Türkiye’de derin din 1
By Konuk Yazar on Ağu 2, 2009 in Toplum, İslam
İhsan Eliaçık
Devletin derini oluyor da dinin derini neden olmasın?
Madem derin devlet var, bir de “derin din” var.
Önce iki anekdot:
1- Havuzlu bir cami… Ramazan ayının ilk haftasında mahalleli yurdum insanı havuza hücum ediyor. … Eşarbını, saçından bir tutam kakülü görünecek şekilde ve “çene altından” düğmeleyerek bağlayan ilkokul mezunu veya terk yüzlerce kadın… Telaşla havuzdan kaplarına su dolduruyorlar. Çocuğu olmayanlar, hamileler veya yeni doğmuş çocuklar bu “zemzem” suyundan içerlerse hasta olmazlarmış… “Hz. Hızır” zemzemi Kabe’den caminin içine getirmiş… Spiker caminin hocasıyla söyleşi yapıyor havuzun başında. Geride kadınlar ne spikere, ne kameraya, ne de hocanın dediklerine dönüp bakmıyorlar bile. Caminin hocası bu havuzun “şebekeden” gelen suyla yapıldığını; dertlere deva, hastalıklara şifa, kısırlığa veda durumlarının olmadığını anlatıyor ha anlatıyor… Spiker “Bunları vatandaşlara söylemiyor musunuz?” diye soruyor. “Bakın dinleyin anlatılanları” diyor kadınlara bir yandan da ama nafile; hiçbiri dönüp bakmıyor! Hoca gayet dertli: “Kızım dinlemezler boşuna uğraşma. Ben neler yapım neler. Yazılar yazdım bak (Duvarda ‘Dikkat! Şebeke suyudur’ yazıyor), topladım konuşmalar yaptım, ayet okudum, hadis okudum, ı ıhh fayda etmiyor. Bak görüyorsun doldurup doldurup gidiyorlar, başka bir dünyada onlar…”
2- Almanya’da “Türkler’de din” üzerine gurbetçi çocukları üzerine bir araştırma yapılmış. “En son neyinizden vazgeçmezsiniz?” diye sorulmuş. Sonuç çok ilginç: İçki içebileceklerini, kumar oynayabileceklerini, bara, diskoya gidebileceklerini, çapkınlık, hovardalık edebileceklerini, Alman biri ile evlenebileceklerini, Hristıyan olabileceklerini, hatta Türklükten çıkıp Alman bile olabilecekleri söylemişler ama bir şey var ki asla: domuz eti yemeyiz!
***
“Eşarbını, saçından bir tutam kakülü göstererek ve “çene altından” bağlayan İlkokul mezunu veya terk yüzlerce kadın…”
Nazım Hikmet’in tarifiyle:
“başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız…”
“İçki içeriz, bara, diskoya gideriz, din bile değiştiririz ama domuz eti asla” diyen o çocukları yetiştirenler de onlar… Feleğin binbir çemberinden geçmiş bir bilmişlikle “Türk erkeğinin atına (arabasına), silahına, içkisine, kumarına ve çapkınlığına ses etmeyeceksin, bileceksin fakat bilmemezlikten geleceksin” diyen, “mutlu yuva” çözümünü böyle bulan o “bilge” (!) kadınlarımız…
Şeyhler, hurafeci hocalar, cinci mollalar, seydalar, muskacılar, üfürükçüler, şifreciler hep bunlardan güç alıyor, bunlar sayesinde meşhur oluyor…
Çünkü toplumumuzun en “savunmasız” kesimi bunlar ve gayet donanımsızlar. Sulu bir göz, uzaklara bakan bir eda ve genizden gelen “mistik bir telkin” ile hemen etki altına girebilecek durumdalar.
Kimse boşuna efelenmesin; diniyle, devletiyle “Derin Türkiye’nin” arkasında bu kadınlar var. Öyle ya her başarılı (!) din-u mubin hizmetinin arkasında bir kadın(lar) vardır!
Bunlar Türkiye’deki “derin din”in taşıyıcıları, yıkılmaz kaleleri…
***
Türkçe’de “derin” has mı has eski Türkçe sözcüklerden. Farsça’dan mı Türkçe’ye geçmiş, Türkçe’den mi Farsça’ya geçmiş tam belli değil. Eski Türkçe’de (11. yy) “terin” şeklinde geçiyor.
“Ter” Farsça’daki “der” ile aynı anlamda; -de, iç, içinde, içeri manası veren bir edat. Ender şeklinde de söyleniyor. Avesta dilinde (eski Farsça) a(n)ter, Hind-Avrupa dil kökünde ise en-ter olarak okunuyormuş. İngilizce’deki iç, içeri, giriş anlamına gelen “enter” de bu kökten.
Demek ki her şeyin bir içi, içerisi; -desi, teri, enteri var. İngilizce bir sitede “enter”i tıkladığınızda nasıl içe, içeriye, daha derine giriyorsanız, görünen devletin veya görünen dinin derinine de böyle girebilirsiniz. Görünenle yetinmemelisiniz.
Yunus’un dediği gibi insan bile böyledir; “Bir Ben var Ben’den içeru…”
Demek ki bir de din var dinden içeru…
“Enter” yapıp girelim bakalım neymiş bu dinden içeru din; derin din…
***
Turan illerinde (Türk kavimlerinde) ikibin yıldır değişmeyen bir Tanrı ve din anlayışı var. Öyleki sonraki dinler sadece bir görüngü değişimi oluyor. Yeni kabul edilen din ikibin yıldır değişmeyen ve dipten akan “derin dinin” kalıbına dökülüyor, yeniden biçim (form) alıyor. Bu manada “Türkler iman etmez din değiştirir” sözü ipucu olabilir.
Hemen anlaşılabileceği gibi bu derin din Şamanizmdir.
Şöyle ki: 1- Türkler ikibin yıldır Mavi Göğün Tanrısı’na (Uluğ Tengri) iman ederler. 2- Şaman (aracı, ruhlarla ilişki kuran, cinci) olmadan yapamazlar. 3- Atalar kültü (mezar, türbe, yatır, kutsal yer, gün ve geceler) esastır. 4- Kurban (ritüeller) dinin direğidir ve 5- Domuz lanetli hayvandır.
İşte “derin din” bu beş esas üzerinden akar ve iki bin yıldır hiç değişmez. Hangi din olursa olsun eğer Türklerin dini olmak istiyorsa bu kalıba girmek zorundadır. Aksi halde Turan illerinde yaşayamaz.
Bunlara daha da yakından bakalım (enter yapalım):
1- GÖK TANRI: Sibirya’dan Akdeniz’e kadar Avrasya coğrafyasının iki bin yıldır değişmeyen tanrısı “Mavi Gök” anlamına da gelen Kök Tengri’dir. Ne Hristiyanlık, ne Musevilik, ne Maniheizm, ne Budizm ne de Müslümanlık bu ismi değiştirememiştir. Bu coğrafyada din değiştiren halkların hangi dine girerse girsin Tengri (Tanrı) ismini değiştirmediklerini görüyoruz. Moğol ve Kalmuklarda Tengri, Buryatlarda Tengeri, Volga Tatarlarında Tengere, Beltirlerde Tengir ve günümüz Türkiye Türkçe’sinde de Tanrı olarak kullanılan bu sözcük tanrısal olanı ifade için kullanılıyor. Hatta Çinlilerde Tei, Tao, Sümerlerdeki Tingir (Dingir), Latin dillerindeki Teo/Dei (Teoloji/Deizm) de bu köktendir.
Türkler, Müslümanlıkla karşılaşınca acaba neden Tengriciliği bırakmadılar?
Turan illerinde Tengri adına yapılmış herhangi bir putun bulunamayışı da gösteriyor ki Türkler, Tengri’ye, her şeyi yaratan, ezeli ve ebedi gök tanrısı olarak inanıyorlardı. Kur’an’da Allah için “O Gökteki” tabiri kullanılır. (Mülk 16,17). Bu nedenle Tengri, Kur’an’ın Allah’ına yatkındır. Fakat sadece göğün değil yerin de, doğunun da, batının da, tüm alemlerin de rabbinin Allah olduğu vurgulanır.
Tengricilikte kozmik düzen yani dünyanın ve toplumun örgütlenmesi ve insanların yazgısı Uluğ Tengri’ye bağlıdır. O halde her hükümdarın ünvanını Gök’ten alması gerekir. Orhun yazıtlarında şu ifadeleri okuruz: “Babam Kağan’ı yükselten Tengri… İmparatorluğu veren Tengri, o Tengri beni de Kağan yaptı…” Çin modeline göre de kağan Göğün Oğlu’dur. Aynı inanç Moğol devrinde de vardır: “Ezeli ve ebedi Göğün yetkisi ve gücüyle Han oldu…” (Eliade, J.P. Roux).
Kur’an’da ise Tanrı oğlu inancı kökten reddedilir: “Allah birdir, bölünmez bir bütündür. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk olamaz.” (Tevhid; 1-3). Böylece imparatorların (siyasi iktidarların, devletin) yetki ve meşruiyeti gökten yere indirilmiş ve halkın (en-Nâs) eline verilmiş oluyor.
Tengri’nin gücü ve tekliği, hükümdarın gücü ve tekliği ile sürdürülür. Kargaşa hüküm sürmeye, boylar dağılmaya, ortada imparotorluk diye bir şey kalmayınca Tengri bir “deus otiosus”a (boş, uzak, emekliye ayrılmış tanrıya) dönüşme, yerini ikincil gök tanrılarına bırakma veya paramparça olma eğilimine girer. Hükümdar kalmayınca gök tanrı da unutulur, halk tapımı güçlenir ve başat hale gelir… Moğollar her birinin kendi ismi ve belirli bir işlevi olan 99 tengri bilirdi. Tengri’nin pasifleşmesi ve parçalanmasını fırtına, bereket, yeraltı vs. başka tanrılarla özdeşleştirme izler. Örneğin Tunguzların Buga’sına tapınma yoktur; her şeyi bilir, ama insanların işine karışmaz, hatta kötülükleri bile cezalandırmaz. Yakutların Toyon’u göğün yedinci katında oturur, her şeyi yönetir, ama yalnızca iyilik yapar cezalandırması yoktur. Altayların Tengere’si yerini Bay Ülgen’e (Çok Büyük) bırakır ama sadece çok büyüktür o kadar, ona sadece at kurbanı (ritüel) sunulur.
Bu anlayış hala değişmiş değildir.
“Deus otiosus” Latincede ‘boş tanrı’, “uzak tanrı”, “emekliye ayrılmış, ununu elemiş eleğini asmış tanrı” demektir. Platon’un ‘Yasalar’ının onuncu kitabında inançsızlar üçe ayrılıyor: tanrıları tümden yadsıyanlar, tanrıların dünya işlerine sırt çevirdiğini ileri sürenler ve tanrılara rüşvet verilebileceğini düşünenler. İşte ‘deus otiosus’ bu ikincilerin inandığı tanrı: dünyayı yaratmış olsa da olmasa da dünya işlerine kendi karışmayan bir tanrı… Kimi eski dünya dinlerinde, eski Türkler ve Araplar’da ve aydınlanmacı deizmde olduğu kadar Aristo ve Epikouros gibi kimi eski Yunanlılarda da bu tanrı anlayışı vardır.
Kur’an ise şöyle der: “İlk yaratma ile yorulup emekliye mi ayrıldık? Hayır, boyuna yeniden yaratmaya (halk-ı cedid) bir türlü inanamayan kendileridir. Açın kulağınızı! İnsanı Biz yarattık, nefsinin ona ne fısıldadığını çok iyi biliriz. Biz insana şahdamarından (hablu’l-verid) daha yakınız.” (Kaf; 15-16).
Keza Kur’an’a göre Allah’ı uyku ve uyuklama tutmaz, Allah’ın güçleri (melekeleri) vardır, her an her yerde gücünü ve kudretini gösterir. Yüzünü her nereye dönsen oradadır. Tanrı tek bir tanedir, ondan başka tanrı veya yarı tanrı yoktur! Moğolların 99 tengri, Yunanlıların 12 yardımcı tanrı, İbranilerin 4 büyük tanrısal melek dediği aslında o tek bir Allah’ın isim, sıfat ve özelliklerinden (melekelerinden) başka bir şey değildir. İster Allah deyin ister Rahman (ister Tengri, ister Tao, ister Brahman, ister Zeus) tek bir tanrı vardır ve bütün güzel isimler (Esmaü’l-Hüsna) O’nundur.
Görüldüğü gibi derin dinde tanrı, hükümdar, güç, kudret, devlet ve imparatorlukla ilgili algılanıyor. Bunlar yoksa tanrı da unutuluyor, pasifleşiyor. Tengri insanların dünyasında belirli bir ırkta, güçte, kudrette, mülkte ve devlette tecelli ediyor, halkta; zayıfların, ezilenlerin, yoksulların arayışında, çeresizin umudunda, mazlumun acısında değil… Türklere dirlik, düzen, devlet ve kut veriyor, öteki milletlere değil…
Yani Turan’ın Tengri’si, Kur’an’ın Allah’ı gibi herkesin tanrısı (Alemlerin Rabbi) değil…
İbraniler ve eski Araplar de böyleydi. “İsteseydi Allah’ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız?” (Yasin; 47) derlerdi. Yani fakirin Allah’ı var madem, o doyursa ya, bize ne? Bize güç, kudret, mülk, devlet ve imparatorluk verecek tanrı lazım!
2- ŞAMANLIK: Gök Tengri pasifleşip bir deus otiosusa (emekliye ayrılmış tanrıya) dönüşünce… Yaratıcı olsa da eserleri (dünya ve insan) şeytani bir düşmanın kurnazca müdahelesiyle bozulunca… İnsan ruhu savunmasız kalınca… Cinlerin ve kötü ruhların yol açtığı haslıklar ve ölümler arttıkça… İnsan göğe ve yer altı katmanlarına giden karmaşık metafizik yolları bilemeyince derin dinde “Şamanlık” sahneye çıkar.
Şaman, kendiliğinden bir esinle, şamanlık mesleğini soyundan miras alarak veya kişisel bir kararla ya da kabilenin isteği ile şaman olur. Seçim yöntemi ne olursa olsun şamanın çifte eğitim almış olması gerekir: 1- Esrime (düşler, görüler, rüyalar, kendinden geçme halleri) 2- Yetiştirilme (şaman teknikleri, cin kovma, ruhların adları ve işlevleri, kabile mitolojisi, soy kütüğü, gizli dil vb.)
Mistik esinin belirtileri şunlardır: Şaman adayı tuhaf tavırlarıyla topluluktan ayrılır. Dalgınlaşır, yalnız kalmak ister, rüyalar görür, mistik görüleri vardır, uyurken şarkı söyler vs. Soydan geçen Şamanlıkta ise ata Şamanların ruhları aileden birisini seçer. O zaman bu kişi hayalcileşir, kehanet görüleri belirir, ruhlar alemine gider, orada mesleğin sırları, ruhların isimleri ve onlara tapınma biçimleri konusunda ata Şamanların eğitiminden geçer. Ruh bu yetişme (erginlenme) işlemi tamamlandıktan sonra yeniden bedenine döner. Artık kalplerden geçeni bilmekte ve aynı anda birkaç yerde birden olabilmektedir. Siz yeter ki “Medet ya Şaman!” deyin…
Şamanların özel giysileri (cübbeleri) vardır. Giysilerin üzerinde her birinin ayrı anlamı olan işaretler bulunur. Cinlere ve hastalıklara karşı olduğu kadar kara büyüyle savaşırlar. Şamanlar ölüme, hastalığa, kısırlığa, talihsizliğe ve karanlıklar dünyasına karşı hayatı, sağlığı, doğurganlığı ve ışık dünyasını savunurlar. Cinler ve kötülük güçleriyle kuşatılmış yabancı bir dünyada insanlara yalnız olmadıkları duygusunu yaşatırlar.
Dualar edilen ve kurbanlar sunulan Tengri “uzakta, çok uzaklarda” kalınca şaman imdada yetişir. Göğe Tengri’nin katına çıkar, yeraltına inip cinlerle ve kötü ruhlarla savaşır. “Harikalar diyarında” dolaşır. Mucizeler ve kerametler izhar eder. Böylece her şeyin mümkün göründüğü, ölülerin hayata döndüğü, yaşayanların ölüp yeniden dirildiği, doğaüstü özgürlüğün kurgusal biçimde yansıtıldığı bir dünyanın perdesi aralanır. Şamancıl mucizeler “derin dinin” yapılarını güçlendirmekle kalmaz, imgelem gücünü de harekete geçirip besler, düşle somut gerçeklik arasındaki sınırları kaldırıp, tanrıların, ölülerin ve ruhların yaşadığı dünyalara pencereler açar.
Böylece din gerçek hayat mecralarında akan, gücünü yerlerin ve göklerin melekûtunda yani apaçık “kainat kitabında” gösteren/göstermekte olan “Allah” kaybolur, ölülerin, ruhların, cinlerin, ifritlerin, büyülerin, tılsımların, afsunların “Şamanı” gelir…
Yukarıdaki şaman özelliklerini iyi okuyun. Derin dinin, İslam’ın peygamberlerini de böyle algıladığını görüyoruz. Resullerin şaman formatına sokulduğu apaçık ortada… Etrafınıza bakın derin dinin görüngüleriyle karşılacaksınız. Şaman kılığında ve davranışlarında dinsel tipler göreceksiniz. O zaman derin din ile ne anlatmak istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bu tipler iki bin yıldır değişmeyen bu muhayyileden besleniyor. Yurdum insanı, “Uluğ Tengri”yi “uzakta, çok uzaklarda” algılayınca her mahallesine mantar gibi şaman üşüşüyor…
Onları besliyor, büyütüyor, palazlandırıyor. Eğer bu uzak tanrı algılaması olmasa şamanlar neden üşüşsün? Eğer Allah’ı şahdamarından daha yakın görse, enfusî (kendinde varolan) ve afâkî (çevrede, doğada) varolan apaçık ayetlerden bilgi, güç ve enerji devşirebilse Şamanlara ne gerek kalacak?
Demek ki şamancıl muhayyileyi, esasen o caminin içindeki havuzdan kabına su dolduran, söylenenlere hiç kulak asmayan, sanki başka ve küçük bir dünyadan gelmiş gibi ve “sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen” kadınlarımız ve onların kucağında yetişen nesiller sürdürüyor. Derin din onlar üzerinden gelecek nesillere aktarılıyor ve her dönemde yaşıyor…
3- ATALAR KÜLTÜ: Tengri “uzakta, çok uzaklarda” olunca şaman sahneye çıkar madem. O zaman şaman ölünce ne olur? Veya kötülükleri savmaya, ölüme, hastalıklara, kısırlığı gidermeye çare olamazsa ne yaparız? Ölmüş şamanları ve ata ruhlarını imdada çağırırız! Onlar nerede? Mezarlarda, türbelerde, yatırlarda… O halde türbelere, yatırlara hücum!
Macarca’da “İsten” tanrı demek. Nereden geliyor bu? Göktürk Devleti’nin kurucusu “İstemi Han” (öl. 756)’dan. Çünkü “derin din” de ölen hükümdar tanrı olur… Hükümdar ölünce Han, Kağan, Ata adıyla tanrılaşır.
Atalara tapınç çok eski bir kültür. Eski dünya dinlerinde çok görülen bir şey. Gücünü Allah’ın “yaşayan ayetlerinden”; insandan, hayattan ve doğadan çıkaramayan biçare kitleler şamanlara ve atalara sığınır, onlardan medet umarlar. Hükümdarları, kralları, büyük zatları ölünce tanrılaştırırlar. Öldüğüne inanamazlar. Ölse bile bir gün geri gelecek diye beklerler. Onları kaybetseler bile anılarıyla yaşarlar. Kutsal yer, gün ve geceler de buradan gelir. Çünkü onlar türbe ve yatırlarda yatmakta fakat anıları kutsal yer, gün ve gecelerde yaşamaktadır…
Aşağıda, Türkiye’de “derin din”in Müslüman, Hristıyan, Yahudi, Ermeni, Rum, Süryani, Yezidi, Alevi, Türk, Kürt vb. farklı kökenlere mensup dinî görünümleri nasıl aynı potaya soktuğuna, aynı biçimi nasıl verdiğine ve kendine nasıl benzettiğine dair 10 örnek göreceksiniz. Bunların hepsinde mantık aynıdır: Atalar kültü… Ölen kahraman (kral, peygamber, aziz, azize) yüceltisi, onun anılarıyla yaşama (kutsal yer, gün ve geceler) ve kimlik oluşturucu ve topluluğu (cemaati) ayakta tutucu “ritüel” olarak bunlara sarılma… Dikkatle bakarsanız bunları aslında sosyoloji üretmiş, saf din değil. Sonra sosyolojik ihtiyaç dini bir kisveye bürünmüş …
Ayias Theklas: Rumlar, Ayias Theklas adlı azizeyi andıkları bu bayramda, Büyükada Aya Yorgi (Ayios Yeoryios) tepesindeki manastıra çıkar, mucizesine inanılan Ayia Thekla ikonasını ziyaret ederler. Manastıra yalınayak çıkılır ve bir mum yakılarak ya da kandile yağ ekleyerek adak adanır.
Cemaat Bayramı: Yezidilerin (Ezidiler) en önemli bayramı… 7 gün sürer. Yezidilerin piri Şeyh Adi’nin bir araya getirdiği ilk cemaatin anısını tazelemek için kutlanır. Eskiden 23-30 Eylül arası kutlanan bayram, 20. yüzyılda 6-13 Ekim’e alındı. Tören, Şeyh Adi’nin türbesinin bulunduğu kutsal topraklarda yapılır. Törene, her aşireti temsilen bir kişi katılır.
Hızır Orucu: Daraldığı zamanlarında insanların imdadına yetiştiğine inanılan Hızır anısına tutulur. 13 Şubat’ta başlar, üç gün sürer. İnanışa göre Nuh Peygamberin gemisi fırtınaya tutulduğunda, gemidekiler “Yetiş ya Hızır (şaman) bizi kurtar” der. Tanrı dualarını kabul eder ve fırtına diner, işte o zaman Tanrı’ya üç gün oruç adanır. Aleviler arasında yaygın olan bu orucun bitiminde kömbe ve benzeri yemekler pişirilir, eşe dosta lokma dağıtılır… Alevi inancına göre Hızır ve Ilyas, Ab-ı Hayat’ı (ölümsüzlük suyu) aramaya çıkar ve bu suyun kaynağını bulup içerler. Böylelikle ölümsüzleşen Hızır karada, İlyas ise denizde yardıma muhtaç olanların imdadına yetişir. Kürtler, 6 Mayısta birbirine kavuşan Hızır (Hıdır) ve Ilyas’ın gizemli gücünden yararlanabilmek için çeşitli kutlamalar yaparlar. Baharın da müjdecisi olan Hıdrellez’de, parasının çoğalmasını isteyen gümüş bir parayı keseye koyup gül ağacının dalına asar, ev sahibi olmak isteyen çer-çöpten ev yapar, sağlık isteyen ise kırlarda yuvarlanır.
Mevlit Kandili: Mevlid, doğmak, doğum yeri ve günü anlamlarını birlikte içerir. Mevlid Kandili, Milâdi 571 yılında Rebiû’l Evvel ayının 12. gecesi dünyaya gelen Hz. Muhammed’in doğum yıldönümü olarak kutlanır. Türk İslam kültüründe bugün camilerde Mevlit okunur ve Hz. Muhammet’in ruhuna hatim indirilir.
Miraç Kandili: Hz. Muhammed’in, bir gece Mescid-i Aksâ’dan Allah’ın dilediği yüksekliklere çıkarılmasıdır. Bu gecede Cebrail , Hz. Muhammed’i Mescidi Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürmüş. İslam Peygamberi burada Burak’a binerek Arş’a çıkmıştır. Allah, ona ve ümmetine beş vakit namazı bu gecede farz kılmış, Bakara Suresi’nin son ayetlerini indirmiş, cennet ve cehennemi göstermiş, cemaliyle müşerref kılmıştır.
Nevruz: (Newroz) Güneşin Koç burcuna girdiği gün. Türkler bu günü Ergenekon Efsanesi’ne dayandırarak, Asena adlı bir boz kurdun rehberliğinde demir dağın eritilmesiyle Türk boylarının Ergenekon Vadisinden kurtulduğu gün olarak şenliklerle anarlar. Bu günün demir dağın eritilmesine telmih olarak özelikle bir Ahilik geleneği olarak demir dövülür… Ancak Kürt inanışında bugün Demirci Kawa’nın zalim Dahhak’ı öldürerek halkı zulümden kurtardığı gündür. Bu efsaneye göre Dahhak, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulmak için büyücü hekimlerin tavsiyesi ile her gün genç bir insan öldürerek beyinlerini ilaç niyetine yemekteydi. Demirci Kawa, oğlunun öldürülmek istenmesi üzerine isyan ederek halkı da arkasına alarak Dahhak’ı öldürür… Kürtlerde bu olayı temsilen Türkler gibi örs ve çekiçlerle demir döverler.
Paskalya: Büyük Perhiz’den sonra gelir. Paskalya haftası, İsa’nın çarmıha gerilişi ve ölümü haftasıdır. Rumlar, kendi inançlarına göre İsa Mesih’in çarmıhta can verdiği gün olduğuna inanılan Cuma günü perhiz tutar, et ve hayvansal gıda yemezler. Cumartesi gecesine dek yas tutulur. Cumartesi gecesi cemaat kiliseleri doldurur ve tam saat 24.00′te herkes bir mum yakarak, İsa Mesih’in temsili dirilişini kutlamaya başlar. Gece yarısından sonra eve dönüldüğünde kırmızı yumurta tokuşturulur. Paskalya Pazar günüdür. Öğle yemeği için zengin bir sofra kurulur. Saç örgüsü biçiminde yapılan Paskalya çöreği ise günün vazgeçilmez yiyeceğidir.
Hampartsum: Tüm kiliselerle birlikte Ermeniler de Surp Zadik’in 40. gününde İsa’nın göğe alınışını, Hampartsum Yortusu adıyla kutlar. Aynı zamanda bu adı taşıyanların isim günüdür. Hıristiyanlık öncesinde, bir tür bahar karşılaması olarak kutlanır ve Vicag (niyet) adını taşırdı. O tarihlerde, Vicag gününde gençler yaylalara çıkıp eğlenirler, kendi aralarında niyet çekerek bahtlarını öğrenirlerdi. Ermenilerin büyük bir bölümü, bugünde Hampartsum sofrasından marulu eksik etmez.
Purim: Musevilerin, bazı ülkelerde festival boyutları kazanan bu bayramından bir gün önce, özellikle Ester ismini taşıyanlar oruç tutar. Mordehay’ın yeğeni Ester, Kral Ahaşveroş tarafından beğenilerek kraliçe ilan edilir. Kralın veziri Aman, önünde diz çökmeyi reddeden Yahudi kavmini imha etmek için kralı ikna etmeye çalışır. Kraliçe Ester, bu durumu önlemek için kavminin üç gün boyunca oruç tutmasını ister. Kendisi de oruç tuttuktan sonra kralın huzuruna çıkarak Yahudilerin öldürülmesini engeller. Böylece Adar ayının 14. günü bayram ilan edilir.
Şahro Dmor Gabriyel: Süryani Kilisesi’nin azizlerinden Gabriyel, 634.-668 yılları arasında Mardin-Midyat yöresinde, Turabdin’de yaşadı. Geleneksel olarak Turabdin bölgesinde birçok azize Şahro kutlamaları yapılır. Bu azizlerin en önemlilerinden olan Aziz Gabriyel Gününde cemaat tüm çevre köylerden gelir, o gece manastırda kalır ve sabaha kadar azizin mezarı başında dua eder…
***
Bütün bunlar “Atalar kültü”nün (Kült: tapma, tapınma, ayin) derin dindeki yansımalarıdır.
Kur’an’da ise onca peygamberden bahsedilmesine rağmen onlarla ilgili hiçbir gün ve gece yoktur. Kur’an atalar kültüne düpedüz saldırır. Gerçek hayat dininin (dinu’l-gayyime) yayılması önündeki en büyük engellerden birisi olarak görür. Olumlu olarak kullandığı bir iki yerde ise onlardan kalan anıları ritülleştirerek kutsamayı değil; onların “yaptığı iyi şeyleri yapmayı” öğütler. Sürekli olarak geçmişe değil; şimdiye, ölüye değil; yaşayana, olmuşa değil; olmakta olana vurgu yapar. Keza İslam’da ritüel (nusuk) diğer dinlere nazaran iyice azaltılmış olup bambaşka bir amaç içindir. (bkz. ‘Din ve ibadet anlayışımız 1-2′ başlıklı makaleler).
İnsanlar geçmişten uzaklaştıkça ataları yüceltirler. Dikkat edin, hurafe uzak geçmişe gittikçe artar, yakına geldikçe azalır. Yaşanan ana gelince ise tümden yokolur. Çünkü yaşanan anda kimse bir şey uyduramaz. Olanca görünürlüğü ve test edilebilirliği ile apaçık ortada ve yaşanmaktadır. Kur’an’ın apaçık ortada olan (ayet) dediği şey işte budur.
Bu nedenle kör ölür badem gözlü olur. Bir büyüğün (kralın, peygamberin, azizin) hakkında hurafe uydurulması için ölmesi beklenir. Aşırılaştırmalar (övme veya yerme) sağlığından ziyade ölünce başlar. Çünkü ölünce nasıl olsa kendisi yoktur, cevap verecek durumda değildir. Sağlığında karşısına çıkamayanlar ölmesini beklerler ki hakkında atıp tutsunlar. Gayet kalleşçe olan bu yöntem yüz yıllardır sürüp gidiyor. Acaba neden?
Zayıf, bilgisiz ve biçare insanlar apaçık ortada olan (ayet) ve görünenden (şuhud) ziyade, görünmeyen (cinn), test edilemeyen (ğayb) güçlere yönelirler ve dertlerine çareyi onlardan beklerler. Çünkü bu gayet tembel ve kolaycı bir yöntemdir. Hastalığın nedenini, kısırlığın sebebini vs. araştırmaya, öğrenmeye gerek yoktur, bu gayet uzun ve zor bir yoldur. Bunun yerine caminin içinde Hızır’ın getirdiği mistik sudan doldurup içersiniz ve hiç bir şeyciğiniz kalmaz (!). Veya bir şamana gidersiniz o sizi tılsımla, afsunla iyileştirir.
Görülüyor ki bu zihin görünene değil; görünmeyene, yaşayana değil; ölene, bugüne değil; geçmişe, apaçık ortada olana değil; gizli olana, test edilebilene değil; test edilemeyene yönelmekte ve derdine devayı orada aramaktadır. Halbuki derdine deva görünende, yaşayanda, bugünde, test edilebilende, apaçık ortada olandadır. Allah bütün maddi ve manevi dertlere devayı (hikmeti) etrafımıza saçmıştır ve adeta gözümüzün içine içine sokmaktadır. Fakat sağır, kör ve dilsiz olunca bunları göremez insanoğlu. Sürünün çobanın sesini böğürtü olarak anlaması gibi doğadan gelen sesi (Allah’ın sesini) hışırtı, gürültü, zırıltı, patırtı zanneder. Daha özel, daha gizemli şeylerden medet umar. Bu nedenle yaşayanla ve görünenle tatmin olmaz, hep ölmüşe, görünmeyene yönelir.
Eski dünya dinleri ile gerçek hayat dini arasındaki farkı sanırım anlıyorsunuz. Bu farkı anlamadıkça İslam’ı zamanın ruhuna taşıyamayız, asrın idrakine söyletemeyiz. İnandığımız ve yaşadığımız aslında bir eski dünya dinidir fakat İslam olduğumuzu zanneder dururuz. Aslında “derin din”dir zihinlerimizi oluşturan, onu dönüştürmek için gelmiş gerçek hayat dini değil…
***
Bakınız, gerçek hayat dininde (Kur’an’da) Adem geçtiği yerde sen ben o bütün insanlar, Nuh geçtiği yerde bütün kurtuluş arayanlar, Yusuf geçtiği yerde bütün hayatta dibe vuranlar, sırtından çekilenler, İbrahim geçtiği yerde bütün soru soranlar, vicdanı uyananlar, çağının putlarından şüphe duyanlar, Ashab-ı Kehf geçtiği yerde bütün (tarih, gelenek, ırk, din, mezhep, cemaat) mağaralarında uyuyanlar, Zülkarneyn geçtiği yerde bütün krallar, otoriteler, devletler, hükmetme makamında olanlar, Musa geçtiği yerde bütün büyüleri bozmak için ayaklananlar, İsa geçtiği yerde bütün tapınak dinlerine başkaldıranlar, Muhammed geçtiği yerde bütün öksüzler, garipler, dünyaya adalet, alemlere sevgi ve merhamet getirmek isteyenler anlatılıyordur. Hangi isim geçiyorsa geçsin onun yerine kendimizi koyalım bizi, seni beni onu anlatıyordur.
Hepsi bugünü anlatır, bugünü!
Kadir gecesi bitmemiştir. Her kim Kur’an’ı anlaya anlaya okur ve yaşamaya başlarsa ona ruh iniyor demektir. Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya başladığın gün/gece senin Kadir gecendir. Çünkü Kur’an’a göre vahiy ruhtur; ölmüş kalpleri diriltir, canlandırır, yaşam verir. Tâ selamete erinceye (kurtuluşa), sabaha kavuşuncaya (aydınlanıncaya) kadar kalplere iner de iner…
Ramazan bayramının asıl adı “Iydu’l-fıtr”dır. Yani fıtr sadakası verme, ötekini düşünme, paylaşma, bölüşme, kaynaşma, sevgi ve merhamet yumağı olma bayramı…
Kurban bayramının asıl adı “Iydu’l-edha”dır. Yani fedakarlık, canından geçme, canını cananına feda etme, fütuvvet (diğergamlık, cömertlik), kalenderilik (gösterişten kaçma, sadelik), ahilik/uhuvvet (kardeşlik) bayramı…[ki gerçek ‘derin dinin' ahlaki kökleri buradadır. Bu da ayrı bir yazının konusu]…
Demek ki edha bayramı (derin din kurban diyor) büyük hac mevsiminde Allah’ın evi etrafında beyaz kefenlere bürünerek ve dünyanın dört bir köşesinden bulundukları yerden onlara katılanlarla birlikte yaşanır. Kaynaşılır, yakınlaşılır, yekvucut (tevhid) olunur, sen-ben ortadan kalkar, biz gelir. Yoksa Yeşaya’nın çığlığında geçtiği gibi (bkz. Yeşaya’nın çığlığı başlıklı makele) koyun, yün, deri, teke, et, bağırsak ve dana bayramı değildir!
Görüldüğü gibi gerçek hayat dininde zaten sadece bir tane olan gece (Kadir gecesi) kimlik ayırıcı ve topluluk oluşturucu bir ritüeller gecesi değildir. Kişinin selamete ermesi (kurtuluşa ermesi) ve sabaha ermesi (aydınlanmaya başlaması) ile ilgili bir durumdur. Yılda bir gün toplanmaya, ritüeller icra etmeye gerek yoktur. Ne peygamberimiz ne de sahabe böyle bir tören yapmamıştır. Sonradan “Nebiye atf ile binlerce herze uydurularak kurulan yeni (derin) dinin” ritüellerinden birisi haline gelmiştir. Çünkü derin din kutsal günsüz ve gecesiz yapamaz. O günün/gecenin yılın hangi gününde olduğu senin vicdanî yönelişine, Kur’an’ın bir ruh (yaşam, can, hayat) olarak kalbine inmeye başlamasına bağlıdır. Bu manada herkesin Kadir gecesi herhangi bir günde/gecede olabilir.
Keza gerçek hayat dininde bayramlar (fıtr, edha) da bir kişiyi (atayı) anmakla ilgili değildir. Bir tören ve ritüel icrası hiç değildir. Tamamen kalplerin kaynaşması, hayatın paylaşılması, bölüşülmesi, benliğin ortadan kaldırılması ve biz (bir/bütün) olma ile ilgidir. Dinler dünyasında bayramı böyle vazeden bir din görülmemiştir. İslam’ın reformcu niteliği daha bir anlaşılıyor olmalı. Siz siz olun dininizin kıymetini bilin ve bu gülü yapma çiçek demetine katmayın!
Derin dinin Gök Tanrı, Şamanlık ve Atalar kült’ünden (türbe, yatır, kutsal gün ve geceler) sonra son iki rüknü de Kurban ve Domuz’un lanetli olması ile ilgilidir. İlk üçünü ele aldık, son ikisi yazı çok uzuyor ikinci bölüme kalsın…
(Devam edecek).
… Bu konu ilginizi çektiyse…
Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden?
Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok. Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… Buradan indirebilirsiniz.
İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.
Müslüman’ın Zaman’la imtihanı
Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.
5 [?]





24 Yorum
Yazan:eg Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
ihsan bey sanırım islam konusunda her türlü anlama tekelinin kendinde olduğunu sanıyor! doğrusu islamcıların bu rasyonel teolojileri de bende en az diğer ideolojiler kadar allerji yapıyor…
Yazan:Resoman Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
Siz din ve peygamberler eleştirilemez kutsaldırlar mantığı ile hareket ederseniz olacağı budur. Din de eleştirilmeli, Peygamberler de. Nerede ise her tarihi kişilik ve siyasal ve sosyolojik oluşumlar eleştirilirken, din ve peygamberler neden bundan muaf tutulur ? Böylece insanlarda inandıkları din’i ve peygamberleri daha objektif bir şekilde değerlendirme şansına sahip olurlar.
Korkmayın insanlar, peygamberleri eleştirildi diye din’e inanmaktan vazgeçmezler. Daha sağlıklı bilgiye kavuşup, ne idüğü belli olmayan kurnaz din tacirlerinin kucağına düşmezler.
Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
alışkanlıklarımızı zorladıkları içindir. hem neden tekel olsun ki? bunları ilk defa İhsan bey’den duyduğumuzda “tekelci” demek için yeterli verimiz olmuş olur mu? benim bildiğim tekelci, piyasayı kuşatan eyüp sultanın önünde satılan kitaplarla inşa edilen dinden beslenenlerdir. kaç kişi ihsan beyi duyar, kaçı dinler? böylesi, kişiyi fazlasıyla sorumlu tutan dini kim ne yapsın? yazılmışı var, yapılmışı var, gömülmüşü varken…
bir de kişisel bir ekleme yapayım. burada fikirlerinden istifade ettiğim birkaç insandan birisiniz Enver bey. kendimce size faydalı olabileceğim en önemli yanımın kabul edilmesi zor kimine göre şok edici fikirleri anlamalı bulabilenbiri oluşum, size de kabul etmenizi değil kendi fikirlerinizi mukayese etme imkanı sağlayacaktır diye düşünüyorum. rasyonellik meselesi de çok su götürür kanaatindeyim. bilinemeyene teslim olmak mı; bilinemeyecek olanı izah etmeye kalkmak mı rasyonellik düşünmek lazım?
yıllar önce babaanneme parayla kuran okuma derdim. sektörden çık. nasıl çıkayım derdi de şimdi daha iyi anlıyorum. ölünce çıkabildi. biz de cenazesinde sektörel alışkanlıklara müsade etmeyince epey başımız ağrımıştı; kendi şamanlarımızın tehditlerine maruz kaldık çok acı gerçekten… o zaman ilginç olan şuydu ki: ahirete inandıkları fazlasıyla şüpheli akrabalarımızın atalar kültüne olan inançlarının boyutu bizleri de şaşırtmıştı. n’olcak dedim, ulu manitu çarpacak mı?
İhsan bey anladığını paylaşmış bizimle pek de yabana atılır gelmedi bana da. ama alışkanlıklarımızı zorluyor mu? evet zorluyor. yine şunu gözden kaçırmamak lazım; “derin din” teorisi eyüpsultan civarında her türlü enstrümanıyla( kitap, kalem, silgi, totem, muska…) iyi bir pazarpayına sahip. hani, bir kurgudan bahsedildiğini düşünmek için sebep yok. ( risk aldık ama hayırlı olur inşallah )
selamünaleyküm
Yazan:eg Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
hayır rüştü bey ihsan bey’in yazdıklarına alışkanlıkları zorladığı için değil, tam tersi 20 yıldır bazı ilahiyatçı peygamber adaylarından (yaşar nuri, zekeriya beyaz gibi) duyduklarımızı tekrar etmesinden dolayı itiraz ediyorum. ve evet rasyonalist olduğu için…ve evet tekelci olduğu için…
Yazan:cb Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
Resoman,
çok sevindiniz sanırım din ve Peygamber eleştirisi ağzınızı sulandırmış ama sizin kapasitenizin alacağı bir eleştiri değil bunlar.Bu eleştiriler için önce ‘ iman ‘ etmek gerekir,imansız bir din eleştirisi ya oryantalisttir ya da karalama amaçlıdır.Unutmadan kurnaz din tacirleri ve hatta yobazlar bahsi geçtiği gibi din içerisindeki bireylerden değil daha çok dini uzun yolculukta neme lazım lazım olur mantığıyla valize atılmış yedek kıyafet,bir din olsun ölüme falan lazım olur,bir Allah olsun ama sosyal hayatıma karışmasın diyen laik kafaların tüccarlığının örneklemesidir.
Din öğrenmek değil yaşanmışlığa ait bir ‘ hal ‘dir.O hal’den bir nebze olsun nasiplenmemişlerin ahkam kesmesi ise saçmalıktır.
Hadi bu cümlelerimde ortalığa olsun siz alınmayın,ben yorumunuzdan laik-islam mantığı çıkarttım bahsi geçtiği gibi değilseniz hiç alınmayın,takılmayın yok bahsi geçenler gibiyseniz hatta malum konulara üşüşenlerdenseniz seve seve alınabilirsiniz.
Korku adına da bizler müsterihiz (Allah elbet vaadini gerçekleştirecek ve nurun tamamlayacaktır) o sizdeki (yorumdan çıkarttığım siz) korkunun dışa vurumudur.Dolayısı ile iki kendini bilmezin kısmi sapkın fikirleri ne dinden ne de Peygamberden bir zerre alıp götürecek güce sahip değildir.selametle
Yazan:suzannur Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
İhsan Bey, geçen yazıda başladığı fikri atağı devam ettiriyor. idealist islam. bu başlık adı altında aslında bilinenleri -ki çoğu noktada doğrulara ve toplumsal hatalarımıza parmak basmış- ele alıyor. bu noktada ıskaladığı şeyler de var elbette, inancın nerede, ne zaman, hangi şebeke suyunun verilmesiyle elinize ulaşabileceğini kaçırıyor. İnancın suyun içeriğinden değil de sizin içeriğinizden kaynaklandığını kaçırıp görüntüye takılıyor ama şu da gerçek ki o görüntü sosyolojik bir saptama ve bizim genetik kültürel mirasımızın yansıması.
Çoğu noktasına katılıyorum bu yazının ama topluluk şeklinde gün ve geceleri kutlama olayında, oluşan sinerjinin, halis niyetin, edilen duaların… bir olma fikrinin insanın inanç atlasında yapacağı değişiklikleri küçük görmesini kabul etmiyorum. Evrenle bir olma ve çemberin bir parçası olma… bu bakışı sadece pagan kültürel kodla açıklama açıkçası fazlasıyşa akıl gözüyle olaya bakmak olmuş.
yazının devamına bakmak lazım, İhsan bey bakalım başka nelerle savaş açmış ki bu da gerekli, tartışılmayan şey, durgun suya benzer ve zamanla içi bakteri dolar, bu bakteriler dibe iner ve zararlı hale gelir. Bu açıdan bile iyi bir yazı.
Yazan:MY Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
Suzan’a katiliyorum, insanin nefsiyle kavgasi penceresinden bakmak daha saglikli olabilir. Islam’in özünde olmayan bir pratik, bir ritüel hayirli biçimde uygulanabilecegi gibi özünden gelen görünür ve görünmez uygulamalar “fetis” hale gelebilir.
Ihsan Bey’in bu özü koruma çabasi yerinde, sekil tartisilir ama derinlik yeterli degil.
Sayin Resoman, ofsaytta kaldiniz. konuya yabanci oldugunuz zaman kenardan bakmayi bilin, bu da takdir celbeder.
saygilar
Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
yanlış anlaşılmasın, biz bizeyiz kimseyi küçümsemek haddimiz değil. hani mevzuların içinden güzel espriler de çıkmıyor değil.
mehmet bey bam telini buldu:
“…Sayin Resoman, ofsaytta kaldiniz. konuya yabanci oldugunuz zaman kenardan bakmayi bilin, bu da takdir celbeder…”
Enver bey,
demek istediğim şuydu aslında, sizin çapınızda biri itiraz ettiği her ne ise, nedenselliği içinde açıklayabilecek kabiliyete sahip. dolayısıyla kısaca “istemezük” çağrışımı uyandıracak yorumları sizden beklemiyoruz ama bu böyle yorumlar yapmayacaksınız anlamına da gelmez tabi. belki bazı pazarlar böyle yormak gelir insanın içinden bize de eyvallah demek düşer.
selamünaleyküm
Yazan:eg Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
rüştü bey haklısınız belki. ama şu sıralar zaten tam da bu konuda uzun bir yazı dizisi yazıyorum. belki o zaman daha aydınlatıcı olabilir itirazımın mahiyeti. ama şimdilik çok uzun yazmaya vaktim yok.
muhabbetle.
Yazan:cb Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
Selamlar,
İhsan beyin yazısını ben oldukça beğendim.Oldukça da yakın düşünüyoruz.Gariptir site de fikren en yakın olduğum isimlerden ve çok değer verdiğim bir isim olan Enver beyin çoğunlukla eleştirisine katılsam da bu eleştirisine katılmıyorum pek :)Din adına Beyaz ve Öztürk yorumları,rasyonalite gibi söylemler ben de ‘ sinir ‘ etkisi bırakıyor lakin İhsan hocada bunu pek görmedim,sanırım bakış açısından kaynaklı.Daha çok İhsan hocanın hurafe bazında ele alınmış bir din kavramına eleştirisi var,tekelcilikten değil de daha çok sahip çıkmaktan kaynaklı bir tahammülsüzlük ve ben Tr’nin Din özürlü ilahiyatçılarına nazaran İhsan hocayı daha samimi buldum,bilmem belki başka yazılarına da muhatab olduğum için olabilir.Bence İhsan hoca teferruatlara takılmadan ‘öz’ bir din anlatımından bahsediyor çünkü özünü kaybeden ayrıntılara takılır kalır,aynı türbe mantığında olduğu gibi Öz Allah ise,türbe vs. teferruattır.Biraz daha ruhani bir dil kullansa sanırım antipatik durmayacaktı,bu da işe gönül vermenin ve karşılığında sonuç alamamanın verdiği bıkkınlıktan kaynaklanıyor.Ben yaklaşık 6 yıl tefsir derslerine katıldım,bir dönem de bir kaç gurup ile meal çalışması yaptık.Dinin özünden yaklaşık bir sömestır dönemi bahsettiğiniz kişinin karşınıza gelip halen uydurma bir hadise saplantısını görünce tahammülsüzleşebiliyorsunuz.Halen bir gecede kılınacak 100 rekat namazın cennete garanti verdiğini söyleyen,5 vakit farz namaz yerine nafile namzlar ile piyango mantığında bir miraç( namaz kulun miracıdır,Allah’a yaklaşma ) daha açığı namaz anlamı çıkartan insanlar bazen acı söyletebiliyor.Ben İhsan hocayı Öztürk ukalalığından,Beyaz reitingciliğinden daha samimi buluyorum.
Keşke böyle olmasa ama ; Mustafa İslamoğlu hocayı da çok beğenirim takip ederim şimdilerde ‘din’ adına sahih bilgisi olmayan avam tarikatçı kafalar ve cemaatlilikten çok cemaatçi kafaların ömrünü bu işe adamış bir müslüman dindar insana neredeyse kafir benzetmesi yapması yani karşı tekelcilik yapması da bence asıl sinir bozan durum.Bilmiyorsan ahkam kesme.
Keşke böyle olmasa ama ; İslam’ı yaşamayan insanlarında bu konuda ahkam kesmesi,karşı tekelcilik ben de öfke uyandıran bir durum.Daha önce de yazdım bu ‘hal’ durumudur.Bugün Ankara’da büyük bir kitapçıda çalışan bir arkadaşımla konuştum,Elif Şafak,Aşk kitabı için bir okuyucunun tarifi şu ‘ dini ne güzel anlatmış ‘.Şafak benim okuduğum kalemlerden en beğendiklerimden biri ama ‘din’ anlatabilecek bir kalem değil.Realitenin soğukluğundan muzdarip olduğumuz gibi özel bir hal olan tasavvufun mistikleşmesinden kaynaklı gereksiz sıcaklığın ve vıcık vıcıklığın geldği durumdan da muzdaribiz.Bu mistik İslam anlayışı elbet hakkıyla yaşayan tasavvufçuları tenzih ederim,özetle dini sosyal yaşamdan çekip almanın sevimli tarafıdır.Allah ile işim ayrı dünya ile işim ayrı.Müslüman kimliği ile sosyal yaşam içerisinde var olmayan adamın daha açık örnekleyeyim günde beş vakit namazı olmayan adamın pratik yaşamda müslümanlaşmamış adamın gündelik yaşamını tamamladığı anda kalben Allah’a yaklaştım demesi Ahmet’in Ayşe ile geliştirdiği aşkın az biraz süslenmişinden başka birşey değildir.Yine tasavvufi bir cümle ile açıklayacak olursam ‘ Allah insanı yaratırken kalbinden bir parçayı alır ve kendinden başka hiçbir varlık o boşluğu dolduramaz’ bu anlamda kendindeki boşluğu belirleyen bireyin birinci adım boşluğu farketme halini takdir edilesi bulsam da ikinci adım olan o boşluğu Kuran ve Sünnet gibi sahih tamamlayıcılar ile doldurmak yerine sırf keyfiyetten kaynaklı bir işine gelirlikle mistisizmle doldruması,yaşamın pratiğine engel olacak müslüman kimliğini saklayıp yaşama daha bir müdahil olabilme hevesinden kaynaklı fırsatçılığı bence çok daha bir sinir bozucu.Pratik yaşamına bariz engel olacağı için pratik yaşamdan söküp attığın Allah’ı,kendi bencilliğinden kaynaklı işine geldiği ve ihtiyaç duyduğun zaman çıkartıp kullanmanın çirkinliğini tanımlayacak cümle bulamıyorum.Mistik İslam işte budur.Bu mantığa sahip beyinler ve gönüller de zaman içerisinde tasavvufu bu alana sokmaktan başka ne yapmışlardır,merak ediyorum doğrusu?
Bunu bir sataşma olarak değil çok samimi bir iç sesin dışa vurumu olarak alın lütfen ;geçtiğimiz yıllarda Kütüb-ü Sitte okuduğum bir dönem,aynı zamanlarda siyer ve tefsirde okuyorum,Allah-Peygamber-Sahabe karşımda kalbimde vahye muhatab bir derse katılıyorum,eski edebiyat Yunus’dan bahsediliyor.Nasıl hem de?Yunus elbet bir değer.Ama dinlerken benim cinler tepeme hücum ediyor,Yunus kalp hali olabilir,aşk hali belki vecd.Ama hiçbir zaman Ömer’in,Ammar’ın ödediğini ödememiştir.Ammar dillerde değil,Ebu zer’i tanıyan yok,Yunus kendinden değil Yunus’u kendine pay biçenlerin elinde İslam modeli olmuş almış başını gidiyor,ben derste dayanamayıp aynen bunları söylüyorum aynı samimiyetle Allah’dan dersi anlatan hoca samimiyetime inanıyor da bana hak veriyor.Yunus bir değerdir ama öz değildir.Özlerin olmadığı bir din anlatımını ben kabullenemiyorum.Rasulullah’ın önüne geçen bir Mevlana yok benim için.Peki nedir Rasulullah’ı çölde kaybettrip,Mevlana hazretlerini en görünen yere yerleştiren ?Nedir sahih hadisi kaybettiren Mesnevi’yi en tepelere taşıyan?Yanlış anlaşılmasın ne Mesnevi’den uzağım ne Mevlana’dan ama din konusunda Rasulullah’ın ve dinin öğretisnin önüne geçen şeyleri samimi bulsam da havasın yüreğinden avamın diline düştüğü zamanlarda oldukça yıkıcı buluyorum.
Bu iş pratiği olmayan sadece gönülle çözülecek bir iş ise Allah bize dinin pratiğe dökülmüş ritüellerini neden farz kılsın?Kalp ile çözeceksek laik mantıkla ne sorunumuz var?Kalbim temiz başka birşey yapmam diyen adam hepimizden daha mümin öyle ise?Bu mistiği az daha sıksan laik-islam modeli çıkar karşımıza.O zaman laiklerle sorunumz ne?Ya da ben İslam’ı pratiğe dökmemden kaynaklı arapsaçına dönmüş dünya işlerim nedeniyle neden yoruluyorum bu kadar?Allah’a aşk ile yaklaşırım aramızda bir bağ olur ne tas yanar ne kebap?Ne demeye dini okumalar yapıyoruz,popüler mistik islam,ya da felsefik islam okumaları yapalım,çok daha janjanlı değil mi?Vay canına yıllarca kendimizi boşa yıpratmışız,mistik islam oh ne rahatmış,içinde yaşa dışarı cık bırakma.Dizimi döveyim,kafamı duvarlara vurayım kimin aklına gelirdi kalbini temizle gerisine karışma ile durumdan yırtacağımız,wouww demek İslam buymuş,laiklerde en baba müslümanlarmış.
önemli not : kimseyi hedef almadım öyle işte aşk inletir,dert söyletirmiş.Söylemeye meyyalim vallahi de shoktan.
Yazan:cb Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
Enver bey,
iki kez Mehmet bey ile pişti olmuştum son zamanlarda pişti durumumuz sizinle rastlaşıyor tabii sizin çok daha üst,akademik bir diliniz var ben sadece sesli düşünüyorum :)Kapital İslam’dan sonra,İslam bakış açısı belki de İslam tekelleşmesi konularına talipli olmuşuz,ben içimi yorumda döktüm sizin yazınızı ise merakla bekliyorum,şimdiden kolay gelsin
Yazan:eg Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
cemile hanım dğrusu akademik dile gıcık olduğum için kendi dilimi mümkün mertebe akademik dilden uzaklaştırmaya çalışıyorum:)) aslında ihsan beyin dilini fazla akademik ve dışlayıcı bulduğum için itiraz ettim. özellikle dini gün ve geceleri insanların bu tip şeylerle aşağılamasını aşağılayasım geliyor. mesela ben mirac kandilini(veya başka bir kandili) kutluyorum. öyle bir gecede insanların bir kutsallık ruhu içinde camilere gitmesini de çok güzel karşılıyorum. şimdi birisi çıkıp da bana “sen bunu atalar kültünden dolayı yapıyorsun” deyince ona bir tane çakasım geliyor…hele ki bu günlerde:)) bence insanlar ne olursa olsun dini anlayışların çoğulluğunu kabul etmeliler. ben mesela tasavvuf yorumunu kendime çok yakın hissederim. ama kimsenin bu yolla mesela bana çok uzak olan selefiliğe saldırmasına dayanamam. her yorum bir dayanak içindedir ve bir perspektif sunar. kendi yorumunu bilmek ve makbul bulmak başkadır, kendi yorumun tek doğru yorum olarak tekelleştirmek başkadır. ben o yüzden bu konuya geliştirmeye çalıştığım bir argümanla yaklaşıyorum: “kendinde vahyin nasılsa o şekilde bilinebilmesi insan aklının ve algısının sınırları dolayısıyla imkansızdır. dolayısıyla insan vahyi yorumlarken her şekilde doğru yorumu kendisinin yapmamış olabileceği düşüncesini aklının bir yerinde tutabilmelidir” …
Yazan:Mustafa Ràví Tarih: Ağu 2, 2009 | Reply
C.B. Hanım,
İhsan beyin yazısı bana Yaşar Nuri veya hele hele Zekeriya Beyaz tarzından ziyade Mustafa İslâmoğlu’nun fikirlerini hatırlattı. Yaşar Nuri ve Zekeriya Beyaz’daki doğrultulamaz eğrilikleri onda görmedim… Gerçi Mustafa İslâmoğlu’ndan çıkıp biraz Yaşar Nuri-vârî yönlere de kayıyor sanki bazı kısımlarında…
Onun şu gözlemine asla katılmadığımı belirteyim. İhsan beyin hâlâ yaşadığını iddia ettiği Şamanizm artık Türkiyenin küçük bir kesiminde belki kısmen yaşıyor olabilir, ama benim yaşadığım kırsal kesimde bile böyle şeyler yok.
Şayet Şamanizmle bütün dinlerin ortak özelliği olan bazı noktaları Şamanizme aid sanma gafletine düşmezsek, evet, benim yaşadığım kırsal bölgede Şamanist kültürün esamesinin esamesi bile okunmuyor.
Bakınız İhsan bey ne yazmış:
1. Allah, Kur’an’da yerdeki ve GÖKteki ilâh olarak nitelenmiştir. Ondan gelecek azab, “gökte olanın azabı” diye tarif edilmiştir (Mülk suresi). Allah’ın gökle ve onun temsil ettiği enginlik, kudret ve yücelikle tarifi İslâmda da vardır ve İslâmî açıdan hiçbir mahzuru yoktur.
2. Cinciler yani şâmanların günümüzdeki versiyonları, evet, vardır, ama bunların benzerleri bütün toplumlarda vardır. Üstelik bizdekilerin etki alanı çok sınırlıdır. Çoğu kişi, yine benim kırsal bölgemde bile, bunlara gitmeyi günah sayar.
3. Türbecilik ve benzeri atalar kültü, evet, biraz vardır, ama Şamanizmdeki ile kıyaslanamaz asla.
Kutsal yerlere ve günlere dair inanç da Şamanizme özgü değildir, bütün dinlerde ve İslâmda da vardır.
Ancak İslâmdaki kutsal yerler sahih bir hadiste üç mescidle sınırlanmıştır: Mescid-i Haram, İliye (Kudüs) ve Hz. Peygamberin Medinedeki mescidi.
Kutsal gecelerden en azından kadir gecesi ise Kur’an’da kendisine ayrılmış tam bir sure ile övülür!
4. Bu noktada size epey katılıyorum. Ritüeller adeta dinin direği haline getirilmiş.
Sizin verdiğiniz örnekleri ben de yaşıyorum. Ömründe Kuran okumayan, Kuran’a hatta inanmayan gençler, gusülsüz gezmezler. Anne babaları onların içkiyi, kumarı, faizi, domuz etini helâl saymalarına kızmazlar da gusül abdesti almazsa kızarlar! Allah aşkına, dinin temel olan ve inkârı kesinkes kişiyi dinden çıkaran hükümlerine inanmayan insanın gusül neyine?
Ama bu ritülleşmeyi de abartmışsınız.
5. Domuz eti Kur’an’a göre de “bir pislik”tir (En’am suresi, ayet 145). Domuz kendisi, canlı haliyle lânetli hayvan olmayabilir, ama eti bir pisliktir ve Kur’anda eti yenmek yasaklanan tek ve yegâne hayvan domuzdur. Diğer yenmeyenleri sahih sünnet ve Müslüman örfü belirler; Allah ana kitabı olan Kur’anda sadece domuz etini yasaklamayı gerekli bulmuştur. Geri kalanı elçisinin sünnetine (uygulamasına) bırakmıştır.
Ülkemizdeki domuz eti yememe durumu, şamanizminki değildir, İslâmınkidir. Birtakım yanlış telâkkiler elbette vardır, ama bunlar bile şu gerçeği değiştirmez ki halkımızın domuza karşı tavrı şamanizminkinden bin kat daha fazla İslâmınkidir.
Haaa, şu sizin Avrupalı gençler, onlarınki düpedüz kimlik sorunu. Adamlar kendileriyle Almanlar arasındaki en büyük farkı domuz yememek olarak görmüşler; ayrıca domuz etine karşı son derece Kuranvârî (”domuz eti bir pisliktir”) bir tiksintinin eseri gibidir bu yaklaşım.
Oysa Anadolu-Rumeli Türklüğünün esası olan benim ülkemdeki (Türkiyedeki) kendi arkadaşlarım içinde “atalar dini” dediğiniz şeye uyanların ve/veya İslâmın hükümlerini inkâr edenlerin en kolay vazgeçtikleri şeylerden biridir domuz yasağı… Herhalde burada orta yerde domuz eti yiyen Avrupalılar olmadığı içindir bu sadece…
Kısacası çok abartmışsınız İhsan bey. İslâmda ve birçok diğer dinde olan ortak özellikleri Şamanizme mâl edip Türklerin hâlâ İslâm yerine Şamanizme inandığını iddia etmişsiniz. Hayır, bu doğru değil; Türkiyenin özellikle ehl-i sünnet kültürü yüksek ve derin çoğu yerinde Şamanizm tamamen yok olmuştur, izi bile neredeyse kalmamıştır. Buradaki din İslâmdır. Hatalar iddia ettiğinizin çok altındadır ve inşallah böyle süpürücü davranılmaz ve halk doğru düzgün aydınlatılırsa bu hatalar da kolayca düzeltilecektir.
Yazan:cb Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Sevgili Mustafa bey,
Öztürk ve Beyaz’a hasıl olmuş ‘edepsizliği’ ben de İhsan hocada göremiyorum bunun yanısıra bence İslamoğlu daha bir gönül adamıdır İhsan bey tam o kıvamda da değil daha iki görüş arası diyebilirm.Şamanizm konusunda size katılmıyor değilim,Eliaçık geleneğe ve eski dine tükürmeye çalışmış bu sırada yorumları biraz zorlama sizin tanımınız ile abartı olmuş,bu konuda hem fikiriz.Lakin tü kaka diyebileceğimiz kof bir yorumda bulamadım Eliaçık kaleminde.Elbet eleştirilebilir.
Kıymetli Enver bey,
sizin akademik kaleminiz için mevcut akademik kalemlerin soğukluğundan çok uzak birikime dayanan bir akademik imaj tanımlaması yapabilirim,lütfen müsterih olun,keyifle okuyorum :)Bidat-ı hasene dediğimiz,Rasulullah döneminde uygulanmamış buna mukabil dinin özü dışında olmayan bizlerin Mübarek gece diye tanımladığı gecelerde ki manevi kutlamaların ben de düştüğü anlam ; ümmetin toplanıp,toplu ibadetler ile gönüllerinin şaha kalktığı özel ve gerekli ortamlardır.Sanırım bunda hem fikiriz.Ki İsra suresi giriş ayetlerine bakarsak Miraç hadisesi geçer özetle Miraç Allah’a yaklaşmadır,kulun miracı ise namazıdır.Sure kulu Allah’a yaklaştırmak ile başlayıp ardından süre gelen ayetler ile nasıl olması gerektiği konusunda muhkem ayetler ile bize vermesi gerekeni hakkı ile verir.Burada da bir sorun yok iş şurada bozuluyor ki emininm bunda da hem fikir olacağız ; İslam’ı bu gecelere hapsedip bir bütün olarak hayata yaymadan çok tek tek gecelere hapsedip burada kısırlaştırmaktan.Bir başka şekilde örnekler isek sosyal hayatında dini oturtmamış kişiler için bile bir gecelik dahi olsa ibadete önem vermek yine bence çok güzel anlamlar.Bazen öyle insanlara rastlıyorum,dindar değil belki ama mübarek gecelerde o ortamı yaşayan bundan haz alan,bunlar din adına güzel gelişmeler elbet ama bunu mutlak bir doğruymuş gibi sadece tek yönlü yaşamayı olabilir olarak kabul etsek dahi sanki din buymuş gibi daraltmayıda çok sağlıklı bulmuyorum zira din bu anlık coşkular değil uzun vadeye yayılmış belirli doğrulardır.Ek olarak bu iş akıl işi değil gönül işi olduğu için o küçük anlık ‘kutlamaların’ kime ne etki edeceği konusunda ahkam kesmek de aynı oranda doğru değil.Anlatabildim mi?
Yazan:Resoman Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Dinlerin ve peygamberlerin eleştirilmesi konusunda düşüncelerim bakidir. Eleştiriyi yapacak kişi ille de ben olmalıyım diye de bir iddiam yok. Bu konuda bilgisi olan, okuyan, araştıran herkes eleştiri yapabilir. Benim karşı çıktığım eleştirilemez yaklaşımıdır. Birçok insanın mensup oldukları dini tanımadıkları ortada, hatta birçoğunun kutsal kitaplarını dahi bir kez dahi okumadıkları da ortada. Bir kitabı okumak ne kadar zaman alır ? Yoksa o kutsal kitaplar okunmaya değmeyecek kadar değersiz mi insanların gözünde ?
Burada beni sevindirecek bir şey görmüyorum. Daha bir kaç satır yazmış birisinin kapasitesini ölçme hızınıza da hayranlık duydum. İnanan istediğine inanır. İnançlı olmak için mutlaka sizin inandığınıza inanmak gerekmiyor. İnsanlar her zaman kendi inandığının doğru olduğunu düşünür. Benimde fikirlerim, inançlarım eleştiriye açıktır. Ben inandıklarımın ille de salt doğrulardan oluştuğunu da zannetmiyorum.
Yazan:Resoman Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Yan hakem olarak, ofsayt bayrağı kaldırdınız, ama orta hakem oyuna devam kararı verdi.
Çok eleştirdiğiniz laik kafalardan pek de bir farkınız olmadığı ortada. Sizin gibi düşünmeyenler kenardan baksınlar, laikler de aynı şeyi söylüyor.
Yazan:MY Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Resoman,
müsabaka arayisi içinde oldugunuzu düsündüren sözler sarf ediyorsunuz. Sizi yanlis anladigimizi ispat edecek yorumlarinizi bekliyoruz.
Saygilar
Yazan:fizikci Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Mustafa Ravi Bey’e katılıyorum.
Yazan:SQ Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
İhsan Bey, kadınlara öyle bir yüklenmiş ve suçlamış ki, aklıma kadının gizil yönünden ürken ortaçağ kilisesi geldi:)
Bir kesim şamanizm ve “eski dünya dinleri”olarak kastedilenlere, kendi bilinçaltının dipsiz kuyularından korkan insan modeli olarak kadınların “cahilliği” üzerinden savaş açmış, diğer bir kesim de şamanizmin tamamen yokolduğu okumasında.
Ayrıca şamanizm ve “eski dünya dinlerine”bakışınız, 19.yy antropologlarının “ilkellerin boşinançları” tadında herşeyi akıl ve mantıkla çözen yaklaşımlarından daha iyi değil.
Bir de nedir bu kalıplama, katogorize etme, yoksayma telaşı, neden insanların elinde katı, köşeli bir form görmek istiyorsunuz, su gibi şekil alsın birşeyler, bu kadar zorlamaya ne gerek var.
Yazan:mehmet ali Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
/Rüştü Hacıoğlu’na
Üstad, Ne ihsan Hoca’nın yorumları ilk bu topraklarda ne de ulu manitulara inananların esprileri.. Fark şu ki, İhsan Hoca bunları yeni bulmuş gibi, pazarlıyor, açıkca söylüyorum, pazarlıyor..Yalnız kaldı, birileriyle kavga arıyor ve birilerinin kendisine çatmasını istiyor.Bizim dünyada, kitap okuyanla, kitapla ünsiyet kuranı bir türlü ayırt edemedik.Vakıa, ‘kızlarımız’ bir parça bunu aştılar. Eğer ünsiyet kurabilenlere bizler de dahil olabilseydik(Babalar-kardeşler,abiler,yani..)İhsan hoca başka şeyler yazıyor olurdu..
Şimdi ben soruyorum Hocaya, nereden çıktı bu bağırmalar, istanbulu veya istanbulluyu yeni mi keşfettin.Evet, her düşünce ürünü mamulde doğrular da bulunur.Yani, Hocanın sözlerinin tamamını yanlış diyemeyiz.Diyemeyiz ama, onun çala-kalem yazdıklarına da pek ihtimam göstermeyiz.Bu tarz (tarihsel kökü tam oturmamış)fikirleri zamanında Yaşar Nuri v.b de serdettiler.Elhak onların da söylediklenin içinde doğrular vardı.Ama, Kitabın asıl mesajını kavramadan ve kendi pencerelerinden bakarak..Aslında bir araştıma yapılsa, Kur’an meali ve tefsirleri dışında bu ülkede en çok hangi kitap satılmış, okunmuş..Eminim, iyi bir netice alırız.Hatta bugünkü ikdidarı bile çözeriz, nereden nereye, nasıl geldi!!
…………
Bak üstad geçen gün bir kitap gördüm ‘Diş tedavisinde islami..’bilmem ne idi, adı.Elbette görünce de irkildim, kızdım v.s . Yazan utanmamış, maalesef bu memlekette çokca ‘Taksim Modeli’ meczuplarımız, ya da ‘Beyazsaray’ modeli kitap tüccarlarımız var.Napalım , onları Mustafa Akyol’a mı bırakalım..!!
Son bir not:Mustafa’nın yazısına yorumunuzda “..muaviyeye itaat ile tanrıya itaat aynı kapıdan geçer varın tanrının kim olduğuna siz karar verin.
“demiştiniz..Bu , çok tehlikeli bir kelime, gözden geçirseniz,diyorum.Çünkü ve muhtemelen Rüştü Hacıoğlu ismi, bu piyasada, bilinen,yazan-çizen biri.’Yazı altı yorumcusu’ değlisiniz, salt, sanırım..
selametle..
Yazan:rüştü hacıoğlu Tarih: Ağu 3, 2009 | Reply
Sayın Mehmet Ali Bey;
aslında ben doğrudan yazı altı yorumcusuyum ve “piyasa” olarak tabir edilen yerde hiç de bilinen biri değilim. sanırım siz beni başkasıyla karıştırdınız. ama bunun önemi yok; bilmeyenlerce yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermesin içindi bu açıklama.
asıl önemli kısım şu:
“..muaviyeye itaat ile tanrıya itaat aynı kapıdan geçer varın tanrının kim olduğuna siz karar verin.“
bu özet cümleyi Ali Bulaç’ın daha geniş tarifinden aldım:
“…Bizim idare hukukuyla ilgili siyasî geleneğimiz, yöneteni yüceltir, yönetilenleri “reaya” kabul eder. İslamiyet, yöneticiye atfedilen her türlü kutsallığı ve süblimasyonu ortadan kaldırmak istedi, ama Servilyanus’u başdanışman seçen Muaviye, Bizans siyaset ve idare anlayışını İslam’a dahil ederek “Rasul’ün halifesi”ni bir anda “Allah’ın halifesi”ne çevirdi.
Bu anlayışa göre “siyaset” Arapçadaki etimolojik anlamına uygun olarak “bir ta’lim ve terbiye” işlemi olarak anlaşıldı. Nasıl at terbiyecisine “seyis” deniyorsa ve seyisin işi atı ehlileştirmek ise, siyaset de toplumu hizaya getirmek, ehlileştirmek, hanedana ve iktidar seçkinlerine itaatkâr hale getirmek olarak anlaşıldı. Bu “yüce ve özel” bir işlem olduğu için ancak padişahların ve iktidar seçkinlerinin işi olabilirdi ancak, sıradan halk bu işten uzak tutulmalıydı…”
daha fazlası için:http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=863336
bu durumda otoriteye karşı gelmenin yada itaat etmenin, kime olduğu sorusuna verilecek cevabın:
” tanrı ” ya olması ile (haşa) halifesine olması arasında nasıl bir fark vardır? aynı kapıya çıkmazmı?
sonra buralarda insanlar için (haşa) “Allah’ın halifesi” sıfatının kullanımı o kadar sıradanki; (haşa) rasul için ” kainatın efendisi ” sıfatı kullanılabilince ihsan eliaçıK’ın söyledikleri bunların yanında mevzu bile edilemez gibi geliyor bana.
kitap okumaya gelince, hiç okumam diyemeyecek kadar bakmışlığım vardır.
yanlış anlaşılmasın ben ” tarihselci” değilim yani hermönetik okuma yada batıni okuma yanlısı değilim oradan manipülasyondan başkasının çıkacağına inanmam ama yukarıda ihsan bey’in söylediği( yukarı baktım kabaca ama göremedim başka yerde başkası da demiş olabilir; bilinen bişey işte…) enfüsteki afaktaki ve kitaptaki ayetler aynı eksende buluşmadıkça söylediklerimizin hakikati gösterdiği şüphelidir.
selamünaleyküm
Yazan:ömer aycan Tarih: Eyl 21, 2009 | Reply
ihsan bey yazılarınızı çok önemsiyorum lütfen devam edin yazmaya
Yazan:Alperen saka Tarih: Kas 17, 2009 | Reply
(Bir kimsenin bir mezhebe uyma mecburiyeti yoktur) demek çok yanlıştır. Mezhepsiz insan olmaz. Herkesin bir mezhebinin bulunması şarttır. Sebepsiz veya dünya çıkarı için mezhep değiştirmek bile caiz değildir. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
Dünya menfaati için mezhebini değiştirenin, son nefeste imansız gitmesinden korkulur. (Redd-ül-muhtar)
Ama dini bir fayda varsa caizdir. Mesela, yaşadığı yerde kendi mezhebine göre kaynak kitap veya soracak kimse bulamayan kimsenin, orada yaygın olan, dört hak mezhepten birine geçmesi caizdir.
Bir de, dileyen çalışır, müctehid olur deniyor. Bu söz, (Hicri dördüncü asırdan sonra ictihad edecek kimse kalmadığı için bu kapı kapanmıştır) diyen âlimlere karşı bir savaş açmak, onları hiçe saymaktır, kendini o müctehidlerden üstün görmektir. Çünkü her mezhebin içinde müctehidler olduğu halde, mezheplerinin usûl bilgilerinin dışına çıkmamışlardır. Onun için İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer gibi âlimler Hanefi mezhebinde bulunan müctehidlerdir. (Dileyen herkes, çalışır, müctehid olur, bir mezhebe bağlanmaz, kendi ictihadıyla amel eder) sözü, süper mezhepsizliktir. (Kendi mezhebi içinde ictihad edebilir) deseydi, yine sapık olmakla beraber, daha az yanlış olurdu. Mezhepler çıktıktan sonra, Ehl-i sünnet âlimleri, bir mezhebe tâbi idi. İbni Teymiyye, Şevkani, Abduh gibi sicilli sapıklar ise, kendilerini mezhepler üstü görmüşler, hiçbir mezhebe tâbi olmamışlardır. İslam âlimleri buyuruyor ki:
Müctehid âlimler, asr-ı saadette, Sahabe-i kiramın zamanında, Tâbiin ve Tebe-i tâbiin devrinde bulunabiliyor, sohbet bereketiyle yetişiyordu. Zaman ilerleyip, fikirler bozulduktan, bid’atler çoğaldıktan sonra, böyle kıymetli kimseler, azalmış, hicri dördüncü asırdan sonra, bu sıfatlara malik bir âlim ortada kalmamıştır. (Mizan-ül-kübra, Redd-ül-muhtar, Hadika)
Bugün müctehide lüzum da yoktur; çünkü din bilgilerinde açıklanmamış bir şey kalmadı. Kemale gelmiş olan bu dine, ilave edilecek bir şey yoktur. Resulullah efendimiz, kıyamete kadar olacak her şeyin hükmünü bildirmiştir. Mezhep imamları da bunları açıklamıştır. Bunların günlük olaylara tatbiklerini, müctehid olmayan âlimler yapar. Her asırda gelecek olan müceddidler, bu işi yaparlar; fakat ictihadla yeni hükümler çıkarmazlar; çünkü buna lüzum kalmamıştır. Helal, haram ve her delil açıklanmıştır. (F. Bilgiler)
Yazan:Alperen saka Tarih: Kas 17, 2009 | Reply
Batılılar, zaten (İslam Peygamberi) ifadesiyle Peygamberimize inanmadıklarını, Onu Peygamber olarak kabul etmediklerini bildiriyorlar. Peygamber efendimizin bu bilgileri, başkalarından öğrendiğini savunabilmeleri için de, Onun okur yazar olduğunu söylüyorlar. Tevrat ve İncil’e ait bilgileri seyahat ettiği yerlerdeki papazlardan öğrendiğini iddia edebilmek için bu iftiraya baş vuruyorlar. Misyonerlere uşaklık eden bazı bid’at ehli de buna inanıyor. Halbuki Peygamber efendimizin ümmi olduğu, yani okur yazar olmadığı pek meşhurdur. Bütün bilgileri vahiy ile Allahü teâlâdan öğrendi.
İhsan bey bu yazı ile neyi amaçlamakda neyi düzeltmeye çalışmakdadır.Olan olmuş biten bitmiş eğer insanlara islamiyet fıkıh ve ilmihal bilgileri tam olarak anlatılamamışsa bu tamamen nasip işidir.herkesin bir anlayış sınırı vardır
Alimlere tam olarak tabi olunsaydı bu durumlar olmaz böyle bir yazıyada gerek kalmazdı