İHH çocukları bayramda yalnız bırakmadı »
By Sevinc Gul on Kas 10, 2011 in Duyuru, Verme hakkı | 0 Comments
Önceki YazılarBy Sevinc Gul on Kas 10, 2011 in Duyuru, Verme hakkı | 0 Comments
By Mehmet Yılmaz on Kas 9, 2011 in Avrupa Birliği, Ekonomi, Kapitalizm, Kriz Çıkarma Özgürlüğü, Liberal Totalitarizm, Liberalizm, Yunanistan | 13 Comments
Sunuş: Hileli bir kumar masasına oturmuştu Yunan halkı. Hiç kazanma şansı yoktu. Pek de parlak olmayan ekonomik göstergeler karmaşık finansal ürünlerle kamufle edildi. Yunanlılar kamu borçları ve geri ödeme kapasiteleri konusunda kandırıldılar. Avro bölgesine girdiler. Bu kamuflajı yapan ekip “tam zamanında” gerçekleri açıkladı. Yunanistan’ın bugün içinde bulunduğu feci durum “sayesinde” büyük kazançlar elde ediliyor. Bu ekip ve yöntemleri üzerine detaylı bir makale yayınlayacağız yakında. Bu yazıda Yunanistan’ın eski para birimi olan drahmiye dönme imkânı üzerine konuşacağız. IMF’nin müdahalesiyle krizden kurtulan(?) ve nüfusunun dörtte biri hâlâ fakirlik sınırının altında yaşayan Arjantin acaba komşu Yunanistan için bir örnek teşkil eder mi? Buna bakacağız. (MY)
Yunanistan avro bölgesinden çıkabilir mi?
Borç altındaki yunanlılar ülkelerinin kontrolünü hızla kaybediyorlar. Vergi politikası, devlet harcamaları derken neredeyse bütün kararlar “dışarıdan” dayatılıyor. Adım adım işgal altındaki bir ülkeye benziyor Yunanistan. Artık sadece hükümetin kararları değil doğrudan muhtevası da “yukarıdan” emrediliyor: AB, IMF, piyasalar… Sevmedikleri bir başbakanı karşılarında görmek istemiyorlar. Yunan halkının ne düşündüğü kimsenin umurunda değil, onlar kendi polisleri tarafından coplanıyor şu an. Piyasa’nın arzuları demokrasinin üzerinde. Peki Yunanlı komşularımız Avrupa Birliği’nin dayattığı acı ilaçları içmek istemezse ne olacak ? Meselâ şöyle diyebilirler: “biz avrodan çıkıyoruz, canınız cehenneme!”
Böyle bir tavır karşısında alacaklılar 400 milyar dolara yakın para kaybetmiş olurlar. Az değil. Geçmişte “sadece” 1-2 milyar dolar için kopartılan fırtınalara bakarsak karamsar olmak için sebep çok. Hükümet darbeleri hatta “özgürleştirici” savaşlar yapılabilir bu borcun tahsili için. “Avrupa toprağında artık darbe olmaz” demeyin. Alıp satma özgürlüğü uğruna çok hükümet devrildi gezegenimizde. Borçlarını tahsil etmek isteyen özel şirketler Yunanistan’da siyasî gerginlik üretebilirler. Tabi sonradan yunanlıları “kurtarmak” için!
Meselâ Şili’de sosyalist lider Salvador Allende‘yi devirmek için yapılanları hatırlayın. Nestlé ve ITT (International Telephone & Telegraph) gibi firmaların 6-7 milyon dolarlık maddî desteğiyle Read the rest
By Editorden on Kas 9, 2011 in Site İstatistikleri | 0 Comments
Kütüphanemizden 10.504 kitap indirildi ekim ayında. Toplam talebin %35’ini oluşturan, indirilme sırasına en çok okunan 10 kitap:
By Fatma Sancak on Kas 9, 2011 in Sanat | Gecede ayak sesleri için yorumlar kapalı
Her zaman
Ayak seslerini duyarız gecede yaklaşan,
Ve kapı sırra kadem basar odamızdan,
Her zaman,
Bulutlar gibi süzülüp giden.
Her gece yatağından
Senin mavi gölgen mi onu uzaklara götüren Read the rest
By Suzan Nur Basarslan on Kas 8, 2011 in İnsan, Sanat, Sinema | 6 Comments
Nasıl romanlar hayatı yeniden kurgulamaksa insan da tıpkı bir yazar gibi anılarını kurgular, o kadar da mutlu değildir o anda, çok da gülmemiştir aslında, o cümleyi de dememiştir… yalanlar katar anılarına ve aslında, şimdi; geçmiş’ini inşa eder. SNB
Yaban Çilekleri Ingmar Bergman’ın 1957 İsveç yapımı filmi. Fahri unvan almak için yolculuğa çıkan Profesör Isak Borg’un bir gününü anlatan film, bu bir gün üzerinden Borg’un hayatını, hayatındaki en önemli anları, modern çağın en önemli sorunsalını Borg/birey üzerinden anlatır. Filmde zaman doğrusal ilerlerken, Borg’un geçmişine yapılan yolculuk ve rüyalar bizi üç ayrı zaman düzleminde tutar: Şimdi, geçmiş ve zaman-üstü. Borg’un hesaplaşmasını yansıtan bölümde(rüya-mahkeme) zaman kolektif bilinçdışı(Jung’un tanımladığı şekilde) alana tekabül eder ki bu alanda biz zaman olgusunun bellek alanındaki farklılığını/zaman-üstülüğünü fark ederiz.
Filmde rüyalar birçok işlev yüklenir. Bunlardan ilki, Profesör Borg’un rüyasında gördüğü akrep ve yelkovanı olmayan saatle (annesinin evinde bu saatle karşılaşır ve onun babasına ait olduğunu öğrenir, rüya gerçeğe döner); ölüm imgesinin nesneleşmesi ve bunun rüya/fizikötesi/bilinçdışı boyutta kalmayıp bilinç düzeyine aktarımının sağlanmış olmasıdır. İkinci işlevde, Yaban çileği ve rüyalar, Bergson’un memoire involontaire dediği alanda, yani istençsiz bellekte Borg’u an(ı)lara taşır. Burada tetikleyici unsur, yaban çiçeğinin geçmişe ait bir ân’ı hatırlatan mutluluk, kalabalık, paylaşım, ayrılık… gibi iç içe geçmiş duyguları ve yaşantıyı imleyen bir gösterge olması; ölüm düşüncesi ve yalnızlaşmanın imgeler aracılığıyla bir rüyada Borg’un bilinç düzeyine yansımasıdır. Ancak sürreel alana aittir bu kısım, hakikatin alanına geçiş yapamaz.
Üçüncü işlev, ki sosyal alandaki en önemli tespiti içerir burası. Birey üzerinden modern insan tipinin tespit edilmesi ve modern insanın eleştirilmesidir.
Tanrı size bir yüz vermiş, siz kendinize bir tane daha yapıyorsunuz, diyor ya Hamlet Ophelia’ya, maskelerinden sıyrılan bireyin sorgulama alanını imler rüyalar, gerçeklik’i fiziki alandan değil, sürreel alandan filmin akışını/devinimini/hareketini sağlayan ikinci bir işlevsellikle verir. Borg rüyasında giremediği mutlu evin birden kendi mahkemesine döndüğünü ve sınavda olduğunu fark ettiğinde, cevaplarını bilmediği sorularla yüzleştiğinde ve hatalarıyla, çaresizce kendini savunmaya çalışır. Yaşlı bir adamdır ve adil olan daha hassas davranılmasıdır kendisine. Oysa kendisiyle yüzleşir, hataları çoktur:
Duygusuzluk, bencillik, acımasızlık…
İnsan olmada ‘Yetersiz’lik…
Modern çağın insanının küçük ama önemli hataları.
Ceza: Yalnızlık.
Başkalarından kaynaklanan değil, bireyin kendi tercihi sonucu yaşamak zorunda kaldığı yalnızlık. Bilgi ve bilmek için uzaklaşılan toplum, değerler, sevgi… Ne kadar bilgi/bilmek yeterlidir, bilgi neleri değiştirir, neler kazandırır, neler kaybettirir, ne kadar bilmek yeterince bilmektir? Bu sorulara cevabı Read the rest
By Fatma Sancak on Kas 8, 2011 in Toplum | 1 Comment
Nasihatlerin muhataba ulaşması kolay, ulaştığında anlamını bulması zor şeydir. Zaten nasihat etme niyetinde de değilim ancak insan gördüğüne susamıyor, hele gözüne sokuluyorsa, biraz biraz sorumlu da hissediyorsa, iki kelam edeyim istiyor.
İnsanların ne yediği, ne giydiği, nerede yaşadığı gibi konuları sorgulamak üzerime vazife değil. Dahası bunları belirli bir kalıba uydurmaya çalışmak ödevim değil.
Dünyaya dair tespitler…
Son zamanlarda İslami kesimden gençlerin birçok konuya el attığını görüyorum… Felsefeden edebiyata, müzikten görsel sanatlara, sergilere kadar birçok alanda faaliyet gösteren, başarılı gençleri görüyorum, bu memnuniyet verici. Bir anlamda bu çıkışta baskıcı ve laik sistemin etkisi olduğunu düşünüyorum; “öyle bastırırsanız, böyle fışkırırlar” demek istiyorum. Read the rest
By Tahsin K. on Kas 8, 2011 in BDP, KCK, Özgürlükler, şiddet | 0 Comments
“Irkçılığın genel teorisiyle de kalmayıp, “saf bir ırk” uğruna yeni soykırımlar önerenler (çıkarsa) ne yapacağız ? Onlar da parti okulu açsın, diyebiliyor muyuz ? Siyaset yöntemi olarak şiddet, savaş ve cinayet de savunulabilsin mi ? İnsanlar “haklı savaş”a çağrılabilsin, bu uğurda tahrik edilebilsin mi ? […] Faraza El Kaide (veya legal cephe örgütü) bir siyaset akademisi açıp, Darülharb‘deki kâfirleri öldürmeyi Kuran’ın emrettiğine dair dersler koysa, devlet de bunu kapatmaya kalksa, biz içeriğinden tamamen bağımsız olarak, çok soyut bir “siyasî partilerin eğitim faaliyeti özgürlüğü” uğruna, göğsümüzü gere gere “bu parti okulunda da ders veririz” diyebilir miyiz ?” TAMAMI
Türk solu üzerine okumak için:
By Editorden on Kas 7, 2011 in Site İstatistikleri | 0 Comments
Hocam, kadın fitne midir?By Fatma Sancak on Kas 7, 2011 in Sanat | 0 Comments
Çengellerden bir değirmendir hava –
Cevapsız sorular, yazları çamlar altındaki
Siyah havanın kokmuş dölyataklarında
Öpüşleri dayanılmazcasına batan
Sinek misali boğulmuş ve ışıldar.
Anımsarım
Tahta kulübelerdeki güneşin ölü kokusunu,
Yelkenlerin katılığını, o uzun tuzlu sarmal çarşafları.
İnsan Tanrı’yla karşılaşmışsa, neye yarar ilaç?
İnsan bir kere arızalanmışsa
Ve hiçbir parça geriye kalmamışsa, Read the rest
By Senai Demirci on Kas 6, 2011 in İslam, Kibir, Kurban | 0 Comments

[1 Kasım 2011’de Senai Demirci’nin kişisel sitesinde yayınlandı]
Birkaç gündür reklam panolarında gözüme ilişiyor o slogan. Sade. Şaşırtıcı. Sarsıcı. Sahici. İçinden yakalıyor insanı. “Açken SEN, SEN Değilsin” Tıp adamı tarafımla onaylıyorum cümleyi. Kan şekeri düşen insan asabileşir, kontrolünü yitirir. Kendisi olmaktan çıkar sahiden. Çikolata reklamı için yerinde bir cümle. Net bir tıbbi gerçekliğe dayanıyor. Hatırı sayılır. Bu cümlenin hatırını bu kadarla saymış olalım.
Kanaatimce, her yerde, her zaman, hiç olmazsa bugünlerde billboardlarda ve panolarda görmemiz gereken slogan bunun tersi olmalı: “Tokken SEN, SEN değilsin.”
Tokluk, duyguları sağırlaştırır. Dışarıya ilgiyi azaltır. Başkalarına dair kaygılarımızı söndürür. İnsanı kendi kendine yeter sandırır. Hele de aşırı tokluk, hiç acıkma deneyimi yaşamamak, çevremize duyarsız kılar bizi. Diğerkâm olunmaz tokken. Tok acın halinden bilmez. Tokken, yardım için eller cebe gitmez. Paylaşmaya aklımız yatmaz. Bencilleşiriz. “Bana ne!”lerimiz çoğalır. Bahanelere yaslanırız. Konforda kayboluruz. Yüreğimizden başkalarına doğru akacak merhamet kanalları tıkanır. Kendi kabuğumuza çekiliriz; merhamet gözeneklerimiz kapanır.
İnsanı, insan olarak var kılanın dilediği değildir bu. O insanı “alâka”dan yaratmıştır. “Oku; Rabbinin adıyla oku. Ki O insanı ‘alâka’dan yarattı” diye meali verilen ayetlerin şifresi “alâka” kelimesidir. Genel kanaatin aksine, ‘alâka’ deyimi, sadece insan cenininin bir evresini ifade etmez. “alaka” diye adlandırılan bu evrede, embriyo hücreleri rahim duvarına çengellenir, asılır. Rahimle “ilgi”si başlar. Ana rahmiyle alâka kurduğu için cenine bu evrede ‘alaka’ denir. “Her şeyi birbiriyle ilişkilendir, varlıkta anlam ara!” anlamındaki “İkra!” hitabından sonra gelen cümlelerin Read the rest