Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Esad’a kızarken Tansu Çiller’i ve Atatürk’ü hatırlamak »

Halkının üzerinden tanklarla geçen Esad’a ve « ordu / polis » dediği katiller sürüsüne çok kızıyoruz. Önce Mübarek’e kızdık. Tunuslu Ben Ali’ye, Kaddafi’ye kızdık. Çünkü masum Arapların öldürülmesini vicdanlarımız kaldırmadı. Üstelik bu masum insanlar kendi vergileriyle alınmış silahlarla öldürüldüler.

 1993 senesinde bir Newroz kutlanmıştı(!) Türkiye’de. O zaman da insanlar güvenliklerinden sorumlu devlet memurları tarafından öldürülmüştü. Bende dokuzuncu baskısı var Tayfun Talipoğlu’nun yazdığı “Benim Yolum” adlı kitabın. İşte buyurun okuyun 1993′te nasıl kutlanmış Newroz:

“Beni bilirsiniz Sayın Bakanım,

Güvenlik güçlerine hep saygı duyarım.

Ama bugün burada yıkıldım.

Bu PKK’ya adam yazmaktır.

Hem de Dünyanın gözü önünde.”  (Tamamı: Bu PKK’ya adam yazmaktır )

Esad’ın sivilleri öldürdüğünü gördükçe ulu(?) ve yüce(?) bir lideri daha hatırlıyoruz. Samsun’da güneş gibi doğduğu iddia edilen, Dersim’de 80 bin sivilin güneşini batıran bir şahıs. 

 Evet… Zulmün ırkı, milleti, vatanı yok. Suriye ordusunu ya da İsrail ordusunu kınamak yetmiyor bazen.

Komşularla sıfır sorunlu dış politika »

Okan Kemal

Ev alma komşu al demiş atalarımız. Hakikaten bir evi beğenseniz dahi etraftaki komşular hakkında araştırma yapmadan ev almak sonradan ortaya çıkacak birçok soruna da peşinen katlanmak anlamını taşıyor. Hele bu komşularla yıllardır bir arada, aynı apartmanda oturuyorsanız; artık birbirinize benzemişseniz; ancak komşularınız hiçbir zaman apartman hayatını tam olarak öğrenememişse ve işin kötü tarafı siz de apartman hayatını tam olarak bilmiyorsanız vay halinize. Komşularınızı seçme gibi bir tercihiniz de olmadığından yıllar yılı kavga dövüş yaşar gidersiniz. Kimi zaman komşularla yakın ilişkiler kurar; kimi zamansa itiş kakış halinde yürütürsünüz hayatı.

 İşte Türkiye’nin komşularıyla ilişkisi bugüne kadar; daha doğrusu Ahmet Davutoğlu’nun “Komşularla Sıfır Sorunlu Dış Politika” anlayışına kadar bir hır gür içerisinde geçiyordu. Tüm okullarda yıllarca bize tüm komşularımızın aslında bizim topraklarımızda gözü olduğundan bahsedilirdi. Özellikle Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile komşu olmamız, tercihimizi kapitalist Batı’dan yana yaptığımızdan dolayı güvenliğimiz açısından doğrudan bir tehdit  anlamı taşımaktaydı. Hatta 1970’lerin Ecevit ile özdeşleşen “Ortanın Solu” anlayışı, Türkiye’de Ortanın Solu; Moskova’nın Yolu şeklinde Sovyetler Birliği ve Komünizmle özdeşleştirilmişti. Hatta o dönemler her tür Sol söylem Sovyetler Birliği ile özdeşleştirilmekteydi ve Sağ’a göre Sol akımların ortak amacı “Türkiye’yi Sovyetler’in vilayeti yapmaktı“.  Bu anlayış, ABD’de McCarthycilikle ayyuka çıkan Sovyet düşmanlığının Türkiye’deki yansımaları idi. Sovyetlerin açık bir tehdit olarak görünmesi, özellikle darbe dönemlerinde Read the rest

Son 60 günde en çok paylaşılanlar »

  1. BDP’nin istediği statü bu mudur? Değilse nedir?
  2. İslam’da Reform
  3. Dikkat Kitap:İnsan’sız Sinema Olur mu?
  4. Gözlerden kaçmasın: Islam without extremes
  5. Demokratik(?) Şiddet Kürt Siyasetini Tüketirken
  6. BDP’li milletvekilleri yeni Anayasa çalışmalarına katılmalıdır

Kitap Tanıtan Kitap 2 »

Kitap tanıtan Kitapların birincisi o kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…

Birinci kitabın önsözünde şöyle demiştik:

“Kitap okumak bir eylem ya da bir fiil değil. Eser, Okur ve Yazar arasında kurulan, çok özel bir ilişki, bir yansıma adeta. Yazarın yaşadığı çağ, hayatı, vermek istediği mesaj kadar okurun kimliği de bu üçgenin bir parçası. O kitabı okumak için eline almış olan insanın beklentileri de kitabı okuyuş ve anlayışın bir parçası. Tıpkı kulaklarımızın müziğin bir parçası olduğu gibi.”

Elinizdeki bu kitap bir kez daha Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını takdim ediyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Bazı kitapların üzerine birden fazla yazarın yorumunu da bulacağınız 44 tanıtım yazısı, 185 sayfa. Bir kez daha Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

Doğu Afrikada kuraklık ve kıtlık var »

 

IHH ANASAYFASI: http://www.ihh.org.tr/anasayfa/

Kelt »

Sayıştay kışlaları denetleyecek »

Sayıştay, yeni kanunun sağladığı yetkiyi kullanarak; orduevleri, askeri gazino, kantin ve kışlalarda denetim süreci başlattı. Askeri harcamaların denetimi alanında, Türkiye’de bir ilk yaşanıyor. Sayıştay, yeni kanunun sağladığı yetkiyi kullanarak; orduevleri, askeri gazino, kantin ve kışlalarda denetim süreci başlattı. TBMM adına harcama denetimi yapan Sayıştay, orduevleri, askeri gazino, kantin, kışla gazinoları da içine alacak biçimde, başkanlık bünyesinde ‘Güvenlik Sektörü’ denetim grubu oluşturdu.

Akşam gazetesinin haberine göre, grup, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesindeki orduevleri, askeri gazino, kantin ve kışlalardaki harcamaların ‘Fotoğrafını çekmek’ üzere, TSK ile resmi yazışma aşamasında.

Askeri gazino ve kantin denetimleri, yasanın geçtiğimiz aralık ayında parlamentoda tartışılması sırasında eleştirilen, ‘Gizlilik’ istisnası kapsamında olmayacak. Denetim sonuçları kamuoyuna açıklanabilecek.
Kısa süre önce başlayan ve önümüzdeki yıl haziran tamamlanması beklenen denetim raporu, TBMM’ye gönderildikten sonra, Sayıştay’ca 15 gün içinde kamuoyuyla paylaşılacak.

Orduevleri, gazino ve kantinlerin ekonomik büyüklüğü, ciroları, verimlilik esasına göre çalışıp çalışmadıkları bilinmiyor. Bu raporla kamuoyu ilk kez, diğer mali kurumlar gibi asker yönetimindeki işletmeler hakkında da fikir sahibi olabilecek.

Generallerle karpuz siyaseti »


Generallerin istifasıyla boşalan komuta kademesi sonrası oluşan hengâmede en çok ilgimi çeken “karpuz polemiği” oldu. Kimin ne yazacağının zaten üç aşağı beş yukarı belli olduğu bir ortamda insanın biraz da yaratıcı fikirlere temayül etmesinden midir, aslımızın çiftçi olması hasebiyle konunun bizi ilgilendirdiğinden midir bilinmez ilgimi bu polemiğe vakfettim. “Daha karpuz kesecektik” diye manşet atan Taraf Gazetesine bir pas da “karpuzun göbeğini sadece elitler yiyemeyecek artık” diyen Egemen Bağış’tan geldi. Bilenler bilir, karpuzun göbeğini yemek kendi içinde bir takım ritüelleri barındıran Read the rest

Dikkat Kitap: Ölümden bahsetmek »

Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak? Masallardaki, filmlerdeki ölümlerden de mi istifade edemeyiz? Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir “problem” olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm…

Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o “konuşmayan nasihatçıdan”, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. Buradan indirebilirsiniz.

Asker başka şey üniformalı eşkiya başka »

” […] Talat gider ama Kızılay müfettişi sıfatıyla Edirne’de bulunan bir başka İttihatçı, Dr. Bahaddin Şakir ifsatlarına devam etmektedir. Onu da şehirden kovan Şükrü Paşa, İttihatçıların o sırada iktidarda bulunan İtilaf hükümeti bir zafer kazanırsa kendilerine iktidar kapısının kapanacağından endişe ettikleri için bunu yaptıkları, iktidara gelebilmek uğruna ordumuzun yenilmesini istedikleri yorumunda bulunur. […] İttihatçıların içinden gelen ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından Albay Hüsamettin Ertürk’ün hatıraları önemli ipuçları uzatıyor önümüze. Şöyle yazıyor “İki Devrin Perde Arkası” (1964) adını taşıyan hatıratının 81. sayfasında:

“İşin en hazin ve feci tarafı, particilik mücadelesi yalnız mecliste mebuslar arasında cereyan etmiyor. Ordu da bu kötü hastalığa bulaştırılmış bulunuyordu. Meselenin en vahim manzarası, yüksek kumanda heyeti ile genç subaylar arasındaki anlaşmazlık idi. Kumandanlar, askerî erkân yaşını başını almış subaylar padişah ve halifeye sadık kalmak kararında bulunmuş, Hürriyet ve İtilaf partisine mensup kimselerden ibaretti. Genç subayların hepsi İttihatçı idiler. Gayeleri, Hürriyet ve İtilaf partisini devirmek, idareyi ele almak, düşmanlarla savaşarak yeni zaferler ve yeni fetihler meydana getirmekti. Bu iki zümre birbirini dinlemiyor, birinin verdiği emir, diğerleri tarafından kasden tatbik olunmuyordu. Bu meyanda saf Mehmetçikler de zehirleniyordu.”

Albay Ertürk, İstanbul’a dönüşünde Zeki Paşa da kendisine en güvendikleri Çatalca mevkiinde subaylarımızın İttihatçı ve İtilafçı diye ikiye ayrıldığını, bunun korkunç bir bulaşıcı hastalık gibi orduya yayılmış bulunduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bunun adına particilik diyorlar.”

Bir komutan öbür parti safındaki meslektaşına burnu sürtülsün diye yardım etmiyor, diğeri de aynısını buna yapıyor. Siyaset yüzünden birlik ve bağlılığını yitirmiş bir ordunun başarılı olması mümkün mü? Nitekim olamıyor ve Bulgarlar soluğu İstanbul’un burnunun dibindeki Çatalca köyünde alıyor. Yaklaşık 1 milyon km² toprak ve 3 milyon insan kaybediyoruz. Eğer Bulgarlar ile Yunanlılar birbirine düşmeselerdi Edirne bile sınırlarımızın dışında kalabilir, Trakya sınırımız Tekirdağ’dan geçiyor olurdu.

Siyaset orduyu ikiye bölüp komutanları birbirine düşman etmiş ve sonuç, Balkan faciası olmuştu. Oysa savaştan önce Avrupa devletleri savaşı kazanacağımızdan o kadar emindiler ki, sonuç ne olursa olsun sınırların değişmeyeceğini ilan ediyorlar, İngilizler ‘bari Sofya’ya kadar gidin de daha fazla ilerlemeyin’ diye tavsiyede bulunmak ihtiyacını hissediyorlardı. Daha dünkü devletler karşısında uğradığımız bu hezimet, askerin siyasete karışmasının bir devlet için nelere mal olabileceğini gösteren çarpıcı bir misaldir.

Nitekim savaş devam ederken Enver ve Yakup Cemil beyler Babıali Baskını’yla silahlı darbe gerçekleştirerek iktidarın dizginlerini yeniden ellerine geçirecekler, işin garibi, devirdikleri Sadrazam Kâmil Paşa’yı Edirne’yi düşmana vermekle suçladıkları halde, onu bizzat elleriyle imza atarak Bulgarlara teslim etmekte sakınca görmeyeceklerdi. İyi de darbe Edirne’yi vermemek için yapılmamış mıydı? […] “ TAMAMI