Türkiye’de derin din 2
By Konuk Yazar on Ağu 3, 2009 in Toplum, İslam
İhsan Eliaçık
4- KURBAN: Türkiye’de “halkın en yüksek dini davranış ve görünümleri” üzerine yapılan araştırmalarda birinci sırada “domuz eti yememek” (% 98), ikinci sırada da ise “kurban kesmek” (% 95) geliyormuş…
Namaz, oruç, hac, son sıralarda…
İçki önemli değil, zekatın adı, faizin (yasağının) esamesi yok.
Hak, hukuk, adalet, dürüstlük, emek, işçinin hakkını vermek, aldatmamak, yalan (söylememek) vb. ise “dini davranış ve görünüm” olarak görülmediğinden tümden liste dışı…
Acaba neden?
Çünkü “derin din” kurban kesmeyi ve domuzun lanetli hayvan oluşunu dinî “ritüel” sayıyor. Tabi sonradan kabul edilen din (İslam) sebebiyle değil; eskiden beri varolan “derin din” sebebiyle. Gülhane Parkı’nda ceviz ağacı olduğundan, ne o bunun farkında ne de polis farkında (!).
Derin din, sadece “ritüeli” dini davranış ve görünüm sayıyor. Soruyu soran da, soruya muhatap olan da, cevapları okuyanlar da böyle düşünüyor. Laiki, demokratı, solcusu, sağcısı hatta ve hatta İslamcısı dahi böyle…
Hepsi de aynı potaya nasıl da girmiş!
Malum “derin din” derken, hali hazırdaki dini davranış ve görünümlerin, Anadolu’da eski Hititlerden Harran dinlerine, Lidyalılardan en son İslam’a kadar bir dizi dışsal görüngünün, kadim olan (Gök Tengricilik/Şamanlık) potasında içselleşmiş, yeniden biçimlenmiş (con-form) halini kastediyoruz. Burada ana çerçeveyi çizen, belirleyen daima Gök Tengricilik/Şamanlık olmaktadır. İsimlerin değişmesinin, motiflerin başka başka şekle girmesinin pek önemi bulunmuyor.
***
Neydi, Uluğ Tengri “uzakta, çok uzaklarda” olunca şaman imdada yetişiyordu. Ancak şamana rağmen kötü ruhlar ölüme, hastalığı, kısırlığa vs. yol açmaya devam etmekteydi. Şamanlar da derde deva olmayınca ata ruhları çağırılmaktaydı ve anıt-mezarlara, yatırlara, türbelere hücum edilmekteydi…
Peki bu da çözüm olmuyorsa?
Bu durumda kötücül ruhları yatıştırmak için kolay ve en etkili yöntem; kurban!
Bir kaza atlattın kurban… İşyeri açtın kurban… Yangından kurtuldun kurban… Siyasi parti lideri karşıladın kurban… Merdivenden düştün kurban… Gelin gittin kurban, damat oldun kurban… Bayram oldu kurban, seyran oldu kurban…
Kurban ha kurban…
Kurban kanı günahları affettirir ve belaları savarmış!
Kan akmayınca yatışmıyor demek tanrıların gazabı.
“Kan kan kan!” diyen bir Tanrı ha!
***
Tengricilikte kurban genellikle açık arazide ve bir şamanın öncülüğünde kesilir. Açık arazide (dağ, su kenarı, ağaçlık vs.) kurban kesmek, kurbanın kendisi kadar önemlidir. Çünkü doğada var olan ruhların mekanı dağ, su kenarları, ağaçlıklar, kırlardır…
Türkiye’de İslam’ın ıyd’ul-edha’sını (fedakarlık, kaynaşma, yakınlaşma bayramı) ile bütünleştirerek, onu açık arazide ve yaygın bir şekilde icra edilen “kurban bayramına” dönüştüren işte bu derin bilinçaltıdır. Bu nedenle AB etkisiyle kurbanların açık arazide kesilmesine karşı çıkmak hatta ondan utanmak boşuna görünüyor. Derin din bunu da geçiştirip kendine benzetecektir. Her yıl kurban bayramında trafiği felç eden “ipini koparan kızgın dana” görüntüleri hiçbir zaman yok olmayacaktır. Sanki dana dahi “derin dinden” yana tavır alarak kurban olmak için açık arazi aramaktadır!
Şamanlıkta törenler genel olarak ikiye ayrılır ; belirli günlerde yapılanlar veya önceden belirlenmemiş törenler. Bu törenlerde, çeşitli halkların inanç, gelenek ve göreneklerine göre farklılıklar olmakla birlikte mutlaka kurban adeti vardır. Kutsal sayılan bir yere, bir değere bir şey sunmak, eşya adamak, şamanın davuluna, çeşitli maddelerden yapılan tanrı tasvirlerine (töz, ongon, tangara, eren ) yemek sunma, ateşe içki dökme ya da atma kansız kurbandır. Kansız kurbanların bir başka biçimi de ruhlara adanıp kırlara salıverilen hayvanlardır.
Şamanlıkta kurbansız tören de, törensiz kurban da yoktur!
Kötücül ruhlar sunulan kurbanlara rağmen hala ölümlere neden oluyorsa bu sefer yeni doğan çocuklara, öncekiler gibi olmaması için Yaşar, Durmuş, Duran, Satılmış gibi isimler konulur. Müslüman olan Oğuzlar, Dede Korkut öykülerinden anlaşıldığına göre Şaman geleneklerini korumuşlardı. Matem töreninde ölünün bindiği atın kuyruğunu keserek kurban etmek, ağacı kutlu saymak, türbelere adak adamak, dilek ağaçlarına çaput (bez parçası) bağlanmak Türkiye’de namaz kılmaktan, oruç tutmaktan daha yaygın ve kuvvetli ritüellerdir.
Derin dinde “ritüel” esasında kurban etrafında dönmektedir. Dini, diriler için ve gerçek hayat mecralarında yaşanan bir hayat tarzı olarak anlamayan Şamanizm, ölülere, ruhlara, atalara ve görünmeyen varlıklara (cinn) yönelmekte ve dini bunlarla ilgili kavramaktadır.
Dikkat edilirse Türkiye’de din denilince akla gelen bir takım ritüellerdir. Yani önceden belirlenmiş, yeri, zamanı ve mekanı olan tekrarlanan hareketler… Baş ritüel kurbanın yanına İslam’ın ritülleri de (nusuk) konarak din diye buna denmektedir: kurban, namaz, ezan, oruç, hac, cenaze, kandil, mevlit, ölü yıkama, talkın verme…
Dikkat ederseniz Türkiye’de Diyanet’in görevi tamamen bunları yapmakla ilgilidir. İHL’lerin amacı bunları icra edecek meslek erbabı yetiştirmektir. Çünkü derin dine göre “din” bunlardan başka bir şey değildir. Eski Hunlar’da, Göktürkler’de, Hititler’de, eski Harran’da, Lidyalılar’da, Osmanlılar’da dine, din adamına, tapınağa, ölü gömme işlemlerine (cenaze) ve kurbana biçilen rol neyse, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde de hemen hemen aynı…
***
Kurbana gelelim…
Antropolojik açıdan baktığımızda, insanlıkta kurban adetinin, insanoğlunun en temel kaygısı olan “yaşam savaşı” ve “can derdi” ile ilgili olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Kurbanın Sümerlerden Kızıldirililere, Çinlilerden Avrupa halklarına, Hind’den Afrika’ya en kadim bir dini ritüel olmasının en mantıklı açıklaması bu olsa gerektir.
Şöyle ki: Çok eski zamanlarda “insan kurbanı” adeti vardı. Çoğu eski çağ dinlerinde insanların birbirini kurban etmesi, kesmesi, boğazlaması adeti hüküm sürmekteydi. İnsanlık tarihi açısından son derece trajik olan bu durumu aşmak öyle kolayına olmamıştır. İnsanlığın hafızasında derin izler bırakan bu trajik hal “hayvan totemi” dönemine geçişle aşılmıştır. Yani insan toplumları bir önceki dönemde yaşadıkları acıların nedenini, bir sonraki sıçrama döneminde sembolleştirerek kendileri için zararsız hale getirmişler. Örneğin “koyunu” veya “ineği” totem hayvan olarak gören bir topluluk, kendi yerine koyunu veya ineği kurban olarak sununca bu hayvanlar totem halini almıştır. Kendini bu hayvanlarla özleştirerek canını kurtarmış, canını kurtardığı için de söz konusu hayvanı totemleştirmiştir. Hayvan kurbanının olduğu yerde bilin ki daha önceki dönemde insan kurbanı vardır.
Geçmiş çağlarda bir çok topluluğun kurt, aslan, balık, boğa, koyun, kartal gibi hayvan isimleriyle anılması boşuna değildir. Hatta bitki totemi döneminde mercimek, fasulye, bakla gibi tahıl bitkileriyle anılan topluluklar bile var. (Buna az sonraki domuz maddesinde daha geniş değineceğiz).
***
Kanımca ilahi irade kurban rüyası vesilesi ile “İbrahim çağında” insan kurbanı adetini kökten kaldırmış, “Muhammed çağında” ise dindeki yerini ‘yok hükmünde’ sayacak denli en aza indirerek dini ritüller dünyasından çıkarmak istemiştir. Kur’an’da kurbanın sadece “hac ayetlerinin geçtiği yerde” ve “olmakta olanı tasvir” sadedinde geçiyor olmasından bunu çıkarıyoruz. Üstelik olmakta olanın (Kabe’ye hedy) eti ve kanı Allah’a ulaşacak da değildir.
Kur’an’da kurban doğrudan ve herkese emredilmiş bir farz değildir. Araplara ait bir hac ritüeli olarak geçmektedir. Yani hacca gidenlerle ilgilidir. Hacca gitmeyenlerin kesmesine bile gerek yoktur. Hacca gidenler dahi kurban kesmese ‘hacları kabul olmaz’ diye bir şey söz konusu değildir.
Kur’an’ın Tanrısı “Neden bana kurban kesmediniz?” diye sormaz!
Kevser suresinde geçen ayette “Rabb’ine yönel (salat et) ve güçlüklere göğüs ger (nahr yap)” denmektedir. Buradaki salat bildiğimiz anlamda namaz, nahr da bildiğimiz anlamda kurban değildir. Nitekim bir çok müfessir bu görüştedir (Razi, Kurtubi, İbn Kesir). Bildiğimiz anlamda namaz daha çok es-salât veya eqimu’s-salât geçen yerlerdedir.
Yahudilerin, peygamberimizi kabul etmeme gerekçelerinden birisi de kurbanı (yakmalık sunu) emretmemiş olmasıydı. Bu durum Kur’an’da şöyle anlatılır: “Allah bize, yakılarak sunulan bir kurban getirmedikçe peygamberlik yapanı reddetmemizi emretti” diyenlere söyle: “Size benden önce de bir takım peygamberler söze dayalı apaçık delilleri ve o dediğinizi getirmişti. Şu halde eğer doğru söylüyorsanız onları niçin öldürdünüz?” (Al-i İmran; 183)
Yani yakmalık kurban sunuları, Yahudilere göre Musa’nın şeriatındandı. Peygamberlik iddiasında bulunan birisi bunu emretmeliydi. Muhammed böyle bir şey söylemediği için peygamberlik iddiası geçersiz sayılmalıydı. (Razi, Kurtubi, İbn Kesir).
Keza Adem’in iki oğlu (Habil-Kabil diye bilinir) kıssasında Kur’an “Allah’a yakınlaşmanın” şartını açıklar. Kin, ihtiras ve katillik insanı Allah’tan uzaklaştırır, böylesinin yakınlaşma isteği kabul edilmez. Bunlardan sakınanın (takva sahibi olan) yakınlaşması ise kabul edilir. (Maide; 27-31)
Adem’in iki oğlu kıssasında Allah’a kurban sunma, yakın olmak için yaklaşmaya çalışmak demektir. Çünkü “qurban” kelimesi Kur’an’da Yahudiler anlatılarken “yakmalık sunu” (Eski Harran veya Mecusilikte kurban ateşte yakılarak olurdu, Yahudiliğe oradan geçmiş) dedikleri şeyi anlatmak için kullanılan tek yer hariç hep “yakınlaşma, yakınlık” anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da Q-R-B kökünün geçtiği 96 yerde de böyledir. Adem’in iki oğlu kıssasında da bugünkü anlamıyla “kurban kesmek” dediğimiz şey değil; yakın olmak için yakınlaşmak isteği (qarreben qurbânen) dile getirilir. “Allah’tan başka yakınlaştırıcı ilahlar (qurbânen âlihe) edindiler” ayetinde ğeçtiği gibi. (Ahkaf, 46).
Bu anlamda kıssa tarihte olmuş bitmiş bir olayı değil şu an yaşanını anlatır. Adem’in iki oğlu, kin, mülk hırsı ve açgözlülük yüzünden “ötekine” düşman olan ve kardeşini öldürerek “kan döküp fesat çıkaran” biz insanoğullarını anlatır. Kıssadaki Adem’in iki oğlu biziz; sen, ben, o… Maksat cinayete ve kan dökmeye engel olmaktır. Nitekim kıssa şu ayetle bitirilerek niçin anlatıldığını apaçık ortaya koyar: “Kim haksız yere bir kişiyi öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir, kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış olur” (Maide; 32).
***
Bayrama ıydu’l-edha (fedakarlık, ötekini düşünme, kalplere sevinç bırakma, kaynaşma, paylaşma, yakınlaşma) denilmiştir. Gel gör ki “derin din” bayramın bu yönünden ziyade kendi kadim ritüelini parlatarak olayı kurban (et, kan, bağırsak, dana, teke, koyun) bayramına çevirmiştir.
Türkiye’de edha (halk arasında kurban deniyor) bayramında insanlar neden birbiriyle kaynaşmaktan, hemhal olmaktan plajlara, tatil yörelerine kaçmakta? Öte yandan da kurban neden % 98 oranında dini davranış ve görünümler sıralamasında birinci sırada?
Çünkü “derin din” kurban ritüelini ikibin yıldır dinin direği sayıyor. Gayet acılı bir süreç olan insan kurbanı dönemini, sonraki dönemde havyan kurbanı ile sembolikleştirip aşan insanoğlunun, kurbanı tümden ortadan kaldırarak nihai amaca varması gerekmiyor mu? Kur’an’da kurbanın neredeyse ‘yok hükmünde’ sayılacak kadar en alt düzeye çekilmiş olmasına bir de bu açıdan bakmak gerekmez mi?
Gerçek hayat dininde bayram hayatı paylaşmayı, bölüşmeyi, kaynaşmayı, ‘birbirine kurban olmayı’ yani fedakarlığı, ötekini düşünmeyi (edha), böylece bir (tevhid) ve bütün (samed) olmayı hedefler. Onun için İslam’da herhangi bir “ritüel” dinin direği olamaz. Dinin direği doğruluk ve dürüstlük, yetimi ve yoksulu doyurmak, komşusu açken tok yatmamaktır! Aksi halde bunlara rağmen yapılan ritüeller (bırakın kurbanı, kılınan namazlar bile) riya ve gösteriş törenlerine dönüşür. Akif’in tabirleriyle “mübtezel bir çok merasim, eğilip bükülmeler, yatmalar…” Kur’an bu duruma dini yalanlamak/dinin direğini yıkmak (yukezzibu bi’d-din) demektedir. (bk. ‘Dinin direği nedir?’ başlıklı makale)…
5- DOMUZ: Hiç düşündünüz mü neden bazı hayvanlar kutsal bazıları lanetlidir?
İnsanlık tarihinde, bunun da, insan kurbanından hayvan kurbanına geçiş süreciyle ilgili olduğunu görüyoruz?
Buna birazdan geleceğiz ama önce hayvan/kuş ve bitki totemi dönemi ile ilgili bazı bilgilere göz atalım.
12 hayvanlı eski Türk takviminde en son yıl domuz yılı.
Acaba neden?
12 Hayvanlı Türk Takvimi, 12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreleri ile Göktürkler’de, Uygur Türkleri’nde, Tuna Bulgarları’nda, İtil Bulgarları’nda ve daha önceleri de büyük ihtimalle Hun Türkleri’nde kullanılmış olup, Türkler arasında çok yaygın bir sistemdi. Göktürk Yazıtları, Uygur kitap ve hukuk belgeleri, Tuna Bulgarları’nın yazıtları, Bulgar Hakanları Listesi bu takvimle tarihlendirilmiş. Hatta, Manas Destanı’ndaki bazı olayların bile On İki Hayvanlı Türk Takvimi ile tarihlendirildiğini görüyoruz. Asya’da kullanılan 12 Hayvanlı takvim Türklere ait bir takvim sistemiydi ve Çinliler bu takvimi Türklerden almışlardı.
Yıllar şöyleydi: Sıçan (Fare) yılı, Ud (Sığır/Öküz/Oğuz?) yılı, Bars (Pars/Arslan) yılı, Tavışgan (Tavşan) yılı, Lu (Ejderha) yılı, Ilan (Yılan) yılı, Yunt (at) yılı, Koy (Koyun) yılı, Biçin (Maymun) yılı, Tabuk (Tavuk) yılı, İt (Köpek) yılı ve Tonguz (Domuz) yılı…
Mesela birisi doğduğu tarihi şöyle anlatırdı: “Tonguz (Domuz) yılının dördünçay’ında (dördüncü ayında) doğdum…”
Keza Oğuz boylarının herbiri bir kutlu kuş/hayvan figürü (totem?) ile anılmaktaydı. Örneğin: Kınık boyu (çakırdoğanın erkeği), Kayı boyu (sungur/şahin), Bayındır boyu (laçin /gezgin şahin), Yuva boyu (tuygun/yaşlı erkek çakırdoğan), Salur boyu (bürgüt /kartal), Afşar boyu (çure-laçin/erkek doğan), Begtili boyu (bahri/balık-kartal), Bügdüz boyu (italyu/dişi doğan), Bayat boyu (ükü/grandük), Yazgır boyu (turumtay/bozdoğan), Eymür boyu (isperi /delicedoğan) , Karabölük boyu (küyenek/sarı kerkenez), Akbölük boyu (küyenek/kerkenez), Iğdır boyu (karcığay/çakırdoğan), Yüreğir boyu (biku/gecekuşu)…
Yine Babil mitolojisinde de yıl ayları buna benzer isimlendirilmiş ve bugün adına “Burçlar” dediğimiz sistem doğmuştu: Koç, Boğa, ikizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık…
Bunlar daha sonraları göğe nispet edilerek yıldız kümesi haline getirilmiş ve buradan bir astrolojik teoloji çıkarılmışsa da, ilk doğduğu zaman bunlar antropolojik teolojiydi. Yani yerin (yeryüzünün/Babil İmparatorluğu’nun) egemen olduğu toprakları anlatıyordu. Kabileler/ülkeler totem hayvanlarıyla anılıyor ve 12 ittifaklı imparatorluk düzenini ifade ediyordu. Avrupa Birliği (AB) bayrağındaki 12 yıldızın ittifaka (birliğe) katılan ülkeleri temsil etmesi gibi… Demek ki yerin dili gökleşerek mitleşiyor, antropoloji astrolojiye dönüşüyor. Yere ait politik-ekonomik düzen, göğe ait mitik-astrolojik dille ifade ediliyor.
Cahiliye Arapları’nda da durum benzerdir. Tanrı ve kabile isimlerinin genellikle hayvan/kuş/bitki adı olması herhalde tesadüf olamaz: Yeğûs (aslan), Yeûk (at), Nesr (kartal) Benî Esed (aslan oğulları), Benî Kureyş (köpek balığı oğulları) vb… Kur’an’da ve câhiliyye şiirinde rastlanan bilgilerden, kurban veya adak olarak kullanılan hayvanların başında deve ve koyunun geldiği öğreniyoruz. İlk doğan hayvanların kurban edilmesine fera adı verilirdi. Ayrıca receb ayında putlara atîre denilen bir kurban sunulurdu. Kur’an’da işaret edilen develer ve koyunlar adak özelliklerine göre bahîre (deve), sâibe (deve), vasîle (koyun) ve hâm (deve) adını alırdı.
Yine Suriye Nabatîleri arasında balıklardan seçilme çok sayıda totem mevcuttu ve özellikle bunların en çok sevileni olan yunus balığı adına tapınaklar inşâ edilmişti. Ayrıca kişi adları arasında pek çok hayvan adı bulunuyordu. Başkenti Ninova olan Asurlular (Asurya/Suriye/Suryanî) de su tanrısı Enki balık totemi ile ifade deliyordu ve Enki rahipleri balık şeklinde giyinmekteydiler.
Dikkat edersiniz hep hayvan/kuş isimleri…
Böyle tarihte bir çok hayvan/kuş/bitki/tahıl ismi kavim ve kabile (topluluk) adı olarak geçmektedir. Bunların daha sonraları evrilerek mitolojikleştiğini görüyoruz. Günümüzde bile yabancı gelmiyor: Türklerin mitolojik atası neden Kurt? İran’ın adı neden Persian (Pars/Arslan)? Gurlulur (Farsça ve Kürtçe Gur: Kurt) kim? Karakoyunlu, Akkoyunlu ne demek? Neden bayraklarında koyun (totemi) var? Eczacılığın sembolü neden yılan? ‘Bineklerimizin’ adı neden Şahin, Şerçe, Kartal, Doğan? İskambil kağıdında neden Sinek var? Sarıkanaryalar kim? Karakartallar nasıl şampiyon oldu? vs…
Hayvan/kuş adlarının böylesi kullanıma sahip olması bizi şaşırtmamalıdır.
Hayvan figürleri eski çağlarda insanlarının ta kendileriydiler. İnsan kurbanı trajedisini aşmak için hayvan totemlerini yüceltip, tanrısallaştırdılar: Yerine canını vererek yaşamasını sağlayan hayvanı kutsama… Dirlik, düzen ve yaşam veren hükümdarın ölünce kutsanması… Tüm insanlık için kendini feda eden/kuzu/kurban olan İsa’nın tanrılaştırılması… Hristıyanların kuzu/kurban olan İsa’nın etini (ekmek) yeme ve kanını (şarap) içme ritüeli bir zamanlar aynıyla vakiydi. Yani basbayağı topululuk (insanlık) adına birisi canlı kanlı kurban edilip eti yeniyor, kanı içiliyordu. İnsanlık bunu sembolikleştirerek aştı, fakat daha sonları sembolizmin kendisi din ritüeli haline geldi….
İnsanlar, böylece, önceki dönemin acılarını sonraki dönemde sembolikleştirerek unutmak istediler. Hayvan/kuş/bitki figürleri daha sonraları da mitolojiye dönüştü ve günümüze hayatın değişik alanlarına (siyaset, spor, edebiyat, teknoloji, tasavvuf, folklör, uzak doğu dövüş sanatları) yayılıp çeşitlenerek geldi.
***
En eski dini metinler ve onların ayırıcı (furkan) ve doğrulayıcı (musaddık) son yüzü olan Kur’an, böylesi bir dil, din, tarih, kültür ve coğrafya evreninden konuşmaktadır.
Kur’an, ilk doğuş (nüzul) ortamında Orta Arabistan’ın, daha geniş açından Mezopotamya -Akdeniz havzasının ve tâ Sümer-Akkad-Assur-Babil çağlarına kadar uzanan geniş zamanın ruhu ile irtibatlıdır. Bu, bazılarının sandığı gibi onlardan iktibas ve devşirme ile oluştuğu anlamına gelmez. Sümer’de, Akkad’ta, Assur’da, Babil’de olan teolojiler aşağı yukarı benzer temalarla Orta Arabistan’a (Mekke) evrilerek gelmişti. Mezopotamya-Akdeniz havzasının ortak kaderi dinî muhayyileyi de benzeştirmiştir. Bu nedenle dil, tarih ve coğrafya evreni tek bir zamanın ruhu gibidir. Kur’an’ın dili bu nedenle prizma (ışığı kırarak/ayrıştırarak yansıtan) gibidir. Yani Kur’an’da hem geçmiş zamanların ışığını, hem de kırılarak/ayrıştırılarak gelecek zamanlara yansıyışını görürsünüz. Musaddık ve Furkan bu olmak icap eder. Bu manada Kur’an eski zaman ile modern zaman arasında durmaktadır. Bir tür ara geçiş diline sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Kur’an tefsirine bu açıdan bakmak, bu nedenle ihmal edilemez.
Bu açıdan baktığınız zaman Süleyman’ın kuşlarla (Hititler), karıncalarla (Sebeliler) konuşması, cinleri (Babil kabilelerini) çalıştırması, Hüdhüd (Hitit subayı) ile diyaloğu, Yunus’un balığın (Assur hapishanesi) karanlıklarına (karnına) girmesi ne demek apaçık ortaya çıkar. Çünkü Mezopotamya’daki kabile adları ve düzeni, Orta Asya’dakinin bir benzeriydi…
***
Domuzun lanetli hayvan oluşuna gelelim.
Bu zaviyeden bakılınca bir hayvanın neden lanetli olduğu anlaşılabilirdir.
Kur’an şöyle der: “Onların üzerine tufan, çekirke, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik” (A’raf; 133). Öyle ki bu “kan belası” ile “ırmak kıpkızıl oldu, suyu kokmaya başladı, içilmez oldu” (Tevrat; Çıkış; 6-20). Çünkü insan kurbanı kültü Mısır’da da vardı. Bunun için Tevrat’ın tanrısı “İnsan olsun, hayvan olsun her rahimin ilk ürünü bana adanacak” (Çıkış; 6-13) diyerek buna mani olmaya çalıştı.
Türkiye’de kurban bayramında kesilen tüm kurbanların Kızılırmak kenarlarında kesildiğini ve hayvanların kanlarının ırmağa döküldüğünü düşünün… İşte eski Mısır’da “insan rahimlerinin ürünü” aynen böyle toplu insan kurban etme töreni ile ırmağa akıtılıyordu ve ırmak kıpkızıl oluyordu. “Kan belası” buydu.
Kur’an, domuz etinin yasaklanmasını hep “leş, kan, domuz eti (lahme hınzır) ve Allah’tan başkası için kesilenler” ile birlikte zikreder. Geçtiği 4 yerde de böyledir (Maide; 3, En’am; 145, Nahl; 115, Bakara; 173). Bir yerde de şöyle der: “De ki: “Allah katında bunlardan daha şiddetli bir cezayı hak edenleri size haber vereyim mi? Onlar Allah’ın lanetlediği, gazap ettiği, kendilerini maymunlar ve domuzlar yaptığı kimselerle, tağuta tapanlardır. Böyle doğru yoldan sapıp gitmiş olanları çok berbat bir yer bekliyor.” (Maide: 60)
Buradaki “maymun ve domuz yapmak” ifadesi erken dönem (h. 1. yy) .müfessirlerinden Mücahid’e göre semboliktir. Yani “domuz gibi şehvetleriyle maymun iştahlılık yapan, heva ve heveslerinin, kuruntularının, arzularının kölesi olan kimseler” demektir.
Yine Kur’an domuz eti yasağını gerekçelendirir: En’am 145′de “… domuz eti ki o pisliktir” (lahme hınzır feinnehu ricsun). Müddessir 5′de peygambere pislikten uzak durması istenir: “Pislikten uzak dur” (ve’rıcse fa’hcur). Şu halde “rics”(pislik) Kur’an kavramsallaştırmasına göre yalan, putlara tapmak, zarar vermek, fuhuş, sözünde durmamak vb. gayr-i ahlaki davranışlardır.
Malum Kur’an insanoğlunun yeryüzünde “kan döküp” fesat çıkaracağından bahseder. Leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başka kesilenlerin daima birlikte zikredilmesi bununla ilgilidir.
Demek ki bu insanoğlunun ölü (insan) eti yeyip, kanını içme (ki mecnunlar, cinciler ve şamanlar gizli güçlere vakıf olabilmek için kan içerdi) ve at, eşek, koyun, inek, boğa kurbanlarının (ki bunlar bir zamanlar insan topluluklarıydı) sona erdirilmesine yöneliktir. İnsan topluluğu olmaktan çıkıp, sembolik totemlere dönüşünce, onları kurban etmek insanları kurban etmekmiş gibi oldu. İnsan kanı durdu fakat hayvan kanı akmaya devam etti.
Burada amaç hep kan döküp fesat çıkarmaya (cinayet, kan, kıyım) mani olmaktır.
İnsanoğlunun en temel üç güvenliği vardır: can (ırz), mal ve kamu gevenliği… Bunlar yüzyıllar boyu hiç değişmemiştir. “Şeriat” (yasa) dediğimiz ilk dini emir ve yasakların esas amacı bu güvenliği sağlamaya yöneliktir. Bugünkü “temel hukuk” (can, mal, ırz, kamu güvenliği) ile aynı şeydir.
Sümer-Akkad metinlerinden, Tevrat ve Kur’an’a kadar hep bu temayı görürüz. Dini metinler bunu “ağaca yaklaşmamak”, “sudan içmemek”, “deveye dokunmamak”, “domuz eti yememek”, “inek kesmek” gibi kendi öznel dilleriyle ifade ederler:
Ağaç’a (giş’e, kiş’e; kişiye, şahsa) dokunma, sınırlarını çiğneme; öldürme, kan dökme, insanı öldürüp etini yeme, saldırma, tecavüz etme…
Su’dan (mülkten, maldan, servetten) kana kana içme (servet içinde yüzme!). Kim ondan kana kana içerse (savaşı/ mücadeleyi mal mülk sevdasına dökerse) benden değildir. Azı müstesna (nafaka miktarı, ihtiyaç miktarı, geçimlik hariç)…
Deve’ye (topluluğun ortak mülküne, kamu malına, herkese ait olana, kimsesize, sahibi herkes olana) dokunma, onları talan etme, zimmetine geçirmeye kalkma…
İneği (Firavun totemini (bakara), her tür putçuluğu , totemciliği) kes, onlardan uzaklaş, özgürleş…
İşte bu çerçevede “domuz” pisliğin sembolü olarak görüldüğü için, Kur’an bu kadim dini muhayyile sürdürmüş ve her türden ahlaki pislik insanoğluna yasaklanmıştır.
İnsanoğlu adam öldürme, tecavüz ve zinadan sakınmalı (ağaca yaklaşmamalı), komşusu açken servet içinde yüzmemeli (sudan içmemeli), kamu malına, sahipsiz ve kimsesize dokunmamalı (deveyi kesmemeli), putlardan ve totemlerden özgürleşmeli (ineği/bakarayı kesmeli) ve domuz etinden (zarar vermekten, ahlaki pislikler içinde yaşamaktan) uzak durmalıdır!
Yahudi ferisileri, her türden ahlaki pislik içinde yüzdükleri, halkın parasını haksızca karınlarına doldurdukları halde şekli olarak domuz eti yememeyi dayattıkları için Hz. İsa şöyle dedi: “İnsanı ağzına giren değil, ağzından çıkan kirletir!” Pavlos da bunu “Demek bizi ağzımızdan giren değil; çıkan pisletir, o halde domuz eti caizdir” diye anladı. Böylece Hristıyanlıkta domuz eti caiz oldu.
Kur’an ise, domuz eti yasağının geçtiği yukarıdaki dört yerde de yasaklamakla birlikte ayetin sonunda muhakkak “Mecbur kalırsanız başka, o zaman yiyebilirsiniz” istisnasını koyar. Bu da gösterir ki domuz etini yasaklamaktan maksat sağlık sorunu filan değildir. Domuzun lanetli hayvan oluşu hiç değildir. Nitekim son yapılan araştırmalarda özellikle yaban domuzlarının ormanların yenilenmesi ve sürdürülmesine büyük faydaları olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü domuzlar orman ağaçları altındaki yapraklar arasında bulunan bitkisel ve hayvansal gıdaları bulup yemek için burnu ile toprağı karıştırırlar. Bu esnada bitki artıkları arasındaki tohumlar toprağın uygun ortamlarına taşınır ve çimlenirler. Bu da ormanda belli bir zaman sürecinde ağaçlar yaşlanırken, yeni fidanlarda arkadan gelerek ormanın gençleşmesini sağlar. Yani domuzların da doğal denge içinde bir yeri vardır. Boşu boşuna ve sırf pislik, lanetlik olsun diye yaratılmış değillerdir. Allah’ın her yarattığında bir hikmet yok muydu?
Ancak tarihi süreç içinde Avrasya’dan Afrika’ya kadar insanlar doğada var olan kötülük güçlerini, zararlı ruhları, pislik ve şer saçan her lanetli şeyi “domuz” ile sembolleştirdikleri için, ayrıca domuzların fiziki tipleri, yaşadıkları yer, kokuları, yedikleri, çamurda debelenmeleri vs. bir tür “pislik (rics) figürü” olarak algılanmalarına sebep olmuştur. Domuz eti yememek, işte bu nedenle pis ve kötü olana karşı uyanıklık ve uzak durma tavrı olarak halkların muhayyilesinde yer etmiştir.
Kur’an işte bu muhayyileye hitap ediyor ve domuz eti yememe ve ondan uzak durma yasağını sürdürüyor. Burada ne önceki Yahudi hahamlarının, ne de sonraki Hristiyan rahiplerinin hatasını tekrarlamamak gerekir. Domuz eti haramdır, evet fakat bu zinhar eti yenmez, lanetli bir totem hayvan olduğu anlamına gelmez. Mecbur kalınca yenebilir. Demek ki asıl maksat “et” değildir. Aynı zamanda “pisliğe” (ricse) yani gayri ahlaki olana karşı uyanıklığı sürdürme anlamında işe yarayan “etini yeme yasağını” iptal etme anlamına da gelmez.
Şu halde Yahudiliğe kayana “İnsanı ağzına giren değil, ağzından çıkan kirletir”, Hristiyanlığa kayana da “Pisliklerden uzak dur, yeme” demek gerekir.
Keza Yahudilerde domuzla beraber deve etinin, Yezidilerde balık eti, marul ve kurufasulyenin, Alevilerde tavşan etinin, Türklerde domuz etinin haram oluşu vs. bunların hiç biri sağlık sorunu, ağız tadı veya mutfak zevki sebebiyle değildir. Temsil ettiği olumlu veya olumsuz anlam sebebiyledir. Geçmiş çağların süregelen bilinçaltıyla ilgilidir.
Kur’an eti yenmeyecek hayvan olarak sadece domuzun adını anar. Sonra Allah’ın adı anılmadan kesilenlerden bahseder ve genel olarak iyi ve temiz olanların helal, kötü ve pis olanların haram olduğunu söyler. Başkaca bir isim zikretmez.
“Allah’ın adı anılmadan kesilenler” ifadesi de leş, kan ve domuz etinin devamı mahiyetinde anlamak icap eder. Çünkü dördü hep beraber zikrediliyor: Leş (ölü) eti yememek, hem insan kurbanı hem hayvan leşleri yeme vahşiliğine karşı çıkmak içindir. Gıybetin (arkadan konuşmanın) ölü eti yemeye benzetilmesi bundan olmalıdır… Yine kan (hayat, ruh geçsin diye) içme de haramdır… Yine domuzun sembolik anlamda tüm “öteki” pisliklerin; yalan, ırza tecavüz, saldırı ve her türden kötülüğün haram oluşu demek olur. Velev ki bunlar düşman kavmin insanları (domuz sürüleri!) de olsa… Aynı şekilde Allah’ı hiçe sayarak birbirini kesen, doğrayan hiç bir kanlı eylem caiz değildir. Bunların hepsi; leş, kan, domuz eti, Allah’ın ismine rağmen (izni, varlığı hiçe sayılarak) kesmek, doğramak, yeryüzünde kan döküp fesat çıkarmak demektir.
Kanımca bu tür yasakların mihveri hep “kan döküp fesat çıkarmamak” etrafında dönmektedir. Kur’an’ın insanın davranışlarına yönelik yasaklarını hep bu ilke çerçevesinde anlamak icap eder.
Aksi halde Yahudilerdeki “koşer” gibi bir “helal gıda” paranoyası üretilir. Hayvan eti yerken Tanrı’nın adı anılmış mı, anılmamış mı, domuz eti mi değil mi diye kılı kırk yaran ve fakat gözünü kırpmadan şehre girip 1500 insanı çoluk çocuk demeden öldüren, geride insan leşleri bırakan, kan döküp fesat çıkaran yamyam tipler türer… İnsanlık bir adım ileri gidemez.
Adam, insan (etini) gözünü kırpmadan doğruyor, kesiyor, öldürüyor, sonra lokantada oturup Allah’ın adı anılarak kesilmiş hayvan eti olup olmadığını soruyor. Burnu pisliğin (cinayetin, hırsızlığın, yalanın, dolanın, üçkağıdın, sahtekarlığın) içinde, pis diye zinhar domuz eti yemem diyor. Hz. İsa’nın dediği gibi ağzından her türlü pislik çıkıyor, o ağzından girenin pis olup olmadığında…
Bu yasakların ruhunu iyi anlamak gerekir. Kur’an’ın esas mihverini hiç kaybetmemek gerekir. Aksi halde ayrıntı vadilerinde debelenir dururuz.
Bakınız, insanoğlu uygarlaşmaya insan kurbanı, leş yeme, kan içme (yamyamlık), ensest (aile içi zina), fuhuş, yiyecek ve içecekle ilgili yasaklar (tabular) ile başlamıştır. Ev hayatı (beyt) onun için yüceltilmiş, Müslümanlara “Ka’be” yapılmıştır. “Adem” insanlığa bunları getiren, bu yasaklara uyarak (kendini tutarak) yaşayan insana denir. Bunlar ne demek iyi düşünün… Tarih boyunca dini metinler ve onların reformcu devamı olarak Kur’an’ın esas amacı bunu sağlamaktı. Aksi halde insan hayatının neye döneceğini bir düşünün…(Ayrıca bkz. ‘Üç terim: Beyt, Şeriat ve Oruç’ başlıklı makale).
***
Sonuç olarak “derin din” konusunda İslam Tanrı’nın “tekliği, ezeliliği ve ebediliği” konusunda derin dinle örtüşmektedir. Fakat uzak Tengri (göklerde oturan Tanrı), Tengri’nin oğlu, Şamanlık ve Atalar kültü konusunda ayrışmaktadır. Kurbanın ve domuzun tümden şekilciliğe dökülüp totemleşmesine ve hiçbir sembolik manasının kalmamasına itirazı vardır. Özellikle kurbanın kitlesel bir hayvan öldürme ayinine dönüşmesine ve bayramın teke, koyun, dana, et ve inek boğazlama şölenine dönüşmesine şiddetle itirazı vardır.( Daha doğrusu benim anladığım İslam itiraz etmektedir). İnsanın biyolojik olarak hayvan etine ihtiyacı olması (ki bu normaldir) başka, bunu törenselleştirmek/dinselleştirmek başkadır. Yine Kur’an hayvan (domuz) figürü üzerinden de olsa her türden somut (maddi) ve soyut (manevi) pisliklerden uzak durmayı ifade eden kadim muhayyileyi benimsemekte ve sürdürmekte, evet, ama bu ne et sağlığı sorunu, ne de mutfak kültürü meselesidir. Allah Müslümanlara damak zevki öğretiyor değildir. Mesele başkadır, bunu görmeliyiz.
Anlaşılmış olmalı ki ayrıştığı ve itiraz ettiği konularda İslam “derin dini” dönüştürebilmiş değildir. Bilakis derin din İslam’ı yazı boyunca anlatmaya çalıştığımız şekilde 5 temel kalıbı içine dökerek yeniden yapılandırmış ve biçim vermiştir (bozmuştur!). İslam’ın kendine özgü emir ve yasaklarının fazla rağbet görmeyip, derin din ile örtüştüğü veya o kalıp içine girdiği yerlerin rağbet görüyor olması bundandır.
Ritüllerin (kurban, namaz, oruç, hac, cenaze, ezan, ölü gömme, bayram, kandil) gerçek hayat dinindeki yeri % 10 bile değildir. Bu, dinler dünyasında en aza indirgenmiş ritüeli (nusuk) olan din manasına da gelir. Oysa Türkiye’de derin din söz konusu % 10′u dinin tamamı sayıyor.
İşte İslam’ın derin dine esas itirazı buradadır. Gerçek hayat dini olarak kendini vazeden diri bir din, bu ölü kalıplara sokulmayı kabul edemez. Kur’an’dan az bir şey anlayan herkesin buna itiraz etmesi gerekir.
Aksi halde ne olur?
Gerçek hayatta Allah’a fersah fersah uzakta yaşar yurdum insanı, fakat bayramda her yanı kan gölüne çevirerek Allah’a yakınlaşacağını zanneder.
Gerçek hayatta her türden (ahlaki) pisliğin içinde yaşar yurdum insanı, fakat domuz etini zinhar yemez.
Çünkü dini görünüm ve davranışlarını yönlendiren temel saik yaşayan, diri, dipdiri din (vahiy) değil; ölmüş, donmuş derin dindir, hala…
Demek ki Türklerin İslamlaşma süreci bitmemiştir.
… Bu konu ilginizi çektiyse…
Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?
Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.
İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.
Müslüman’ın Zaman’la imtihanı
Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.
5 [?]






44 Yorum
Yazan:eg Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
kurban konusunda kaldım ve ötesine geçemedim:(( maalesef fena halde zekeriya beyaz ve yaşar nuri havası var ihsan bey’de. Allah inşallah onların düştüğü çukura düşürmez beyefendiyi. ama herhalde bundan böyle bir daha herhangi bir yazısını da okumam gibime geliyor…
Yazan:eg Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
yaklaşık 18-20 yıl kadar önce 90ların başında islam diniyle ilgili yorumlarım büyük oranda ihsan beyin fikirleriyle uzlaşır mahiyetteydi. ancak son 8-9 yılda o zamanlardaki halime bakınca kendimi şöyle tanımlayabiliyorum: islam konusunda herşeyi yeyip yutmuş, tek doğruyu kendisinin bildiğini sanan, islam dininin ruhi ikliminden uzak kupkuru bir akılla sepsert bir insan…islamı kendi kafasında kurguladığı dünyevi sistem için basamak yapan bir islamo-siyasetçi…ihsan bey için de tamamen aynısını söyleyebilirim. yazdıkları kupkuru. sepsert ve çok lafzını yaptığı merhametten çok uzak. maalesef türkiye’de ve dünyada islamcılar büyük oranda böyleler. o yüzden ruh bulmak ve kalbimi yumuşatmak için tasavvufi bir eğilim bana daha doğru bir islam yorumu gibi geliyor(ama herşeye rağmen bu tip aşağılayıcı yazılar olmasa başka tür yorumları da dikkatle okurum. ama ihsan beyin yazdığı kendi yorumundan çok başkalarının yorumlarını dövmek amacını taşıyor). zira bu kadar sert ve ruhsuz bir islam anlayışı; herkesi yanlış yaptığı iddiasıyla islam adına döven bir anlayış; insanları kurban kesiyor diye döverken, onlara göstermediği hoşgörüyü kur’an’ın yenmesini açık dille yasak ettiği domuza gösteren bir dil! çok kötü, maalesef çok kötü…ama benim için sürpriz değil. zira ruhsuz islam böyle birşey…herkesi(özellikle müslümanları) ellerinde bulunan sopalarla dövmek eğiliminde bir din tekeli kurmak demek bu! çünkü beyefendilerin akli çalışma yöntemleri herkesten süperdir.
Yazan:eg Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
alın size rasyonalizmin dik-alası…
Yazan:Mustafa Râvî Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Sayın EG, son yorumunuza katılıyorum; “alın size rasyonalizmin dik âlâsı” dediğiniz kısma.
Ama benim herkesten ricam rasyonellik yani makuliyet, akla uygunluk ile rasyonalizmi karıştırmamalarıdır.
Aklın ideolojisini yapıp rasyonalist geçinen insanların pek çoğu (burada İhsan hocamı kast etmiyorum asla), rasyonellikten sapmaya çok eğilimli insanlardır. Böyle insanların başlıca bir hatası, aklın emretmediği fikirleri daha doğrusu zanları sanki akıl emrediyormuş gibi davranmalarıdır.
Onların böyle yapmalarından cesaret alan pek çok insan da mistisizmi ve aklın nefyini (olumsuzlanmasını) daha cüretli savunabilmektedir…
Yazan:eg Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
mustafa bey,
kullandığım kelimeleri seçerek kullanırım. rasyonellik değil rasyonalizm dedim zaten…ama yine de uyarınız için teşekkürler.
Yazan:mehmet ali Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
EG, süper yorum.. Dövücüler, ancak böyle dövülür ::–)
Çok eski ve fekat tarihte iyi bir yer tutamamış olan bu harici yaklaşımlarına, İhsan bey, kendi sitesinde bu kadar okuyucu bulamazken, MY Üstad, neden DD’de bu kadar yer veriyor, anlayamadım!!
Toplumda karşılığı olmayan , hakikaten ruhsuz ve derinliksiz bir üslup..Esasında mesele, İslam’ın ruhu(siz buna tasavvufi yön deyin) ile, hayattaki karşılığı olan hükümlerin mecz halinde yürümesidir.Böylesi daha anlamlı olur..İşin özü Bakara/2 ve Alak/1′de..(Kitabın muttakiler için rehber olması ve geniş anlamıyla okumanın-anlamanın, tefekkürün gereğine dair..) vesselam.
Yazan:cb Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Mehmet Ali bey,
Enver beye böyle gaz vermeyin efendim :)İhsan hocaya gelene kadar daha çook dövülecek(!) adam var
Biz böyle gençlerimizi Mustafa Akyol,Kapitalist-İslam pistlerinde de görmek isterükkk
İmdi bazı ‘makat maymunu’ nevinden çok yorumcu gördüm ben entelektüel bir kafaya ve birikime sahip oldukları nedeniyle pek kıllarına dokunulmayan o nedenle onlara dokunmayıp Eliaçık gibi isimleri yerden yere vuranları görünce haliyle benim de bu yazar ve malı meydanda yorumculara dokanmayan sadece ‘bazılarına’ dokananlara dokanasım geliyor namahrem falan demeden :)Yine elbette bu yorumlarımı ortaya söyledim kişi kast etmeden,gereksiz alınmayalım gerekli ise sonuna kadar helaldir alının efendim ( bugünlerde çatal dilliyim )
Enver bey,
(eg)
Şimdi oldu sanırım benim Eliaçık’a sizden yakin olmamın sebebi bu aramızdaki 10 yılı aşkın zamana tekabül eden farktan,10 küsür yıl sonra nasip olursa Eliaçık’ı birlikte döveriz (!)
Yazan:eg Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
valla cemile hanım başkalarının sözüyle pek gaza gelmem:) zaten kendimi gaza getirmişsem de pek durdurabilen çıkmaz doğrusu…
şimdi konu mustafa akyola vurmadan ihsan eliaçık’a vurmak meselesiyse artık mustafa akyol’la uğraşmaktan bıktığım içindir. yoksa al akyolu vur eliaçık’a pek bir fark göremiyorum aralarında. kaldı ki yazdığım son yazıda her iki anlayışın da tekelcilğini anlatmak istedim.
ikincisi eliaçık’ı dövmek niyetinde değilim:) ama eliaçık’ın, fildişi kulesinden aşağıya attığı taşları da kendisine geri iade etmeye niyetliyim doğrusu.
Yazan:cb Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Yoo,Akyol konusunda sizi hiç kast etmedim
Yazan:mehmet ali Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Cemile Hanım, malumunuzdur ki, ‘malumat’ iyi bir kelimedir.Eski zamanlarda,(yani bizimde yaşadığımız)bu kelime bilgiye dair anlam taşıdığı gibi, haber, rivayet, alimin ilmine dair anlamları da içeriri idi. Ve fekat, ‘Malumatfuruş’ kelimesi nedense azcık muhatabına tahfiflik ve istihza iması çağrıştırdığı için olsa gerektir, misal bu kavramdan Yaşar Nuri Hoca hoşlanmaz.. Ol Yaşar Efendi’nin malumatı fena da değildir, bir zamanlar Evrenosoğlu denilen zatı o malumatları ile halletmiş idi.Yine ve fekat, Yaşar Hoca aklına uymaktan(Heva onun için hafif olacağından, aklına..dedim)bildiğini bildiğim konularda dahi kusur işledi.İmdii, İhsan Efendiden nereye mi geldik, efendim, İhsan Hoca erken öttü birrr, iki; kitabın ortasından dalarak büyük laf etmek bizim geleneğimizde yoktur..Soruyorum İhsan Hocaya neden şimdi?? Ve, niye bu tavırlar?? Kur’an akıl kitabı değildir, akıllı olanların..Yukardaki yorumda iki ayeti neden özellikle belirttiğimi eminim siz iyi anladınız.(Bakara/2 ve Alak/1)
Hayata dair epeyce malumatım varsa da, çokca süzmeden sunmam piyasaya. İhsan Beyin normal hallerini de bilirik, bu hallerini sevemedim gitti. Gariptir, ihsan hocanın yazıları ile Mustafa Akyolun yazıları arasında tuhaf bir benzerlik ben de kuruyorum.Birisi açıktan kroşe sanki, öteki, farklı!!
Enver Beyi inanın tanımam, O da beni..Pek öyle gaza gelecek birine benzemiyor, hatta biraz cins kafaya benziyor.”Dövücüler, ancak böyle dövülür” lafımda biraz ironi vardı, o kadar.
Kaldı ki, Kafka v.b hakkında düşüncelerimi toprağa gömeli uzun yıllar olmasaydı Enver Beyi de eleştiriridim, ama, maalesef..
Birşey daha:Dikkat edin, Yusuf Kaplan tartışılmıyor(ne dediği anlaşılmadığı için) okunduğu halde.Dücane Cündioğlu az okunduğu halde, konuşuluyor, hem geleneğe uyduğu hem de arada zülf-ü yare dokunduğu için.
Yusuf’u şahsen severim, Dücane’yi tutmam.Bu başka, hayattaki(düşünce dünyası) karşılıkları başka bu isimlerin.BU misalleri İhsan Hoca için; (Yusuflaşmadan, Dücaneleşmeden) havuza hızlı dalmasın diye veriyorum..!!
Geceniz aklınızca değil gönlünüzce olsun, efendim..
Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Ben de “dışarıdan” bir bakış sunayım.
Müslüman değilim,daha doğrusu dini bir inanca sahip değilim.İnançlı olmayan birisinin din hakkında ahkâm kesmesi hoş karşılanmayabilir,bunun farkındayım.Bu anlamda tüm inançlı dostlarımdan şimdiden affımı dileyerek konuya girmek istiyorum.
Başlamdan önce özellikle bir noktayı daha hatırlatmakta yarar görüyorum:her ne kadar henüz bir dini inanca sahip değilsem de,din içerikli bütün yazı ve yorumları takip ediyorum.Ayrıca Kur’an’ı bir kaç kez titizlikle okuyup incelemişliğim var ve okumaya devam ediyorum.
Bu açıklamaya ihtiyaç duymamın sebebi de şu:Dindar bir aileden geliyorum.Dini terbiye ve ahlâkla yetiştirildim.Bu yetiştirilme biçiminin,sosyal ilişkilerimde,kişiliğimi geliştirme ve yaşamıma yön vermemde son derece sağlam bir temel ve rehber oluşturuğunu da açık yüreklilikle söyleyebilirim.Hatızatında farklı bir dünya görüşüne sahip olmama karşın, DD’nin müdavimi olmamın da İslam dininin barındırdığı hoşgörü,adalet ve insana verdiği değerden kaynaklı olduğunu söyleyebilirim.Zira,üyesi bulunduğum ve dünya görüşümle örtüşen onlarca sol/sosyalist düşünce platformunda bu sitede bulduğum sıcak samimiyeti,hoşgörü ve demokratik tartışma ortamını,burada bulduğum huzuru bulamıyorum.Bu,ister tutarsızlık,ister kafakarışıklığı,ister ilkesizlik olarak algınlansın… böyle kritik bir yol ayrımındayım.Bir arayış da denilelebilir,doğrusu bunu kendim de tam olarak netleştirip çözebilmiş değilim.
Ancak,bu kararsız duruşuma karşın İslam inancı da dahil hiçbir düşünce ve/veya inanç biçimine kesin sınırlar belirleyerek bir mesafe koymadım.Kendimce kısmi kuşkularım,henüz yanıtını bulamadığım sorularım/soru işaretlerim olsa da,”kesinlik” düzeyinde sınırlar çizmedim.
“Dışarıdan bakış”a gelecek olursak;
Şayet olumlu bulduğum yanlarıyla İslama biraz daha yakınlaşmak gibi bir niyetim olacaksa-ki bu asla belli olmaz-bence İhsan beyin anlayışı bendeki kıpırtıyı söndürecek ve varolan bağı da hepten kopartacağa benziyor.Zira,varolan kuşkularımı Yaşar Nuri Öztürk,Zekeriya Beyaz ve muadillerine borçluyum.Bu zat-ı muhteremlerin “İslamı yeniden yorumlamak” adına dini nasıl siyasete alet ettiklerini,”tebliğ”i nasıl tekellerine aldıklarını burada uzun uzadıya yer vermek istemiyorum.Y.Nuri Öztürk’ün faşizm sözcüsü yayın organlarında nasıl arz-ı endam ettiği,Z.Beyaz’ın cıvık ve düzeysiz magazin porogramlarının nasıl baş müdavimi olduğu bir sır değil.Tabii İhsan bey için aynı suçlama ve eleştirileri getirmek haksızlık olur,adil bir kıyas olmaz.Ne var ki dine yakınlaştırma/kazandırma ya da uzaklaştırma/soğutma bağlamında bakıldığında İhsan beyin bende olumlu bir etkileşim yarattığını söyleyemem.Zira sadece islam düşünce ve inancı değil;insanlara tepeden bakan,”doğruları” tekekeline alan sert,katı ve kuru değerlendirmeler asla yapıcı bir rol oynamaz.İnanç,her şeyden önce hoşgörüyle,tavazuyla bir başkasına aşılanabilir.Fikirleri rasyolanize ederek,mutlak doğrular şeklinde ve kasarak gönüller kazanılamaz,iman aşılanamaz.Belki yanılıyor da olabilirim,ama dediğim gibi bu benim düşüncem ve bakışım.
İkinci bir husus,İhsan beyde aşırı kibre kaçan bir tutum sezinliyorum.Özellikle de “ritüeller” konusu çok abartılmış.Bence insanların içten davranışları bu denli küçümseyici bir dille ifade edilmesinden kaçınılmalıydı.İnanç,ibadet,dua vb.nin nasıl yapılması gerektiği husunda empoze edici ve belirli kalıplara dökülmesini doğru bulmuyorum.Daha doğrusu bu tarz anlayışlar cezbedici/özendirici olmaktan uzaktır.Zira,önemli olan insanın niyetidir,samimiyetidir;dolayısıyla maneviyatını,iç huzurunu nasıl ibadete dönüştüreceğinden insanın kendisi sorumlu olmalıdır.Bir başkasının “hayır öyle olmaz,böyle olmalıdır”tarzında yüksek duvarlar koyması inanç ve vicdan özgürlüğüne doğrudan müdahaledir.İhsan bey de dahil kimsenin böyle müdahil olma hakkı bulunmamaktadır.Zira bu şekilde niyet okumak islam felsefesiyle bağdaşır bir durum değildir.Niyet ölçen bir alet mi var ki insanların ne düşündükleri,nasıl hissetikleri önceden tayin edilip şablonlara dökülebiliyor.Bir önceki yazıda(yanlış hatırlamıyorsam)Hızır-İlyas’tan,paskalya yortusuna,kurban bayramından farklı ibadet biçimlerine varıncaya değin ne varsa verildi veriştirildi.Dini çağrıştıracak,dini inançlarla ilişkilendirilecek ne varsa cehalete,hurafelere,efsunlara vs.ye dayandırılarak bir anlamsızlık atfedildi.E,peki geriye ne kaldı?Hangisi anlamlı,hangisi anlamsız bunun sınırı nerede başlayacak?Kırpa kırpa,en sonunda “hadi şunu da atalım”,”burasını da makaslayalım”derken sonu gelmez ve bir bakmışsınız oruç da,namaz da,zekat da bu sıradaki yerini almıştır.Öyle ya,neye göre gerekli ya da gereksiz,kriteri ne olacak?Kurban bayramı yanlış aktarılmış,amacından saptırılmış,önemli gün ve geceler yoktur/olmamalıdır vs.derken,pekâlâ hadi cuma namazını da kaldıralım,oldu olacak ramazan ayının da takvimini/kronolijisini değiştirelim dememek için bir neden kalmayabilir.Ya da en azından her türden sorgulamaya kapı aralar diye düşünüyorum.
Sonuç itibariyle,elbette dini istismar eden anlayışlar eleştirilebilir.Yazarın bu noktada haklı olduğu kısımlar da olabilir,mümkündür.Ancak,gerekli olan özeleştiriyi yapmak ile,ayarı kaçırıp”dini en iyi ben bilirim”benmerkezli yaklaşım farklı şeylerdir.Sanırım,İhsan bey bu yazı dizisinde, bu birbirinden farklı iki olguyu biraz karıştırmışa benziyor.Bilmem yanılıyor muyum?
Yazan:cb Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Memedali beyyy,
biraz yardımcı olsanız,kendimi yeni açtım daha anlaşılmaya çok ihtiyacım var,tıklayacağınız butandaki kutudan ne çıkarsa kabulüm (yorum),yine de şansımı denemek istiyorum
Zat-ı alileriniz kem sözümden gocunmuş,şöyle izah edeyim ;
Mehmet bey de dahil pek bir futbol referanslı örneklemeniz var görüyorum,ben futbol sevmem tek heyecanım gool olan kısımdır bu nedenle siz futboldan dem vurunca muhterem şahsım gool’e gitmek istiyor.Neyse espiri bir yana ben biraz genel üslubumdan sıkılıp yorumlarıma kendimce renk katıyorum o da size çatmış e siz de bu espiriyle karışık yorumlardan alınmışsınız bana da daha düzgün ifade etmek düşer
Enver beyi İhsan beyden daha çok okumuşluğum vardır,tanıdığım kadarı ile de kalben ve fikren sayın Gülşen’i çok daha yakın bulurum kendime dolayısı ile kıyasa düşmek gibi bir hatam da olmaz olamaz.
Öztürk ve Beyaz tarzından hiç hoşlanmam iş daha ne dediklerine varmadan ben o üslubu kendine yaymış şahısları ne okurum ne de dinlerim İhsan beyin daha önce de söylediğim gibi kısmen üslup sorunu olabilir ama diğer iki jokey ile kıyaslamak da vicdanıma sığmıyor.
Gittikleri yer konusunda Akyol ve Eliaçık’ı tam ters istikamette görüyorum ‘zamanın ruhu değişti’ yazısını daha yeni okuduk,Akyol tam da değişen zamanın ruhsuzluğuna örnek buna mukabil üsluptaki zorlama ve muhataba ot kafa muamelesi yapma konusunda evet ikisi aynı tondan giriyor vokale.Bu anlam da hem fikiriz efendim.
Ah şu yazar egosu hepsinde kırpık kırpık yok mu?Elbet var.Popülerite hava yolu ile bulaşan virüslerden en yayılganı bazen bu adamlar inandıkları dine hizmet ediyormuş imajı verip aslında kendi popüleritelerine oynuyorlar.Tepeye çıktıkça daha geniş alanı görür daha çok okura ulaşırım mantığı kişi içerisinde kah kişi farkında olarak kah farkında olmayarak hinliğe dönüşüyor,iş İslam’a değil,egoya hizmete dönüyor.Bu anlam da yakınen olmasa dahi İsmet Özel örneğini verebilirim,Sizin Kafka’yı gömdüğünüz mezarlar gibi her okurun hazırladığı bir yazar mezarlığı var benim mezarlığın türbesinde de İsmet Özel yatıyor,mesela…Başka bir görüş olarak yani yazarların popülerite daha öncede söylediğim uzun süre uğraş vermekten kaynaklı bir tahammülsüzlük gibi problemleri var belki Eliaçık bunu kurbanı,umarız düzeltir.Ayrıca ben yazarların çoğunun ’sevilmek’ istediğini düşünüyorum,sevilmek istediğini söylemenin binbirtürlü yolu var genelleme yapmadan bu yazar çizer camiasındaki insanlar pek bir değişik olabiliyor o nedenle sevilmek hatta onaylanmak istediklerini çok farklı bir şekilde dile getiriyorlar öyle farklı ki anlamıyor ve nefret ediyorsunuz,biraz tuhaf kadın kaprisi gibi birşey işte anlaşılmıyorlar,ben anlaşılıyor muyum?
Akıl insanı olarak düşünülmüş olmak üzdü beni hayatı ve dini,birbirinden kopmazcasına akıl ve gönlü aynı oranda götürmek gerektiğine inanırım,ne salt akıl ne de salt gönül,biri diğerini toparlayarak
sehere anlaşılarak huzurla varalım efendim,sevgiyle
Yazan:mehmet ali Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Cemile Hanım, hakikaten bugünlerde bir başkasınız..Bir önceki yorumumda yazarken Size cevap yetiştirmeyi 1 an bile düşünmedim..Uzun cevabınız için teşekkürler, yine de.Teşekkür ediyorum, çünkü anlaşıldığımı hissediyorum.Akıl-gönül vurgum da biraz İstanbulu solumak adına söylenmiş, şair sözü olsun, öle kabul edin. Devamla…N.F.K fikir adamı değildir, ismet özel de yazar değildir.. Bilseniz bu mütevazi adam neden bu kadar iddialı laf eder??Bir kere böyle konuşmaya hem hakkı var, hem gücü.. Üstelik basında-kamuoyunda açıktan 2 müslim kavga etse tepelerine binen de benimdir.Şöyle derler bana o kavgacılar misalen:”Sizi tanıyormuyuz..?”; yoo derim ama, hani galu-belada… diye başlardınız ya, laflarınıza.Filan….
….
İsmet Özel hasta ama iyi şair, NFK şair, o kadar.İyi bakın edebiyat eleştirmenlerin notlarına..Üstelik yukardaki görüş nefsimin ürünü değil, kaynaklarım da sağlam bu konuda..
Gönlünüze haliç saflığı.. boğaz genişiliği dilerim..
Yazan:eg Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
aziz bey “dışardan” bakmış ama bence en güzel yorumu yazmış. elinize sağlık aziz bey.
Yazan:Abdurrahman Mıhcıoğlu Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
İhsan Bey’in yazısında ifade ettiği kimi hususlara katılmamak elde değil. Ancak, dinin temel umdelerinden olan ve Kuran’da da zikri geçen kimi hususları, sırf eski Türk inancında olması hasebiyle bir tarafa atmasını yadırgadım. Saf İslam anlayışı inşa edeceğiz derken İslam’ın emirlerini keyfi yorumlara maruz bırakmak akıl karı değildir. İhsan Bey’in Kevser suresindeki “Salat” ve “Nahr” kelimeleri hakkında Kurtubi, İbn Kesir ve Razi’nin de kendisi ile aynı minvalde yorumlarda bulunduğu iddiası, maalesef aldatmacadır.
Bu müfessirlerimiz, ayetleri tefsir ederken şöyle bir uslüp kullanmaktadırlar; evvela o ayet hakkında daha önce gelen rivayetler zikredilir, daha sonra müfessirce benimsenen en doğru görüş ifade edilir. Bu müfessirlerimiz bu iki kavram hakkında İhsan Bey’in de ifade ettiği görüşleri serdetmelerinin akabinde burada asıl maksudun Namaz kılıp Kurban kesmek olduğunu beyan etmişlerdir. Hanefi Mezhebince Kurban’ın vücubiyyeti de bu sureye dayanırken ve Hanefi mezhebinin teşekkülü Türklerin Müslüman olmasından önce iken, Kurban’ın vücubiyyetini, sırf eski Türk örfünde mühim bir yer işgal ettiği için hafife almak, niyetlerin sahih olup olmadığı kuşkusunu uyandırmakatadır.
Türklerin tarih boyunca, kabul ettikleri dinlere kendi kadim inançlarını yedirdikleri meselesi bir nebze doğrudur. Bu hususta hakkaniyetli davranmak da elzemdir. Ancak zannımca bu hususta araştırma yapan ve yazıp çizenlerin düştükleri en büyük hata, Şamanist kalıntıları dinden temizleyelim derken halkın din ile olan irtibatını -bilerek veya bilmeyerek- tamamen ortadan kaldırmalarıdır.
İhsan Bey bir önceki yazısında kandillere de bu yaklaşımla ağır tenkitler yöneltmiştir. Her ne kadar kandiller Peygamber Efendimiz devrinde gelenekselleşmemiş olsa da, üç aylar dediğimiz aylardaki mübarek gecelerin kıymeti birçok hadiste ifade edilmiştir. Ecdadın bu gecelerin hakkıyla idrak edilebilmesi için güzel bir gelenek haline getirdiği kandiller, halkın din ile irtibatını tesis eden mühim unsurlardan da birisidir. Saf-Öz-Sade İslam iddiasıyla ortaya çıkan İhsan Bey ve selefleri,
dinin özüne aykırı olmamasına ve o gecelerde Cami ve muhtelif mekanlarda Allah’ın zikri yapılmasına rağmen, gayretkeşlik göstererek bu tür faaliyetleri de Şamanist talakki çerçevesinde değerlendirerek yok sayma eğilimine girmişlerdir. Bu tavır, dini özüne döndüren değil, dini kuru, kaba ve yoz bir hale getirecek tavırdır. İhsan Bey’in kendi fikirlerini müdafaa ederken Ehl-i Sünnet müdafii müfessirleri kendisine alet etmemesini de rica ediyoruz.
(Not: İçine düştüğü garabetlerden en büyüğü, Razi ekolünü sürdüren Osmanlı ulemasının destekleyip yaygınlaştırdığı kandil ve kurban kesmenin ehemmiyetine dair risaleler gibi unsurları gözardı edip, Razi’yi kendisine delil olarak getirmesidir. Yukarıda ifade ettiğimiz üzere Razi’nin
görüşü de kendisinin ifade etiği şekilde değildir.)
Selametle, Vesselam…
Yazan:cb Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Sevgili Mehmet Ali bey,
sağolunuz efendim,bazen resmiyetten sıkılıyorum öyle zamanlarda başka bir ben olabiliyorum :)kesinlikle bana cevap yetiştirme niyetinde olduğunuzu düşünmedim sonuçta bir makine üzerinden sadece yazışarak anlaşabilen insanlarız bu bazen anlaşmak yerine anlaşamamaya dönüşebiliyor,doğal olarak bizlerde kendimizi olduğumuzdan farklı görünmemek adına daha bir ehemmiyet göstererek anlatmaya çabalıyoruz yani en azından ben çabalıyorum,birbirine yakın düşünen insanların ortamdan kaynaklı bir anlaşmazlığa düşmelerini istemem kendiminde buna dahil olmasını istemem,net üzerinden dahi olsa bazen böyle ortamlarda kendinize öyle yakın insanlar buluyorsunuz ki ve sizin için öyle değerli oluyorlar ki konuşurken ip üzerinde yürüyorsunuz,onları incitmemek adına,anlatabiliyor muyum?
İsmet Özel şair olarak üstaddır,benim okuduğum en güçlü şiirlerin bir kısmı da Özel’e aittir.Şiirini değil Özel’in üslubunu ve son dönem siyasi fikirlerini gömdüm desem daha açık olur sanırım
sevgiyle
Yazan:mehmet ali Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Aziz Bey, yukardaki yorumumu sizin yazınızı okumadan yazmıştım, okumuş olsaydım, başka yazardım.Şimdi ne diyeceğimi bilemiyorum.Bence dışardan filan değil, buna sağlıklı bakmak denir..’Yanılmıyorsunuz’Aziz Bey..Sizin yorumlarınızı okuyorduk daha evel, ama, bu son yazınız çok da derin ve manalı oldu..Selametle.
Yazan:cb Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Aziz bey,
keşke dışardan gelen her yorum sizin kaleminiz gibi ‘ samimi ‘ olabilse,keşke,sağolunuz
Yazan:suzannur Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Eliaçık’a, 5 veya 10 yıl veriyorum, değişecek ve rasyonalist söylemi, keskin bıçak gibi dili bu söylediklerinin aslında doğruya yakın da olsa fazlasıyla genelleştirici ve yıkıcı olduğunu fark edecek. Aslolanın iman olduğunu öyle hemen şak diye anlayamıyor insan evet onunla yola çıkıyor, net olmak istiyor ama hayatın farklı yüzleriyle karşılaşarak ve dahi törpülenerek imanın çok da keskin çizgilerinin olmadığını, zerreden güneşe farklı temayüzlerinin olduğunu, kimsenin kimseye inanç noktasında üstün olmadığını, imanın kimde olduğunun bilinemeyeceğini, imanlıyım denilemeyeceğini, kayıp gitmenin an meselesi olduğunu, kalbin günde defalarca sınandığını ve her sınamanın öyle yağdan kıl çeker gibi başarılamayacağını…
Ben her nedense, İhsan Beyin o eleştirdiği bir şey bilmeyen ve inancı yanlış yerlerde arayan Anadolu insanının inancını hep sevmişimdir, evet gelenekseldir, dinden çok ritüeldir(bunu da eleştiririm yer yer), hataları ve eksikleri de vardır ama pür’dür. İnancımı akıl gözüyle kirlenmiş olarak gördüğüm kendim için başkasında gördüğüm o pürlük ve temizlik ‘ayrı’ ve ‘özel’dir. Aklına acaba şu muyu getirmez onun inancı, bildiği kadarını yapar, öyle saygılıdır ki, kendini hep eksik görür, uğraşır didinir inandığını bildiği kadar yaşamak için.
Çok bilmek her zaman iyi değil yani, bilmemek de doğru değil. Ben herkesin ayrı bir yolu ve ayrı bir iman dünyası olduğuna inanıyorum. O yolda değerlendirilecek hata ve eksikler. Temel doğrulardan bahsetmiyorum, Eliaçık’ın eleştirdiği detaylardan bahsediyorum. Herkesin yolu ayrı aslında dinde, bir’leşmeye çalıştığın en kalabalık anında dahi bu yolda tek başına, kendi iman hayatını yaşıyorsun. Namazda yanındakine göre hesaba çekilmeyeceksin, kendinle kıyaslanacaksın, başkasının kurbanına göre değil kendi kurbanına göre değerlendirileceksin. Kendinle ve Rabbinle başbaşa vereceksin hesabını kitabını. Uzun bir yol bu ve Eliaçık bu yollardan birinin içinde ve yolda dönemeçlerle, tali yollarla, çok şeritli yollarla… karşılaşacak ve asla aynı yerden ikinci kez geçemeyecek, asla aynı kişi olamayacak, aynı iman noktasını bir kez daha yaşayamayacak, az ilerde farklı bir noktayı yaşayacak çünkü.
Hepimiz için böyle, bu en azından benim bakış açımda böyle, kime göre doğru kime göre yanlış umurumda da değil, imani noktada başkalarının dediği değil sizin hissettiğinizdir çünkü doğru olan.Ve bu noktada şu şudur kesinliğinde fetva verenlere karşı hep bir korunak geliştiririm ve uzaklaşırım ama bu imandan uzaklaşmak değildir, uzaklaştığım kişinin iman inancından uzaklaşırım. Önemli olan beni Rabbe yaklaştıracak olan imandır çünkü ve her keskin dilli söylem içimi acıtır ve kırılırım, her nedense Rabbin de kırıldığını hissederim. İçsel bir yolculuk, dışarı taşar islam’da, yaşamın her anında bu yolculuk devam eder. Yürümek kolay değildir ayrıca. Koşanlar olur önün sıra ve arkada kalanlar emekleyerek. Ama hangisinin ne kadar kıymetli olduğunu belirleyen hiçbir zaman kişinin kendisi değildir.
Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
“…Ve bu noktada şu şudur kesinliğinde fetva verenlere karşı hep bir korunak geliştiririm ve uzaklaşırım ama bu imandan uzaklaşmak değildir, uzaklaştığım kişinin iman inancından uzaklaşırım. Önemli olan beni Rabbe yaklaştıracak olan imandır çünkü ve her keskin dilli söylem içimi acıtır ve kırılırım, her nedense Rabbin de kırıldığını hissederim. İçsel bir yolculuk, dışarı taşar islam’da, yaşamın her anında bu yolculuk devam eder…”
eskiden plajda yatarken çevreme bakınıp huzur içinde dinlenen, eğlenen, denize giren, kısmen bakınan… bu insanlar neden cehenneme gideceklermiş diye düşünürdüm. kapalı insanların işin dozunu kaçırdığını hatta tam da sizin yukarıda anlatmaya çalıştığınız ruh halini enaz sizin kadar yaşardım. bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler…falan, zaten bırakılmışız da farketmezmişim. kimin ne dediği varmış ki bize kumsaldan mı dışlanmışız, alınmamışız; ne giymediğimize mi bir şey denmiş? ama içten içe bir huzursuzluk duygusuyla huzur içinde olmamız gereken anımızda başka birşey tarafından rahatsız ediliyormuşuz; yani bize kısmende olsa insanlığımızı ve vicdanımız olduğunu hatırlatan herşeyden duyulan bir tür garip rahatsızlık. içinde bulunduğumuz durumun doğru yada yanlışlığını sorgulamak yerine, içimizde ruh sıkıntısı/anksiyeteye sebeb olduğunu düşündüğümüz sebepleri gidermeye çalışmak yerine bize rahatsız olduğumuzu hatırlatandan bir tür nefret duymak. bu duyguyu zaman zaman yakalıyorum başkalarında da. tavanarası kölesini rahatsız eden tarla kölesi gibi bu; evtipi köleyi daha çok patronun dizkapaklarına bağlar.
sonradan görme muhafazakarlarda da görürüz bunu; doğrudan enseye zımbalanmış bir etikettir bu: kendini kendine hatırlatan, yabancılaşmanı yüzüne vuran herşeyden bir tür nefret, ahmet hakan coşkun mesela.
neden rabbi sizin gibi düşünmeye zorluyorsunuz? yada neden beğenmediğiniz kişinin yanında olmasın o an? beğenemediğiniz de onun kuluysa şayet neden sizin darıldıklarınıza darılsın?
ihsan bey beğenmediğimiz şeyler söylüyor olabilir ama buna itiraz biçimi bumu olmalı? söylediklerini çok rasyonel bulduğumuzda, irrasyonel bir tanrı konuşturma biçimimidir itiraz? bundan tanrı da hoşlanmaz? nereden biliyoruz hoşlanıp hoşlanmadığını? neden sizin hoşnut olmadığınızdan hoşnut olmasın? ölçü bu denli şey midir yani?
sıkça karşılaştığımız bir maipülasyon örneği vermek istiyorum.
” allah dilerse olmaz mı? ” kendi aklıcılığımızı yada akıl dışılığımızı bu önerme ile karşı tarafa kabul ettirince ne kazanırız merak ederim?
bence olmaz. çünkü bu sizin saçma dileğiniz; neden bunu tanrınınmış gibi sunuyorsunuz?
ve kumsaldaki huzurumuz için başörtülüler kamusal alanlardan kovuldu…salih! demek temiz kalmak istiyorsun? sürün gitsin! seni uyarmamışmıydık ihtiyar?
Yazan:suzannur Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Rüştü Bey,
Tüm yazılanlardan çıkardığınız benim sadece irrasyonel bir Tanrı anlayışını mı dayattığım? Anladığınız buysa cevabım, siz haklısınız, benim payım burada sükuttur demektir. Eyvallah.
Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Sayın Suzannur kardeşim;
sadece irrasyonel bir tanrı değil; onun buyruğu doğrultusunda bir linç kampanyası çıkardım. az evvel uzunca bir açıklama yazdım ama kırmızı çarpıya bastım yanlışlıkla varsa bir hikmeti varayım yanlış ben olayım ama şunu da demeliyim:
şu yukarıdaki yazıya yapılmış yorumlara bakalım.(dışarıdan yorumuyla aziz beyi ayırarak) içeriden hangi itiraz bir nedenselliğe ve delile dayanarak öyle olmadığını iddia ediyor. “istemezük” iyi istemezükse istemezük. ne diyelim; çok yaşa padişahım…
“yaaa, çok rasyonel bu yaklaşım yaa” beriki de pek bi irrasyonel canım…belki benim kafam henüz bunları almıyor gereksiz yere üzüyorum insanları ama düşünce fikir eleştirisinin bir mantığı ve usulü vardır elbet ve bilmiyorsak da bir bilenden öğrenelim.
yoksa bunları beyazla (hem)kel (hem de fodul)yaşar da söylüyor pek doyurucu bir itiraz değil olsa gerek. yaşarı ne güzel tasvir ettim, komik olmalı okuyanlarca da ama birisi de çıkıp:
hem öküz hem de biraz sığır rüştü’nün yorumları… diye başlayan bir cevap yazsa ve ekranda ilk gördüğüm anda içim ısınır, dizlerimden yukarıya doğru karıncalanma başlar sanıyorum.
demem o ki, kendim bunun dışında değilim özel olarak hedef siz de değildiniz. “kırık cam teorisi” mucibince başlanmışı devam ettirip tüm camları kırıyorduk ya, belki burada durup söylenene de bir bakmalımıyız acaba diye düşündüm ama…
Yazan:eg Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
rüştü bey aynı şeyleri tekrarlıyorsunuz. daha önce size demiştim ki: bu yazının mantığı olan rasyonalist islam anlayışına zaten 2-3 yazıyla cevap vermeyi tercih ettiğimden bahsetmiş ve bu yüzden burada uzun yorum yazmadım demiştim. siz hala efendim desteksiz itirazlar vesaire diye söylüyorsunuz. kusura bakmayın ama biraz sabır gösterin. herkes yorumlarını sizin istediğiniz an bütün açıklığıyla açacak diye bir kural yok. sadece rasyonalist olduğunu söyledim ve detaylarını eğer beklerseniz yazılarla anlatabilirim dedim. siz sabır gösteremiyorsanız yapacağım birşey yok kusuruma bakmayın…
Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Ağu 4, 2009 | Reply
Enver bey;
“…Eliaçık’a, 5 veya 10 yıl veriyorum, değişecek ve rasyonalist söylemi, keskin bıçak gibi dili bu söylediklerinin aslında doğruya yakın da olsa fazlasıyla genelleştirici ve yıkıcı olduğunu fark edecek…”
sizin yazıyı bekliyorum; sabırsızlanma yok. bu Suzannur kardeşimin rasyonelineydi.
olsun…
Yazan:Ali Erkin Tarih: Ağu 5, 2009 | Reply
Selamlar… İhsan Bey’in sitedeki bu iki yazısını ve yorumların hepsini baştan sona büyük bir sabırla okudum ve şaşırdım. Şaşırmam, bu epey uzun sayılabilecek ve çok daha da uzun olabilecek yazı dizisi üzerine yapılan yorumlarla ilgili daha çok. Bay Eliaçık’ı pek takip etmem; birkaç yazısını okumuşluğum var sadece. Hikayatına dair kelam edecek kadar bilgi sahibi değilim, fakat yazıların altına serdedilen şeylerin ekserisinin yazarın ‘ne idüğüne’ dair olması ve yazıların üslubu hakkında olması garibime gitti doğrusu.
Yazarının kim olduğu, önceden neler yazdığı şüphesiz bir şey ifade ediyor, ama yazıda tartışılan meseleler üzerine tek tek bilgi kaynaklı eleştiriler yöneltmekten neden uzak durulur? Birçok ‘düz müslüman’ı yerinden zıplatacak yaklaşımları, zihnimizde oluşturduğu ‘kekremsi taddan’ dolayı daha baştan mahkum etmek; Yaşar Nurilerin, Zekeriyaların laflarıyla eşitleyiverip notunu verivermek ne derece sağlıklı? Usül üzerine konuşup da esasa dair dişe dokunur fikirler söylememenin bizi götüreceği yer neresi, hele burası bir düşünce meydanıysa? Yok eğer yazarın fazlaca ‘rasyonelliği ‘çok ciddi bir problemse (genelde eleştiriler bu minvalde olmuş çünkü) bu, tezlerin baştan tartışılmazlığını mı gerektirir? Rasyonel olmaklık bizatihi problemse, rasyonel olmamaklığın (ne ise o artık) doğurduğu dini yorumun meşruiyetinin dayanağı nedir? Kaldı ki kime göre, neye göre ‘rasyonel? ‘Rasyonel’ olmaklığı ve olmamaklığı tayin edecek kerteriz nedir?
Gerçi yorumcular arasında benim okumayı umduğum tarzda Abdurrahman Bey kısa da olsa bazı noktalara değinmiş, ama eğer ortada bir itiraz varsa bu uzunlukta yazının hakkı, aynı ölçüde bir karşı eleştiri olmalıydı.
Bilmem yanlış adreste miyim, “Hacı bizde usül böyle, işine gelirse” mi dersiniz?
Yazan:eg Tarih: Ağu 5, 2009 | Reply
güzel kardeşim usul değil esasın ta kendisidir rasyonalizm eleştirisi.
Yazan:ahmet medeni Tarih: Ağu 5, 2009 | Reply
ALİ ERKİN KARDEŞ:
“ÇARESİZLİĞİN KÖKENLERİ
Bu iki tip insan –muhafazakârlar ve modernistler– Müslümanların mevcut durumlarını anlamada anahtar teşkil ederler. Mamafih bunlar mevcut halin gerçek ve nihaî sebebi değildir. Daha geniş tahlil edildiğinde, her iki vaziyet de [muhafazakârlar ve modernistlerin durumu] sadece daha derin bir sebebin ifade ve beyanı olarak gözüküyor: İslâmî düşüncenin tezlili ya da reddi.İslâm tarihi sadece, gerçek hayatta İslâmın terakkî istikâmetinde bir tahakkuk tarihi değildir; hatta ağırlıklı olarak öyle değildir. Mezkur tarih bir o kadar, bu davayı idrakten mahrumiyetin, ihmalin, ona ihanetin ve onun istismarının bir hikayesidir. Bu sıfatla her müslüman halkın tarihi, aynı zamanda parlak başarı ve zaferlerin, meşum hatalar ve mağlubiyetlerin bir kronolojisidir. “bir kiptan alındı..yorumsuz!!
selam ile..
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Ağu 5, 2009 | Reply
İlginç bilgiler. Bu, herşeyi bir şeylere bağlama olayı hakikaten misterik açılımlar sağlıyabiliyor. Din’in aşkın boyutunu, manevi yönünü ön planda tutması İhsan bey’in gayet hoş ve anlamlı. Şamanizmin din algısı üzerinde etkisi de araştırılmaya değer, önemli bir konu elbette. Bununla birlikte, dini bilgisi zayıf, kulaktan dolma bilgilerle ve geleneklerle dine inanan insanları; aslında başka bir dine mensupmuş gibi göstermek de bana pek doğru gelmiyor. Batıl inançlar, garip inanışlar her toplumda vardır. Bunların o denli büyütülecek yanı olmadığını düşünüyorum. Yani evet çaput bağlamak, tahtaya üç defa tıklamak, nazar boncuğu takmak filan… Ekmeğini bunlardan çıkarmak ne kadar adil iyice tartmalı.
Kur’an’daki ayetleri zahiri anlamından çıkarıp manevi yönünü tefsir etmek de güzel bir çaba. Ama bunu yaparken de cılkını çıkarmamak gerek ki- ne yazık ki İhsan bey bunu bollukla yapıyor. Kur’an’ın müteşabih ayetleri dışında ayetleri gayet açıktır ve eğip bükmeye gelmez. Hadi yine farklı manevi anlamlar çıkarmak, işin özüne yöneltmek güzel de iş kurban ve domuz eti yasağı gibi çok açık kurallara gelince işin boyutu değişiyor. İhsan bey, yazı boyunca Şamanizmin etkisiyle ritüelleşmenin ve ibadetleri özünden koparmanın muhasebesini yapıyor- iyi de yapıyor. Ama arka fonda bu güzel name serfiraz ederken; kurban, domuz eti yasağı gibi temel kurallarla oyuncak gibi oynuyor; ruhun bile hissetmiyor.
Bir dakika sen ne diyorsun, kurban bayramındaki (el-edha pardon, ne değişecekse) kanlı görüntülerle mi derdin yoksa kurban kesimini toptan kaldırıp hacılara mahsus bir ibadet haline mi dönüştürmek istiyorsun. İşte bu noktada tehlike çanları çalıyor.
Gün geçmiyor ki yeni bir icat karşıma çıkmasın. Günün mönüsü “hac dışında kurban kesilmez”.
Bir de domuzun lanetliliği konusuna sardırmış İhsan bey. İyi bak ne güzel anlat insanlara de ki: İnsanlar, domuzun etini yemek haramdır, kendisi Allah’ın sevimli bir mahlukudur, lanetli filan değildir. Eyvallah diyeceğiz, öpüp başımıza koyacağız. Buradan aslında domuzdan kasıt iç pisliklerdir, aslında zorda kalınca da o kadar da fena bir şey değildir yemek sularına yelken açmanın ne anlamı var.
Ama öyle mayınlar koymuş ki yazıya; sanıyorsun ki bütün derdi dinin ritüelleşmesi ve şamanizm. Halbuki oradan tarikatlara vuruyor; türbe ziyaretine giydiriyor, Kur’an’a tarihi misyon biçiyor; Allah aslında kurbanı insan kanı dökülmesin diye farz kıldı gibi ilginç icatlarda bulunuyor.
İslam’ın icatlara ihtiyacı yok; bu dine samimi bir şekilde inanan ve Kur’an’la amel eden müminlere ihtiyaç var.
“Ey insanlar hepiniz yanlış yoldasınız, bildiğiniz her şey aslında yanlış, doğrusunu ben biliyorum” diyen adamlardan çok sıkıldım ben. İslam’ı hadislerden ve Hz.Peygamberden soyutlayıp Kur’an ayetlerini mıncık mıncık edenlerden de bıktım. Toplum da bıktı çıplak uyarıcılardan, çakma mehdilerden…
Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Ağu 5, 2009 | Reply
Cemile hanım,
Enver bey,
Mehmet Ali bey,
Teveccüh buyurmuşsunuz.Anlama ve anlaşılmaya verdiğiniz ihtimamdan ötürü hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyor saygı ve sevgilerimi iletiyorum.
Yazan:fatihk Tarih: Eki 22, 2009 | Reply
“eğer Allahı seviyorsanız Rasule itaat edin ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” ayettini,Hz. “Aişe (ra) den. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur.”Ademoğlu kurban bayramı günü, Allah katında kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmamıştır. Şüphesiz o kesilen kurban kıyamet günü boynuzları ve kılları ile gelir. Hiç şüphe yok ki, kurbanın kanı yere düşmeden önce Allah katında kabul görür. Öyle ise gönüllerinizi kurban ile hoş edin.” ve “Ebu Hüreyre (ra) den: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:“Kim imkanı olduğu halde kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın.” ve “Mihnef b. Süleym (ra) den: Biz Arafat’ta Hz. Peygamber (sav)in yanında vakfe yaparken şöyle buyurdu: “Ey insanlar, her sene, her ev halkına kurban kesmek vaciptir.” hadislerini göz önüne alın ve sünnetsiz müslümanlık olmayacağını ve hadissiz kur’an yorumu yapılamayacağını bilin,düşünün ve yorum yapın.
ayrıca rasulullahın veda haccında 63ü kendi eliyle 17si hz. ali eliyle 100 (yüz) kurban kesmesi bu mantığa göre kur’an’ın amacına ters bir hareket midir acaba,yoksa hz.peygamber kan dökücümüydü (haşa)?
Allah müslümanları orta ümmet yapmıştır sivriliklere gerek yok. bit’at ehli sadece hurafeleri yaşatandeğildir.
Yazan:Alperen saka Tarih: Kas 17, 2009 | Reply
Bu yazı yerine şöyle bir yazı yazılsaydı insanlara daha faideli olunurdu tarihi bilmek durduk yerde islamiyete uygun kurban kestirtmiyor
Bu arada ihsan bey bu yazılarıyla sanki kurban ibadetine karşıymış gibi onu küçümsüyormuş gibi bir izlenim edindim
insanların yanlışlarını fıkıh ve ilmihal kitaplarını okuyan herkes biliyor.ÖNEMLİ OLAN YANLIŞLARI DEĞİL DOĞRULARI YAZIP İNSANLARLA PAYLAŞIP ÖĞRETEBİLMEK OLMALI malum dünya fani ölüm ani vakit keskin bir kılıç dinimizi ne kadar çok öğrenip uygulayabilirsek kar kardır
Kurban kesmenin fazileti
Sual: Kurban kesmenin önemi nedir?
CEVAP
Kurban nisabına malik olan kimsenin kurban kesmesi vacibtir. Zaruretsiz kurban kesmemek günah olur. Kurban kesmesi vacibken, içindekilerin kurban kesmediği ev, inleyerek, sahibine beddua edip, (Kurban kesmediğin gibi, Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara duçar kalır. Kurban kesenin evi ise memnun olur, sahibine hayır dua eder. Bu bakımdan kurban kesmeyi bir nimet bilmelidir! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye]
(Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hakim]
(Kurbanın postunun her kılına ve her parçasına bir sevab vardır.) [Hakim]
(Kurbanlarınız semiz olsun. Onlar Sıratta bineklerinizdir.) [Zâd-ül mukvin]
(Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevab vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun!) [İbni Mace]
(Kurbanlarınızı gönül hoşluğuyla kesin! Çünkü hiçbir Müslüman yoktur ki, kurbanını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyamette kendi mizanına konan sevabı olmasın!) [Deylemi]
(Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani]
(Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhafaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizi]
(Kurbanların en hayırlısı boynuzlu koçtur.) [İbni Mace]
(Ya Fatıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Kurbanının yere akacak ilk kan damlasıyla, geçmiş günahların affedilir.) [İ. Hibban]
(Kesilen kurban, Kıyamette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mizana konur.) [İsfehani]
Yazan:mustafa Tarih: Ara 14, 2009 | Reply
Merhaba.Ben yazarı tanımam görmem.Dün sadece bir tv programında gördüm.Yaşar Nuri,Zekeriya Beyaz gibi insanları da aforoz ediyorlar.Neden?Karşı olanlar(bu tip çok insanla karşılaştım,hatta bunların bazıları insanların diri diri yakılmaları konusunda şehveti bir zevk duyuyorlardı) Bu yazarların hiçbir kitabını okumadan(en azından dikkatle okumadan,bu insanlar fatiha suresini bile dikkatle okumazlar.Dikkat edin ellerini kaldırıp,okuyup, yüzlerine sürmeleri 5-6 saniye sürmez)kulaktan dolma,aktarma bilgilerle onlar hakkında hüküm verirler.İhsan bey size domuz eti yiyin demiyor..Kurban kesmeyin demiyor…Kendi araştırmalarını,bilgilerini paylaşıyor..Sizler de araştırın,aklınızı kullanın,kabuğunuzdan çıkın, fikir getirin. Neden, ben daha iyi bilirim duygusuyla, düşünen ve üretken olan insanları zemmediyorunuz.Bu dinin sahibi Cenabı Hak’tır.Onun sizin korumanıza ihtiyacı yoktur.Bu Hiristiyan dünyasının ortaçağ engizisyon mahkemeleri zihniyetinden vazgeçin.Tasvip edersiniz etmezsiniz,sevgi,hoşgörü sahibi olun.İslam edep dinidir.Selam ve sevgilerimle.
Yazan:Mustafa Tarih: Ara 14, 2009 | Reply
Mustafa adasim, “Mustafa” ismini epey zamandir kullanmaktayim. Simdi sizde “Mustafa” ile yazarsaniz yanlis anlamalara sebeb olur. Baska isim ile veya Mustafa ismine ilaveler yaparsaniz güzel olur.
Yazan:mustafa 2 Tarih: Ara 15, 2009 | Reply
Mustafa bey.Uyarınız için teşekkürler.Saygılar
Yazan:murat Tarih: Oca 22, 2010 | Reply
Sayın eg,siz ihsan beyin yazılarının tamamını ya okumkuyorsunuz yada gerçekten anlayamıyorsunuz.Bende uzun bir islami bilinç deneyimi yaşayan bir bireyim.Ve en sonunda kendikendime kavradığım şeyleri,sayın ihsan bey çok güzel bir şekilde ifade ediyor.Sizden ricam lütfen yazıları düşünerek ve sonuna kadar okuyun,çünkü yaptığınız yorumlardan gerçekten yazıları okumadığınız yada anlamadığınız sonucu çıkıyor.
Saygılar
Yazan:KORKUT Tarih: Eki 3, 2010 | Reply
DERİN DİN,
TÜRKİYE İÇİN, EZELDEN BERİ ÇOK DÜŞÜNDÜĞÜM BİR KONU.
DİN HAKKINDA SÖZÜM ONA “LAF CAMBAZLIĞIYLA” SAPLA SAMANI BİRBİRİNE KATAN, ÇIKARDIĞI TOZ DUMAN İÇERİSİNDE BU TÜR OYUNLARIN İÇERİSİNE GİRENLER “DERİN DİNİN” TAA KENDİLERİDİR.
Yazan:Kutbettin Tarih: Ara 7, 2010 | Reply
Sayın yorum yapan okuyucular; İhsan Bey’in esas verguladığı konular hakkında neden yorum yapmıyorsunuz da eleştiriyorsunuz. İhsan bey, toplumda, dinin algılanış biçiminin domuz eti yemememk ve Kurban olarak birinci sırada geldiğini diğer emredici hükülerin ise- toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayı emreden hükümlerdir- çok sonraları geldiğini söyleyerek başlamış ve açıklamış. Asıl konu bu. Neden böyle olduğukonusuna açıklık getirmiyorsunz da eleştiriyorsunuz.Bunun üzerinde durarak katkı sunulmasının yararlı olacağını düşnüyor herkese saygı ve selamlar sunuyorum.
Yazan:Tayfun Korkut Tarih: Ara 7, 2010 | Reply
Bu kısma ”katılmıyorum” diyebilmeyi çok isterdim
Ama malesef gerçek bu…
Yazan:bsm Tarih: Ara 8, 2010 | Reply
Kutbettin bey,
İhsan beyin yazısına yapılan eleştirileri haksız(veya yanlış)bulabilirsiniz.Ancak itirazınızı belirtirken kullandığınz ifade biraz havada kalmış.”neden yorum yazmıyorsunuz”demişsiniz,peki yazılanlar nedir sizce,yorum değil midir?”Yorum yazmıyorsunuz da eleştiriyorsunuz”…bu da sorunlu bir ifade.Bir,eleştiri de bir haktır;İhsan bey İslamı okuduğu şekil üzerinden İslama tabii/kendisini müslüman olarak tanımlayan insanları “yanlış yoldadırlar!”diye eleştirebiliyorsa elbette-bu eleştiri menziline giren/eleştiri oklarını kendilerine yöneltilmiş hisseden- insanların da İhsan beyin görüşlerinde kısmi hatalar olabileceğini ya da yanılmış olabileceğini ifade etmeleri normaldir/doğal karşılanmalıdır.İki,eleştiri yorumsuz,yorum da eleştirisiz olmaz;dolayısıyla itiraz ettiğiniz “elştirel bakış”-yanlış bulsanız da-İhsan beyin vurguladığı konulara yapılmıştır başka bir konuya değil.
Bu pasajla ilgili toparlarsak,izninizle size bir soru yönelteceğim:Sizin sağlıklı eleştiri konusundaki öneriniz nedir?Yani yorumcular size göre nasıl bir düşünce yöntemi takip etmeliydiler,her iddiayı sorgusuz sualsiz kabullenerek mi?
Evet asıl konu bu.Yani inanmış/ Kur’an’da emredici hükümleri yerine getirmekle mükellef bir müslümanın sorumluluklarından kaçıp önceliği Kur’an’nın emredici hükümlerinden çok geleneklere yaslanan ritüellere verdiğinin altını çizmiş.Bunun da tarihten gelen arkaik dinlere,totemciliğe,Şamanizme vs.ye bağlamış.Kısacası bu tarz eğilimlerin izini diğer semavi dinler de dahil eski çağların inanç biçimlerinde aramış.
İmdi,sayın yazarın teoloji konusunda sürdüğü izin günümüz islam inanç ve ibadet pratiğine kısmen yansımış olabileceğini varsayalım.Ezberlere dayalı,gelenekçi eğilimlerin sözkonusu kadim geleneklerin kalıntıları üzerinde inşa olmuş olsun.Bu bir tez.İhsan beyin haklı olabileceği noktalar vardır kuşkusuz.Zira birlikte yaşayan insanların davranış kalıpları,kutsallık normları,doğa ile bağ kurma vb manevi alışkanlıklarının tıpkı yaşam biçimlerine yansıması gibi “dini algılama”biçimlerine yansıması da olasıdır.Çünkü insanın dinle ilşkisinde insan davranış ve psikolojisinin de rolü vardır ve doğal olarak bu etkileşimin ortaya çıkaracağı bir tablo çıkacaktır.
Sanırım İhsan bey tam da bu tablodan hoşnut değil ve eleştirilerini bunun üzerine temellendirmiş.Ne var ki “dinin yozlaştırılması”üzerine yapılan bu eleştiri ziyadesiyle rasyonelliğe kaymış görünüyor.Eleştiriler de kısmen bu okuma şeklinedir.Zira din,akıl ve rasyonalite üzerine kurulduğunda budanacak çok şey çıkacaktır.Kurban, ortalığı kana bulanması,hayvan bağırsaklarının ortaya saçılması vs gibi “bir duygu tatmini”şekline indirgenip “gereksizliğinden” dem vurulursa neden olmasın İslamın şartı olan Hac için de benzer itirazlar yapılabilir!Bilemiyorum ama bu mantık üzerinden gidildiğinde birisi çıkıp “km.lerce yolu tepmenin bir anlamı yoktur”a davetiye çıkar.Öyle ya,Allahın kan akıtmaya ihtiyacı yoksa kulunun namaz kılmasına da,binlerce km yolu katedip izdiham içinde hac ibadetini yerine getirmesine de ihtiyacı yoktur,bir ay boyunca açlık çekmesine de!
Kısacası bu tarz sorgulamaların sonu başı gelmez herkes mantık üzerinden dini yorumlamaya kalkışır ki bu da din algısının bir kaosa sürüklenmesinden ve kafaları karıştırmaktan başka pek bir işe yaramaz.
Sonuç itibariyle dinin çarpıtılmasını eleştirelim,yaşanan çelişki ve tutarsızlıkları tartışalım,buna evet.Ama dini inancı akıl üzerinden,modern yaşam üzerinden-üstelik din adına-yeniden inşa etmeye hayır diyorum.Hayır diyorum çünkü bu tarz yeniden yorumlama dinin varlığı ve gerekliliğini sorgulamaya zemin hazırlamak demektir.Olcaksa da müslümanlık iddiasında olanların başvuracağı bir yöntem olmasın.
Neden böyle olduğukonusuna açıklık getirmiyorsunz da eleştiriyorsunuz.Bunun üzerinde durarak katkı sunulmasının yararlı olacağını düşnüyor herkese saygı ve selamlar
İhsan bey, toplumda, dinin algılanış biçiminin domuz eti yemememk
Yazan:bsm Tarih: Ara 8, 2010 | Reply
Düzeltme:Kutbettin beyin yorumundan alıntı yapılırken yanlışlıkla bir iki cümle yorumun sonuna denk gelmiş.Kopyalamadaki bu hata nedeniyle okurlardan özür diliyorum.
Yazan:ali yardım Tarih: Ara 8, 2010 | Reply
derin din ne demek? Türk toplumunun dindarlıkta ne gibi şeyleri kıstas olarak aldığı açıktır. buna kısaca dini hayatın görüntüleri denebilir. bu nedenle toplu olarak yapılan ibadetlerde katılım fazladır, o ibadetlere fazla değer verilir. çünkü toplumun fiziki bir yaptırımı olmayan, ayıplama mekanizması vardır. insanlar çoğu zaman ayrıksı bir konuma düşmemek için bu faaliyetlere iştirak ederler. dünyanın kutsalın tesirinden uzaklaştığı bir yüzyılda bu ibadetlerin neden bir ruh heyecanı haline gelmediği gayet açık:Müslümanlarda bu geminin içindeler ve her ne kadar zihnen kendilerine bağımsız alanlar açma uğraşında olsalar da, yaşadığımız hayatın çocuğudurlar “İbnul vakit”tirler.
dininde halk içinde kalıcılığı gelenekler sayesinde mümkün. yazarın hasım olduğu şey;aslında dinin halka malolmasından halk tarafından benimsenmesinden başka bir şey değil. tabi ki yazar İslamın Türk toplumundaki varlığından rahatsız değil, ama dinin Toplumsal yapıdaki tezahürlerini kaldırmak,halk imanının vesilelerini kaldırmaktır. kurban tamamen şamanist bir adet olsa dahi-ki öyle değil- halk ona İslamiyet adına sahip çıkmaktadır.
insanlar kelam kitabı mütaala ederek müslüman olmazlar, bizlerin müslüman olmamıza vesile olan beğenmediğimiz halkın geleneğidir. bu gelenekte belli ritellerin tekrarı ile pekişir ve kendini yaşatır. bu kaynağın kökünü kurutmak bidat denilen şeylere savaş açarken çok esaslı kayıplar yaşamamıza neden olur.
kurbanı vahşi bir ibadet olarak görüyorsanız kesmeyin. örneğin şafii mezhebinde sünnettir. ama halkın imanı ile oynamayın. çünkü imanın mevzilerini teker teker kaybettiği zamanlarda, imanın yarına aktarılmasına vesile olan ninelerimizin taasubudur. Türkiyenin yaşadıklarını hatırlayalım, gizli gizli Kuran öğrenen ninelerimizin bir çok “uydurma” hadiseyi nasıl bir imanla anlattıklarını unutmayalım. Hamdi Yazır evrimi gerekirse Kuran ayetleriyle tevil edebileceğini söylerken, babaannemin imanının benim için çok daha etkileyici olduğunu itiraf etmeliyim
Yazan:TU^RA Tarih: Mar 31, 2011 | Reply
İhsan bey gayet güzel anlatmış. Kalemine sağlık. Ne demek istediğini anlayan anladı zaten. İslamın coğrafyasında İslamiyeti görüpte, İslam ahlakından nasip alamamış, nasiplenememiş insanlara …
Yazan:hüseyin Tarih: Ağu 15, 2011 | Reply
gerçekten bilge insansın… her makalen birbirinden güzel…nefsini bilen her insan söylediklerini anlar..hisseder derinden..kuran-ı kerimin dediği gibi yaratılma her an sürmektedir… her ayet canlılığını sürdürmektedir..asıl olan ahlak , güzellik, doğruluk ve yoksulların sorunlarını göz ardı etmemek, ihtiyaç fazlası her şeyi infak etmektir.
Yazan:mustafa Tarih: Şub 22, 2012 | Reply
Nedir amacınız , bir köşe tutup insanları aydınlatmak mı? yoksa birilerin köşelerinden, birileri adına konuşmak mı?Sosyalist nitelemesi rahatsız etmez mi?Az söz ve gerçek biligi yerine , bir bilim adamı olmak yerine eleştirmek yerine yeni şeyler koymak yerine sosyalizme sarılmak yanlışlıkları ve bunları yapanları eleştirmek yerine bizi uzaktan idare edenlerden habersizce, , Müslümanın cehaletinin , bilgisizliğ*inin, ilim erbabı olanların ise ya kapitalizmin yada sosyalizmin çarkından saldırıya geçtiğini görmüyor mu kendiside bir yerden saldırıya geçtiği için görmesi mümkün değil. hesap açık ,gel ne olursan ol gel….islamı doruları yaşaya yaşaya gerçeğe ilme bilime teknolojiye gel…kuran nı anlamaya gelmek gerek. selamlar