Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Küçük Prens / Antoine de Saint-Exupéry »

images“… Ertesi gün küçük prens yine geldi.

“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.”

“Gelenek nedir?”

“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.” 

 

… Zaman üzerine e-kitap okumak için…

Zaman Nedir?

“Zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasagelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı? İyi ama şimdiki zaman var olabilmek için geçmişe karışması gerekiyorsa mevcudiyetini  yok oluşuna muhtaç olan bir Şimdi‘ninVARlığından nasıl bahsedilebilir? Demek ki zaman yokluğa meylettiği ölçüde var olan şeydir.” (Aziz Augustinus, 354-430)

Zaman nedir? İnsan düşüncesinin en çok zorlandığı sorulardan biri bu. Zira Zaman’ın olmadığı bir yer, an, olay düşünmek imkânsız. “Hiç bir şey olmuyor şu an” derken bile zamansal bir cetvele ihtiyaç var. Saniyeler tık tık ilerleyecek ki “yaprak bile kıpırdamıyor” cümlesinin bir anlamı olsun. Zaman’ı anlamadan Yaşam, Hareket, Özgürlük kavramlar üzerine düşünmek de imkânsız.

Derin Göz isimli kitabımızda özellikle ünlü ressam Edward Hopper’dan bahsederken modern yaşamın özellikle de Sanat’ın biz insanlara Zaman’ı düşünmek için yeni kapılar açtığından bahsetmiştik.  Derin İnsan  adlı kitabımızın Korku Matkabı bölümünde de Korku-Zaman ilişkisinden ve Sinema Sanat’ından istifade ederek Zaman’ın NE’liğini bir parçacık sorgulamıştık. Kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediği sınırlarda yine Sanat’tan istifade ettik : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu.

Ama felsefeyi dışlamadık. Zaman hakkında çok isabetli tahliller yapmış olan Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl’den çok önce belki ilk defa Aristoteles (MÖ 300′ler) ile başlamış sorgulamalar var. 1800ler ve 1900lerdeki fikirler haliyle teknolojik ilerlemelerden ve yeni kurulan endüstriyel toplumdan istifade eden ama aynı zamanda bunların altında ezilen bir kuşağın ürettikleri. Bilim ve teknoloji ile zaman arasındaki ilişkiye gelince elbette Newton’dan Einstein’a ve Kuantum mekaniğine kadar uzayan, epistemolojiden fizik teorilerine kadar dallanıp budaklanan sorgulamalar söz konusu.

Peki bilimsel, objektif, tik-tak zamandan başka, daha insanî, sübjektif ya da bütün bunların üstünde, dışında MUTLAK bir Zaman kavramından bahsedilebilir mi? Zaman sadece bir çerçeve, aklı sınırlayan bir tür “yokluk” mudur? YoksaDerin İnsan  ve Zaman’ın eklemlendiği bir Derin Zaman boyutu var mıdır?

Tam da bu noktada Delâilü’l-İ’câzMesnevîMakasıt-ül Felasife Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açıyor. Zaman konusunu bütün derinliğiyle anlayabilir miyiz? Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

Modern Dünyanın Krizi / René Guénon (2) »

giphy

Makine insanlaşmaz ama insan makineleşebilir

“… Endüstri sadece bilimin uygulanması değil onun varoluş sebebi oldu. Bir kez daha normal ilişkilerin ters döndüğünü görüyoruz: Endüstri bilimden meşruiyet alacağına tam tersi, bilim endüstriye muhtaç şimdi. Modern dünya “bilim yapıyorum” zannıyla endüstriyi ve makineleşme ideolojisini geliştirdi. Maddenin kendi arzularına boyun eğmesi için uğraşırlarken tersi oldu: İcad ve imâl ettikleri makinelerin kölesi oldular hatta bizzat kendileri makineleştiler …”  (R. Guénon)

Çünkü makineler de tıpkı hayvanlar gibidir. Maddî sahada, kaba kuvvette, hızda ve ağır yük kaldırmada İnsan’dan üstündürler. Zaten icad edilmelerinin sebebi de budur: Angarya işleri üstlenmek. Ama eğer halklar sırf askerî ve/veya iktisadî üstünlükleri sebebiyle medenî kabul edilirlerse o “medeniyet” yoluna insansız da devam edilir. Zira medeniyet ölçüsü nicelik olan insanlar sayılarla ifade edemediklerini yok sayarlar ve ölçülebileni (parayı, sporu ve silahları) yüceltirler. Sporu taparcasına severler çünkü “skor” vardır. Bir  gol bir goldür. Tartışılmaz, objektif gerçeklerin dışında ne varsa reddederler. Değerleri rekabet, liderlik ve kazanmaktır. Paylaşmayı, merhameti ve hemhâl olmayı bilmezler. Paraya, silaha ve teknolojiye inananların indî / sübjektif olanı; maneviyat ve sanatı hissetmesi beklenemez (Bkz. Derin Lügat: İndî / Sübjektif ):

 ara-guler“… Ne adamlar var. Bana soruyorlar “sen ne marka makineyle fotoğraf çekersin?” diye. Fotoğraf makineyle mi çekilir? Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum? Roman daktiloyla mı yazılır? Arkadaş fotoğraf kalple çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle de fotoğraf çekerim. Şunlara bak! Alıyorlar Canon’u, Nikon’u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü gördün, dur! İki şip şak, tamam. Koyun sürüsü mü gördün? İki şip şak, tamam. Ben bir çobanın resmini çekeceksem onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım… Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim …” (Ara Güler)

Materyalizm… Zehirli bir inanç sistemi!

İnsan’ı kavrayış hatalı olunca onu mutlu etmek iddiasında olan kurumlar, ideolojiler, lider ve kurtarıcılar mutluluk değil tatmin üretirler.(Derin Lügat maddesi: Mutluluk ve Tatmin)  Zira bu materyalist/pozitivist ideolojiler İnsan’ı bir hayvan gibi görmüşlerdir: Fayda ile ilerleyen, tehdit ile duran bir hayvan. Böylesi bir anlayış üzerine bina edilen ekonomi-politik insanları Read the rest

Modern Dünyanın Krizi / René Guénon (1) »

modern-dunyanin-krizi-rene-guenon--Batılılara vahşi olduklarını sakın söylemeyin, onlar kendilerini medenî sanıyor

İspanyol ve İtalyan plajlarında kanıksanmış bir görüntü: Açlıktan ve savaştan kaçan Afrikalıların cesetlerinin vurduğu bir plajda turistler oynuyor ve güneşleniyorlar. Değerli yazar Yıldız Ramazanoğlu “Görme Bahçesi” isimli kitabında ellerinden gelse zenginlerin fakirleri dünyadan aşağı atacaklarını söylüyordu . Herhalde ucuz bir yolunu bulsalar onu da yaparlar.

Üstelik Afrika’yı yaşanmaz hale getirenler yine Avrupa ülkeleri ve ABD. (Bkz. Afrika yazıları) Yani bu zavallı insanların kaçtığı savaşın ve açlığın sebebi Batı’nın silah ticareti ve hammadde hırsızlığı. Ama Batılılar kötülük olsun diye yapmıyorlar bunu. Çünkü kötü aslında iyinin zıddı değil. (Bkz. Kötülük’ün zıddı İyilik değildir)Kötülük insanların düşünmeyi reddetmesinden kaynaklanıyor. (“Batı” derken haritanın batısını değil Batı’nın zihniyetini kastediyoruz. Haliyle Kapıkule’nin doğusunda yaşayıp zulme seyirci kalanlar da bu zihniyete dahil.) Evet… Hannah Arendt’in “Yahudi kasabı” Eichmann için söyledikleri Batılılar için de geçerli. Bu insanlar kötü değiller, “sadece” düşünmüyorlar. Daha doğrusu Felsefe/ Bilim / Düşünce ile kurdukları münasebet Ben’liklerinin gölgesinde:

“… Şöhret için filozofun yeni ve orijinal bir hata icad etmesi başkaları tarafından defalarca söylenmiş bir hakikati tekrar etmesinden daha faydalı. […] Gerçek problemleri çözmek yerine uyduruk problemler icad etmek ve bunlar üzerine bitmez, tükenmez tartışmalar yapmak filozofları gündemde tutar. Orijinal olmak isteyen filozof kendi adıyla anılacak bir sistem icad eder. Orijinal olmak uğruna Hakikat’in beyanı feda edilebilir …”

Hegel, Kant ve Heidegger gibi sistemci filozofları düşündüğümüzde bu satırların yazarı ünlü mütefekkir René Guénon’a hak veriyoruz. Tespit Guénon’un mühim bir eserinden: “Modern Dünyanın Krizi”. Aslında müellifin maksadı batılı filozofları eleştirmek değil; bundan çok daha derin bir tahlil arz ediyor. Ağız alışkanlığıyla “Batı medeniyeti” dediğimiz şeyin gerçekten bir medeniyet olup olmadığı sorgulanıyor bu kitapta.

Evet… René Guénon’dan bin yıl önce Haçlı seferleri sırasında iki “medeniyet” karşılaşmıştı. Arap tarihçi Usama ibn Munkid ( أسامة بن من) ve Frank ordusunda Vak’a-Nüvis görevi yapan Albert d’Aix  ve Raoul de Caen’in yazdıklarına [1] göre Hatay’da ve Halep yakınlarındaki Maaret el Numan’da (معرة النعمان) Haçlılar Türkleri ve Arapları pişirip yediler: Read the rest

Medeniyet, Laiklik ve Şapka »

… Yobaz laiklik ve kadın hakları üzerine okumak için…

Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretiliyordu ve Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde uzun zaman yasak idi. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyordu. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyordu. Rumların ruhban okulları özgür değildi. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyordu. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyordu. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, uzun süre geri verilmedi.

Sahi Laiklik neye yarıyor?

“Laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır” diye ezberletildi bize okullarda. Çağdaş, uygar, gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkmak için gerekliydi güya.“Sakın ha sakınçocuklar!” derdi öğretmenimiz, “laiklik dinsizlik demek değildir”.

Aslında yerli malı değil; Fransızlar Vatikan’ın baskısından kurtulmak için icad ettiler laikliği. T.C. usulü Alaturka laiklik ise babasının ceketini giymiş bir çocuktaki gibi iğreti duruyor üzerimizde. Eline sopayı geçiren “laiklik adına” patlatıyor “ötekine”. Zenciyi zenciye kırdırmaktan başka bir işe yaramadı bu güne kadar: Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, 28 şubat…

Elinizdeki bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor. Buradan indirebilirsiniz. 

Kadın hakları ve Kemalizm

“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ? “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış: “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

Batılılaşmak ilerleme değil gerilemedir »

 

… Bu konuda okumak için…

sen-insansinSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

 

Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl öncekomşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındakitek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericiliklebağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradanindirebilirsiniz.

Medeniyet / Şehir / Cité / Civilisation / المدنية / الحضارة »

giphy

Ne değildir?

  • Medeniyet, zengin olmak yahut asansör, cep telefonu, atom bombası yapmak değildir.
  • Medeniyet, folklor veya kültür değildir.

Nedir?

Medeniyet, iç güzelliklerin dışa vurması, mânânın maddeye nüfuz etmesidir. Binalar, giysiler, musikî hatta harfler o mânâya göre şekil alır.

Neden?

Manevi değerler soyuttur ama eşyaya nüfuz eder. Bu cisimler medeniyeti teşkil eder. Maneviyat olmadan, o mânâ anlaşılmadan cisimlerin, motif ve binaların şeklen kopyalanması kültürdür. Güzel sanat ancak güzel sanatçıların elinden çıkar. Bu nüfuz etme tıpkı vücut dili, ses tonu ve duyguların el yazısından anlaşılması gibidir.

Misal?

Osmanlı medeniyetinde kadın ve erkek için ayrı kapı tokmakları yapılması, Müslümanların Sünnet’e uygun yaşama isteğinin tecessümüydü; kültürel bir tercih ya da moda değildi. Read the rest

Ağustos ayında en çok okunan kitaplar »

Geçtiğimiz ağustos ayında okuyucularımız sanal kütühanemizden 18.523 e-kitap indirdi. Sanat, göz ve akıl arasındaki ilişkiyi inceleyen Derin Göz adlı kitap 2.383 okumayla birinci oldu. Güzellik tecrübesi, vicdan hissi ve korku algısı üzerinden «Ben Kimdir?» diye soran Derin İnsan kitabı 1.321 okuma ile ikinci sırada yerini aldı. Bir kez daha gördük ki Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche ve Sartre gibi filozofların Ben’lik üzerine sorduğu sorular hâlâ cevaplarını arıyorlar.

Üçüncü sırada siyaseti ve tarihi birleştiren bir kitap var: Kürtlerin Tarihi Üzerine. (886 okuma) Bu Türkiye için önemli bir kitap. Zira 80 seneden beri Kürtlerin tarihi isyan ve terörle özdeşleşti. Son bir kaç yıldır ülkemiz değişiyor. Hemen herkesin desteklediği bir barış süreci başlatıldı. Fakat barış istemek yetmiyor; “ötekileri” anlamak, bilmek bu barışın sağlam temeller üzerine oturması için gerekli. İşte bu sebeple Türkiye dışındaki etnik hareketlerden, ayrılıkçı terör tecrübelerinden, sosyal barış projelerinden yararlanmak elzem. Kemal Burkay, Hasan Cemal, İsmail Beşikçi, Mustafa Akyol kadar Alain Touraine, Johan Galtung, Paddy Woodworth ve Gandhi’nin yazdıklarından da istifade etmeliyiz.

Evet… Toplam okumanın yaklaşık %50’sini teşkil eden ilk 15 kitap şöyle:

 

  1. Derin Göz
  2. Derin İnsan
  3. Kürtlerin Tarihi Üzerine
  4. Kaybedenler Klübü: Anti-demokratik bir muhalefetin kısa tarihi
  5. Fethullah Gülen’i yi bilirdik
  6. Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?
  7. Sen insansın, homo-economicus değilsin!
  8. İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
  9. Derin MAЯҖ
  10. Tarih şaşırmaktır
  11. Gurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”
  12. Gözle dinlenen müzik: Tezyin
  13. Derin Zaman – Zaman Nedir?
  14. Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
  15. Liberalizmin Kara Kitabı

Çapulcular ABD’den yardım istemişti hatırlar mısın? »

kapak_kitap_capulcularÇapulcular” ne istiyor?

Genel seçimler yaklaşırken başladı Taksim Gezi Parkı olayları. İnsanlar öldü, yaralananlar, tutuklananlar oldu. Taksim’deki sanat galerileri bile yağmalandı. Maddî zarar büyük: Yakılan otobüsler, özel araçlar, iş yerleri. Ancak hâlâ isyancıların ne istediğini bilmiyoruz. Taksim Dayanışma Grubu’ndan çelişkili açıklamalar geliyor. Polisi ya da göstericileri suçlamadan önce şunu bilmek gerekiyor: “Çapulcular” ne istiyor? Daha fazla demokrasi? Sosyalizm? Devrim? Darbe? Elinizdeki e-kitap bu sorulara cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?

Hükümeti_devirmek_kapak4 Türk bankası çalışanlarını sömürmek, tüketiciyi kandırmak ve haksız rekabetten dolayı çok ağır cezalar yediler. Hemen ardından Türkiye tarihin en büyük anti-kapitalist ayaklanmasını yaşadık. Göstericiler “Sosyalist Türkiye” ve “yaşasın devrim” sloganları atarak orak-çekiçli pankartlar, Deniz Gezmiş posterleri taşıdılar. Tuhaf olan ise bazı bankaların ve holdinglerin bu ayaklanmaya destek olmasıydı. Anti-kapitalist göstericiler 20 gün boyunca İstanbul’un en lüks otellerinden birinde bedava kaldılar. Tuhaflıklar bununla da bitmedi. CNN, BBC, Reuters ve daha bir çok medya kuruluşu bir kaç sene önce, üstelik yabancı ülkelerde çekilmiş yaralı ve ölülerin  fotoğraflarını “Türkiye” diyerek servis etti. Tayyip Erdoğan’a destek için toplanan AKP’lilerin fotoğrafı CNN tarafından kazayla(?) “Ayaklanmış Protestocular” olarak yayınlandı.

Dünyada da tuhaf şeyler oldu:

  • Türkiye ile neredeyse aynı anda Brezilya’da bir halk(?) ayaklanması başladı.
  • Georges Soros’a ait ekonomi gazeteleri Çin ekonomisi hakkında aşırı kötümser haberler yaydılar.

“Kazalar” bu kadar çoğalınca insanlar ister istemez bazı şeyleri sorguluyor:

  • Türk bankaları neden sermaye düşmanı, anti-kapitalist bir ayaklanmaya destek oldu?
  • Acaba 2008 krizinden sonra kan kaybeden ABD ve Avrupa kaçan sermayeyi geri  çekmeye mi çalışıyor?
  • Brezilya, Çin ve Türkiye Avrupa ve ABD’deki yatırımları çekmenin cezasını mı ödüyor?

Elinizdeki kitap bu sorulara ve darbe iddialarına cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

Vehn nedir ya Rasûlullah? »

Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanıadındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz.Buradan indirebilirsiniz.

Korkusunu saldırganlıkla saklayan bir halk »

 

… Bu konuda okumak için…

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor. Ancak ne askerî ne de ekonomik olarak bu iki ülkeye üstünlük sağlayamayan insanlar Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta ABD bombaları altında can vermeye devam ediyorlar.

 Barışçı yollarla bir şeyler yapmaya niyetli,  “yangına gagasıyla su taşıyanlar” ise Amerikan kamuoyunu uyarma çabasında. Fakat ne yanmış yıkılmış okullar, ne de kolları bacakları kopmuş bebek fotoğrafları Amerikalıların vicdanını uyandıramadı.  Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?

Amerikan’ın bu saldırganlığı sıradan Amerikalılara da büyük zarar veriyor aslında. Sadece Irak’ın işgali için harcanan yüz milyarlarca dolar ile ülkelerini baştan yapabilir, zengin-fakir demeden herkese yüksek kaliteli sağlık ve eğitim hizmeti götürebilirlerdi. Oysa milyonlarca Amerikalı sefalet içinde yaşıyor. Kimi ekonomik kriz yüzünden kimi Katrina kasırgası gibi bir doğal felaketlerden dolayı evini, işini kaybetti. Devlet ise bu insanları yüz üstü bıraktı. Neden?  Bu 37 sayfalık kitap klişelerin ötesinde bir bakış açısı öneriyor. Buradan indirin.