RSS Feed for This Post

Ekmek artık mafyanın ağzında…

Ekmek artık mafyanın ağzında…

 

“… Tarım artık mekanize bir gıda endüstrisi oldu. Öz itibariyle gaz odalarından, çalışma kamplarından ve hidrojen bombasının üretim hattından farkı kalmadı …” (Martin Heidegger)

Temmuz 2009, Washington, Birleşik Devletler Senato binasının 4cü katı

Carl Levin ana koridorda hızlı adımlarla ilerliyor. Durmuş sohbet eden senatörlere çarpmamak için 75 yaşında bir adamdan beklenmeyecek çeviklikle, adeta slalom yapan bir kayakçı gibi zikzaklar çiziyor. Burnunun ucuna düşen gözlüğü, ütüsüz ceketi ve düğümü küçülmüş bordo kravatıyla senatörden çok bir lise öğretmenini andıran bu adam Birleşik Devletler Senatosu iç güvenlik soruşturmaları daimi komitesi başkanı. Kolunun altına sıkıştırdığı dosyanın garip bir başlığı var: Excessive Speculation in The Wheat Market (Buğday Piyasalarında Vurgunculuk)

Ekmek artık mafyanın ağzında…Levin koridorun sonunda yavaşlıyor; aralık duran kapıdan geçip gösterişsiz bir toplantı salonuna giriyor. Kendisini bekleyen komite üyeleri Elise J. Bean, Dan M. Berkovitz, Rachel E. Siegel, Christopher J. Barkley Timothy R. Terry rahat bir nefes alıyorlar, artık toplantı başlayabilir. Salonun ortasında duran 6-7 kişilik bir yuvarlak masa var. Masanın iki yanında duran iki uzun masaya 15 sandalye yerleştirilmiş. Söz almayacakları, gözlemci olarak bulundukları tahmin edilen 15 kişi de çoktan yerleşmiş. Carl Levin bu gözlemcilere “ne işiniz var burada?” der gibi ters bir bakış atıyor. Bu bakıştan rahatsız olan birkaçı cevap verircesine isim kartonlarını Levin’e doğru çeviriyorlar. İsimlerin altında görevleri yazılmış: Tobby Moffet (Kongre Üyesi), Dennis De Concini (Senatör)… Yaşlı adam burnunun ucuna düşen gözlüklerinin üzerinden özellikle Margaret Miller’a dik dik bakıyor. Baba Bush ve Clinton dönemlerinde Gıda Güvenliği Müdürlüğü’nü (Food and Drug Administration) yöneten bu kadının gıda devi Monsanto’da çalıştığını öğrenmiş olmalı.

Aslında Levin’in bozulması anlamsız zira salondaki bütün gözlemciler çift kasketli: Hem devletin tarım, gıda güvenliği ve tüketici haklarıyla ilgili müdürlüklerinde çalışıyorlar hem de dünyadaki hammadde ve gıda devleri yararına lobi faaliyeti yapıyorlar: Meselâ Glencore (250 milyar $), Louis Dreyfus (57 milyar $), ADM (90 milyar $), Bunge (60 milyar $), Cargill (136 milyar $), Vitol (300 milyar$)… Türkiye’de adına “rüşvet, yolsuzluk” dediğimiz şeyin adı Amerika Birleşik Devletleri’nde “lobi”. Daha sempatik bir isim ve yasal bir faaliyet.  Lobiciler herkes gibi muhasebe tutuyor ve vergi ödüyor.

Levin’in “Raporu herkes okudu değil mi?” sorusuyla balıklama dalıyorlar konuya. Fakat sorduğu sorulara net cevap alamayan Levin’in yüzü her cevaptan sonra biraz daha asılıyor… Aslında politikacıların karnından konuşmasına fazlasıyla alışık bizim Carl. Gerçek fikrini, kimliğini, menfaatlerini açıkça ortaya koymanın tehlikelerini Washington’a gelmeden çok önce öğrenmişti. Çünkü 1930’ların Amerikasında, hele doğup büyüdüğü Detroit’te bir “Yahudi çocuğu” olmak kolay değildi. Otomobil fabrikasında işçilik yaparken ve sonraları taksi şoförlüğü esnasında görmüştü ki her doğruyu her yerde söylemek insanı ölüme bile götürebilir… Ama bugün net cevaplara ihtiyacı vardı Carl’ın zira Amerikan halkını açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak bir krizden şüpheleniyordu. pCumhuriyetçi Tom Coburn demokrat müttefiki Levin’e destek olmak istercesine söz aldı:

“2005-2008 arasında buğday fiyatları 13 kat arttı. Gıda fiyatlarını manipüle eden vurguncular kaldıraç etkisini kullanarak piyasaya milyarlarca dolar enjekte ettiler. Manipülasyon yüzünden hem üreticiler hem de alıcılar zar ettiler. Zira piyasanın meşru varlık sebebi olan risklerin karşılanması engellendi. Aradaki fark vurguncuların cebine girdi”

Carl Levin söylenenleri başıyla tasdik ediyordu fakat birden hazırola geçmesi emredilmiş bir asker gibi ayağa fırladı. Wall Street soruşturmalarında takındığı öfkeli nezaketiyle karşısındakilere seslendi:

“Beyler siz bana ne anlatıyorsunuz? Bugün Chicago emtiya borsasında kâğıt üzerinde el değiştiren buğday gerçek buğdayın 52 katıdır. Yani her oyuncu ‘ver buğdayımı’ derse bize dünya gibi 50 tane daha gezegen lâzım! Bu oran petrol için 35 kat, mısır için 24 kat oldu. Gerçek buğday nerede ve kime ait? Bir kriz anında ilk önce kim hangi buğdaydan ne kadar alacak? Kimin açlıktan öleceğine bürokrasi mi karar verecek yoksa piyasa fiyatları mı? Bunun cevabını almadan gitmeyeceğim bu salondan. Bir iç savaş çıkarmanıza seyirci kalacak değilim!”

Elde ettiği kaçamak cevaplar Levin’i iyice öfkelendirmişti. Kazandığı paranın %70’ten fazlasını yiyeceğe veren 5 milyon Amerikalı olduğunu ve dünyanın en zengin ülkesinde yaşayan bu insanların buğday mafyası yüzünden açlıktan ölebileceğini söylediğinde işittiği gülüşmeler daha da sinirini bozdu. Tam bu esnada gözgöze geldiği İslam Siddiqui alaycı bir bakışla süzdü Levin’i. Evet… Birkaç milyon garibanın ölümünün Carl Levin’i endişelendirmeyeceğini ikisi de çok iyi biliyordu. Levin’i ve onu görevlendiren Sayın Başkan’ı endişelendiren şey bu aç insanların, bu öfkeli kalabalığın silahlanıp yeni bir iç güvenlik sorunu teşkil etmesiydi. Acaba problemin “açlık” değil de “kötü beslenme” gibi görünmesi sağlanamaz mıydı? Bu 5 milyonun ölümü ulusal istatistiklere “sindirim sistemi hastalıkları” olarak giremez miydi? Kısacası Sayın Başkan ve Carl Levin bu insanların kendi köşelerinde sessizce ölüp gideceklerinden emin olsalardı belki de bu toplantı hiç yapılmayacaktı?

Diğer yandan uluslararası gıda pazarlıklarında ABD’yi “büyükelçi” sıfatıyla temsil eden İslam Siddiqui Washington’un yaşlı kurtlarından biriydi ve Levin’in ısmarlama öfke şovlarına pabuç bırakmayacak kadar iyi bilirdi bu işleri. Üstelik genleri değiştirilmiş besinlerin insanlarca tüketilmesi önündeki yasal engellerin kaldırılması için 2001’den beri Washington’da lobi yapıyordu. Siddiqui tüm sadakatiyle kimya ve bioteknoloji devlerinin çıkarlarını temsil ediyordu : BASF, Bayer CropScience, Dow AgroSciences, DuPont, FMC Corp., Monsanto, Sumitomo, Syngenta…

Toplantı bitince Carl Levin salonu hızla terk edip otoparka indi. Önemli bir randevusu vardı öğlen yemeğinde. Kontağı çevirince arabanın radyosunu çalışmaya başladı; 89.5 FM’e ayarlanmış kanaldaki sunucunun yumuşak sesi toplantıdaki gerginliği biraz olsun azaltacak cinstendi:

“…Seattle’dan yayın yapan Classic & Jazz istasyonundasınız, 60’ların unutulmaz ismi Nina Simone’a ayırdığımız programımıza devam ediyoruz. Şimdi sırada Pastel Blues albümünden bir parça var: Sinnerman. Hep birlikte dinliyoruz …

Ey günahkâr adam! Nereye koşacaksın?

Ey günahkâr adam! O gün nereye koşacaksın?

Aya doğru koş, “Ey Ay, beni saklamaz mısın?”

Denize koş, “Ey Deniz, saklamaz mısın beni?”

Güneşe koş, “Güneş beni o gün saklamaz mısın?”

“Ay o gün kanayacak” diyor tanrım.

“Deniz o gün batacak” diyor tanrım.

“O gün Güneş tamamen donacak” diyor tanrım.

Tanrım beni saklamaz mısın?

Koş, koş, tanrım o gün beni saklamaz mısın?

“Ey günahkâr, dua etmeliydin ” diyor tanrı.”

Nisan 2016, São Paulo, Clodomiro Amazonas caddesi, Nattu Biyolojik Gıda Restoranı

Bloomberg’de 3 yıldır gıda piyasaları uzmanı olarak görev yapan Fabiana Batista birini arar gibi bakarak mütevazı restorana girdiğinde bir müşteriden çok dükkân sahibi gibi görünüyordu. Organik menülere meraklı olmasına rağmen São Paulo’nun daha çok orta gelirli memurlarının rağbet ettiği bu yerde ilk defa yiyecekti. “Ahşap döşemeleri ve loş ışığıyla bir ev ortamını andırması ne hoş” diye düşünürken en arka masadan genç bir adamın ayağa kalkıp kendisine gülümsediğini gördü; adımlarını ona doğru yöneltti. Hızlı fakat samimi bir tanışmanın ardından yemeklerini sipariş edip hararetle konuşmaya başladılar:

– Davetimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizi daha iyi bir restoranda ağırlamak isterdim ama…
– Rica ederim, isterseniz hemen konuya girelim. Dilma Rousseff hakkındaki yolsuzluk dosyası ile gıda borsası arasında garip tesadüfler olduğunu söylüyordunuz değil mi?
– Evet, Rousseff şeker kamışından üretilen etanole konan sübvansiyonu arttırmayı reddettikten sonra adeta saldırıya uğradı.
– Yani Rousseff’in Petrobras konusunda masum olduğunu mu söylüyorsunuz?
– Hayır, böyle bir iddiam yok. Fakat Petrobras başka bir felâketi örten bir perde sanki…
– Nedir?
– Aynı şeker kamışından hem etanol hem de şeker yaparsanız birindeki arz/talep dalgalanması ötekini etkiler. Bio-yakıtlara uygulanan devlet sübvansiyonu şeker arzını kısıp fiyatları yukarı çekiyor. Petrole konan caydırıcı bir vergi veya etanolü destekleyen “yeşil” sübvansiyonla benzin ve etanol hem üretici hem de tüketicinin çıkarları açısından birbiriyle yapay olarak yarıştırılabiliyor. Yanılıyor muyum hanımefendi?
– Doğru söylüyorsunuz ama sistem o kadar mekanik değil. Tarımsal ürünlerde arz ve talebin birbirini dengelemesi hiçbir zaman anlık olamaz. İster küçük çiftçi olsun isterse yüzlerce hektar ekip biçen endüstriyel yatırımcı, bu böyle. Meselâ şeker fiyatı beklenmedik bir hızla yükselse bile kolay kolay kimse üretim planını değiştirmez. Çünkü şimdiki fiyattan istifade etmek için ekeceği şeker kamışının büyümesi, şekere dönüşüp satılması zaman ister. Yüksek fiyatın hep yüksek kalacağına dair bir garanti yok ki. Buğday, şeker veya mısır fark etmez. Fiyatlar yükselince fakirler bunları alamaz. Ama hemen hiç kimse “üretimi hemen arttırayım” demez. Zaten deseydi bile ürünlerin tabiatına bağlı asgarî bir bekleme olurdu.
– Anlıyorum ama bu açıklamanız endişelerimi azaltmıyor hatta tam tersi!
– Neden?
– Rousseff’e el çektirildikten sonra Petrobras genel müdürü olan Pedro Parente ilk iş olarak ne yaptı? Benzine daha önce uygulanan sübvansiyonu kaldırdı ve tersine benzine ek vergi konuldu. Yani ethanol yeniden cazip hale getiriyor. Bu ne demek? Şekerden daha fazla kâr getiren etanolü üretmek için firmalar şekeri ihmal edebilirler. Kaynaklarını şekerden etanole kaydırmaktan tutun da erken hasat yapmaya kadar gidebilirler. Hatta “nasılsa insanlar yemeyecek” diyerek daha fazla etanol üretmek üzere genleriyle oynanmış, yenmesi tehlike arz eden türler ekilir. Doğal veya yapay türlerdeki şeker kamışı diğer tarım ürünlerine ayrılan arazilerin kaybedilmesine sebep olacaktır, bu kaçınılmaz. Brezilyalıların ucuza yediği tahıllar veya meyveler daha az ekileceği için fiyatları yükselecektir. Zenginler etanol ile çevrecilik veya tasarruf yaparken fakirler açlıktan ölebilir. Zaten realin dolar karşısında uğradığı değer kaybı yüzünden dolarla borçlanan işletmeler birbiri ardına batıyor. Derdim Dilma Rousseff’i savunmak değil. Sanki gizli bir el milyonlarca insanı açlıktan öldürmeye çalışıyor gibi. Bilmem anlatabiliyor muyum hanımefendi?
– Tamam, şimdi anladım. Bu dediğiniz açlık çok hızlı başlayabilir zira çift yakıtlı araba sahiplerinin benzini terk etmesi için etanolün %70 daha ucuz olması yeterli çünkü bio-yakıt litre başına %30 daha az enerji veriyor. Peki gözlemlediğiniz anormallikler sadece şekerde mi? Yoksa diğer ürünlerde de…
– Evet, mısır, buğday, pirinç fiyatlarında doğal görünmeyen oynamalar var. Mevsimlik iniş çıkışla, arz-taleple açıklanamayacak acayiplikler: 2012’dan bu yana Mısır fiyatı düşüyor meselâ: 850$’dan 355$’a geriledi. Gerçek mısırla ekran üstündeki mısır arasındaki fark 50-70 kat. Yani satılan 50 çuval un ama ambarda sadece 1 çuval var. Her bir tok insana karşı 49 kişi açlıktan ölebilir! Zannediyorum mısır gibi bazı tahılların ABD tarafından aşırı ucuza satılması alternatif tahıl üreticilerini boğarken eskiden kendine yetebilen ülkeleri ABD’ye bağımlı yaptı.
– Evet, ama ABD sayesinde fiyatların düşmesi fakirler için iyi değil mi yine de?
– Kısa vadede evet. Ama yerel üreticiler, sermaye, iş gücü tarımı terk ederse ne olacak? Bir gıda krizi ve hızlı bir fiyat yükselişi Çin, Hindistan ve Afrika’nın %50’si için açlık demek. Hâlihazırda aile bütçesinin %70’ini gıdaya harcayan milyonlar var. Diğer yandan gıdasının %100’e yakın kısmını ithal eden birçok ülke…
– Suriye, Libya ve Venezüella krizleri bitecek gibi değil. Petrolün varili yine 140 dolara yükselirse ne olur?
– O zaman etanol daha da cazip hale gelir. Belki endüstriyel amaçla da kullanılmaya başlar. Kısa vadede Brezilya’ya döviz girişi olabilir ama bütün dünyada gıda üretiminde kullanılan topraklar etanol kartellerinin eline geçer. Çünkü hem toprağın fiyatı yükselecek hem de gıda için kullanılan toprağın payı azalacak.
– Etiyopya, Beyaz Rusya, Madagaskar ve Ukrayna’da yüzbinlerce köylünün topraklarına devletin el koyup özel şirketlere kiraladığını okumuştum. Bunun içindi demek?
– Evet, bu topraksızlaştırmanın arkasında tarım devleri var. Diğer yandan Chevron, Exxon, BP gibi petrolcülerin etanol rekabetinden korkması beklenebilir ama tersine bu firmaların hepsi bio-rafineriler açmaya başladılar. Sadece şeker kamışı değil mısır gibi ürünlerden bio-yakıt üretmek istiyorlar.
– Peki firma değil de ülke bazında bakarsak… Bu köylülerin topraklarını gasp eden firmalar hangi ülkelerden geliyor?
– İngiltere, Çin, ABD, Hindistan ve İsrail.

 

Uzayıp giden konuşma Fabiana Batista’yı yormuştu. Arkasına yaslandı. Öğlen yemeği için memurlar iş yerlerine geri döndüklerinden lokantada ikisi kalmıştı. Mutfaktan gelen radyonun haber bültenine kulak kabarttılar:

“… Gıda ve tarım sahasında faaliyet gösteren Bom Jesus grubu 550 milyon dolarlık borcunu ödeyemediği için iflas etti ve şirketin mal varlığına el kondu. Genel müdür Nelson Vigolo düne kadar bir uzlaşma umduklarını ama borçluların ödemeleri kilitlediğini, sağlıklı bir şirketin kasten iflasa itildiğini söyledi. Bom Jesus grubu realin dolar karşısında değer kaybetmesi yüzünden dolar cinsinden olan borçların altında ezilen binlerce tarım işletmesinden sadece biri. Bom Jesus grubu 250.000 hektarlık arazide soya fasulyesi, mısır ve pamuk ekiyordu … 

Şimdi jazz saati. Gospel ve pop müziği jazz potasında eritmiş muhteşem bir sesten, Nina Simone’den dinliyoruz … Sinnerman:

Ey günahkâr adam! Nereye koşacaksın?

Ey günahkâr adam! O gün nereye koşacaksın?

Aya doğru koş, “Ey Ay, beni saklamaz mısın?”

Denize koş, “Ey Deniz, saklamaz mısın beni?”

Güneşe koş, “Güneş beni o gün saklamaz mısın?”

“Ay o gün kanayacak” diyor tanrım.

“Deniz o gün batacak” diyor tanrım.

“O gün Güneş tamamen donacak” diyor tanrım.

Tanrım beni saklamaz mısın?

Koş, koş, tanrım o gün beni saklamaz mısın?

“Ey günahkâr, dua etmeliydin ” diyor tanrı.

Ekim 2008, İstanbul, Bakırköy semti, Adakale sokağındaki Ukrayna Konsolosluğu

“… Değerli konuklar, bu duygu yüklü anma gününde yanımızda olduğunuz için siz Türk dostlarımıza teşekkür etmek istiyorum. Evet, bizi bir araya getiren neşeli zafer bayramları gibi bir gün değil bugün. Ama geride bıraktıklarımıza borçlu olduğumuz bir gün yaşıyoruz. Fransız yazar Frédérique Uidour’un ünlü romanı Elodie Stevenson’un Gerçek Hayatı’nda bir kahramanına şunları söyletir: ‘Her anma töreni bir kristalleştirmedir; geçmiş, geçip gitmemiştir çünkü hatıralar yaşlanmaz. Geçmişin acıları ve sevinçleri tozlu bir albümün içinde bakılmayı bekleyen sararmış fotoğraflar gibi bizi bekler’ …”

Ukrayna’nın ünlü yazarlarından biriydi, Oksana Zabuzhko idi konuşan. Makyajsız yüzü, dağınık kısa saçları, 1970’lerde moda olan uzun sivri yakalı kiremit rengi gömleği ve üzerine geçirdiği erkek yeleğiyle Soğuk Savaş’tan kalma bir Sovyet entelektüeli gibiydi. Oksana’nın iki yanında iki adam oturuyordu. İkisinin de geriye taranmış gür saçları vardı. İki adam da açık mavi gömlek giymiş ve göz bebeklerini dahi oynatmadan oturuyorlardı. Ukrayna bayrağı renklerindeki mavi-sarı kravatları, kravat iğneleri, kol düğmeleri, büzülmüş dudakları ve göz altı torbaları tıpatıp aynıydı. Davetlilerin az sayıda oluşu dikkate alınarak devasa toplantı salonu masa ile tam ortadan ikiye bölünmüştü. Oksana’nın karşısından bakan bir göz için adeta sonsuza doğru uzayıp giden tavan ve zemin çizgileri masada birleşiyordu. Mavi örtünün büzgüleri, aşırı bir simetriyle yerleştirilmiş sarı çiçekler ve yarısı bomboş duran salonun simetrisi endişe verici mükemmelliğiyle bir Kubrick filminden çıkmış gibiydi. Salondaki dinleyiciler kendilerini bir konsolosluk binasında değil A Clockwork Orange’da M.Alexander’in evinin girişinde veya Full Metal Jacket’teki kışlada zannedebilirlerdi. Simetrik komşularının arasında oturan Oksana başladığı gibi samimiyet ve ciddiyetle devam etti sözlerine:

“… Etrafınızdaki insanlara bir bakın, o güler yüzlü komşunuz, yardım sever bakkalınız, manavın konuşkan çırağı, her gün simit aldığınız seyyar satıcılar, çocuklarınızın şefkatli öğretmeni… İş yerinizdeki çalışkan insanlar… Yüzlerini, huylarını hatırınızdan geçirin bir bir… Bir gün gelip de bu insanların birbirlerini yiyebileceği aklınıza gelir mi? Şüphesiz Ukraynalılar da sizin gibi düşünüyorlardı. Ama komünizme, özel mülkiyetin iptaline, kolektivist tarım politikasına direnen halkı hizaya getirmek için Stalin onlara “iyi” bir ders verecekti: Holodomor! …”

Bir anda salonda buz gibi bir hava esti. Büyükelçi Sergey Sergeviç Prokofyev şaşırmakla onaylamak arası, nitelenmesi imkânsız bir yüz ifadesini maske gibi takmıştı. Anında tercüme sebebiyle Türklerin aynı şoka girmesi birkaç saniye gecikme ile oldu. Fakat ne büyükelçinin hoşnutsuzluğu ne de Türklerin tepkisi Oksana’nın umrunda değildi. Böylesi önemli bir günde klişe sözler söyleyip gitmeyecekti; Kiev’den buraya kadar etkili ve yetkili birilerinin elini sıkmaya gelmemişti:

 “… Değerli dostlarım, bu söylediklerim efsane değil, fantezi değil. Timothy Snyder’ın Bloodlands kitabında detaylı ve deliller sunarak verdiği bilgiler var. Kıtlık neticesinde aileler bölündü. Polis teşkilâtı GPU’nun belgelerine göre aileler en zayıf üyelerini ya da gelinlerini yediler. Yetişkinler çocuklarını öldürüp yemeye başladı. 2500 civarında insan yamyamlıktan tutuklandı ama gerçek rakam bunun çok üzerindeydi. Stalin’in emriyle uygulanan kolektivist tarım politikalarına direnen Ukraynalıların aç bırakılarak öldürülmesi yaklaşık olarak Hitler’in Yahudileri katlettiği döneme tekabül ediyor. Fakat Amerikan, İngiliz ve Fransız tarihçiler uzun süre bu dosyayı açmak istemediler. Çünkü o dönemde Komünist Rusya bu üç ülkenin “Özgür Dünyasının” kıymetli bir müttefiki idi. Eli kanlı bir diktatör olan Hitler’i yenmek için işbirliği yapılan Stalin’in de en az Hitler kadar cani olduğunun duyulması hiç yakışık almazdı. 2ci Dünya savaşının sonuna kadar Amerikan ve Rus askerleri propaganda filmlerinde kucaklaşırken, birlikte votka içerken boy gösteriyorlardı, “cici” ekiptendi Ruslar, “bizimkiler” idi. Fakat Kızılhaç raporlarında yazanlar bu üç ülkenin acı gerçeği sakladığını gösteriyor. Görevlilerin ifadelerine göre çocuklar yamyam yetişkinlerden korunmak için Harkov yakınlarında bir yetimhanede toplanmıştı. Fakat açlıktan dolayı çocuklar da birbirlerine saldırabiliyorlardı. Onları da sürekli gözetim altında tutmaları gerekiyordu…”

Oksana Zabuzhko konuşmasının sonuna yaklaştığını, bitirdiği zaman alkışlamanın uygun olmayacağını söyledi. Holodomor’un Türkiye’de çok az bilinmesinden üzüntü duyduğunu söylerken gözyaşlarını içine akıtmak istercesine başını yukarı kaldırdı. Bu konuya adanmış internet sitelerinin adreslerini verdi ve Türk gazetecilerine önemli bir görev düştüğünü söyleyerek dinleyicileri bir dakikalık saygı duruşuna davet etti.

Anma töreninin geri kalan kısmı çok daha resmî kalıplarda, sıkıcı bir şekilde geçti. Mütevazı bir ikramdan sonra konuşmacılar salondan ayrılmaya başladılar. Oksana oteline gitmek üzere kendine tahsis edilen arabaya yöneldi, sağ arka koltuğuna oturup kapıyı kapattı. Ukraynalı şoföre adres önceden verilmişti. Ne konsolosluk görevlileri ne de Oksana böyle anlarda gevezelik etmeyi sevmezlerdi. Şoför otoparktan çıkarken dikiz aynasından bakarak sordu:

– Müziğin sesi iyi mi? Kısmamı ister misiniz?

– Hayır, tersine, biraz daha açın, neşeli bir şeye benziyor, şehrin gürültüsünden iyidir.

“…You keep lyin’ when you oughta be truthin’

You keep losing when you oughta not bet

You keep samin’ when you oughta be a’changin’

Now what’s right is right but you ain’t been right yet

 Evveeet sevgili dinleyiciler, bu keyifli parçayı Nancy Sinatra’dan dinledik, These Boots Are Made for Walkin’. İstanbul’da güneşli bir gün, 101.4 frekansında Şişli’den yayın yapan Jazz Radio dinliyorsunuz, sırada Nina Simone var… Sinnerman:

Ey günahkâr adam! Nereye koşacaksın?

Ey günahkâr adam! O gün nereye koşacaksın?

Aya doğru koş, “Ey Ay, beni saklamaz mısın?”

Denize koş, “Ey Deniz, saklamaz mısın beni?”

Güneşe koş, “Güneş beni o gün saklamaz mısın?”

“Ay o gün kanayacak” diyor tanrım.

“Deniz o gün batacak” diyor tanrım.

“O gün Güneş tamamen donacak” diyor tanrım.

Tanrım beni saklamaz mısın?

Koş, koş, tanrım o gün beni saklamaz mısın?

“Ey günahkâr, dua etmeliydin ” diyor tanrı.

Mart 2010, Cenevre yakınları, GLENFOOD genel müdürü Steven Glasenberg’in villası 

– Londra’daki traderlarımızın raporu geldi mi? Tahminler ne seviyede?

– Evet efendim, Rusya’nın buğday ihracatı son iki yıldır 20 milyon tonun üzerinde seyrettiği için rakiplerimiz fiyatların düşeceği beklentisinde. Bu yönde pozisyonlar alıyorlar. 2010 hasatı geçen senekilerden de iyi.

– Çok güzel, bizim beklentimizi tam tersi olacak; %15-%20 arası bir fiyat artışı için zannediyorum ihracatın 4 milyon tondan az olması gerekir. Bu bilgileri Rusya Federasyonu Tarım Bakanı Yury Tkachyov ve GLENFOOD’un Rusya temsilcisi Yelena Ognev’e iletin. Gereken yapılsın. Reuters’teki dostumuza da bildirin, yakında iyi bir basın dosyası göndereceğiz, görselleri hazırlatıyoruz.

Nisan 2010, Rusya, Mirny’de bir buğday tarlası

– Yelena, bir sorun var; tarlasını yakmak istediğimiz adamı ikna edemedik. “Yangın komşuların tarlasına sıçrayabilir” diyor.

– Ne beyinsiz adamlarsınız! Sergey! Sizden tarlayı yakmanızı isteyen kim? Gerçek bir yangına gerek yok. Yangının görüntüsü lâzım bize.

Yelena Ognev yanında getirdiği fotoğrafçılara dönerek:

– Hava biraz kapalı. Çalışabilecek misiniz?
– Tabi, hatta daha iyi, kasvetli bir hava verir. İlerideki yabanî otları yakalım, biz buğday tarlasının içinden çekim yaparız.
– Sergey! Bahçedeki çocukları çağır da şu terk edilmiş evin önünde bir şey arar gibi yürüsünler. Ellerine de kırık dökük eşyalar ver. Al bu toz maskesini mavi şortlu küçük kıza tak. Söyle, gülmesinler.
– Yelena, yolda gelirken çektiğimiz ormancılar var ya… Bak sarı filtre ile nasıl oldu.
– Harikasın! Harika! Sen bir sihirbazsın. Ormanı yakmadan duman içinde bıraktın!… işte bu, istediğim bu kadar basit! Otele dönünce hatırlat, Reuters’e basın bülteniyle beraber senin ormanı da göndereceğim.

Ağustos 2010, Paris, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin çalışma odası

– Efendim, Rusya’daki kuraklık ve buğday tarlalarındaki yangınlar sebebiyle Vladimir Putin buğday ihracatını yasaklamış. Sevkiyatı başlamış olan 4 milyon ton dışında bir arz olmayacak.
– Uydu fotoğrafları ne diyor? Kuraklık ve yangınlar gerçekten dedikleri kadar var mı?
– Hayır, yok efendim. Hiç yok.
– GLENFOOD ne yaptı?
– Yükselişe oynayan tek firma onlar. Buğdaydaki kârları şimdiden geçen senekinin iki katına çıktı. 450 milyon doların üzerinde. Hisseleri yükselişe geçti. Borsa değeri 60 milyar dolar!
– Hangi ülkeler etkilenecek bu yasaktan? Kim alıyor Rus buğdayını bu sene?
– Türkiye, Yemen, Mısır, Azerbaycan, İran, Güney Afrika, Gürcistan, Kenya.
– Ama GLENFOOD’un stokları zaten vardı değil mi? “Force majeure” (zorlayıcı sebep) deyip düşük fiyatlı kontratların buğdayını yüksek fiyatla teslim edecekler. İhracat yasağı buna imkân verir.
– Hiç şüphe yok, öyle yapacaklar.
– Birleşmiş Milletler’deki basın müşavirimizi arayın “buğdayda spekülasyon var” diye yaygara koparmaya başlasınlar. Sonra Steven Glasenberg’e haber gönderin zarfımızı yollasın yoksa karışmam. Eylüldeki G20 toplantısını da hatırlatmayı unutmayın. Tahıl borsası tetkiki için özel komisyon kurdurdum.

Nisan 2015, Lagos banliyösünde bir kahve, müşteriler TV’deki haberleri seyrediyor

“… Evet sayın seyirciler, bugün Afrika’nın gözü ve kulağı Nijerya’nın en büyük limanı Lagos’taydı. 13 gündür limanı kilitleyen göstericiler ABD’den gelen tahıl gemilerinin yanaşmasını engelliyor. Denizin üzeri binlerce kayık, balıkçı teknesi hatta şişme botlarla kaplı. Ayrıca liman işçileri defalarca elektriği keserek vinçlerin çalışmasını engellediler. Liman idaresi özel bir şirketten kiraladığı geçici işçileri bugün de limana sokamadı. Bu öfkenin sebebi ne? Göstericiler ne istiyor? Grev ne zaman sona erecek? Bu sorulara cevap aramak için mikrofonumuzu sendika başkanı Ayodele Okujale’ye yöneltiyoruz…

– Evet, ülkenin en büyük limanını neden kilitlediğinizi bize söyler misiniz? Maaşlarınıza zam istediğiniz doğru mu?
– Hayır! Meselemiz hükümetin göstermek istediği gibi işçi hakları değil. Bütün Nijerya’nın hatta Mali, Moritanya ve Çad’ın aç bırakılması tehlikesiyle karşı karşıyayız. ABD’den gelen ucuz mısır unu 10 senedir yerli üreticiyi öldürdü. Mısır unu diğer tahılları yok etti; bu unla yapılan ekmekler manyok, inyam gibi köklerin yerini aldı. Mısır, hayvan yemine de karıştırılıyor. Yani kendi hayvanlarımızın etini yemek için de ABD mısırına muhtacız. Bu sene korktuğumuz başımıza geldi; Amerikalılar fiyatları yükseltmeye başladılar. Düşük gelirli aileler ekmek alamıyor. Eskiden yediğimiz yerli ürünlerin ekildiği topraklar çoktan terk edildiği için açlıktan ölümler başladı. Hükümet buna karşı tedbir almalı. Artık Amerikan mısırı istemiyoruz. Tarımda kendi kaynaklarımıza geri dönmeliyiz.
– ABD neden fiyatları yükseltiyor? Bizi aç bırakmak için mi? Bu şekliyle söyledikleriniz bir komplo teorisine benziyor.
– Hayır, ABD’nin iç dinamiklerinden kaynaklanan bir durum. ABD’de otomobil yakıtı olarak bio-etanol kullanımı artıyor ve bu mısırdan üretilir. Washington’un “yeşil yakıt” sübvansiyonları yüzünden gıdaya ayrılan tarım arazileri çok azaldı. Etanol verimi yüksek olan, yakıt üretimi için dikilen mısırın genleriyle oynandığı için yenmesi mümkün değil.

Mayıs 2015, Bamako, Mali Tarım Bakanlığı önünde Monsanto’yu protesto eden büyük bir kalabalık

– Sanki bütün Mali burada. Her bölgenin delegasyonu gelmiş, pankartları görüyor musun? Kayes, Koulikoro, Sikasso, Ségou, Mopti, Timbuktu… Bu kadar büyük bir katılım beklemiyordum. Ya sen?
– Doğrusu ben de beklemiyordum, artık hükümet isteklerimizi duymazlıktan gelemez. Ama bana garip gelen bir şey var.
– Nedir?
– Sular idaresinin çatısında ve Intercontinental otelinin pencerelerinde silahlı adamlar var. Keskin nişancılara benziyorlar.
– Endişelenecek bir şey yok. Polistir onlar.
– Ama sen dikkatli bakmıyorsun, beyaz bunlar, Avrupalı. Üstelik silahlarını göstericilere doğrultmuşlar.

“… İyi akşamlar sayın seyirciler, … bugün tarım bakanlığı önündeki gösteriler sırasında çıkan silahlı çatışmada 112 gösterici öldü, 500’den fazla yaralı var… Hükümet sendikalara sızan Boko Haram teröristlerinin demokrasiyi hedef aldıklarını bildirdi… Görgü tanıkları çatılardan halka ateş açıldığını söylediler… sendika yöneticileri Monsanto’nun özel güvenlik şirketi Black Water’ı suçladılar. Irak’ta ve Afganistan’da çok sayıda sivilin ölümünden sorumlu tutulan Black Water’ın genel müdürü Erik Prince bir telefon görüşmesi yapacağız, birlikte Virginia, Arlington’a bağlanıyoruz:

– İyi günler Mr. Prince, size ve firmanıza yöneltilen suçlamalara ne diyorsunuz?
– Öncelikle Nijerya için kara bir gün, taziyelerimizi sunarız. Dileriz ki ülkeniz böyle bir günü bir daha hiç yaşamasın. Bize yönelik suçlamalara gelince… bunlar tamamen mesnetsiz. Firmamız iftiralara tepkisiz kalmayacak. Kanunî yollarla kendimizi savunacağız.
– Monsanto ile olan ilişkiniz hakkında ne söylüyorsunuz? Monsanto firması Black Water’ı satın aldı mı?
– Hayır. Bu uydurma haber ne yazık ki sosyal medyada yayıldı. Monsanto bizim müşterimizdir. Binalar için olduğu kadar internet güvenliği için de kendilerine yardım ediyoruz.
– Peki Bayer’in Monsanto’yu satın almasına ne diyorsunuz? Tohum ve tarım ilacı piyasasının %25’ini teşkil eden bir gıda devi çıktı ortaya.
– Evet, bu bilgi resmî kanallardan duyuruldu. Gıda bizim işimiz değil ancak iyi ilişkiler içinde olduğumuz Monsanto’nun Bayer gibi bir gruba dahil olması bizim için yeni fırsatlar demektir. Kuraklık ve küresel ısınma yüzünden gıda sıkıntısı ve buna bağlı güvenlik ihtiyaçları hiç şüphesiz artacak. Halihazırda 100’den fazla ülkede üsleri bulunan firmamız savaş ve terörün arttığı bir dünyada herkesin yardımına koşmaya hazırdır…”

Eylül 2023, Paris’in şık semtlerinden biri

– Hadi kızım, okula geç kalacaksın acele et, bak servisin de geldi.

– Tamam anneciğim, çelik yeleğimi giyiyorum.

Kapıdaki panzerin kamuflaj boyası üzerine parlak sarıyla “okul aracı” yazılmıştı. Küçük kız annesiyle birlikte aşağıya indi, kapıdaki güvenlik görevlisine nazikçe selam verdi ve panzerin arkasında yere doğru açılmış kapaktan içeri tırmandı. Yeşil renkli kurşun geçirmez camlardan annesine el salladı. Uzaklaşan aracın arkasında ayı pençesi şeklindeki Black Water logosu vardı.

Kadının gözleri doldu. Her şey ne çabuk bozulmuştu. Birkaç sene öncesine kadar Paris’in içinde, hele bu mahallede her saatte güvenle yürüyebiliyorlardı. Oysa şimdi… Sadece Fransa değil bütün Avrupa dikenli tellerle “güvenli bölgelere” bölünmüştü. Mutfaktaki masaya çöktü, ellerini şakaklarına dayayıp kendi kendine mırıldandı:

“…Meğer 50.000 sığınmacının geldiği günler ne güzel günlermiş. Bugün milyonlarcası Akdeniz plajlarına çıkıyor. Üstelik çoğu silahlı. Marsilya’yı kaybettik, Nice sırada. Askerimiz, polisimiz nereye yetişeceğini şaşırdı. Maaşımızın %70’i özel güvenlik şirketlerine, kalanı da yiyecek masrafına gidiyor. Para biriktirmek imkânsız. Nerede hata yaptık? Nerede hata yaptık? …”

Radyoyu açtı, “haber olmasın da ne olursa olsun” dedi kendi kendine. Her günün haberi bir öncekini aratır olmuştu. Spikerin neşeli sesi kara düşüncelerini dağıtıverdi:

“… Müzikle tanışması kilisede oldu… Eee şaşılacak bir şey yok, dindar bir ailenin kızıydı o. Belki de bu yüzdendir, şov dünyasının ışıklarıyla gözleri asla kamaşmadı. Zencilerin haklarına, fakirlerin sorunlarına daima duyarlı oldu. Zaten şarkı sözlerinin bir çoğu da insanları doğru yola çağırır değil mi? Şimdi Nina Simone’den böyle bir davet dinliyoruz… Sinnerman:

Ey günahkâr adam! Nereye koşacaksın?

Ey günahkâr adam! O gün nereye koşacaksın?

Aya doğru koş, “Ey Ay, beni saklamaz mısın?”

Denize koş, “Ey Deniz, saklamaz mısın beni?”

Güneşe koş, “Güneş beni o gün saklamaz mısın?”

“Ay o gün kanayacak” diyor tanrım.

“Deniz o gün batacak” diyor tanrım.

“O gün Güneş tamamen donacak” diyor tanrım.

Tanrım beni saklamaz mısın?

Koş, koş, tanrım o gün beni saklamaz mısın?

“Ey günahkâr, dua etmeliydin ” diyor tanrı.

Önemli not: Bu yazı tamamen hayal ürünüdür. Kişi, kurum ve olayların gerçeklerle alâkası yoktur. Muhtemel benzerlikler tamamen tesadüf mahsûlüdür.

 

Edebiyat, Sinema, Siyaset, Sanat tarihi, Mimarî, Ateizm, Kemalizm, İslâm, Kadın hakları, Feminizm, Tarih, Felsefe… Bugün 76 kitap var. Yakında yenileri eklenecek, bu sayfayı takip edin… 

Fikir Kırıntıları-3

fikir-kirintilari-3-kapak Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Artık gazeteler okurlarıyla, TV kanalları seyircileriyle rekabet halinde. Kimilerine göre Donald Trump bile seçimi sosyal medya sayesinde kazandı. Rakibi Hilary Clinton, Başkan Obama, hatta CNN, FOX gibi kanallar sürekli sosyal medyadan yayılan “yalan haberlerden” (fake news) yakınıyorlar. Belki de yalan haberden değil yalan tekelini kaybetmekten rahatsız oldular? Gerçek ne olursa olsun teknoloji eskiden bir oligarşiye ait olan medya gücünü -bir parça da olsa- sıradan insanların eline verdi. Sosyal medya elbette ırkçılık, iftira ve hakaretin yayılması için uygun bir zemin ama “haber” ve “bilgi” ve bunlara ait yorumları herkesin erişebileceği bir noktaya getirmesi açısından ilginç. Fikir Kırıntıları-3 Derin Düşünce’nin sosyal medyada paylaştığı mesajları kitaplaştıran bir çalışma. Yayına girdiği günden beri Fikir Kırıntıları-1 ve Fikir Kırıntıları-2’nin gördüğü ilgi bize yine cesaret ve güç verdi. Tabi her zamanki gibi konuları derinleştirmek isteyenler için makale ve kitap da tavsiye ettik. “Fikir Kırıntıları-3” adlı e-kitabı buradan indirebilirsiniz.

Rönesans’ın Kara Kitabı

ronesans-kara-kitap-kapak Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Rönesans sanatın yeniden doğuşu değil ölümü oldu… ve daha bir çok şeyin! Rönesans’ın fikir dünyamızda açtığı yaralar bugün dahi kapanmış değil. Maddenin mânâyı tahakküm aldığı, adına “Aydınlanma” dediğimiz karanlık çağların miladı hiç şüphesiz bu dönem. Güzel ahlâk ile güzel sanatın irtibatının kopuşudur Rönesans. Bu kopuş yüzündendir ki insanlık sadece sanatta değil siyaset, bilim, felsefe, iktisatta lâdini dünya görüşünü Hakikat’in yerine koydu. Sonradan bütün dünyaya dayatılacak olan Avrupa sanatı Rönesans’tan itibaren bilimselleşti. Anatomi, optik, matematik kuralları ve özellikle de merkezî perspektif sanatta insanî ifade imkânını sınırladı. Sömürgeciliği, dünya savaşlarını ve insanları homo-economicus zanneden ideolojileri doğuran işte bu zihniyet oldu.

İnsanlık asırlardır hapsolduğu Rönesansçı perspektiften kurtulabilir; kurtulmalıdır da. Bu kurtuluşun neticeleri ise sadece sanatla sınırlı kalmayacak, ahlâkî, siyasî, felsefî tekâmüllere kapı açacaktır. Rönesans’ın Kara Kitabı bu kurtuluşa katkıda bulunmak amacıyla yazıldı. Başta Pavel Florenski ve Erwin Panofsky olmak üzere George Orwell, Juhani Pallasmaa, Michel Foucault, Ahmed Yüksel Özemre, Zygmunt Bauman, Stanley Kubrick, Cemil Meriç, Henri Lefebvre, Lucien Lévy-Bruhl, Rasim Özdenören, Mircea Eliade, René Guénon gibi sanatçı ve düşünürlerin eserlerinden ve iki değerli araştırmacımızın, Ozan Avcı ile Gönül Eda Özgül’ün makalelerinden istifade edildi. Buradan indirebilirsiniz.


Derin Medeniyet

derin-medeniyet Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Nedir medeniyet? Opera? Demokrasi? Parklar ve bahçelerle süslü şehirler? Metro? Asansör? Modern çağın karanlık dehlizlerinde kaybolan bizler için medeniyet, teknoloji ve kültür mefhumlarını birbirinden ayırdetmek zor ama şurası kesin: Hiroşima, Gazze ve Halep’te şehirleri (medineleri) haritadan silen Batı’ya “medenî” diyenler büyük bir suç işliyorlar. Zira katil bir insanı bir kere öldürür ama katile “katil” demeyenler içlerindeki insanlığı, vicdanı öldürmüş olurlar. (Vicdan / Conscious / Conscience / ضمير)

Evet… Kimileri adaletle hükmedilmiş mülkler bıraktılar geriye; kimileriyse kan ve göz yaşıyla, kul hakkıyla çimentosu karılmış duvarlar, piramitler, kuleler. Elinizdeki bu kitap şu veya bu medeniyeti anlatma değil medeniyet mefhumunun derinlerine inme derdinde. İnsanlar arasındaki münasebetleri yani muhabbet, merhamet, adalet, ticaret ve şiddeti yönetebilme gücü açısından medeniyet mefhumuna yeni bir bakış açısı teklif ediyor. Miras olarak köprü bırakanlarla duvar bırakanları tefrik etmeye yarayacak bir bakış açısı. Buradan indirebilirsiniz.

fikir-kirintilari-2 Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Bir kez daha sosyal medyada paylaştığımız mesajları kitaplaştırdık. Yayına girdiği günden beri Fikir Kırıntıları-1 o kadar çok ilgi gördü ki biz de yeni e-kitabı ilginize sunmak için elimizden geleni yaptık… Ve her zamanki gibi konuları derinleştirmek isteyenler için ise makaleler ve kitaplar da tavsiye ettik. Fikir Kırıntıları-2’nin konuları şöyle:

Taktik ve Strateji, Enerji, Vatikanizm, Gündem Zehirlenmesi, İslâm Sanatı, Kanlı Fotoğraf Yayma, 1 Mayıs, Amigo-Tarihçi, Futbol, mafya, uyuşturucu, fuhuş ve terör, Namaz illâ namaz, Müslümanlarda içe kapanma ve dışa açılma, Neden okuyalım? Ne okuyalım? Nasıl okuyalım?, Ekonomistler neden ekonomiden anlamaz?, Münâfıkûn ve Siyaset-i Nebevî, Sosyal Medya, Gurbet, Çirkin Şehir, Devrim, Yeni PKK ve “Private Security”, Şifalı ottan zehir yapma, Kadına Karşı Şiddet, Liberalizm, Gerçeği görme, Çalışan kadın, Suriye, Tasavvuf, Hollywood-Pentagon, Beyin yıkama ve psikolojik harp. Buradan indirebilirsiniz.

Fikir Kırıntıları – 1

fikir-kirintilari Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…140 karakterle derdini anlatabilenlerden misiniz? Kısa mesajlar, FaceBook’taki özlü sözler, Twitter’da kısaltıldıkça sloganlaşan fikirler… Tabi insanlar sözü uzatmanın yeni yollarını buldular: Video, caps, … Ancak kısa söz her zaman derinlikten mahrum olmakla eş anlamlı değil. Az sözle çok ama çok derin mânâlar da aktarılabilir. Kısa sözün hikmeti dışarıdan aktarılan, alimden cahile verilen yeni bir şey değil. Meselê ârifin irfanıyla agâh olunması; dinleyende bilkuvve (potansiyel) olarak  bulunan güzelliklerin uyandırılması, bilfiil (aktif) hale geçirilmesi. Bunun için “dinleyen anlatandan “ârif olsa gerek” buyurmuş büyükler. Biz de Twitter’da paylaştığımız kısa mesajları konularına göre tasnif edip kitaplaştırdık, ilginize sunduk. Eğitimden Türk soluna, ekonomik krizlerden petrol savaşlarına, ölüm korkusundan küresel ısınmaya kadar çok farklı konularda aforizmalar… Konuları derinleştirmek isteyenler için ise makaleler ve kitaplar da tavsiye ettik. Buradan indirebilirsiniz.

Kitap tanıtan kitap 7

kitap-tanitan-kitap-7 - kucuk Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Kitap tanıtan kitapların 7cisine damgasını vuran düşünür Susan Sontag oldu. 1977’de yayınladığı “Fotoğraf Üzerine” isimli cesur kitaptan bahseden 4 makale ile başlıyoruz. Mehmet Özbey’in kaleminden eskimeyen bir kitabı ziyaret edeceğiz sonra: Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez) Değerli yazarlarımızdan Mehmet Salih Demir ve Mustafacan Özdemir tek bir kitaba ve tek bir yazara odaklı kitap sohbetlerinden farklı makaleler hazırladılar. Bunlar kavram ve/veya olaylara odaklı, birden fazla kitaptan ve müelliften istifade eden çalışmalar: Terör, vicdan, modernleşme, bilim felsefesi (Kuhn, Heidegger, Derrida, Gadamer, Dilthey, Mach, Baudrillard, Toulmin) … Suzan Nur Başarslan’ın yazdığı Türk romanının tarihçesi ve Seksenli Yıllarda Türk Romanı Ve Post Modern Eğilimler de bu kategoriye dahil edilebilir. Bunların  yanısıra yazar kadar hatta bazen daha fazla ünlenmiş kitaplara adanmış makaleleri de yine bu sayıda bulacaksınız: Zeytindağı (Falih Rıfkı Atay), Hayy Bin Yakzan (İbn-i Tufeyl), Körleşme (Elias Canetti), Taşrada Düğün Hazırlıkları (Franz Kafka). Kitap tanıtan Kitap 7’nin daha önceki sayılardan bir diğer farkı da Georg Simmel’e adanmış iki makale içermesi. Karl Marx ve Max Weber arasındaki kayıp halka olarak nitelenen Simmel’in “Büyük şehir ve zihinsel yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben, 1903) isimli özgün çalışmasından bahsettiğimiz makaleler kitabın sonunda. Buradan indirebilirsiniz.

Önceki kitap sohbetleri:

Derin Lügat 5.0

derin-lugat-5-kapak-b Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Yeni sürümlere dair not: Eski sürümleri indirip okumuş olanların işini kolaylaştırmak için kelimelerin sırasını değiştirmiyoruz. Yani her yeni sürümde okumaya kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.

  • 5ci sürüme eklenen yeni terimler: Hissiyat – Maneviyat, Tanrı Parçacığı, Bâkî, Kelime, Cehalet, Mürşid, Evvel, Büyük Patlama.
  • 4cü sürüme eklenen yeni terimler: Paraklitos, Hudud, Ehliyet, Zâhir ve Batın, Barış, Unutmak.
  • 3cü sürüme eklenen yeni terimler: Eksen Kayması, Bilgi toplumu, Zamanda Yolculuk, Ateist , Yokluk , Çağdaş, Gurbet, Kader.

İnsanlık neredeyse 4 asırdır “ilerleme” adını verdiği müthiş bir gerileme içinde. Tarihteki en kanlı savaşlar, sömürüler, soykırımlar, toplama kampları, atom bombaları, kimyasal ve biyolojik silahlar hep Batı’nın “ilerlemesiyle” yayıldı dünyaya. En korkunç barbarlıkları yapanlar hep “uygar” ülkeler.  Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen bu insanlar nereden çıktı? Yoksa kelimelerimizi mi kaybettik?

Aydınlanma ile büyük bir karanlığa gömüldü Avrupa. Vatikan’ın yobazlığından kaçarken pozitivist dogmaların bataklığında kayboldu. “Yeniden doğuş” (Rönesans) hareketi sanatın ölüm fermanı oldu: Zira optik, matematik, anatomi kuralları dayatıldı sanat dünyasına. Sanat bilimselleşti, objektif ve totaliter bir kisveye büründü.

Kimse parçalamadı dünyayı “Birleşmiş” Milletler kadar. Güvenliğimiz için en büyük tehdit her barış projesine veto koyan BM “Güvenlik” Konseyi değil mi? Daimi üyesi olan 5 ülke dünyadaki silahların neredeyse tamamını üretip satıyor. “Evrensel” insan hakları bildirisi değil güneş sisteminde, sadece ABD’deki zencilerin haklarını bile korumaktan aciz. Bu kavram karmaşası içinde Aşk kelimesi cinsel münasebetle eş anlamlı oldu: ing. To make love, fr. Faire l’amour… Önce Batı, sonra bütün insanlık akıl (reason) ile zekânın (intelligence) da aynı şey olduğunu sanmışlar. Oysa akıl iyi-kötü veya güzel-çirkin gibi ayrımı yaparken zekâ problem çözer; bir faydayı elde etmek ya da bir tehditten kurtulmak için kullanılır. Bir saniyede 100.000 insanı ve sayısız ağacı, böceği, kediyi, köpeği oldürecek olan atom bombasını yapmak zekâ ister ama onu Hiroşima üzerine atmamak için akıl gerekir.

İster Batı’yı suçlayalım, ister kendimizi, kelimelerle ilgili bir sorunumuz var: İşaret etmeleri gereken mânâların tam tersini gösterdikleri müddetçe sağlıklı düşünmeye engel oluyorlar. Çözüm ürettiğimizi sandığımız yerlerde yeni sorunlara sebep oluyoruz. Dünyayı düzeltmeye başlamak için en uygun yer lisanımız değil mi? Kayıp kelimelerin izini sürmek için yazdığımız Derin Lügat’ı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Edward Hopper’ı okumak

hopper-kapak Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Amerikalı ressam Edward Hopper sadece Amerika’nın değil bütün Batı kültürünün en önemli ressamlarından biri. Hopper ile Batı resmi asırlardan beri ilk defa kısır ekol savaşlarını, soyut resim / figüratif resim gibi ölü doğmuş dikotomileri aşma fırsatı yakaladı.

Bu bağlamda, perspektif, ışık, gölge vb tercihleri aşan Hopper’ın yeni bir şey yaptığını savunuyoruz: Hopper Rönesans’tan beri can çekişen figüratif resme yeni bir soluk verdi. Tezimiz budur. Bu lisan-ı sûreti tahlil etmek için sadece Hopper’dan etkilenen diCorcia gibi fotoğrafçıları değil ondan beslenen Hitchcock, Jarmusch, Lynch gibi sinema yönetmenlerini, romancıları da kitabımıza dahil ettik. Diğer yandan Hopper’ın tutkuyla okuduğu filozoflardan yani Henry David Thoreau ve Ralph Waldo Emerson’dan da istifade ettik. Elinizdeki bu kitap Hopper tablolarına aceleyle örtülen melankoli ve yalnızlık örtüsünü kaldırmak için yazıldı. Hopper’a bakmak değil Hopper’ı okumak için. Buradan indirebilirsiniz.

Senin tanrın çok mu yüksekte?

senin-tanrin-cok-mu-yuksekte Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…

Güzel olan ne varsa İnsan’ı maddî varoluşun, bilimsel determinizmin ötesine geçirecek bir vasıta. Sevgilinin bir anlık gülüşü, ay ışığının sudaki yansıması, bir bülbülün ötüşü ya da ağaçları kaplayan bahar çiçekleri… Dinî inancımız ne olursa olsun hiç birimiz güzelliklere kayıtsız kalamıyoruz. Etrafımızı saran güzelliklerde bizi bizden alan, yeme – içme – barınma gibi nefsanî dertlerden kurtarıp daha “üstlere, yukarılara” çıkaran bir şey var. Baş harfi büyük yazılmak üzere Güzel’lik sadece İnsan’a hitab ediyor ve bize aşkın/ müteâl/ transandan olan bir mesaj veriyor: “Sen insansın, homo-economicus değilsin”.

İşte bu yüzden “kutsal” dediğimiz sanat bu anlayışın ve hissedişin giriş kapısı olmuş binlerce yıldır. Tapınaklar, ikonalar, heykeller insanları inanmaya çağırmış. Ancak inancı ne olursa olsun bütün “kutsal sanatların” iki zıt yola ayrıldığını, hatta fikren çatıştığını da görüyoruz:

  • Tanrı’ya benzetme yoluyla yaklaşmak: Teşbihî/ natüralist/ taklitçi sanat,
  • Tanrı’yı eşyadan soyutlama yoluyla yaklaşmak: Tenzihî/ mücerred sanat.

Kim haklı? Hangi sanat daha güzel? Hangi sanatçının gerçekleri Hakikat’e daha yakın? Bu çetrefilli yolda kendimize muhteşem bir rehber bulduk: Titus Burckhardt hem sanat tarihi hem de Yahudilik, Hristiyanlık, İslâm, Budizm, Taoizm üzerine yıllar süren çalışmalar yapmış son derecede kıymetli bir zât. Asrımızın kaygılarıyla Burckhardt okyanusuna daldık ve keşfettiğimiz incileri sizinle paylaştık. Buradan indirebilirsiniz.

Öteki Sinemanın Çocukları

oteki-sinemanin-cocuklari Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Yakında sinemanın bir endüstri değil sanat olduğuna kimseyi inandıramayacağız. Zira “Sinema Endüstrisi” silindir gibi her şeyi ezip geçiyor. Sinema ürünleşiyor. Reklâm bütçesi, türev ürünlerin satışı derken insanlar otomobil üretir gibi film ÜRETMEYE başladılar. Belki en acısı da “sinema tekniği” öne çıkarken sinema sanatının unutulması. Fakat hâlâ “iyi bir film” ile çok satan bir sabun veya gazozun farkını bilenler de var. Çok şükür hâlâ ustalar kârlı projeler yerine güzel filmler yapmaya çalışıyorlar. Derin Düşünce yazarları da “İnsan’sız Sinema Olur mu?” kitabından sonra yeni bir sinema kitabını daha okurlarımıza sunuyorlar. “Öteki Sinemanın Çocukları” adlı bu kitap 15 yönetmenle buluşmanın en kolay yolu: Marziyeh Meshkini, Ingmar Bergman, Jodaeiye Nader Az Simen, Frank Capra, Dong Hyeuk Hwang, Andrey Rublyov, Sanjay Leela Bhansali, Erden Kıral… Buradan indirebilirsiniz.

kitap-tanitan-kitap-6 Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Kitap Tanıtan Kitap 6

Bir varmış, bir yokmuş. Mehtaplı bir eylül gecesinde Ay’a bir merdiven dayamışlar. Alimler, yazarlar, şairler ve filozoflar bir bir yukarı çıkıp oturmuşlar. Hem Doğu’dan hem de Batı’dan büyük isimler gelmiş: Lev Nikolayeviç Tolstoy, René Guénon, Turgut Cansever, El Muhasibi, Şeyh-i Ekber, Cemil Meriç, Arthur Schopenauer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, Mahmut Erol Kılıç… Sadece bir kaç yer boş kalmış. Konuklar demişler ki “ başka yazar çağırmayalım, bu son sandalyeler bizim kitabımızı okuyacacak insanlara ayrılsın”. Evet… Kitap sohbetlerinden oluşan derlemelerimizin altıncısıyla karşınızdayız. Buradan indirebilirsiniz.

Önceki kitap sohbetleri:

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Sen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.


tezyin_kapak-150 Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Gözle dinlenen müzik: Tezyin

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. Bir kadın, batan güneş, tabakta duran meyvalar… İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Bunun için tezyin, hat, ebru… hatta İslâm mimarîsi dahi soyuttur, mücerred sanattır.

Derrida, Burckhardt, Florenski ve Panofski’nin isabetle söylediği gibi Batılı sanatçı doğayı taklid ettiği için, merkezi perspektif ve anatomi kurallarının hakim olduğu figüratif eserler ihdas eder. Bu taklitçi eserler ise seyircinin ruhunu değil benliğini, nefsini uyandırır. Zira kâmil sanat tabiatı taklid etmez. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Tekâmül eden sanatçı (haşa) boyacı değil bir imamdır artık. Her fırça darbesi tekbir gibidir. Zahirde basit motiflerin tekrarıyla oluşan görsel musiki ile seyircilerin ruhu öylesine agâh olur ki kalpler kanatlanıverir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin BEN’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar.

Tezyinî nağmeleri gözlerimizle işitmek için yazıldı bu e-kitap. John locke gibi bir “tabula rasa” yapmak için değil Hz. İbrahim (as) gibi “la ilahe” diyebilmek için. Buradan indirebilirsiniz.

Kaybedenler Klübü: Anti-demokratik bir muhalefetin kısa tarihi

Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…T.C. kurulurken Hitler, Mussolini ve Stalin başrolleri paylaşıyordu. İki dünya savaşının ortalığı kasıp kavurduğu o korkunç yıllarda “bizim” Cumhuriyet gazetesi’nin faşizme ve faşistlere övgüler yağdırması bir rastlantı mıdır? Kemalistlerin ilâhı olan Atatürk’ün emriyle 80.000 Alevî Kürd’ün Dersim’de katledilmesi, Kur’an’ın, ezanın yasaklanması, imamların, alimlerin idam edilmesi, Kürtleri, Hristiyanları ve Yahudileri hedef alan zulümler de yine Atatürk ve onu ilahlaştıranlar tarafından yapılmadı mı?

Bu ağır mirasa sahip bir CHP ve Türk solu şimdilerde “İslâmî” olduğu iddia edilen bir cemaat ile, Fethullah Gülen’in ekibiyle ittifak içinde. Yobaz laiklerin, yasakların kurbanı olduklarını, baskı gördüklerini iddia ediyor bu insanlar. Ama bir yandan da alenen İslâm düşmanlığı yapan her türlü harekete hatta İsrail’e bile destek vermekten çekinmiyorlar. Tuttukları yol İslâm’dan daha çok bir ideolojiye benziyor: Gülenizm. Millî istihbarattan dershanelere, dış politikadan bankalara kadar her konuda dertleri var. Ama Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Arakan’da zulüm gören Müslümanları dert etmiyorlar. Acayip…

Türk solu, CHP ve Fethullah Bey… Nereden geldiler? Nereye gidiyorlar? Elinizdeki bu kitap meseleyi tarihsel bir perspektifte ele almayı amaçlıyor.Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Gurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

fethullah-gulen-kapak Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…

Fethullah Gülen’i iyi bilirdik

(Son güncelleme: 5inci sürüm, 11 Ağustos 2016)

Türkçe Olimpiyatlarını ve Türk okullarını sevmiştik. Gözü yaşlı vaizin Amerika’da yaşamasına alışmıştık. 1980 öncesinde komünizme karşı CIA ile işbirliği yapmasına “taktik” demiştik. Fethullah Gülen aleyhine açılan davalardan birinin iddianamesinde “pozitivist felsefeye karşı olmak” ile suçlanıyordu. Biz de karşıydık pozitivizme.

Sonra bir gün… Mavi Marmara! Doğu Akdeniz’de, uluslararası sularda oyuncak ve gıda taşıyan bir gemi saldırıya uğradı. Masum ve silahsız insanlar öldü. Psikopat bir devletti bunu yapan. İsraillileri hapsettiği korku duvarları Filistin’i hapseden beton duvarlardan daha yüksekti. Ama Fethullah Gülen İsrail’den izin alınması gerektiğini söyledi. Bu terörist devletten “otorite” diye bahsediyordu. Gülen’e göre İsrail Doğu Akdeniz’in efendisiydi, uluslararası sularda bile masum sivilleri öldürme hakkına sahipti. Gülen cemaati dünya ile uğraşmaktan ahirete vakit ayıramıyordu. Gülen cemaati bir cemaatten başka herşeye benziyordu.

15 Temmuz gecesi yaşadığımız darbe girişiminde yaşadıklarımızla birlikte değerlendirince can acıtan bir soru kendini dayatıyor bize: Fethullah Gülen ve kurmayları bizi baştan beri kandırdı mı? Yoksa “küçük eller” dediğimiz masum insanların teşkilâtı sonradan mı kokuştu?

 Kitabı buradan indirebilirsiniz.

Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır

yitik Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…Afganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren ortak unsur nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla“bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir?

Bakan gözleri pasifleştiren tasvirci sanatın aksine İslâm sanatı okunan bir sanattır. Yani görünmeyeni anlatmak için çizer görüneni. Doğayı taklid etmek değildir maksat. İnsanların aklını uyandırması, kalplerine hitab etmesi sebebiyle İslâm sanatının soyut bir sanat olduğu da aşikârdır. Ama Avrupa kökenli soyut sanattan ayrıdır İslâm sanatı. Meselâ Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gibi sembolizme itibar edilmemiştir. 284 sayfalık kitabımıza çok sayıda İslâm sanatı örneği ekledik. Bakmak için değil elbette, görünen sayesinde görünmeyeni akledebilmek, yani İslâm sanatını “okumak” içinBuradan indirebilirsiniz.


İslâm’da Mimar ve Şehir

Cumhuriyet’in ilânından beri yaşadığımız şehirler hızla tektipleşiyor. Betondan yapılmış kareler ve dikdörtgenler kapladı ufkumuzu. Trabzon, Aydın, Malatya… Anadolu’nun her yeri birbirine benzedi. Fakat Türkiye’ye has bir sorun değil bu. Batının “alternatifsiz” Ücretsiz kitap indirin76 kitap indirin Ekmek artık mafyanın ağzında…demokrasisi ve serbest piyasası mimarları da tektipleştirdi. Farklı düşünemeyen, yerel özellikleri eserlerine yansıtmayan mimarlar kutu gibi binalar dikiyor. Moskova, Tokyo, Paris, Hong Kong da tektipleşiyor ve çirkinleşiyor.

Çare? Binalara değil de mimara, yani insana odaklanmak olabilir; yani eşyayı ve sureti değil İnsan’ı ve sîreti merkeze almak. Zira bu bir norm ya da ekol meselesi değil: İslâmiyet’in ilk asırlarında bir şehir övüleceği vakit binalar değil yetiştirdiği kıymetli insanlar anılırmış. Biz de güzel binalarda ve güzel şehirlerde hayat sürmek için önce güzel mimarlar yetiştirerek başlayabiliriz işe. İnsan gibi yaşamak için mimarî çirkinliklerden ve bunaltıcı tektipleşmeden kurtulabiliriz. Bu ancak Güzel Ahlâk ile Güzel Mimarî arasındaki bağı yeniden tesis etmekle olabilir. Çare Mimar Sinan gibi cami yapmak değil Mimar Sinan gibi insan yetiştirmek. Kitabımızın maksadı ise teşhis ve tedaviye hizmet etmekten ibaret. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin