleştiri yapmak da pek yanlış olmasa gerek. velakin romanı okumamakta (fiyat politikasına ve romanın 14 şubatta çıkarılmasının modern bir uyanıklık olduğunu düşünmemden dolayı ve elif şafak’ın son roman-anlatılarının gerçekten de bir ticaret hissiyatı vermesi dolayısıyla …)hala direniyorum. ama cündioğlu’nun eleştirileri de bence çok ciddi eleştiriler. romancı cevap verir mi çok emin değilim ama, insanların kendi kafasında “okumadan” canlandırdıkları şems ve mevlana’ya cündioğlu’nun dediği gibi bütün modern putları boca etmeleri de doğrusu çok itici. ve benim “mevlana’yı new age gurusu yapmak” dediim şey de budur aslında. cündioğlu da benzer bir eğilimden şikayey etmiş romanda…

  18. Yazan:cb Tarih: Aug 30, 2009 | Reply

    http://yenisafak.com.tr/yazarlar/Default.aspx?t=30.08.2009&y=DucaneCundioglu

    Dücane bey,

    biraz sert girmiş ama haksız mı derseniz bence haklı,40 kural’a kırk satır.

  19. Yazan:suzannur Tarih: Aug 30, 2009 | Reply

    Cündioğlu, iki gündür yazıyor ve yazmaya devam edecek bu konuda, ben de takip ediyorum. Cündioğlu, kendini çıkarttığı göklerden aşağı inemediği ve indiğinde de yürüyemediğini yazarken haklı, öyle yüksek perdeden konuşuyor ki, bu romanı okuyup da gerçekten pozitif yönde etkilenen ve hatta okuyup da ağlayan bir kesimin varlığını görmezden geliyor. Aşkın kuralları olmaz diyor da o aşk yoluna giren erbabın takip ettiği kuralları ve basamakları es geçiyor. Safi akılla yazılmış diyor da kendi kalbinden yola çıkarak başka kalbi eleştiriyor, ne büyük gaf! Neyse, yarın da yazsın, bugün de tvde konuşacakmış bu konuyu, ah bilgi çağının sen iyi bilmezsin ben daha iyi bilirim’in kesif kokusu. Ben de şimdi bunu eleştirsem ve kistch roman kategorisine koyduğu roman eleştirisi üzerinden kistch bir tavıralma seziyorum desem, haklı mı olurum?

  20. Yazan:cb Tarih: Aug 31, 2009 | Reply

    sevgili Suzan,

    Cündioğlunun genel tarzı bu adamın genel olarak katılmadığı noktalara bence kibirli ve sert girişi sence ise kistch eleştirisi var,açıkcası ben de Cündioğlu gibi düşünüyorum hatta senin Nazan Bekiroğlunun Lal kitabı ile ilgili o güzel yazının altına düşmüştüm bu notu,ben çok ‘kuru’ tanımında bulunmuştum,tasavvuf bir gönül işi ise bence kalbin kuralı olmaz,dolayısı ile akli bir kurallar bütünü ile anlatılmaz,kitaptan anlam çıkarıp ağlayan ne denli normal ise kitabı yüksek perdeden eleştirmek de o denli normal,Şafak ne yapmış?O da ben bilirim demiş,bilirim demiş ki o kitabı yazmış.Bence hayal kırıklığı Tr nin en iyi romacılarından hayranı olduğum Şafak’a hiç yakıştıramdığım bir kitap,Siyah Süt’ün o şakırdayan duygu selinden sonra bu kuruluk,oturmadı ben de.

    haklı olur muyum demişsin,elbet haklı olursun.

    tasavvuf teşhirinin,kendi bilmez kalemler tarafından yapılmasının sonucu ya tasavvufun tamamen tersi madde değerlemesine ya da tasavvufun içinin boşaltılmasına çıkıyor,mesela geçenlerde yine bu konu başka bir başlıkta tartışıldı,Enver bey ve Ekrem Senai bey de müdahildi,bence tartışmalar iki farklı görüş tartışmasından çok içi boşaltılmış bir tasavvuf eleştirisine idi ama konu tasavvuf olduğu için yaş ve kuru aynı muameleyi gördü.

  21. Yazan:eg Tarih: Aug 31, 2009 | Reply

    suzan hanım,
    valla dücane cündioğlu’na benim de bir önyargım vardır. ama romanı okumadığım içindir belki, eleştirilerini doğru bir perspektiftenmiş gibi gördüm. yoksa haklısın cündioğlu oldukça kendini beğenmiş ukala bir insan ve hiç de insan olarak sevdiğim birisi değil. ama sanırım bu defa doğru söylüyor. romanı okumuş birisi olarak ben senin yerinde olsam yeni şafak’ta yayımlamak üzere bir karşı cevap yazardım. bilmem ne dersin?

  22. Yazan:suzannur Tarih: Aug 31, 2009 | Reply

    Cündioğlu, yakmış harap etmiş, taş üstünde taş komamış. Bu kadar sert yaklaşmış. Eseri eleştirsin, eserin üslubu kuru, bu üstteki incelemede de var, hatta bir-iki kusur daha… ama romanın gerçekliğine müdahale etmiyorum derken edersen, hele dünkü yazısının son cümlelerinde olduğu gibi kadınları aşağılarsan, romana kistch diyerek onu sanat bağlamından koparıp kalitesizli üzerine damgalarsan, taklit seviyesine indirirsen romanı… yok artık demek düşer bana da. Kullanılan malzeme hele. Tasavvuf burada malzeme olarak kullanılmış, kişiler de yazarın roman kahramanları. Bir yazara düşen gerçekliğe yakın bir kişi yaratmaksa da asla yaratılan kişi gerçeğin aynısı değildir, roman gerçekliğinde gerçektir. Bir romandan bundan fazla bir işlev beklerseniz romanın kurmaca dünyasına müdahale etmiş olursunuz ki, bu da esere müdahaledir. Cündioğlu eleştirsin, sizler de haklısınız kimi noktalarda, itirazım yok buna, ama eleştirinin üslubu… olmamış, kesinlikle olmamış. Şafak’ı küçümseyen, adam yerine koymayan, sen de kimsin ki… tavrı! Bunu asla onaylayamam. Abarttığımı düşünüyorsanız Cündioğlu’yu bir daha okuyun. Bir şeyleri biliyor olmanın amacı nedir, insanları mı küçümsemek? O zaman niye okudun ki onca şey, yazık. Tevazunun en fazla olması gereken insanlarda bunu görmek.
    Enver bey, karşıyazıyı yazması gereken Sayın Şafak. Ben bu konunun suyunun suyunun suyu oluyorum çünkü.

  23. Yazan:sümeyye Tarih: Nov 2, 2009 | Reply

    coksuper bir roman gercek aşk ın tasavvufi askın dunyevi ve cismen askı anlatıyor ella ve tebrizi şems ile mevlana uzerinde olusuyor konular herzezin okuası için tavsiye edilebilecek bir kıtap

  24. Yazan:Arda Ateş Tarih: Nov 4, 2009 | Reply

    Sırf eleştirmek uğruna bir şeyler söyleme gereği duymak anlamsız. Eğer kitabı bitirdikten sonra etki alanından hemen çıkamıyor ve romandaki karakterleri düşünüyorsanız bu eserin başarılı olduğunun göstergesi. Bir de şu var ilgi alanınıza girmiyorsa bu tarz, ne olursa olsun sevmezsiniz elbette…
    “Aşk” ı çok sevdim ben…

  25. Yazan:dilara Tarih: Nov 8, 2009 | Reply

    çok güzel bi kitap böyle güzel bi kitap yazdığı için çooook teşekkür ediyorum 2. sinide çıkarırsa çok sevinirim hala kitabın müteessiri altındayım:)

  26. Yazan:erdem Tarih: Nov 8, 2009 | Reply

    Kötü bir kitap, vakit kaybı. New age ı tasavufa sokmaya çalışıyor, uydurma bir kırk hakikat var, pasif, karamsar bir Hz. Mevlana var, nerde o şiirlerin çoşkusu, Hz. Şems el falı bakıyor , Aziz çaput bağlıyor, aura okuyor. Aziz evli bir kadına karşı davetkar, mesafesiz. Tasavvuf konusunda okunacak son kitap. Tasavvuf konusunda bilginiz yoksa okumayın, yanlış kanaatler edinirsiz.

  27. Yazan:sadrim Tarih: Jan 13, 2010 | Reply

    ELİF ŞAFAK / AŞK
    “Sanat sorumluluk isteyen ve gerektiren bir iştir. Sanatseverlerin ruhunu aydınlatmanın yanında kendilerinden bir parça olan güzellik ve mana arasında ayna olabilmektir. Bu nedenle sorumsuzca yazılmış ve gerek düşünce ve gerek edit hataları ile dolu bir roman hakkında düşüncelerimi paylaşıyorum. Her kitabında spekükasyon çıkarıp (bir kitabı tarafından mahkemeye verilerek, bir kitabında saygın bir yazarımıza yaptığı ziyareti çarpıtılmış şekilde anlatarak) reklam yaparak gündemde kalmaya çalışan yazar, bu kitabında Mevlana ve “Aşk”ı kullanarak kendine göre yorumlamış ve sözde romanını piyasa sürmüştür.” Yazarlığı ile değil kitaplarında her zaman spekülasyonlarla ön planı çıkmayı hedeflemiştir.
    Öncelikle Romandaki ana karakter ile ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum: Kocası Dişçi, 3 çocuğundan en büyüğü üniversitede okuyan, 40 yaşında bir kadın olan Ella; maddi durumları ve yaşam standartları iyi olmasına karşın evine bakıcı veya hizmetçi almayarak ailenin tüm yükünü sırtlamıştır. Oysa maddi koşulları ve eğitim seviyeleri yüksek olan ailelerde hizmetçi veya bakıcı olurdu. Hikayede Ella’nın bakıcısı veya hizmetçisi olmaması yazarın tasarım eksikliğidir. Haa, diyeceksiniz ki “ailenin tüm sorumluluğu altında ezilen bir kadın profili çizilecekti, onun için hizmetçi ve bakıcı eklenmedi hikayeye..” Bence, gene de ustaca bu duyguda bir kadın profili, yani ezilmiş bir kadın profili oluşturulabilirdi. Ayrıca ömrünü yemek yapmak, çocuk bakmak, alışveriş yapmak gibi aile işlerine adamış görünen Ella bu sayede Kocasının da aile dışı ilişkilere bulaşmasına, yani onu aldatmasına sebep olandır. Kocasının onu sevmediği söylenemez. Ayrıca; kurduğu ilişkilerin gündelik olması ve tensel zevke ve ihtiyaca dayanması evindeki eşinin yoğunluğundan, bu işlere fırsatının olmamasından kaynaklanması, aslen eşini ruhen aldatmadığını gösteriyor. Savunulmayacak bir davranış olmasına rağmen, Ella’nın daha ilk başlarda aldatılmayı sezdiğinde, çözüm yoluna gitmemesi, tedbir almaması evin yükünden kurtulup eşiyle ilgilenmemesi “ezilmiş kadın” olmasına olanak sağlamıştır. Hal böyleyken, 40 yaşına geldikten sonra “bütün yük bende, ezildim eziliyorum, artık bende sevmek sevilmek istiyorum, saf bir aşk istiyorum demesi dürüst bir düşünce ve davranış değildir. Masum değildir. Saf değildir. Hayatını kendisi yönlendiremeyen bir kişi, sorumluluklarının iyi bir anne olması olduğuna kilitlenen bir anne, iyi bir eş/kadın olmayı unutan bir kadın olan Ella’nın 40 yaşından sonra “Evlen, daha sonra sıkılınca yeni bir aşk ara, bulursan çek git, aşkını yaşa” tarzındaki düşünceleri yanlıştır. Okuyucunun Ella’yı sevmesi, kabullenmesi ve aşk araması açısından örnek alması amaçlandığından, yapılan bu yanlış profil tahlili yazarın yanlışıdır aslında.. Sayfa Sayfa yanlış düşünülen veya yanlış düşünmeye yol açabilecek olan hatalar:
    Sayfa :70
    Efendi, keşif ehli olup, şehrin ileri gelen mutasavvıflarındır. İlim sahibi, medrese hocası ve cemaat önderidir. Ancak Hırslı ve gösteriş sahibi kadı ile ilişkileri için şöyle söylüyor: “Nefisinin ne kadar şişkin olduğunu bilmekle beraber zaviyenin ve dervişlerimin selameti için bu adamla takışmamaya gayret ediyorum.”
    Böyle bir zat-ı muhterem böyle düşünüyor diye atıf yapılmamalıydı. Bu tür mutasavvıflar kadıya rüşvet vererek hayatını idame ettirmezler. Ya iyi geçinirler ya kötü. Arası olmaz. Onları kullanmazlar. Aman idare edelim, iyi geçinelim, ağamsın paşamsın diyelim de bize dokunmasın demezler. Bu tür Allah yolunun yolcuları zaten kimseyle takışmayan kişilerdir, takışmamaya çalışmazlar. Yakışmamış.
    Sayfa: 72
    Kadı, nesebi ezelden din alimi ve meşhur ve nüfuzlu bir aileden olmakla beraber sözü geçen biridir. Görevi icabı günün hukukuna uygun kararlar vererek kadılığını yapıyor. (Burada Kadı’nın adaletsiz, zalim veya baskıcı biri olduğuna dair bir cümle yok).
    Şems bu kadıyı hoş görmeyerek, gergin bir şekilde eleştiriyor. Allah rızasına uygun diye bildiği kanunların uygulanmasını görev edinen kadıya resmen “Sen Cennet’e giremezsin” diye aşağılıyor, tahrik ediyor. Şems gibi bir zat, günümüz ilahiyatçılarının didişmesi şeklide bir didişmeye girmezdi. Çünkü onun tebliğ etme kaygısı yoktu. Hikayede anlatıldığı üzere ne şeyh nede mürid aramaktadır. İleride anlatılacağı üzere; fahişeyi, ayyaşı hoş gören Şems, Allah’ın kanunlarını ilke edinerek hukukun emrinde çalışan bir Kadı’yı neden hoş göremiyor? Kadı rüşvet mi yemiş, usulsüzlük mü yapmış, adaletsiz mi davranmış, maddi menfaat mi sağlamış belli değil. Kadı’nın kalbi mi pis, niyeti mi kötü acaba? Kadı profili bu şekilde eksik. Kadı profilini daha da şekillendirerek; kötü bir kadı profili çizilse bile günah içindeki fahişe gibi, günah içindeki bir kadıda hoş görülebilirdi.
    Baybars:
    Baybars karakteri, bir din alimi olan amcasının yetim olarak bakımını üstlendiği ve büyüttüğü bir genç adam olarak karşımıza çıkıyor. Ancak düzensiz hayatı, esrar kullanımı kerhaneye gitmesi, küfürlü konuşmasıyla amcasının hiç dikkatini çekmemiş olması, onu övmesi bağlantısız olarak görülüyor. Böyle bir durum olamaz ı derseniz olur ama romanda belirtilmesi gerekir.
    Sayfa:195 ve 256
    Şems toplumun düşkün (!) kesimini kabullenmesi için daha tanışmadığı Mevlana’ya akıl öğretmeyi tasarlıyor, öğretmek için alıştırma yapıyor: “Merak ediyorum, acaba Mevlana’nın onlarla arası nasıldı? Eğer Mevlana toplumun düşkünlerini henüz kucaklaşmamışsa, bu hususta ona yardım etmek, onunla düşkünler arasında köprü olmak isterim.”
    Mevlana sayfa 256: “Bu toplumun düşmüşleri nasıl yaşar bilmem bile”
    Ne Şems böyle bir tasarlama içindedir, nede Şems ile tanışmadan bile, her kesimden insan tarafından sevilen ve sayılan bir din alimi olan Mevlana, düşkünler hakkında duyarsızdır. Şems ile tanışmadan bile Mevlana düşkünleri bilmeyecek kadar lüks düşkünü şöhret budalası bir değildir. Mana alemi insanlarının neyi hedeflediği, nasıl davrandığı neye göre hareket ettikleri tespit edilmeden yazılmış bir tahlil.

    Kimya:
    Özel bir çocuk diye lanse edilen 12 yaşındaki Kimya’nın ruhlarla görüşmesi ve ruhların insanların arasında gezmesi olayı, Hristiyan filmlerinden alıntı yapılarak tasarlanmış bence. Çünkü İslami çevrelerde tu tür vakalara rastlanmaz. Romana ve karaktere bir egzantiriklik verilmesi adına toplumumuzda rastlanmayan veriler eklenmiş. Ayrıca kızın, büyüyünce bu özelliğine ne oldu.? Daha sonra karşımıza Şems’e vurulmuş “aptal aşık” rolünde çıkıyor. Yetersiz karakter analizi.
    Kimya Mevlana ile karşılaştığında 12 yaşında ama Mevlana’nın elinin bir alim elinden çok sanatkar eline benzediğini düşünüyor. Sayfa 218. Bu yaşta ellere bakarak meslek analizi yapabilen bir çocuk demek ki. Neden olmasın demeyin sakın. Çok komik bence.( Eğer biliyorsada üstün kabiliyeti üzerinde durulmalıydı.)
    Şems ile Mevlana karşılaştıklarında huysuzlanan ata bir şeyler fısıldayan Şems’e, Mevlana’nın müridleri ve cemaati yani İslami, dindar insanlar “Büyücü, büyü yaptı.!” Şeklinde tepki veriyorlar. Çok saçma. Olsa olsa hayret edebilirler, korkabilirler veya keramet gösterdi diyebilirlerdi. Ancak büyü ve büyücülük en son akla gelebilecek belkide hiç gelmeyecek tanımlamalardır. Bu tür halk tepkileri Ortaçağ Hristiyan toplumlarında görülebilir ancak. Ayrıca aynı tepkiyi Kerra’da gösteriyor, uzun zaman geçmesine, Dindar bir alimin eşi olmasına, Şemsi bir süredir tanımasına rağmen. Müslüman hikaye içinde salyangoz özendirilmiş.
    Sayfa:214 ve 217
    Kız çocuklarının okutulmaması eleştiri konusu olmuş derinden. Ama yanlış yerde ve zamanda. İslamın egemen olduğu, İslam alimlerinin revaçta olduğu hiçbir zamanda kız erkek ayrımı yapılmamıştır. Özellikle kız çocukları o zamanki alfabeyi yani kur’an alfabesini öğrenmesi için hocalara gönderilir. Tüm dünyada olduğu gibi dağlık arazilerde ve köy ortamları içerisinde kız çocukları okutulmamaktadır. Günümüz Türkiye’sinde de okutulmayan kız çocukları dağlık bölgelerde ve köylerde yaşayan cahil ailelerdedir. Ama bunun sebebi hiç dönemde İslam olmamıştır. Yani din adına hiçbir zaman kızların okula gönderilmediği olmamıştır. Eğer olmuşsa da bunu yapan cahil dindardır. Fakat Mevlana öylemidir.? Aydındır zekidir. Toplumun büyük kesimi tarafından kabul görmüştür. Bu şekildeki birini karısına okumayı yasak ettiği anlatılamaz. Velev ki Kerra okuma yazmada bilmektedir. Güya Mevlana kütüphaneye girmesini yasaklıyor. Bence böyle olmamıştır, olamazdı. Ayrıca Kütüphaneye girmesi yasak olsa bile okumasına engel olan herhangi bir şey yok bence. Kimya ile kitap alışverişi yaparak okuyabilir en azından. Kız çocuklarının okutulmamasına bu dönemde yer vermeniz ve atıfta bulunmanızın nedeni anlaşılamıyor.
    Sayfa: 255
    “Eskiden vaaz eden akıl idin, bundan sonra yüreğin şarkı söyleyecek.” Diyen Şems’in sözleri karşısında şöyle düşünüyor Mevlana: “Ne kast ettiğini anlamadım, sormadım da..”
    Uzun süre Şems ile odalara kapanan sabah akşam ilim alışverişi yapan üstün seviyeli bir alim olan Mevlana nasıl anlayamaz.? Kimden bahsediyorsunuz? Bu cümle o kadar açık ki.

    Sayfa:259
    Şems Mevlana’nın kapısına oturmuş ziyarete gelen insanlarla dalga geçiyor. “Ne yapacaksın Mevlana’yı.?” “Soracağını bana sor..” “Mevlana’yı görmeye geldin de ne hediye getirin bakalım?” gibi sorularla insanları küçük görüyor. Ben başımı getirdim, sende daha büyük bir şey getirirsen görebilirsin şeklinde futbol takımı taraftarları gibi ağız dalaşına girerek kendini küçük düşürerek, insanlarla alay ediyor. Genel olarak hep fahişe, sarhoş ve çeşitli toplum düşkünleri Şems tarafından saygı görürken ve bu davranış Allah inancından dolayı görülürken, sade vatandaşlar veya Allah rızası adına gayret sarf ederek Mevlana’ya itibar eden insanlar hor görülüyor.

    “Tasavvuftan yararlanılarak bir romanın yazılması çok güzel olmakla beraber, bu çevrelerde yetişmemiş birinin yazması -saygı duyarak ve araştırarak dahi olsa- Mevlana ve Şems’i işlemesi ancak bu kadar olur” diyerek saygı duymak istiyorum, hoş görmek istiyorum. Çünkü karakterler yerine oturmamış, bağlantısız noktalar var. Toplumun düşkünleri diye adlandırılan fahişe, sarhoş, kumarbaz, dilenci gibi kişilerin, yaptıkları kötülüklerle ve topluma sağladıkları zararlara rağmen inançlı oldukları, iyi oldukları vurgulanmaktadır. Yaptıklarına devam ile Allah’a inanıp içlerindeki güzelliği bulmaları tavsiye edilmektedir. Ayrıca diğer insanların da bu kişilerin içlerini görerek ona göre davranmaları istenmektedir. Bunun yanında din yolundaki insanların, sıradan halk insanlarının samimiyetle kötülüklere bulaşmadan yaşamaya çalışanların eleştirilmeleri istenmektedir sanki. Hâlbuki İslam’da da Mevlana’da da, Şems’te de kötü fiilleri olanlar haklı görülmezler, ancak tecrit edilmezler, hoş görülürler (hoş görülmek “beğenmek” değildir). Ancak kalplerinde ki iyilik varsayılarak niyetlerinin iyi olması halinde bile kötülük alın yazıları olanlar için “kader mahkumu” tabirine uygun hoşgörü gösterilebilir. “Allah affeder” denir. Kötülüklere maruz kalan toplum olarak; kötü fiil işleyenleri bana ve geleceğimiz çocuklarımıza tehlike oluşturdukları halde, affetmemiz ve haklı görmemiz gerekmiyor. Allah affedicidir diye benimde affedici olmam gerekmiyor. Kişiler insan olarak kabul edilir, hoş görülür ancak; yapılan davranışlar ve kötü fiilleri kabul edilemez ve hoş görülemez. Bu kişilerin hoş görülmesi demek; onlara insan muamelesi yaparak yaptıklarının kötü olduğunu ve bu fenalıktan dönmeleri gerekmekte olduğunu hatırlatmak demektir. Hiçbir zaman kabullenmek olmamalıdır. Fenalık içindeki insanların içindeki imandan dolayı iyi olduğu, Mevlana’nın sohbetlerine katılan dervişlerin ve halkın art niyetli oldukları sonucu çıkmamalıdır. Yazar bu anlamda hoşgörüyü yanlış anlamış ve yanlış aktarmıştır. Mevlana karakteri “herkesin bir Mevlana anlayışı vardır” düşüncesiyle bir kesim insan için doğru büyük bir kesim için yanlış örnek gösterilmemelidir. Unutulmamalıdır ki Mevlana her adı geçtiği yerde genele örnek bir şahsiyettir.
    Ayrıca genel olarak roman; Mevlana ve Şems’in yaşadığı aşkın günümüzde de yaşanabilirliğine örnek olarak Ella’nın yaşadığı aşkı ön plana çıkarmaktadır. Ancak Ella, her ne kadar aşıkta olsa, 3 çocuğunu yüzüstü bırakıp, geçmişi temiz olmayan ve yerleşik bir hayatı olmayan, hayat felsefesi olmayan birine kaçan bir kadındır. Üstelik o öldükten sonra çocuklarını da görmeye cesaret edemeyen bencil, duygusuz, sorumluluk sahibi olmayan biridir. Mevlana veya Şems’in böyle oldukları dahi düşünülemez. Nerde Mevlana’nın aşkı, nerde Ella’nın aşkı. Arada dağlar gibi fark fark anlayamadığım.

    Sayfa:285
    Çöl Gülü kaçmak için zorlu kış aylarını seçiyor. Sanırım biraz daha dramatize edilmek istenmiş. Öğleden sonra herkes uyurken kaçıyor. Kış ayında, öğleden sonra… herkes uyurken…. ??? Söze bile gerek yok. “Herkes öğleden sonra uyur mu?” Hangi tarih diliminde, Konya’da herkes öğleden sonra uyurmuş acaba?

    Sayfa:292
    Şems Mevlana’ya şarap istediğini söylüyor. Sanki bir çocuk kandırır gibi. “Susadım, evde susuzluğumu giderecek bir şey yok. Hadi meyhaneye git de şarap al, hem senin için hem benim için. Haa.. birazda orada oyalan. İnsanlarla sohbet et.”
    Tarikata yeni girmiş birini terbiye ediyormuşçasına komik bir durum Şems adına ve Mevlana adına..

    Sayfa:312-322 arası
    Şems, hakkında ileri geri konuşan Şeyh Yasin’in Medresesini basıyor.. Basmakla kalmıyor, Şeyh’e bir güzel ders veriyor ve öğrencilerini ayartıyor. (olay kabalaştırılmış, nezaket yok, komikleşmiş) Şeyh Yasin’i Alim ile Sufi çatışmasına taraf ediyor, yanlış düşündüğünü anlatmaya dolayısıyla yetersiz bir öğretmen olduğunu belirterek öğrencileri arasında küçük düşürüyor, çekip gidiyor. Şems’in amacı anlaşılmamaktadır.
    Ayrıca Şems Şeyh Yasin’e bir konuda misaller getirirken Karagöz perdesinden bahsediyor. 1240-1250 yılları arasında Karagöz perdesi nerde..! 16 ve 17. Yüzyılda oynatılmaya başlanmıştır. Nerden baksan arada 350 400 yıl var..
    Sayfa:323
    Hünsa Baybars’ın kim olduğunu bilmiyor.
    “Çöl Gülünü hemen bulun” diye hiddetlenen Baybars’ı, kerhanenin müdavimi olmasına rağmen tanımayarak “sen kim oluyorsun be” diye çıkışan Hünsa, Baybars’ın “Yüksek mevkilerde amcası olan bir kamu görevlisiyim” demesi üzerine mazlum rolüne bürünerek “Benim ne kabahatim var” diyerek alttan alıyor. (Bağlantısız ilişkiler.)

    Sayfa :324

    Ella, Aşk Şeriatı’nı okuyup bitirdikten sonra teslim ettiğini söylediği halde bir açıklama yapılmadan asıl romanda yani AŞK’ta, Aşk Şeriatı içeriği anlatılmaya devam ediliyor. Romanın burasında ya bir açıklama yapılarak bu şekilde devam edilmeliydi yahut Aşk Şeriatı bitirilmeliydi.

    Sayfa:326
    Çöl Gülü Şubat ayında kaçmıştı kerhaneden. Hamama gidip yıkandığını belirterek Mart ayında Mevlana dergâhına geliyor. Şubat ile Mart arasında neredeydi belli edilmemiş hikâyede. Kopukluk var.
    Sayfa:328
    Daha önce şarap almaya gitmesi damdan düşer gibi anlatılmıştı. Aynı anlatım şekli Müzik ve Sema içinde yapılmış. Bir gün karar veriyorlar ve saz heyeti getirip Sema’ya başlayacaklarını söylüyorlar, damdan düşme misali.. Bunlar bir süreçte olmuştur halbuki, böyle birden bire değil. Ayrıca Şems bunları savunurken “Ben aşığım istediğimi yaparım, kimseden de çekinmem” edasında. Çok çocuksu bir anlatım. İleri sayfalarda birden Sema ayini yapılabilmesi, dervişlerinin ustaca Sema edebilmesi çok hızlı bir gelişme. Sanki Konya Sema grubu kalkmış oraya gitmiş.
    Ve Keyhüsrev’in atması.. Nerdeyiz anlayamadım.? Urfa yöresine ait bir düğün töreninde mi, yoksa şehre yeni gelmiş meşhur bir sanatçının konserinde mi?
    Ve Şems’in keseyi tekrar Keyhüsrev’in başına atması, “Al paranı başına çal, ben para için Sema etmem, Aşığım ben Aşık.” Diyerek. Gülüyorum sadece, bir şey demiyorum.

    Bu sayfalardan sonra artık eleştirmeyi bıraktım. Yanlış anlaşılmaktan korkarak… Ayrıca mutaassıp yaftasından korkarak…

    SONUÇ:
    Sonuç olarak şunu da ifade etmeliyim ki: Romanda Mevlana’nın neden Şems’e ilgi duyduğu ve onsuz yapamadığı tarif edilememiş. Her karakterin yapmacık konuşmaları romanı basitleştirmiş.
    Bunları neden yazdığımı anlatacak kelime bulamıyorum. Sanırım Mevlana ve Şems’i sevdiğimden kaynaklanıyor. Hikayede Şarap almaya gitmesi değil Şems’in onu gönderiş biçimi basit. Müzikle ilgilenmeleri değil, müziğe başlamaları tuhaf. Karakterlerin yapmacık konuşmaları hikayenin tadını kaçırmış. Eğer Mevlana ve Şems isimleri yerine değişik isimle kullansaydınız okur geçerdim eseri. Ancak Mevlana ve Şems’in yüceliği beni bunları yazmaya zorladı.
    Tüm bu hatalar Editör, Tercüman veya Yazar hatası mı bilemem? Buna siz karar verin.
    Yazara: “Düzenlemeye fırsat bulamadan alalade yazdığım notlarımı, eleştirilerimi yazdığım için üzgünüm ancak, her ne kadar çok satarsa satsın , ne kadar çok beğenilirse beğenilsin kendinize “Tamam, güzel bir iş yapmışım, bak herkes beğendi” diye düşünüp de bir hataya düşmemeniz için belki yararlı olur dedim. Çünkü iyi bir yazar olabilirsiniz. Keşke Mevlana ve Şems adı yerine başka isimler kullansaydınız. Hatalarınızı görmezden gelebilirdim o zaman. Daha çok güzel işler yapacağınıza eminim.
    Yazmak istediğim daha çok şey var ama yanlış anlaşılmaktan koktuğum için bu kadar yeterli diyorum.

    Selamlar.
    Menderes KARCI
    http://www.TurkEbru.com
    mendereskarci@mynet.com

  28. Yazan:Selin Tarih: Apr 12, 2010 | Reply

    Elif ŞAFAK’ın “AŞK” kitabı, hayatıma bir çok soru işaretleri doldurdu. Neden mi…kitabı bir soluk ta okuyorum, hep sonraki sayfalarda soru işaretlerine cevap bulabilme ümidiyle kitap bitiyor ve ben yazarın kitap ile açıklamaları ile ilgili bilgilerinde birşeyler bulabilirmiyim diye hala devam ediyorum ama sonuç hayal kırıklığı;
    Elif ŞAFAK’soruyorlar: “Aşk’ta verilen Kırk Kural okurlar tarafından büyük ilgi gördü.Hatta bunların hakikaten Şems-i Tebrizi’nin yazılı kuralları olduğunu ZANNEDENLER var. Bu kurallar kurgu mu?”
    cevap:”TABİ Kİ KURGU”
    Bunu gördükten sonra kitapta gördüğüm okuduğum herşey bir hayal kırıklığı içinde silindi gitti.
    Bu ne demektir,siz karar verin artık…

  29. Yazan:derya Tarih: May 21, 2010 | Reply

    MENDERES KARCI nın yazdıklarına aynen katılıyorum .ayrıca bazı yerlerinde dili fazla açık kitabın şahıslarına yakışmamış.TASAVVUF U kırık dökük anlatmış.hatta bazı insanlara herkes dilediği kişi ile aşkını yaşasın zihniyetini örnek almalarına sebep olmuş önemli olan kalp temizliği ne yaşladığın fazlada önemli değil gibi.beğenmedim.

  30. Yazan:mahmut Tarih: Jan 8, 2012 | Reply

    ben bu kitabın özetini okudum ama kitap çok guzeel tum herkese tavsıye ederim arkadaslar

  31. Yazan:gönül Tarih: Jan 30, 2012 | Reply

    sadrim adlı arkadaşım ortalığı yıkmışsınız bi yerlerde gerçekten katılıyorum size haklısınız tanışmak bu tarz konularda sizinle tartışmak isterdim doğrusu

  32. Yazan:naciye Tarih: Feb 19, 2012 | Reply

    güzel bir kitap bu kitabı ve canan tan’dan en son yürekler ölür kitabınıda tavsiye edrim

  1. 3 Trackback(s)

  2. Jan 30, 2010: Ayıp sanat olur mu? : Derin Düşünce
  3. Feb 11, 2010: Son 12 ayda en çok okunan ve yorumlananlar : Derin Düşünce
  4. Dec 12, 2012: Son 12 ayda en çok okunan 40 sayfa

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin