RSS Feed for This Post

Üç Muhammed

wwwresimcitycom_gul_resimleri_krmz_gl1.jpgÇok yerde rastlamışsınızdır muhakkak; Hz.Peygamber(s)’in mesajından fazla hırkası ile, ahlakından fazla sakalı ile ilgilenen müslümanların varlığına..

Geleneğimizin aşırı yüceltmeci bir Peygamber tasavvuru var. Hz.Peygamber’den bahsederken; onun mesajı, getirdiği ahlaki ilkeleri, ibadetlerinin ruhu gözardı ediliyor, kullandığı eşyalar, uğradığı yerler, giydiği elbiseler, mesajından “daha önemli”ymiş gibi davranılıyor.

İslam’ın ahlak ve ahkâm boyutunun birleştirilerek dengeli bir “müslüman” örneği olmak varken ya ahkâmda takılıp ahlakı gözardı etmek ya da ahlakı yeterli bulup ahkâmdan yüz çevirmek sıkça görülen bir davranış biçimi. Aynı biçimde; Hz.Peygamber’i aşırı yücelterek örnek alınması imkansız bir hale getirmek ya da tamamen salt mesaj taşıyan “postacı”ya indirgemek de yine bir başka denge eksikliği örneği.

Mustafa İslamoğlu “Üç Muhammed” adlı kitabında(1) iki farklı Peygamber tasavvurundan ve bir “gerçek” ten sözediyor. Ki ben de esasen yazımda hem çok kısaca ilgili kitabı tanıtacağım, hem de kitaptan haraketle bu tasavvurlardan sözedeceğim.

İslamoğlu’nun tasnifine göre bu tasavvurlar şunlar:

1. Aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru
2. İndirgemeci peygamber tasavvuru.

Gerçek olan ise “Kur’an’ın peygamberi”

Birinci kısım için örnek bulmak hiç zor değil. İslamoğlu bunun için iki bilinen kaynaktan detaylıca örnek veriyor. Bunlardan birisi Süyuti’nin “El-hasasisu’ul Kübra” adlı eseri. Diğeri ise Kadı İyaz’ın “Eş-Şifa” sı.

Bu tasavvurun peygamberini “Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenmeyen, hayattan yüceltme bahanesiyle dışlanmış, dolayısıyla hayata taşınması mümkün olmayan, bir masal kuşu gibi hep “Kaf Dağı”nı mesken tutan, hayatın içinde ve hayata müdahil olmayan bir peygamber…” ifadeleriyle tanımlıyor İslamoğlu.

Bu aşırı yüceltmeci tasavvur, oldukça ilginç çıkarımlar yapıyor. Hz. Peygamber en olmadık bağıntılarla adeta cahiliyye aklının yansıması olarak, sahih kaynaklara, hatta kimi zaman “uydurma” denebilecek kaynaklara bile dayanmayan bazı rivayetler delil gösterilerek güya -ihtiyacı varmış gibi- yüceltilmeye çalışılıyor. Kitapta birçok örnekler veriliyor; Hz.Peygamber’in bedenî atıklarının, ırkî ve beşerî özelliklerinin yüceltmeye tabi tutulması gibi.

İslamoğlu bu tasavvuru işlerken oldukça isabetli bir biçimde Hz.İsa örneğini de kullanıyor. Hz.İsa’nın peygamberliğinin Pavlus ve Kilise eliyle nasıl “Tanrı’nın oğlu- Tanrı” makamına evrildiğine dikkat çekiyor.

Nitekim Hz.Peygamber sonrası dönemde Hz.Peygamber’in ölmediği, göğe çıktığı, tekrar canlandığı, aramızda dolaştığı, hatta onun -Allah” olduğu gibi görüşleri savunan bir takım akımların ortaya çıktığını biliyoruz. Hem de “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.”(Ali İmran - 144) ayeti ortada iken..

Bu tasavvurun en büyük sakıncası, İslamoğlu’nun da dediği gibi, Hz.Peygamber’i hayattan yüceltmek suretiyle dışlamak ve örnek alınamaz hale getirmek. Yine bu tasavvurda bolca İsrailiyat kullanılıyor ki bu apayrı bir yazı konusu.

İkinci tasavvur olarak da “İndirgemeci peygamber” tasavvurunu göstermiş İslamoğlu.

Buna en yaygın örnek olarak da Hz.Peygamberi “vahiy postacı”sına indirgeyen sünnet karşıtları gösterilebilir. ( En bilinen örnek: Edip Yüksel ve takipçileri ) Bu tasavvuru “Kur’an’ı bir ara kablosu hüviyetiyle iletip, müminlerin hayatından usulca geri çekilen bir peygamber… Bu durumda o, artık tarihin malıdır. Misyonu yaşamıyla sınırlıdır. Dolayısıyla bu misyonun taşınması, yaşanması, üretilmesi, ihya edilmesi, örnek alınması söz konusu değildir.” şeklinde anlatan İslamoğlu çok haklı bir biçimde aşırı yüceltmeci tavırla indirgemeci tavrın, Hz.Peygamber’i örnek alınamaz hale getirdiğine ve hayattan dışladığına vurgu yapıyor.

İndirgemeci tavır hadisler hakkındaki tereddütlerden dolayı ortaya çıkıyor.

Birçok şeyde sağlayamadığımız dengeyi maalesef hadis konusunda da sağlayamıyoruz. Bir taraf, en zayıf hatta ravi zinciri bile olmayan hadisleri kitaplarına alıp hükümler çıkarırken veya “Buhari Şerif” hatimleri gibi akıllara sakat uygulamalar yaparken bir tarafta bu gibi anormal aşırılıkları bahane ederek sünneti/hadisi toptan reddetme noktasına geliyor. Bu konuda dengeyi sağlamak şüphesiz zor, ama her iki tarafın süpürücü davranışının da yanlış olduğuna şüphe yok. Ben hadisler konusunda ciddi bir eleştirel değerlendirme yapılması gerektiğine inanıyorum. Fakat bu, sünneti/hadisi reddetmek anlamına gelmez. Nasıl ki dinin teorik kaynağı Kur’an ise, pratik kaynağı da Hz.Peygamber’dir. Ku’ran, Hz. Peygamber’e iletme görevi verdiği gibi mesajı okuma (ikra) ve açıklama (beyan) görevi de vermiştir. Bu ikisini birbirinden ayırmak demek İslam’ın temellerine dinamit koymak demektir.

İndirgemecilerin yaptığı budur.

Aslında bu indirgemeciliğin kökenlerine baktığımızda bunun Haricilere kadar uzandığını görüyoruz. “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek ayrılan Hariciler bol kanlı eylemlere imza atmışlar ve İslam tarihinde derin bir acı bırakmışlardır. Kur’an ayetlerini diledikleri gibi tev’il eden Haricilere karşı Hz.Ali’nin kendisini temsilen İbn-i Abbas’a gönderirken -mealen- “..Onlarla Kur’an üzerinden tartışma. Çünkü Kur’an’ın farklı yorumları vardır. Onlara ayetlerin açıklamasında sünneti delil göstererek tartış” demesi ne kadar manidardır.

İşin ilginci sünneti inkar hareketi Müslümanlar eliyle değil, oryantalistler eliyle yeşermiştir. Hindistana gönderilen İngiliz oryantalist Dr.Alois Sprenger Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesi’nin dekanlığına getirilmiş ve ilk kez bu şahıs hadislere “toptan uydurma” damgası vurmuştur. Zaten Sprenger’in ağı boş çıkmamış “Kuraniyyun” akımı da denilen, İslam ümmetinde ilk olarak sünneti toptan inkar eden bu hareket İngiliz sömürgesi Hindistan Müslümanları arasından çıkmıştır. (Edip Yüksel’de bu akımın temsilcisidir.)

Bir de şu var.

Sünnet ve hadis aynı şey olmadığı gibi Hz.Peygamberin her hareketi sünnet, her sözü de hadis değildir. Sünnet fiili olana verilen isimdir. Hz.Peygamber’in her davranışının ve sözünün “Vahy”in açıklanması anlamında sünnet olmadığı, O’ nun da bizler gibi insan olduğu, yiyip içtiği, güldüğü, ağladığı ve hastalandığı ortadadır. O bunları yaptı diye her ağlayanın, gülenin, hastalananın sünneti uyguladığı anlamına gelmeyeceği izahtan varestedir.

Birkaç örnek: Kaynaklara göre Hz. Peygamber sabah namazının sünnetini evde kılıyormuş. Sonrasında biraz uzanır, sonra mescide gidermiş. Hz.Peygamber’in vefatından sonra bu duyulunca mescidde herkes aynı şeyi yapmaya, yani sabah namazının sünnetinden sonra sağ yanlarına yatmaya başlamışlar. Bunun üzerine Halife tarafından müdahale edilerek bunun sünnet olmadığı, “ev hali” olduğu vurgulanmış.

Bazı müslüman yörelerde Hz.Peygamber zamanında mescidlerde halı-kilim vs olmadığı için aynı o biçimde toprak zeminde namaz kılındığını, Hac mekanında Hz. Peygamber’in devesinin -bir vesile ile- önünde durduğu ağacın tavaf edildiğini, Hz.Peygamberin yine bir vesile ile elini gömleğinin içine soktuğu yerde aynı biçimde ellerin gömleğin içine sokulduğunu biliyoruz. “Sarık” kutsal addedilir bildiğiniz gibi. Ama aynı sarığı o devirde Ebu Cehilin de kullandığı unutulur.

Bu gibi örnekler çoğaltılabilir.

Bunlar hep neyin tarihsel, neyin yöresel; neyin beşerî haslet, neyin Peygamberî misyon olduğunun karıştırılmasından kaynaklanıyor.

İslamoğlu kitabında tasavvurları işlerken önemli bir noktaya dikkat çekiyor:

Tarihsel süreç içerisinde, bir de İslami disiplinlerin kendilerine özgü peygamber portreleri oluşmuştu. Hadisçilerin hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı, Fıkıhçıların, Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları formel aklın kodlayıcı peygamber anlayışı; ve Mistisizmin peygamberi adeta buharlaştırıp bir “enerji bedene” dönüştüren “Nur-u Muhammedi” felsefesine dayalı irfanî peygamber anlayışı…

Ve İslamoğlu buradan asıl “Kur’an’ın peygamberi” kısmına geliyor. Kitabın arka kapağında bunu özetliyor:

O kimileri için, arkasından göz yaşı dökülen tatlı bir anı olmuştur. Onlar onun hatırasıyla yaşamayı, kendisiyle yaşamaya tercih ederler. Onlar onun arkasından ağlamayı, onu önlerinde görmeye tercih ederler. Onlar onun sakalını ve hırkasını, misyonundan daha fazla severler. Ondan bir efsane gibi söz etmeyi, birlikte yaşanılan bir “dost” olmaya yeğ tutarlar. Daha başka kimileri için ise, o tarihin konusudur. O, bir “iletişim aleti” gibi ilahi mesajı iletmiş ve misyonunu tamamlamıştır. O, bugüne taşınamaz. Biz onunla, tarihi bir değer olarak ilişki kurabiliriz. Kur’an içinse o, hayatın aktif, kurucu ve inşa edici bir öznesidir. Misyonu ölümsüz olandır. Kur’an, onu çağa taşımak için çırpınır. Onun tarihe hapsolmasını önlemek için onunla ilgili tarihsel olayları müminin yüreğine, imanına, ibadetine taşır. Kur’an müminin hayatında onu güncel kılmak için ne gerekiyorsa yapar. Kur’an’ın bak dediği yerden bakanlar ise onu “üretmek” için çaba harcarlar. Kur’an’da onu, onda Kur’an’ı görürler. Onu Kur’an’la, Kur’an’ı onunla tanırlar. Kur’an’a onun aynası, ona Kur’an’ın aynası gibi bakarlar. Çünkü onlar, onun risalet mirasına ihanet etmekten korkarlar.

Hz.Peygamber’i ve getirdiklerini “doğru” tanımak için bu kitabı “mutlaka okuyun” diyorum.

Son olarak dipnot babında şunu söyleyeyim. Bu kitabı 2004 yılında okumuştum. Kitap zannederim 2001 yılında çıktı ve bazı çevrelerde tartışma konusu oldu. Bu bağlamda; İslamoğlu’nun kitabında benim de katılmadığım noktalar var. Bunlardan en önemlisi “tasavvuf” konusu. İslamoğlu -galiba- tasavvufa olan bakışı nedeniyle kitapta bazı hatalı çıkarımlarda bulunuyor. Kitabı okuyanların ya da okuyacak olanların bu noktaya dikkatini çekerim.

(1) Mustafa İslamoğlu “Üç Muhammed” ISBN: 975-550-149-5

 

 Derin İnsan 

 “Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz. 

   Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

Suzan Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Amerika Tedavi Edilebilir mi?

 Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız?
 Bayrak yakmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz. ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.

 Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.  

Share on Facebook

4 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 10 Yorum

  2. Yazan:sokrates rafet Tarih: Kas 30, 2007 | Reply

    tesekkürler suat bey. imanım tazelendi inanın. gafil kafalara birer tokmak gibi yazınız.ellerinize sağlık

  3. Yazan:ridvan Tarih: Ara 1, 2007 | Reply

    sevgili Suat Bey kardeşim,
    gerçekten bu işaret ettiklerinizi o kadar çok yaşadık ki üzülerek. Sağ olun var olun, bu okuyarak ana fikrini aktarıp açmaya çalıştığınız kitabı okuyacağız inşallah.
    çok özlemişim yazılarınızı okuyarak bilgilenmeyi
    daha çok fikir var okuyacağım,
    Allah’a emanet olun.

  4. Yazan:Abdullah Tarih: Ara 28, 2007 | Reply

    Bu sahsin ehli sunnet itikadi disinda oldugunu saygideger hocaefendi olan babasi da kabul ediyor .
    Bu sahsin mahkeme karari ile “fiili livata” sucu sabit.
    Kitabina boyle bir isim koymakla cok buyuk bir cirkinlik yapmistir.
    Soylediklerim iddia degildir.
    Lutfen arastiriniz, birini overken de elestirirken de dikkatli olunuz, bilhassa mesele din olunca.
    NOKTA.
    Yahu, bu blogu mumkun mertebe takib ederim, bircok yerine katilmasam da sayin Mustafa Akyol’un bloguyla birlikte …ve sizleri ciddi , kaydadeger buluyorum.Lutfen biraz idrak, izan, anlayis.

  5. Yazan:Adem Korkmaz Tarih: Nis 15, 2008 | Reply

    Slm alk MUSTAFA ISLAM OGLU EHLI SÜNNETI SAVUNANLARDAMIDIR YOKSA MEZHEPSIZ BIRIMIDIR AYNI HAYRETTIN KARAMAN GIBI; BU KONUDA BANA BILGI VERIRSENIZ SEVINIRIM TESK

  6. Yazan:turan çevik Tarih: Nis 15, 2008 | Reply

    eskiden belki de hala mezhepsizler kuran ve sünnet diye iki başlık altında islamı izaha çalışırlardı..
    şimdi insanların kafasındaki peygamber algılamasını da aşağılayıp güya kendince örnekler veriyor bu arkadaş.
    şimdiiiiii…
    benim kafamdaki allah olgusu farklıdır,senin kafandaki allah olgusu farklıdır..
    insanın en büyük özelliği muhayyilesinin büyüklüğüdür.
    insanların peygambere olan saygısını ne şekilde ifade edeceğine karar vermek bütün buğday başakları aynı hizada olsun demektir.
    uhud gazvesinde dişi kırılan efendimizin sahabilerinden birisi de peygamberimiz için çok üzülüp bir dişini kendisi kırmıştır..
    şimdi bunu neyle açıklayacaksınız.?
    inanç sistemlerini pozitivist açılımlarla izah etmek sayısal bir sonuç vermez..
    kimya deneyi değil ki bu??
    ‘güya ihtiyacı varmış gibi’ diyor onun hakkındaki övgüler için..
    bu ne aymazlıktır?
    yahu ne yazayım bu cümleye karşı??
    peygamberin övgüye ihtiyacı yok..övme
    allahın övgüye ihtiyacı yok.. övme
    yahu inanç nedir biliyor musunuz siz??
    ‘inanmak’.’sıdk’, ‘teslim olmak’,'iman’ nedir biliyor musunuz???
    malum zat a yeni bir kitap başlığı vereyim:
    hadi bu da benim kendisine bir kıyağım olsun:))
    ‘altıbuçuk milyar allah’

  7. Yazan:Mustafa Tarih: Eki 14, 2008 | Reply

    Islamoglunun Uc Muhammed isimli yapitina ilahiyatci Ebubekir Sifilden 10 bölümlü cevabini da okuyalim :
    1.Bölüm:
    http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=21

    “ANLAMA PROBLEMİ”NDEN MÜŞTEKİ BİR YAZARA HATIRLATMALAR-1 Milli Gazete - 18 Şubat 2003

  8. Yazan:cemal inin Tarih: Oca 22, 2009 | Reply

    çok kısa bir sürede kimseden yardım almadan sadece davaya inanan kişilerin emeğiyle kurulup 81 ilde seçime giren Halkın yükselişi partisini anketinize alamadınız ismi duyulur diye endişemi ediyorsunuz? Sizdemi…..

  9. Yazan:Özgün Tarih: Kas 22, 2009 | Reply

    Mustafa islamoğlu’na karşı cihada kalkanların; bizi hakikatın ışığı olan Allah’ın dini İslam üzere sabit kılan Allah’a değil de bir mezhep üzere sabit kılan Allah’a hamd ederek söze başlamalarının mezhepçilik takıntılarının ne kadar açık bir örneği olduğunu görmek üzüntü verici. İslam için değil mezhepleri için şükredenler, sözlerine önyargılarını deşifre eden bu tutkulu mezhebi ifadeyle başlayanlar ne kadar reddiyeler dizerlese dizsinler Mustafa islamoğlu gibi hakiki ufka vakıf alimler oldukça İslam’ı mezhepçiliğe hapsedemeyecekler.

    Rasülüllah’ın kutlu yolunu bir mezhebe bir itikada mahkum etmek O’na ve getirdiği dine hakkını verememektir. Daha baştan Peygamberimizin getirdiği din yerine Peygamberimizden uzun zaman sonra İmam Azam tarafından vücuda getirilmiş olan fıkhi bütünlüğe din diye sarılmak ve bunun dışındaki tüm fıkıh açılımlarını ezmek üzere kendini proglamak Rasüllullahın hiç de hoşuna gitmeyecek bir yol olsa gerek.

    İşte meselenin bu boyutunda tabi ki yorum uyuşmazlıkları basgösterecektir. Çünkü daha baştan bir itikad adeta Din diye sahiplenilmiş ve bunun dışındaki herşey cadı avı misali ezilmeye mahkum edilmiştir. İtikadı korumak isterken bazıları dini atlamıştır.. Ehli sünnet imamlarının fıkıh açılımlarının oluşturduğu mezheplere Mustafa İslamoğlu büyük saygı duymaktadır.

    Mustafa islamoğlu’nun cümleleri ile devam edelim

    “Fıkıh hukuktur, Fıkıhsızlık hukuksuzluktur. İmam Şafi’ye, İmam Ahmed bin Hanbel’e, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye, İmam Malik’e, İmam Cafer’e, İmam Zeyd’e, İmam İbni Hazm’a ve daha burada sayamadığım, haklarını helal etsin merhum imamlar, diğer imamlara nasıl küçümseyici bakarım, ben bu kadar edepsiz miyim.. Hiç benim ağzımdan bunlar için tahkir cümlesi duyduğunuz oldu mu?”

    Ve bütün konuyu özetleyen sözler:

    “Fakat benim yaptığım bir tek şey oldu, o da kendimi bir mezheple tanımlamadım. kendimi müslüman olarak tanımlamakla iktifa ettim niye, çünkü: Huvesemmakümül müslimin.. Rabbim bizi müslümanlar olarak tanımladı. Ben müslümanların kendileri mezhepleriyle tanımlamak yerine müslüman olarak tanımlamalarının Rabbimizim bir arzusu olduğunu Kur’an’dan yola çıkarak bildim ve inandım. Onun için de kendimi mezhebimle tanımlamadım. Yoksa ben de Hanefi mezhebindenim. Ama taklit etmem, tahkik ederim, delillere uyarım. Çünkü bana böyle emrolonuyor.. Mezhep imamı da böyle emrediyor, işin garibi.. Ve dahasıİmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında ilk yazdığım eserlerden biri İmamlar ve Sultanlar isimli İmam Azam’ın hayatını ele alan bir eserdir. Dolayısıyla mezhepleri ve onların mübarek imamlarını tahkir, tezyif, tahfif etmek hiçbirimize yakışmaz, yakışık almaz. Bizlere böyle bir düşüklük yakışmaz. Buna rağmen böyle birşey söyleyen iftira etmiş olur. Ben sadece Allah’tan korkmasını söylerim, ahiret var derim, ne kadar cesur olduğunu söylerim, ne kadar cesursunuz derim. Böyle birşeyi söyleyene.. Sizinle huzuru ilahiye çıkmayacak mıyız derim, çıkarsak ne olacak.. Dolayısıyla, ölüm zor, hesap zor, hesabını veremeyeceğimiz şeyler söylemeyelim.”

    Cübbeli Ahmed Hoca’nın, Mustafa İslamoğlu’nun görüşlerini benimseyememesi buraya bahsettiğimiz iki farklı bakış açısının tezahürüdür. Cübbeli Ahmet Hoca, Mustafa islamoğlu’nun iyi niyetinden şüphe edeceğine gidip kendisiyle bir müzakerede bulunsaydı da kendi iyi niyetini gösterseydi İslam alemine zenginlik katmış olurdu.. Ama o bunun yerine reddiyeler dizerek milleti birbirine düşürme yolunu seçti, kendi tercihidir, sevabı de ona vebali de ona.

    Bu iki farklı bakış açısına dayalı olarak kalıplaşmış kültüre sahip bazı cemaat ve tarikatlar Mustafa İslamoğlu’ndan hazzetmeyeceklerdir çünkü zihinlerini kilitlemişlerdir… Bunun normal bir vakıa olarak karşılanması gerekiyor artık, yalnızca ilmi tenkit ile tahkir arasında dengeyi tutturmayanlara ve mürtetçilere söylecek bir çift lafımız var:

    Aynen Mustafa İslamoğlu şuuru ve olgunluğuyla sadece “ne kadar cesursunuz” diyoruz “ne kadar cesursunuz”…

  10. Yazan:Metin Yılmaz Tarih: Nis 15, 2010 | Reply

    Üstad nacib Fazıl Efendiden bir beyit :

    Kalpleri dinler sağır, kılavuzluk eder kör !

    (Gel de hatırlama !

  11. Yazan:yakuti Tarih: May 12, 2010 | Reply

    Üç Muhammed adlı kitaba yapılan reddiyeye ait link artık çalışmamaktadır. Yani link aşağıda belirttiğimizi gibidir. İlgilene ve merak eden kardeşlerimize duyurulur.

    http://rapidshare.com/files/228064/UC_MUHAMMED_ADLI_UCUBE_KITABA_YAPILAN_REDDIYE.rar

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin