Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Dört Zindanın Tek Özgürü Olarak Ali Şeriati »

Ali Şeriati’nin yaşamına bakmadan önce kısaca yaşadığı dönem İran’a bakmak gereklidir.

Kısaca döneme bakış…

1925-1979 İran Pehleviler Dönemi

  1925 Aralık ayında bir darbe ile yönetimi devirerek Rıza Şah Pehlevi tahta geçer.Tepeden inme bu darbeye aristokratlar, asker, arazi sahipleri ve bürokratlar destek verirken, dini liderler, yerel halk ve orta sınıf tepki gösterir. Darbe özellikle batılı güçlerin daha çok İngilizlerin etkisiyle gerçekleşmiş, Şah tahta onların etkisiyle geçmiştir.

  Rıza Şah batılı bir rejimi ideal olarak görür. Hatta dönem itibari ile Atatürk’ü örnek alır, aynı dönemlerde bu amaçla Türkiye’yi ziyaret eder. Ancak İran’da İslami unsurların daha etkili olması nedeniyle bu konuda Atatürk kadar başarılı Read the rest

DUYURU: Sevan Nişanyan ve Ali Nesin’den davet »

Merhaba arkadaşlar,
 
Yeni Anayasa yapılacak görünüyor. Ülkenin yeni düzeni nasıl olmalı? Şimdi konuşmazsak bir daha sözümüzü duyurma fırsatımız olmaz herhalde. Hakkımız da olmaz.
 
Kürtçe serbest olmalı mı? Laiklik nasıl tanımlanmalı? Yerel yönetime hangi yetkiler verilmeli? Başkanlık sistemi nasıl olur? Zorunlu askerlik kalkmalı mı? İkinci meclise gerek var mı? Üniversitede merkezi denetim gerekir mi? Yargıda aksayan nedir?
 
Bunları ve buna benzer onlarca yakıcı konuyu, Sevan Nişanyan ve Ali Nesin’le birlikte, insanların birbirini duyabileceği rahat bir ortamda enine boyuna konuşalım istedik. Katılırsanız seviniriz. Sohbete katkıda bulunabilecek arkadaşlarınızı da çağırabilirsiniz.
 
 
NE ZAMAN: Bu Pazar ve her Pazar saat 14.00
NEREDE: Nesin Matematik Köyü, Şirince, Selçuk
ULAŞIM: İzmir-Selçuk 74 km. Selçuk’tan Şirince’ye her yarım saatte minibüs var. Matematik Köyü için köy girişinden sola dönün, 1 km gidin.
DÖNÜŞ: 19.00’a kadar İzmir’e ulaşım var. Yeterli katılım olursa otobüs ayarlarız.
YEMEK: Tok gelin. Kalan olursa akşam yemeği organize ederiz.
 
Zorunlu haller için telefon (Nişanyan Hotel): (232) 898 3208.

Schubert – Trio Mi bémol majeur op.100, D.929 »


Schubert – Trio Mi bémol majeur op.100, D.929

Eylül’de en çok okunan kitaplar »

  1.  Liberalizmin Kara Kitabı
  2. Türkiye bölünür mü?
  3. Alaturka Laiklik
  4. Zorunlu Askerlik Gerekli mi?
  5. Derin İnsan 
  6. Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu
  7. Bir pozitivizm eleştirisi
  8. Derin Göz
  9. Derin Düşünce nedir?
  10. Yahudi oldukları için mi zalimler?
  11. Ermeniler ve Türkler
  12. Müslüman’ın Zaman’la imtihanı
  13. Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?
  14. Maymunist imanla nereye kadar?
  15. Eşcinsellik ve Biz
  16. Liberalizmin Ak Kitabı
  17.  “Ötekilere” bakarken (Çeviriler) 
  18. Türk Solu 
  19. Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…
  20. Bir roman incelemesi, Baudolino (Umberto Eco)
  21. Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları
  22. Amerika Tedavi Edilebilir mi?
  23. Para Yenir mi?
  24.  Kadın hakları ve Kemalizm
  25. Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Şiirler-Erdem Bayazıt »

İki yıl kadar önce vefat haberiyle tanımıştım şairi. Gazetede haberin altına bir de şiirini eklemişlerdi. Kültür sayfasına şöyle bir göz atıp geçmeyi düşünürken o sayfanın aylarca duvarda asılı kalacağı, parlayan gözlerle defalarca okunacağı aklıma gelmemişti.  Şiirin olduğu yeri kestim, o küpürü sararana kadar duvarda beklettim. Gittim geldim okudum şiiri. Başım sıkışınca okudum, mutlu olunca, hasta olunca okudum. Her gece yatmadan önce okudum. O satırlara çarpılmıştım ve anladığım kadarıyla benim kaybettiğim bir şeyi bulduğundan bahsediyordu şair.

“Buldum” şiiriydi beni çarpan. Yeryüzünden söz ediyordu, sevdiğinden, gözlerinden, bazı sözlerden ve ölümden. Şiirin sonu şöyleydi:

 

“ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm

ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”

 

Ölümden böylesine sevinçli bir hüzünle bahseden şairi ölümüyle tanımıştım bende. “Biliyorum sadece bir emanetsin” dediği dünyadan ayrıldığı vakitte. Geçtiğimiz günlerde başka bir şairin iki satırındaki mana, bana rahmetli Erdem Bayazıt’ı hatırlattı. Şöyle denilmişti: “utandırıyor artık hayatı gördüğüm her ölüm”  Bana da hayatı hatırlatan ölümünü anarak şairin, utandım. Şiirlerini baştan okumaya başladım ve satır aralarında yeni manalar “buldum”. Read the rest

Mantığın bittiği yer tek tip askerlik »

Hakan Hekimhanlı

(Veri tablolarını büyük görmek için üzerine tıklayın.)

Askere gideceklere klişeleşmiş bir cümle söylenir; “askerlik mantığın bittiği yerdir”. Öyle bir cümledir ki; askere gidecek olan bilir, askerde olan idrak eder, askerden gelen sessizce propagandasını yapar. Neden bu klişeleşmiş cümle bu kadar yaygın ve popülerdir derseniz; bilgisayar mühendisinin yazıcı, elektrik mühendisinin tesisatçı, gıda mühendisinin bahçıvan olarak çalıştığı, yeni askerin bilmediğinden ötürü akşama kadar ağaca/duvara tekmil verildiği, tutukluk yapan silahın/tankın cezalandırıldığı, bir aylık eğitim alan sivilin terörist ile mücadele gönderildiği başka bir ordu, başka bir topluluk yokta ondan… Daha bir ay önce askere gönderdiğim -aklına girerek tecili bozdurdum- arkadaşım, askere gittiğinin ilk haftasında bulduğu ilk fırsatta beni aradı. Telefonu “alo” diye açınca “hay senin alonu…” diye başlayıp bir ton küfür etmesinin altında yatan sebebi hiç aramadım. Evcil geldiğinde psikolojisindeki garipliklerini de yüzüne söylemedim. Nasıl söyleyeyim ki! Giderken zaten söylemiştim “askerlik mantığın bittiği yerdir” diye.

Mevcut haliyle bile askerin gittiği günden başlayarak kalan günü hesapladığı ve 81 olduğunda “şafak” saymaya başladığı bir askerlik düzeninde, şimdi de “eğitimli askerlerden daha fazla yararlanmak” adına ve “personel yetersizliğini de kapatmak için” askerliği tek tipe dönüştürüp, 9 veya 12 ay arası bir süreçte silah altına alınan her askere “er” muamelesi yapılsın diye çalışılıyor. Bu düzenlemeyi yaparken “adaletsizlik, eşitsizlik, terötle mücadelede motivasyonsuzluk” gibi gerekçeler gösteriyorlar. Read the rest

Son 30 günde en çok okunan makaleler »

  1. Bu pazartesi Vicdan: 1, Korku: 0
  2. Referanduma “Hayır” diyenler, rahat uyuyabiliyor musunuz?
  3. Zorunlu askerlik kaldırılsın!
  4. Türk’üm! Doğruyum! Sarhoşum!
  5. 12 Eylül referandumundan sonra Türk solu ne olacak?
  6. Yıldönümünde, Röportajlarla, Referandum Gölgesinde 12 Eylül Darbesi(2):Mehmet Nazım Öztürk
  7. Tayyip Erdoğan’dan Sonra Kim Başbakan Olacak?
  8. Yıldönümünde, Röportajlarla, Referandum Gölgesinde 12 Eylül Darbesi(1)
  9. Yıldönümünde, Röportajlarla, Referandum Gölgesinde 12 Eylül Darbesi(3):Osman Yurt
  10. Fizikçilerin Zaman’ı

Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür… »

Zaman’ın ışığında Özgürlük Kavramı

 The Truman Show filmini hatırlayacaksınız, TV stüdyosuna hapsedilmiş şekilde yaşayan bir insan olan Truman’ı canlandırıyordu Jim Carrey. Etrafı aktörler ve dekorlarla çevrili Truman bu hayatı gerçek hayat zannediyor, her anı minik kameralarla izleniyor ve canlı olarak TV’de yayınlanıyordu. Ülkenin en çok izlenen dizisi haline gelen Truman Show’un yöneticileri bir anlamda Truman’ın kaderini belirliyorlardı. Anne ve babası gibi sevgilisini de onlar seçmişlerdi. Hava durumuna bile dizinin yöneticileri karar veriyor, istediklerinde yağmur yağdırıyor, istediklerinde yapay güneş ışıklarıyla aydınlatıyorlardı ortalığı. Truman’ın Hakikat’i stüdyonun duvarlarıyla sınırlıydı. Ama bir gün “ufak” bir kaza oldu ve bir spot düştü gökyüzünden. Truman’ın şüpheleri gitgide arttı ve sonunda stüdyonun (Hakikat’in) sınırlarına ulaşmayı başardı. Ufuktaki bulutlar gibi mavi-beyaz boyanmış duvardaki merdiveni keşfetmesi ve korka korka yukarı tırmanması filmin en unutulmaz sahnesidir. Çünkü zavallı Truman’ın kendi Hakikat’inin sınırlarındaki bu ürkekliği biz sıradan insanların Zaman’ı anlama karşısındaki sıkıntımızı aksettirir.

 Tarihteki savaşları, büyüyen bir çocuğu, yahut baharda açan, kışın solan Tabiat’ı Zaman’ın içinde düşünebiliriz de Zaman’ın kendisini bir şeyin içine koyamayız. Zaman başlamadan önce ne vardı? Bilemeyiz bunu. Bizim “ömür” dediğimiz ve başrol oyuncusu olduğumuz kişisel show Zaman’ın içindedir. Bizim TV stüdyomuzun duvarlarıdır Zaman. Varlığı mümkün olan taSaVVuR mertebesindeki varlıkların Yokluk’tan Varlık’a geçtiği ve ardından her şeyin yeniden yok olduğu bir geçiş bölgesi adeta. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek… Bunlar peşpeşe gelen, sabun köpüğü gibi şişen ve patlayan sonsuz Şimdi’ler değil midir? Read the rest

Anayasa Sohbetleri 1: Dil »

[Agos’ta yayınlandı]

MADDE: Ulusal Dil Türkçedir. Yeterli düzeyde Türkçe bilmeyen kimse orta öğrenim diploması alamaz.

MADDE: Herhangi bir dilin yazılı ve sözlü kullanımı ile bu dilde yayın yapma ve eğitim verme özgürlüğü kısıtlanamaz.

Bundan beş on yıl öncesine dek sanırım işin ideali bu iki maddeden ibaretti. Basit, net. Bir kere, bütünleştirici bir dilin olması lazım ki kanunların, tüzüklerin, sözleşmelerin bir standardı olsun. Sonra memleketin bir ucunda doğan insan öbür ucunda kolayca iş tutabilsin, eşit koşullarda kamu hizmetine girebilsin, hastalandığında doktora derdini anlatabilsin. Tabii kimseyi zorlayamazsın, zorlayamaman gerekir. Öğrenmek istemiyorsa öğrenmez, “sana ne” der geçer. Kırk senedir Kanada’da oturduğu halde kırk kelime İngilizce bilmeyen Çinliler var; pekala güzel insanlar. Aç da kalmıyorlar. Ama eğitim gerektiren bir meslek veya sanat icra edecekse Türkçe bilmesi iyidir, faydalıdır, hatta pratikte zorunludur. Dolayısıyla doğru dürüst Türkçe öğrenmeden lise diploması alamaması gerekir.

İkinci madde öyle temel bir ilke ki, aslında Anayasaya yazılması bile ayıptır. Dilediği dili konuşmak, dilediği dilde yazmak ve çocuklarını dilediği dilde eğitmek, Devletin anayasayla, manayasayla ihsan ettiği bir şey değildir; insanın insan olmasından ileri gelen bir haktır. Ha bunu Anayasaya yazmışsın, ha insanların yemek yemesi yahut işemesi yasaklanamaz yazmışsın, arada pek fark yok. Read the rest

Ada’nın Sıkıcı Siyaseti »

Süleyman Bilgesoy

İngiltere’de siyasi hayat Türkiye’dekine göre oldukça sönüktür; bizde gündemde zor yer bulabilen ya da gündeme bir anda çıkıp bir solukta tüketilen, akabinde hemen unutulan bir konu burada günlerce tartışılabilir. O yüzden özel bir ilginiz yoksa İngiliz politik hayatını takip etmek de oldukça sıkıcıdır.

 Ama buna rağmen inatla takip ederseniz bazı pratiklerin Türkiye’den biri için oldukça şaşırtıcı olduğunu görürsünüz. Örneğin geçtiğimiz genel seçimlerde Read the rest