Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton »

kotuluk-uzerine-bir-deneme_terry-eagleton-11“… İnsanlar kötülük konusunda farklı görüşlere sahiptir. Yakınlarda yapılan bir araştırmaya göre günaha inanç en yaygın Kuzey İrlanda’da %91 ve en seyrek Danimarka’da %29 görülüyor. Ulster’in büyük bir bölümünü oluşturan ve Kuzey İrlanda diye bilinen patolojik dindar varlıkla yakından tanışık olan hiç kimse birinci bulguya şaşırmayacaktır. Ulster Protestanlarının insanın varoluşuna dair, hazcı Danimarkalılardan çok daha kesif bir anlayışı vardır. Biliyoruz ki gazete okuyan çoğu insan gibi Danimarkalılar da hırsın, çocuk pornografisinin, polis şiddetinin ve ilaç şirketlerini arsız yalanlarının gerçekliğinin farkındadır. Ama onların tek farkı bütün bunlara günah dememeyi tercih etmeleridir.

Çünkü muhtemelen günahı, insanlara karşı işlenen bir suçtan çok Tanrı’ya karşı işlenen bir kabahat olarak görüyorlar. Bu İncil’in pek de üzerinde durduğu bir ayrım değildir. Hortlaklara ve vampirlere düşkünlüklerine rağmen, genelde, postmodern kültürlerin kötülüğe dair söyleyecek çok sözü yoktur. Bu belki de postmodern erkek ve kadının -havalı, bağımsız, kaygısız ve merkezlerinden edilmiş insanın gerçek yıkımın gereksindiği derinlikten yoksun olmasındandır. Postmodernizm için uğruna savaşacak fazla bir şey yoktur. Franz Kafka, Samuel Beckett ve genç T. S. Eliot için bedeli ödenecek gerçekten de çok şey vardır ama artık bunların ne olduğunu söylemek zordur. Beckett’ın metruk, harap dekorlarında nedamet için yalvaran bir dünyanın sureti vardır. Ancak nedamet günahkarlığı beraberinde getirir ve Beckett’ın heba olmuş, içi boşalmış karakterleri orta derecede ahlaksız olmak için bile fazlasıyla duyarsızlığa ve atalete batmışlardır. Masum sivillerle dolu bir köyü ateşe vermek bir yana intihar etmek için bile yeterince güç bulamazlar kendilerinde. Yine de kötülüğün gerçekliğini kabul etmek, beri yandan, onun bütün açıklamaların ötesinde olduğuna inanmayı gerektirmez. Kökeninin doğaüstü olduğunu düşünmeksizin kötülüğe inanabilirsiniz. Kötülük fikri, keçi ayaklı bir şeytan fikrini varsaymak zorunda değildir.

Kaygısız Danimarkalıların yanı sıra bazı liberallerin ve hümanistlerin kötünün varlığını reddettiği doğrudur. Bu, bazı insanların “kötü” kelimesini çoğu kez sadece toplumsal yönden talihsiz olan kişileri şeytan gibi göstermek için kullandıklarını düşünmelerinden kaynaklanıyor. Bu yaklaşıma toplum gönüllüsü ahlak kuramı diyebiliriz. Ahlakı böyle algılamak, daha önce de gördüğümüz üzere, üstünlük taslamaktan başka bir şey olmayabilir. Ama bu sebeple kötülüğü reddetmek, eğer seri katilleri ya da Nazi SS’lerini değil de sosyal konutlarda yaşayan işsiz eroin bağımlılarını düşünürseniz daha anlaşılırdır. SS’leri sadece talihsiz diye düşünmek zordur. Neticede insan, Kızıl Kmerleri, ergen suçluların oturtulduğu kazıktan kurtarmaktan imtina etmelidir.

Bu kitabın argümanının bir parçası da gündelik toplumsal şartların ötesine geçse de kötülüğün tamamen esrarengiz olmadığıdır. Benim anladığım şekliyle kötülük hakikaten de metafiziktir çünkü kötüler sadece şu ya da bu yönde değil, tamamen kötü olmaya yönelik bir tavır benimserler. Kötülük temelde tamamen bozulmaya yöneliktir. Mutlaka doğaüstü olması gerektiğini ya da sebep-sonuç ilişkisinden yoksun olduğunu söylemiyorum. Pek çok şey -sanat ve dil, örneğin toplumsal şartların basit, istemsiz sonuçları olmanın ötesindedirler ama bu onların gökten düştüğü anlamına da gelmemelidir. Aynı şey genelde insanoğlu için de geçerlidir. Aşkın ve tarihsel olan arasında bir çatışmanın olması şart değilse, bu tarihin bir özaşkınlık süreci olmasındandır …”

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonTavsiye Sohbet

“Ben” kimdir?

Tavsiye makale

Tavsiye Kitap

Derin İnsan

Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”(Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)

“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.


freud-kapak Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonGurbetçi Freud ve “Das Unheimliche”

Modern insanın kalabalıkta duyduğu yalnızlığı sorgulamak için iyi bir fırsat… Sigmund Freud gurbette olma duygusunu, yabancılık, terk edilmişlik hissini anlatan “Das Unheimliche” adlı denemesini 1919’da yayınlamış. İsminden itibaren tefekküre vesile olabilecek bir çalışma. Zira “Unheimliche” alışılmışın dışında, endişe verici bir yabancılık hissini anlatıyor.

Bu hal sadece İnsan’a mahsus: Kaynağında tehdit algısı olmayan, hayvanların bilmediği bir his. Belki huşu / haşyet ile akrabalığı olan bir varoluş endişesi? Gurbete benzer bir yabancılık hissi, sanki davet edilmediğim bir evdeyim, kaçak bir yolcuyum bu dünyada. Freud’un İd (Alt bilinç), Benlik (Ego), Üst Benlik (Süperego) kavramları iç dünyamızdaki çatışmalara ışık tutabilir mi? Dünyada yaşarken İnsan’ın kendisini asla “evinde” hissetmeyişi acaba modern bir hastalık mıdır? Teknolojinin gelişmesiyle baş gösteren bir gerginlik midir? Yoksa bu korku ve tatminsizlik hali insanın doğasına özgü vasıfların habercisi,  buz dağının görünen ucu mudur? Hem Sigmund Freud’u tanıyanların hem de yeni keşfedecek olanların keyifle okuyacağını ümid ediyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

sen-insansin Ücretsiz kitap indirin75 kitap indirin Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry EagletonSen insansın, homo-economicus değilsin!

Avusturyalı romancı Robert Musil’in başyapıtı Niteliksiz AdamJames Joyce‘un Ulysses ve Marcel Proust‘un Geçmiş Zaman Peşinde adlı eserleriyle birlikte 20ci asır Batı edebiyatının temel taşlarından biri. Bu devasa romanın bitmemiş olması ise son derecede manidar. Zira romanın konusunu teşkil eden meseleler bugün de güncelliğini koruyor.  Biz “modernler” teknolojiyle şekillenen modern dünyada giderek kayboluyoruz. İnsan’a has nitelikleri makinelere, bürokrasiye ve piyasaya aktardıkça geriye niteliksiz bir Ben’lik kalıyor. İstatistiksel bir yaratık derekesine düşen İnsan artık sadece kendine verilen rolleri oynayabildiği kadar saygı görüyor: Vatandaş, müşteri, işçi, asker…

Makinelerin dişli çarkları arasında kaybettiğimiz İnsan’ı Niteliksiz Adam’ın sayfalarında arıyoruz; dünya edebiyatının en önemli eserlerinden birinde. Çünkü bilimsel ya da ekonomik düşünce kalıplarına sığmayan, müteâl / aşkın bir İnsan tasavvuruna ihtiyacımız var. Homo-economicus ya da homo-scientificus değil. Aradığımız, sorumluluk şuuruyla yaşayan hür İnsan.Buradan indirebilirsiniz.

İktisadi Aklın Eleştirisi / André Gorz »

Yeniliklerin istihdamı arttıracağını söylemek, bu yeniliklerin onaylanmasına da hizmet eden iktisadi rasyonaliteyi inkar etmenin paradoksal biçimidir: “Fast food”ların, robot hizmetçilerin, ev içi bilgisayarların, hızlı kuaför salonlarının, vs, amacı iş sağlamak değil, emekten tasarrufta bulunmaktır. Adamakıllı bir ücretlendirilmiş çalışma (yani iş) gerektirseler de, ücretlendirilen çalışma miktarı tasarruf edilen ev içi çalışma miktarından çok düşük olacaktır. Durum böyle olmasaydı, bu ürünler ve hizmetler insanların büyük çoğunluğu için mali olarak ulaşılmaz ve ilgiye değmez olurdu: Ortalama bir ücretli bir saatlik boş zaman kazanmak için bir saatlik veya daha fazla çalışma ücretini harcamak zorunda kalırdı; erkek veya kadın ücretli, bir saat fazla serbest zaman elde etmek için en azından bir saat daha fazla çalışmak zorunda kalırdı; ev işi görevlerinden kazanılan bütün zaman, fabrikada veya büroda çalışmakla geçerdi (veya ilaveten çalışılmalıydı), vs. Oysa, ev işi malzemelerinin ve sanayileşmiş hizmetlerin kullanım değeri, tersine, bu malzeme ve hizmetlerin sağladıkları net zaman tasarrufuna özellikle bağlıdır ve değişim değerleri de, saat başına düşen yüksek üretkenliklerine bağlıdır: Kullanıcı, bu ürünlere veya hizmetlere ödeyecek miktarı kazanmak için, bu hizmetleri kendisi yaptığında harcayacağından çok daha az zamanı çalışarak geçirir. Söz konusu olan, zamanın toplum ölçeğinde serbestleşmesidir. Read the rest

İlerleme / Terakki / Progrès / ترقی / تقدم »

Ne değildir?

Nedir?

Eşeğin önünde bütün gün asılı kalan fakat bir türlü yiyemediği havuçtur. İlerleme, “yarın” kelimesi gibi erişilmesi sürekli ertelenen fakat uğrunda büyük fedakârlıklar yapılan modern bir totemdir.

Neden?

Eşeğe acıyan sahibi günün sonunda havucu verir ama insanlık hedefine hiçbir zaman ulaşamayacak. Çünkü ilerlemeciler, ölçülebilir hedefler koymazlar. Bu sayede fedakârlık istedikleri insanları ve torunlarını uzun yıllar kırbaçlayabilirler. Çağdaşlık da böyledir. (Bkz. Derin Lügat: Çağdaş / Modern / Contemporary / معاصر) Bu veçhesiyle soyut hedefler totaliter rejimlerin bitmeyen iç düşmanlarına benzer. Yani bilimsel ilerleme kendisi için istenen tanrısal bir varlık olmuştur:

 “Bilimin kendi başına iyi ve doğru olduğuna sarsılmaz bir şekilde iman ediyoruz” (Robert J. Oppenheimer, Bilimi ve Sağduyu, 1955)

Bu sözlerin sahibi Amerikalı fizikçi Oppenheimer, laboratuarında uyuklarken hayal kuran ütopist bir romantik değil Hiroshima’ya atılan atom bombasının tasarımcılarından ve Manhattan projesinin yöneticisi! Aklı başında bir bilim adamı veya bir siyasetçi ise hedeflerini ve totemleştirmediği ilerlemesini müşahhas göstergelerle Read the rest

Düşüş / Albert Camus »

albert-camus-dusus-54Çoğu zaman kendisinden kaçtığım böyle bir dostum vardı. Biraz canımı sıkıyordu, üstelik ahlaklıydı. Ama can çekişirken beni buldu yeniden, telaşlanmayın. Her gün ziyaretine gittim. Benden hoşnut olarak, ellerimi sıkarak öldü. Sık sık peşime düşen ve emeline ulaşamayan bir kadın genç yaşta ölüverdi. Yüreğime öyle bir oturdu ki! Üstelik kendini öldürmüştü kadın! Tanrım, ne tatlı telaş! Telefon çalar, yürek taşar, cümleler kısa kesilir, ama örtülü anlamlarla yüklüdür, acı bastırılır ve hatta, evet, biraz da kendini suçlar insan!

İnsan böyledir, aziz bayım, iki yüzü vardır onun: Kendini sevmeden sevemez. Gözleyin komşularınızı, şansınıza bir ölüm olursa binanızda. Onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken, örneğin kapıcı ölür. Hemen uyanırlar, koşturmaya başlarlar, bilgi alırlar, acınırlar. Taptaze bir ölü, gösteri başlar sonunda. Onların trajediye gereksinimleri vardır, neylersiniz, onların küçük aşkınlıklarıdır bu, aperitifleridir. Üstelik, size kapıcıdan söz etmem bir rastlantı mı dersiniz? Benim bir kapıcım vardı, gerçekten çirkin, kötülük timsali, anlamsız ve içi hınç dolu bir canavardı, bir Fransisken rahibini bile ürkütürdü. Artık onunla konuşmuyordum bile, ama, sırf varlığıyla benim her zaman huzurumu kaçırıyordu. Öldü, cenazesine gittim. Nedenini söyler misiniz bana?

Ölüm töreninden önceki iki gün çok ilginç geçti. Kapıcının karısı hastalanmış, tek göz evde yatıyordu, onun yanında da sehpalara uzatılmış tabut duruyordu. Kiracılar mektuplarını kendileri almak zorundaydılar. Kapıyı açıyorlar, “Günaydın madam,” diyorlar, kadından, eliyle gösterdiği ölünün övgüsünü Read the rest

Kitap Hırsızı / Markus Zusak »

  • Çünkü o, kelimeler olmadan bir kişinin ne kadar güçsüz olabileceğini anlamıştı.
  • “Açlıktan ölüyorum,” diye cevap verdi Liesel. Bir kitap için.
  • Aslında kitabın neyle ilgili olduğu önemsizdi. Asıl önemli olan, taşıdığı anlamdı.
  • Üç dil birbirine karışıyordu. Rusça, Almanca ve mermice.
  • İnsan, mutluluğu çalabilir miydi?
  • Her yerde kitaplar vardı! Duvarların her birinde aşırı dolu ama kusursuz raflar yükseliyordu. Duvarın boyası bile görünmüyordu. Siyah, kırmızı, gri her renkte kitapların sırtlarında farklı tarzlarda ve büyüklüklerde yazılar vardı. Bu, Liesel Meminger’in hayatında gördüğü en güzel manzaraydı.
  • Her türden insan vardı ama aralarında en kolay tanınanlar yoksullardı. Yer değiştirmek, bir şeyleri değiştirecekmiş gibi yoksullar daima oradan oraya taşınırdı.
  • Bana göre savaş, sizden imkânsızı başarmanızı bekleyen yeni patronunuz gibidir. Omzunuzun tepesinde durup sürekli aynı şeyi tekrarlar: “Bitir, bitir.” Dolayısıyla daha çok çalışırsınız. İşi bitirirsiniz. Ama patronunuz size teşekkür etmez ve daha fazlasını ister.
  • Kitapları tek tek parmaklarının altında hissetti.Sihir gibiydi. Bir avizeden yayılan parlak ışık huzmeleri gibi. Birkaç kez kitaplardan birini neredeyse yerinden çekecekti ama onları rahatsız etmeye cesareti yoktu. Çok mükemmellerdi.

Read the rest

Sofie’nin Dünyası / Jostein Gaarder »

  • Kendi çıkarlarına zarar vermek pahasına bile olsa kötülük etmemeye karar verdiğinde özgür bir şekilde davranıyorsun.
  • Rus bir beyin cerrahıyla yine Rus bir astronot din konusunda tartışıyorlardı. Beyin cerrahı dindar, astronotsa dindar bir kişi değildi. “Uzayda çok dolaştım” diye övünerek konuştu astronot, “ama ne Tanrı’yı gördüm ne de meleklerini!” Cerrah cevap verdi: “Ben de çok zeki beyinler ameliyat ettim, ama tek bir düşünce görmedim!”
  • En akıllı kişi, neyi bilmediğini bilendir. Bir şeyi bilmemek aslında yeni bir bilgi edinme yolunda bir aşamadır.
  • Evet, sevgili insan, sen kimsin ki Tanrı’yla çekişmeye kalkışıyorsun. Hiç eser kendisini yapan ustayla beni niçin yapıyorsun diye konuşur mu? Aynı topraktan bir çanağı güzel, bir diğerini değersiz yapmak çömlekçinin elinde değil midir?

Read the rest

Faust / Johann Wolfgang Von Goethe »

  • Bazen öyle hasretler vardır ki kavuşmaktan zevklidir.
    Eğer, ağzınızdan çıkan sözler ruhunuzun derinliklerinden fışkırmıyor ise; dinleyicilerin kalplerine tesir edemezsiniz. Başkalarından duyduklarını veya kitaplardan okuduklarını tekrarlayan adam maymuna benzer ve ancak çocukları güldürebilir…
    İnsan araştırdığı müddetçe yanılabilir.
  • Ne acayip bir dünyada yaşıyoruz ? İnsanlar, cehaletin kalın perdesi arkasından, gerçeği göremiyorlar. Katillerine kucak açıp onları alkışlıyorlar.
  • Bir fidan tomurcuklarını çatlatırsa, bahçıvan onun meyve vereceğini pekâlâ bilir.
    Muhayyilenin, cazibenin, estetiğin ve ahengin olmadığı yerde sanat yoktur.
  • Hiçbir şeyi bilmemiz gerektiği gibi bilemiyoruz. İşte bu gerçek artık benim kalbimi parçalayacak.
    Sen, insanın en kıymetli sermayesi olan, akıl ve bilgiden nefret et bakalım. Akıl ve bilgiyi inkâr eden adam, imanını da koruyamaz…
    Kimler için yazı yazdığınızı bilirseniz, ne yazacağınızı da bilirsiniz.
  • Bu dünyada mükemmel olan bir yer var mı? Birinin bir şeyi,diğerinin başka bir şeyi eksik.
  • Hangi kılığa girsem, yeryüzündeki dar hayatın acılarını duyacağım.
    İnsanların her yerde çile çektiklerini ve yalnızca bir, iki kişiyle sınırlı insanların mutlu olduğunu binlerce kitaptan mı öğreneceğim?

Read the rest

Elveda Proletarya / André Gorz »

Aziz Marx ’a göre proletarya

Marx’ın proletarya kuramı, ne sınıf çatışmalarının deneysel bir incelemesi ne de proletarya radikalizminin bir mücadele deneyimi üzerine kurulmuştur. Hiçbir deneysel gözlem ya da mücadele deneyimi, proletaryanın tarihsel görevinin, (Marx’a göre bu görev, proletaryanın sınıfsal varlığını açıklar) keşfedilmesine yol açmaz. Marx bunun üzerinde defalarca durmuştur: Sınıf görevlerini tanımamızı sağlayan, proleterlerin deneysel olarak gözlenmesi değildir. Tersine, proleterlerin varlığını kendi gerçeği çerçevesinde anlamamızı sağlayan, onların sınıf çıkarlarının bilinmesidir. Bu yüzden, proleterlerin varlıklarından kaynaklanan bilinçleri önemsizdir; ne yaptıklarını ne istediklerini zannettikleri de önemsizdir. Tek önemli olan ne olduklarıdır. Read the rest

Simyacı / Paulo Coelho »

  • Bir düşü gerçekleştirme olasılığı yaşamı ilginçleştiriyor.
  • İhanet, senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen yüreğini dinleyecek olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece, kendisinden beklemediğin bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana.
  • Seni seviyorum, çünkü bütün evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı.
    Bir akşam yüreği, ona mutlu olduğunu söylemişti. “Biraz şikayet edecek olursam,” diyordu yüreği, “bu yalnızca insan yüreği olmamdandır ve insanların yürekleri böyle olur. Ulaşmaya layık olmadıklarını ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar. Dirilmemek üzere sona ermiş aşklar, olağanüstü olabilecek ama olamayan anlar, keşfedilmesi gereken ama sonsuza dek kumların altında kalan hazineler daha aklımıza gelir gelmez bizler, yürekler hemen ölürüz. Çünkü böyle bir durumla karılaşınca ölümcül acılar çekeriz.”

Read the rest

Okyanus jeopolitiğinde sabitler ve yeni kartlar »

Deniz savaşlarına ayırdığımız son birkaç bölümde donanmanın ülke ekonomisinden ve finansal gücünden bağımsız düşünülemeyeceğini söylemiştik. Bu bağlamda okyanusları, limanları, boğazları ve stratejik adaların kontrolünü jeopolitiğin merkezine yerleştiren İngilizler ile Amerikalılar birbirlerine benzerler. Çünkü bu iki devlet Almanya, Rusya, Çin ve Türkiye gibi ürettiğini satarak değil başkalarının ürettiklerine el koyarak işleyen bir ekonomik modelle ayakta dururlar. Bir başka deyişle Amerikan saldırganlığı özünde İngiliz saldırganlığının devamıdır. Biz bu saldırganlığın genetik kodlarını anlamak için geçen bölümlerde olduğu gibi bu bölümde de Amiral Alfred Thayer Mahan’ın kitap ve makalelerinden istifade edeceğiz.

Elinde çekiç olan her şeyi çivi gibi görür

Mahan’ın teorilerini geliştirdiği dönem 1800’lerin ikinci yarısı. Fakat ABD’nin o zamanlar bugünkü kadar büyük bir donanması yok ve bugünkü gibi saldırgan da değil. “Normal” diyeceksiniz, saldırmak için zaten ordusu yok. Doğru, ABD dış politikasına o yıllarda “Monroe doktrini” hâkim. Daha çok içe kapanık, Avrupa’nın iç işlerine ve sömürge savaşlarına katılmayı reddeden ABD Başkanı James Monroe’nin, 2 Aralık 1823’te kongreye sunduğu ilkeler manzumesi bu. Mahan ise tam tersini düşünüyor:

“… Milletlerin büyük ailesine dâhil olduk, bu sorumluluğu üstlenmeliyiz […] ABD limanlarının savunmasını arttırmalı, düşmanın ele geçiremeyeceği hale getirmelidir. […] ABD caydırıcı taarruz gücüne sahip bir donanma inşaa etmelidir. San Fransisco kıyılarından 3000 deniz mili mesafeye kadar bir güvenli bölge oluşturulmalıdır ki Karayip Denizi’ndeki gibi Avrupalı güçler bizim limanlarımızı kullanabilecek duruma gelmesinler. […] Hawaii’deki yönetimin ABD’ye bağlanma isteğini kabul etmeliyiz zira biz bunu yapmazsak başka güçler yapacaktır…” (The Interest of America in Sea Power, Present and Future, 1897)

Monroe doktrininden net bir kopma arz eden bu bakışı bir parça tahlil edelim. Evvelâ Amerikan emperyalizmini teşvik eden Mahan yalnız değil. Meselâ Hawaii krallığın ABD’li iş adamlarınca kaosa itildiğini, uyduruk bir hükümetin ABD’ye ilhak için başvurduğunu Read the rest