Önceki Yazılar
Tayyip Erdoğan’a insaf ile bakmak? »
By Tavit Kilimciyan on Haz 4, 2013 in AKP, polis, şiddet, vicdan | 51 Comments
“… Beni tanıyanlar siyaseti sevmediğimi ve siyasi otoriteden devletten gıcık kaptığımı bilir. Hiçbir zaman hiçbir partiden eleştirimi esirgemediğimi de. Egemenlerden korkmadığımı ve ölüm dahil her tehlikeyi ve meşakkati göze aldığımı da. Belki bu bir enayilik. Ama ne yapayım, tabiat meselesi. Bir diğer enayiliğim de vicdanlı olmak. Biraz önce CNN’de akil adamlardan birkaçı AKP’nin ve Erdoğan’ın hatalarını sıralıyordu. Eyvallah. Ben bu tür eleştirileri AKP Siyaset Akademi’sinde AKP’lilere yapmış adamım. Parti kurmaylarından hasbelkader muhatap olduğum kimselerin yüzüne karşı da. Bu yüzden AKP’de sevilmem. Nitekim, AKP’den ne akil adım teklifi aldım ne de en küçük bir menfaat edindim. Bu yüzden rahat konuşabilirim.
Vicdan ve adalet insanda en önemli erdem. Bu partiyi ve liderini eleştirin ama hakkını da verin. Tayyip Erdoğan’ın Kasımpaşalı üslubu şimdi siyasette nasıl bu kadar başarıya imza attığını sorgulamamızı gerektirecek kadar batıyor insana. Ama vicdan sahibiysek herkese olduğu gibi ona ve çizgisine de insaflı olalım. Eleştirelim ama hakkını da verelim. CHP’liler hayat hakkımıza müdahale edilmesinden korkuyoruz diyorlar. Eyvallah. Asla kimse onların hayat tarzına müdahale etmemeli. Benim hayat tarzım da Erdoğan’ınkinden çok Kılıçdaroğlu’nunkine yakındır herhalde. Ama birileri bir ihtimal üzerine konuşup kıyamet kopartırken Erdoğan ve arkadaşları bu müdahaleleri bizzat yaşamadı mı? Çocukları başörtülü olduğu için okula alınmadı. Yurt dışında okumak zorunda kaldı. Bu bahsettiğimiz kişi Başbakan, Başbakan, benim gibi gariban bir akademisyen değil. Başbakan karısını saklamaya zorlandı. Ertuğrul Özkök gibiler ona “ne olur karının başını açtırsan” diye tavsiyeler yağdırdı. Dediler ki “elinde bir kadehle bir poz versen, toplum rahatlar”. Yani kendileri rahat etmek için onun kimliğinden vazgeçmesi talep edildi. Şimdi Özkökgillere camide namaz kılarken bir poz verin diyen var mı? Anne babası CHP’li diye okula alınmayan öğrenci var mı? Kızı Kemalist olduğu ve Mustafa Kemal’i sevdiği için tıp fakültesinden hem de beşinci sınıftayken atılan var mı? Kaç Kemalist ailenin çocuğu bu baskılar yüzünden psikolojik tedavi gördü. Kemalist ailelerin çocukları İslami ikna odalarından mı geçiriliyor? …” (Atilla Yayla)
Yunanistan artık Yunanlıların değil… »
By my on Haz 3, 2013 in Avrupa Birliği, Ekonomi, Liberal Totalitarizm, Uygar(?) Batı, Yunanistan | 2 Comments
29 Mayıs’ta ırkçı Altın şafak İstanbul’un “kaybedilişi” anısına yas tutmuş. Yürüyüş sırasında insanlar “Yunanistan Yunanlılarındır – Kan! onur!” diye slogan atmışlar. Normal. Ekonomik kriz sebebiyle bunalan ortamda ırkçıların gövde gösterisine dönüşmüş bu toplantı. Ne var ki gerçek hayat bunun tam tersi. Almanya, IMF, yabancı bankalar derken politikada halktan başka herkesin sözü geçiyor. Gerçekte Yunanistan artık Yunanlıların değil. Yabancı bankalar akıl almaz hokkabazlıklar yaparak bu ülkeyi yuttular, daha doğrusu hileli bir kumar masasında üttüler. Üstelik suçu Yunan halkının üzerine yıkmak için medyayı kullandılar. Sırada başka ülkeler var: İtalya, İspanya ve Portekiz. Bu ülkelerde aşırı riskli, hatta batacağı kesin olan emlâk projelerine yatırım yapan, sonra bu yatırımları sigortalayan ve yatırımların aleyhine spekülasyon yapan Alman ve Fransız bankaları önce kendi müşterilerini soydular. Şimdi de ulus-devletler kanalıyla halkların parasını hortumluyorlar. Normalde piyasada kaybedilen bir para bürokrasi yoluyla geri ödenmez. Ama burası Avrupa. Demokrasinin modası geçiyor, plütokrasi rejimi var artık…
… Bu konuda okumak için…
Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar?Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi? Buradan indirebilirsiniz.
Liberalizm Demokrasiyi Susturunca
Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar. Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? Okuyacağınız kitap demokrasi ile liberalizmin savaşı üzerinedir. Buradan indirebilirsiniz.
Mayıs ayında en çok okunan kitaplar »
By admin on Haz 3, 2013 in Site İstatistikleri | 1 Comment
Geçtiğimiz mayıs ayında sitemize gelen 59.443 tekil ziyaretçi toplam 15.202 e-kitap indirdi. Yeni kitaplar kadar eskileri de ilgi görmeye devam ediyor. Sanat ve felsefe kitapları siyaset ve tarih kategorisini çok yakından takip etti geçen ay. E-kütüphanede mevcut 53 kitap içinden en çok indirilen 15 tanesi toplam e-kitap talebinin %62′sini teşkil etti. İşte mayıs ayının en çok indirilen kitapları:
- İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
- Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?
- Liberalizmin Kara Kitabı
- Liberalizmin Ak Kitabı
- Türkiye bölünür mü?
- Roman nedir? Nasıl Yazılır?
- Tarih şaşırmaktır
- Kitap Tanıtan Kitap (1)
- Derin İnsan
- Kadın hakları ve Kemalizm
- Müslüman’ın Zaman’la imtihanı
- Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu
- Jean-Paul Sartre ile Kaliteli bir Ateizme Doğru
- Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”
- Derin MAЯҖ
Böyle polisler varken teröriste gerek yok »
By Tahsin K. on Haz 3, 2013 in medya, polis, şiddet | 1 Comment
Polisten çok gazeteci var. Polisler sanki ayaklanma bastırmıyor da Afyon’un düşman işgalinden kurtuluşunu canlandırıyor. Yerde bir konu mankeni, ayakta « kaka pis » Türk polisini temsilen bir akıl hastası, yerli ve yabancı gazeteciler basın tirbünündeki yerlerini almışlar. « Sayın polis, lütfen biraz da soldan sıkar mısınız? Bir kaç kare daha alalım » Gösterici rolündeki konu mankeni ne taş atıyor ne molotof. Dizlerinin üzerine çökmüş, elinde bir pankart « kimyasal Tayyip ». Tek başına, çaresiz, masum ve sırılsıklam. Read the rest
Eşkıyanın çokluğu pehlivanların azlığındandır! »
By Ali P. on Haz 3, 2013 in Kemalizmin Zararları, şiddet, Türk Solu | 6 Comments

… Bu konuda okumak için…
Kaybedenler Klübü: Anti-demokratik bir muhalefetin kısa tarihi
T.C. kurulurken Hitler, Mussolini ve Stalin başrolleri paylaşıyordu. İki dünya savaşının ortalığı kasıp kavurduğu o korkunç yıllarda “bizim” Cumhuriyet gazetesi’nin faşizme ve faşistlere övgüler yağdırması bir rastlantı mıdır? Kemalistlerin ilâhı olan Atatürk’ün emriyle 80.000 Alevî Kürd’ün Dersim’de katledilmesi, Kur’an’ın, ezanın yasaklanması, imamların, alimlerin idam edilmesi, Kürtleri, Hristiyanları ve Yahudileri hedef alan zulümler de yine Atatürk ve onu ilahlaştıranlar tarafından yapılmadı mı?
Bu ağır mirasa sahip bir CHP ve Türk solu şimdilerde “İslâmî” olduğu iddia edilen bir cemaat ile, Fethullah Gülen’in ekibiyle ittifak içinde. Yobaz laiklerin, yasakların kurbanı olduklarını, baskı gördüklerini iddia ediyor bu insanlar. Ama bir yandan da alenen İslâm düşmanlığı yapan her türlü harekete hatta İsrail’e bile destek vermekten çekinmiyorlar. Tuttukları yol İslâm’dan daha çok bir ideolojiye benziyor: Gülenizm. Millî istihbarattan dershanelere, dış politikadan bankalara kadar her konuda dertleri var. Ama Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Arakan’da zulüm gören Müslümanları dert etmiyorlar. Acayip…
Türk solu, CHP ve Fethullah Bey… Nereden geldiler? Nereye gidiyorlar? Elinizdeki bu kitap meseleyi tarihsel bir perspektifte ele almayı amaçlıyor.Buradan indirebilirsiniz.
(Son güncelleme: Üçüncü sürüm, 28 Ocak 2014)
Türkçe Olimpiyatlarını ve Türk okullarını sevmiştik. Gözü yaşlı vaizin Amerika’da yaşamasına alışmıştık. 1980 öncesinde komünizme karşı CIA ile işbirliği yapmasına “taktik” demiştik. Fethullah Gülen aleyhine açılan davalardan birinin iddianamesinde“pozitivist felsefeye karşı olmak” ile suçlanıyordu. Biz de karşıydık pozitivizme. “Aferin” dedik, “bizdensin”.
Bugün gerçek şu ki Fethullah Bey’in ekibi manşetle, kasetle hükümet devirmeye çalışan, yalan haberle Türkiye’yi ve Müslümanları sürekli zora sokan çirkin insanların tahakkümü altında. Bizim sevdiğimiz, güvendiğimiz “küçük eller” ise koyun sürüsü gibi suskun. Medyada, devlet kurumlarında, emniyet ve adaletin içinde çeteleşme, ergenekonlaşma var. Gülen cemaati dünya ile uğraşmaktan ahirete vakit ayıramıyor. Gülen cemaati bir cemaatten başka herşeye benziyor.
Kitabın ilk yarısında Fethullah Bey’i ve ekibini öven, yapılan iyi işleri savunan, destekleyen makaleler bulacaksınız. Bugün yaşadıklarımızla birlikte değerlendirince can acıtan bir soru kendini dayatıyor bize: Fethullah Gülen ve kurmayları bizi baştan beri kandırdı mı? Yoksa “küçük eller” dediğimiz masum insanların güzel teşkilâtı sonradan mı kokuştu? Kitabı buradan indirebilirsiniz.
Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?
4 Türk bankası çalışanlarını sömürmek, tüketiciyi kandırmak ve haksız rekabetten dolayı çok ağır cezalar yediler. Hemen ardından Türkiye tarihin en büyük anti-kapitalist ayaklanmasını yaşadık. Göstericiler “Sosyalist Türkiye” ve “yaşasın devrim” sloganları atarak orak-çekiçli pankartlar, Deniz Gezmiş posterleri taşıdılar. Tuhaf olan ise bazı bankaların ve holdinglerin bu ayaklanmaya destek olmasıydı. Anti-kapitalist göstericiler 20 gün boyunca İstanbul’un en lüks otellerinden birinde bedava kaldılar. Tuhaflıklar bununla da bitmedi. CNN, BBC, Reuters ve daha bir çok medya kuruluşu bir kaç sene önce, üstelik yabancı ülkelerde çekilmiş yaralı ve ölülerin fotoğraflarını “Türkiye” diyerek servis etti. Tayyip Erdoğan’a destek için toplanan AKP’lilerin fotoğrafı CNN tarafından kazayla(?) “Ayaklanmış Protestocular” olarak yayınlandı.
Dünyada da tuhaf şeyler oldu:
- Türkiye ile neredeyse aynı anda Brezilya’da bir halk(?) ayaklanması başladı.
- Georges Soros’a ait ekonomi gazeteleri Çin ekonomisi hakkında aşırı kötümser haberler yaydılar.
“Kazalar” bu kadar çoğalınca insanlar ister istemez bazı şeyleri sorguluyor:
- Türk bankaları neden sermaye düşmanı, anti-kapitalist bir ayaklanmaya destek oldu?
- Acaba 2008 krizinden sonra kan kaybeden ABD ve Avrupa kaçan sermayeyi geri çekmeye mi çalışıyor?
- Brezilya, Çin ve Türkiye Avrupa ve ABD’deki yatırımları çekmenin cezasını mı ödüyor?
Elinizdeki kitap bu sorulara ve darbe iddialarına cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.
Genel seçimler yaklaşırken başladı Taksim Gezi Parkı olayları. İnsanlar öldü, yaralananlar, tutuklananlar oldu. Taksim’deki sanat galerileri bile yağmalandı. Maddî zarar büyük: Yakılan otobüsler, özel araçlar, iş yerleri. Ancak hâlâ isyancıların ne istediğini bilmiyoruz. Taksim Dayanışma Grubu’ndan çelişkili açıklamalar geliyor. Polisi ya da göstericileri suçlamadan önce şunu bilmek gerekiyor: “Çapulcular” ne istiyor? Daha fazla demokrasi? Sosyalizm? Devrim? Darbe? Elinizdeki e-kitap bu sorulara cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.
Pis bir moruğun günlüğü / Charles Bukowski »
By Katrin Baskiotis on Haz 2, 2013 in Düşünce, edebiyat, Hayat, Kitap Alıntısı, Ölüm | 1 Comment
“… Bu odanın küçük bir balkonu var, şu anda kapısı açık ve liman yolunda seyreden arabaların ışıklarını görebiliyorum. Sonu gelmeyen bir ışık akışı. Bu kadar insan. Ne yaparlar? Ne düşünürler? Hepimiz öleceğiz, hepimiz, ne sirk! Bunu bilmek birbirimizi daha çok sevmemiz için yeterli bir neden olmalı, ama değil. Son derece önemsiz şeyler bizi dehşete sürükleyip dümdüz ediyor, yutuyor […] Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum: «Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım.»”
… Bu konuda okumak için…
Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.
“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.
Çevreci, Solcu, Devrimci, Atatürkist hem de Barışçı »
By Tahsin K. on Haz 2, 2013 in atatürkçülük, Kemalizmin Zararları, Türk Solu, Ulusalcılık | 2 Comments
Türk Solunun iktidar olması için devrim mi gerek yoksa evrim mi? »
By Şivan Taşkıran on Haz 2, 2013 in Abdestli Sosyalizm, Komünizm, Marx, Sosyalizm, Türk Solu | 2 Comments
… Türk Solunu ve sosyalizmi anlamak için…
Sosyalizm İslam’a uyar mı? (Tartışma)
Bir yanda zekât üzerinden eşitlikçi bir İslâm yorumu yapan anti-kapitalist Müslümanlar. Diğer tarafta bir türlü iktidar olamayan, sosyalizmi bilmeyen, kemalizmi demokrasi zanneden devletçi, hatta darbe yanlısı bir Türk solu.
Türk solu geçmişiyle yüzleşemekten korkuyor. Solcunun solcuyu katlettiği 1 Mayıs 1977 bir tabu. Deniz Gezmiş’in ulusalcı duruşunu da eleştiremiyorlar. Evet… Türk solcuları iktidara yürümek için bir koltuk değneğine muhtaçlar. Peki ya İslâm? Sosyalizm İslâm’a ne kazandırabilir? Sosyalist devletlerin Müslümanlara yaptığı onca eziyetten sonra Müslümanlar sosyalizm ile ittifak yapabilir mi? Derin Düşünce okurları tartıştılar, biz de kitaplaştırdık. Buradan indirebilirsiniz.
Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün. Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı buradan indirebilir ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi.
Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?
Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.









